GeriKitap Sanat Şehir ve hafıza
MENÜ
  • Yazdır
  • A
    Yazı Tipi
    • Yazdır
    • A
      Yazı Tipi

Şehir ve hafıza

Şehir ve hafıza
Abone Olgoogle-news

Jaklin Çelik, ‘Sarhoşların Perşembesi’nde İstanbul’un Tarihi Yarımadası’ndaki bir caddede sürüp giden hayattan kısa ama doyurucu bir kesit veriyor. Çağrışımlarla farklı yönlere açılan, insanın insana karşı acımasızlığını, mekân ve hafıza ilişkisini, haysiyet yitimini kurcalayan sert bir anlatı.

1968’de Diyarbakır’da doğan, küçük yaşta ailesiyle birlikte İstanbul’a taşınan Jaklin Çelik’ın ilk öykü ve röportajları Öküz, Fesat, Varlık, Haliç Edebiyat adlı dergilerde yayımlandı. Ermenice-Türkçe yayın yapan Agos gazetesinde basın-yayın sayfası editörlüğünü üstlendi. 1999 yılında Varlık dergisince düzenlenen Yaşar Nabi Nayır Öykü Yarışması’nda ilk dörde girerek ‘dikkate değer’ seçildi. İlk öykü kitabı ‘Kum Saatinde Kumkapı’ 2000’de, ‘Öykülerle ABC’ adlı çocuk kitabı 2003’te çıkan Çelik, yazarlık kariyerini ‘Yılanın Yolu’ (2003) ve ‘Kaçak Yolcu’ adlı öykü kitaplarıyla sürdürdü. Çelik’in 2011’de yayımlanan ilk romanı ‘Öfkenin Şenliği’, Kürtçeye ve Ermeniceye de çevrilmişti.

TARİHİ YARIMADA’NIN MANZARASI
Çelik’in yeni romanı ‘Sarhoşların Perşembesi’nde mekânın hikâyede bir roman karakteri kadar önemi var. Bu nedenle mekânı tanıtarak girelim söze: “Semtin en işlek caddelerinden biriydi burası. Yolun iki tarafından akan insanlar birbirlerinden adımlarını kaçırırcasına, korna sesleri eşliğinde, bu hengâmeden bir an evvel kurtulmanın telaşındaydılar. Duvarların perdelediği dükkânların görüntüsü akşam çöktükçe netleşiyor, tıpkı duvar dibinden ağır aksak adımlarla gecenin demine yol alanlar gibi -ki onlar berduşlar, meczuplar, pezevenkler, insan tacirleri, uyuşturucu ve emlak simsarlarıdırlar- üzerlerinden çekilen kalabalıkla birlikte çakıl taşlarını andırıyorlardı. Gece çökmezden önce şehrin büyüdükçe akıldan ve zarafetten yoksullaşan beyni büzülerek küçülüyor, sokakların olanca pisliğini gözeneklerinde saklayan bir süngere dönüşüyordu.”
Ortadoğu, Afrika ve Kafkasya’dan sürülmeye mecbur edilmiş 72 milletin birbirine ‘kör bilendiği’ bu sokakların birkaç sakini katılacak hikâyemize; aklı fikri kentsel dönüşümden sağlayacağı ranta kilitlenmiş Hamamcı, döküntü dükkânıyla İşkembeci, semtin saygın -ve elbette zengin- şahsiyeti Beyefendi, onun kifayetsiz muhteris Yardımcı’sı, duvar dibine konuşlanmış Dilenci Kadın, küçük yaşına rağmen feleğin çemberinden sayısız kez geçmiş mülteci çocuk Karakuru, semtin yaşlı ve kör köpeği Çelimsiz, Beyefendi’nin sur içinde konuşlanmış mülklerinden birinin kiracısı olan Berduş ve Berduş’un zoraki sevgilisi Genç Kız...
İrili ufaklı roller alan bu kişiler, hayalleri, arzuları ve en çok da kötücül yanlarıyla hikâyede vücut buluyor; öncelikle Beyefendi, Yardımcı ve Berduş’ta...

Büyük bahçe duvarlarıyla çevrili, bahçeyle birlikte bahçedeki köpeklerin de giderek bakımsızlaştığı bir evde yaşayan Beyefendi, servetini inşaat sektöründen elde etmiş, eğitimli, görmüş geçirmiş, çapkınlığıyla nam salmış bir adam. Ne var ki ne kendi ailesine -baba, karısı, oğlu- ne de başkalarına yardımı dokunmuş. Kendi çıkarlarının ve arzuların peşinde koşmuş bencil biri. Belki yıllarca yakasından düşmeyen ölüm korkusu bencilliğiyle ilgilidir. Alzheimer’a yakalandığını öğrendiğinde “Hastalık, acı çekmek, yaşlılık, yalnızlık da ölüm endişesinin altbaşlıkları olarak ruhunda bu korkudan arda kalan nadide köşelere yerleşmişler. İçi içine küsmüş, kapandıkça kapanmış, her şeyden el ayak çekmiş...” Şimdi duvarlarla çevrili evinde yardımcısının bakımına muhtaç halde yaşıyor.
Yardımcı, yıllar boyu Beyefendi’nin hastalıklı olduğu için utanç duyduğu oğlunun bakıcılığını üstlenmiş bir emektar. ‘Emektar’ dedik ama Beyefendi ile gönül bağı da hiç yok. Hatta hınç duyuyor hasta adama. Zira hayattaki en büyük arzusunun -küçük bir ev sahibi olmak- gerçekleşmesine Beyefendi’nin kayıtsız kaldığını biliyor. O da gölgesinin gücünden yararlanıyor Beyefendi’nin; adamın zenginliğinden biraz olsun nemalanmak isteyenlere karşı kalesini kıskançlıkla koruyor. Rakipleri Berduş, Hamamcı, İşkembeci ve Beyefendi’nin eski sevgilisi...
İfadesini “Ölüm iyidir, ağrısını alır hayatın” cümlesinde bulan nihilist felsefesiyle Berduş, hali vakti yerinde bir aile içinde büyümüş, iyi bir eğitim almış, bir zamanlar plazalarda yüksek mevkilerde görev yapmış, sonra ansızın her şeyi terk edip kendisini içkiye ve yalnızlığa vurmuş bir adam. Alkolik ama ahlaksız değil.
Bütün roman kişilerinin ince ilmeklerle birbirine bağlandığı hikâye, hiçbir umut ışığı parlamadan sona doğru ilerliyor...

