GeriKitap Sanat "Opera sanatçısıyım diye Aşık Veysel dinlemeyeyim mi?"
MENÜ
  • Yazdır
  • A
    Yazı Tipi
  • Yorumlar
    0
    • Yazdır
    • A
      Yazı Tipi

"Opera sanatçısıyım diye Aşık Veysel dinlemeyeyim mi?"

"Opera sanatçısıyım diye Aşık Veysel dinlemeyeyim mi?"
Abone Olgoogle-news

Dünya’nın en önemli opera sahnelerinde Türkiye’yi gururlandıran, ülkemizi yurtdışında başarılı ve ses getiren performansları ile temsil eden, Devlet Opera ve Balesi Genel Müdürü Murat Karahan ile opera yolculuğunu, Türk operasının seyrini ve bu sezonun sürpriz temsillerini konuştuk...

Başarınız nasıl bir çocukluk ve gençlikten geliyor? 
Bir kere genlerle geliyor önce onu söyleyebilirim. Benim annemin de babamın da sesi çok güzel. Gerçekten çok güzel. Ama ikisi de bu işi profesyonelce yapmamışlar. Babam tüccar bir aileden geliyor. Annem de siyasetçi bir aileden geliyor, o zaman tabi bunu yapmak belki de o kadar kolay karşılanmıyordu. İşte bu onlardan bana geçen genetik bir miras. Küçükken kendi kendime şarkılar söylermişim. Eskiden televizyon istiklal marşıyla açılır kapanırdı ya hani, ben daha konuşamıyormuşum ama TV karşısında hazır ola geçip mırıldanırmışım. Ama öyle sanatçı olacağım diye düşünmedim hiç. İdolüm hep, Dayım İsmet Sezgin. O her görüşten insanın sevdiği bir politikacıydı, bu çok önemli. Ve bana hep  “Oğlum, hiçbir zaman paraya, pula, kariyere, mala, mülke değil insana yatırım yap.” derdi. Bu yüzden hep dayımın sözlerini kulağıma küpe ediyorum ve insana yatırım yapıyorum. İnsan kazanmak en önemlisi. Ailemizde hiç yalan olmadı, o yüzden yalanı bilmem ve sevmem. Bilmeden ve istemeden kalp kırmış olabilir insan ama öyle bir şey varsa mutlaka gönül almaya çalışırım. Kalbimi hep temiz tuttum bugüne kadar. Eğer bugün bana bir şeyler nasip olduysa belki de kalbimi hep temiz tutmamın mükafatıydı bu. Hiçbir zaman insanları malına mülküne rütbesine göre ayırmam. Herkes birdir ve Allah’ın kuludur. İşte ailem bana hep bunları öğretti. Çünkü insanı insan yapan değerleridir. Tüm bunların dışında profesyonel olarak düşünmesem de sürekli şarkı söylüyordum. Profesyonelce olmasa da elime aldığım bütün enstrümanları çalardım. Gitar, Klarnet, Bağlama, Piyanom, Akordiyon, Basgitar, Ud evde hepsi vardı. Tabi zaman içinde bütün bunlar kulağımı ve beni çok geliştirdi.

“Annem beni zorla operacı yaptı.”

“Hayatım bundan sonra bu meslekle geçecek" dediğiniz an ne? 
Şimdi tabi insanlar bazen annesine jest olsun diye böyle söylüyor sanıyor ama beni annem gerçekten zorla operacı yaptı. Beni Bilkent’in sınavına sokmaya bir şekilde ikna etti. Yıl 1996 ve öyle bir Bilkent ki; rahmetli Suna Korat bölüm başkanı, Pekin Kırgız hocam, rahmetli İhsan Doğramacı’nın büyük emeklerle kurduğu okul, özellikle o Azerbaycan’dan dağılan ve Sovyetlerden gelen çok çok üst düzey hocalar... Elena Puşkova, Gürçil Çeliktaş, Naile Mehdiyeva gibi. Mesela Bilkent’ten o dönem mezun olan öğrencilerin solfej diktesi muadillerine göre çok ileri seviyededir. Büyük bizim için büyük bir şanstı. Tabi en büyük şansım, Türkiye’nin gelmiş geçmiş en büyük tenorlarından Pekin Kırgız’ın benim hocam olmasıydı. Ondan çok iyi bir temel aldım. Bir anekdotum vardır benim, 3. Sınıfta falandım. Bir gün annemle tartışıyorum. “Ben başka