SIRADAN VE BİRİCİK
Jaklin Çelik’in anlatısında ilk göze çarpan özellik, sıradan hayatları bizim farkına varmadığımız ayrıntılarla yakalaması ve biricik kılmasıdır. Bunu başarmasını gözlem gücüne borçlu Çelik. İyi gözlemliyor, gözlemlediği kişinin karakteristiğini yakalıyor ve ona kurmacanın içerisinde yeni bir hayat veriyor. Gözlemlediklerinin genellikle yoksul, mağdur, düşmüş şahıslardan oluşması elbette bilinçli bir tercih. Ve aynı tercih, anlatılarına biraz karanlık bir atmosfer katıyor.
‘Sarhoşların Perşembesi’ni okuduğunuzda kastettiğimi daha iyi anlayabilirsiniz. Farklı kesimlerden insanların ortak noktası çıkışsız bir dünyaya hapsolmaları. İsimleri yok. Çelik’in onlara uygun gördükleri sıfatlarıyla genel bir temsiliyet kazanıyorlar. Şunu da eklemeliyim; roman kişilerinin toplumsal karşılıklarını karakteristik ayrıntılarda yakalama becerisiyle Jaklin Çelik, yardımcı oyuncuları da oyuna dahil etmesini bilmiş. Sonuçta Tarihi Yarımada’da sahnelenen insanlık dramı yereli aşan bir genellik kazanıyor. Gücünü yitirmiş bir muktedirin endişeleri, sınıf bilincinden nasiplenmemiş bir Yardımcı’nın haset ve hıncı, bir Berduş’un hayata karşı boş vermişliği, esnafın köşeyi dönme hayalleri, mülteci bir Dilenci Kadın’ın ve çocuğunun zorlukla sürdükleri hayatları... Bütün bunlar İstanbul’un bir başka semtinde ya da herhangi büyük bir kentte de karşımıza çıkacak insanlık durumları.

Yıllar önce bir söyleşisinde “Herkes yaşadığı yeri, mekânı sever ve evinin içinde bulunduğu sokaklardan etkilenir” demişti Çelik; “Özellikle de yaşanılan yerlerin dokuları varsa...” Çelik’in etkilendiği semt, insanları ve mekânlarıyla Kumkapı. Ne yazık ki Çelik’in bahtına semtin dokusunu yitirişini, dönüşümünü -aslında çöküşünü- görmek düşmüş. Pek çok öyküsünde olduğu gibi ‘Sarhoşların Perşembesi’nde de işte bu çöküşün yansımasını buluyoruz. Beyefendi’nin alzheimer hastalığından ya da Berduş’un kendisini alkole boğmasından kaynaklanan hafıza yitimi ile mekânın yitimi arasındaki bağ çok açık. Nitekim Berduş’un bu hale gelmesinde şehrin ve hafızanın önemli bir rolü vardır: “Ve bu şehir ona artık hiçbir şey hatırlatmıyordu...”
Yaşadığımız alemin olanca çirkinliğini edebiyata taşırken dil önemlidir. Gerçekçi anlatı yeterli gelmeyebilir... Jaklin Çelik bildiğimiz, gördüğümüz, hatta belki de bıkkınlık getirdiği için kafamızı çevirdiğimiz insan manzaralarını, bu manzaraların barındırdığı dramları, onlara kucak açan mekânları bir başka dille, insanlara, duygulara, eşyalara, hatta hayvanlara nüfuz ederek anlatıyor. Dış dünyanın fazlalıklarından arındırılmış gerçekliği romanın kurmaca gerçekliğinde bambaşka bir atmosfere bürünürken sıradanın biricikliği de ortaya çıkıyor.
Öncesinde de kahkaha attırmıyordu Çelik’in yazdıkları. Ama kara mizahı iyi beceriyordu. Bu kez mizaha yer vermeyen daha kara bir anlatı kurmuş. Belki de hayatın izin vermeyişinden...

Şehir ve hafızaSARHOŞLARIN PERŞEMBESİ
Jaklin Çelik
İletişim Yayınları, 2020
138 sayfa, 24 TL.

False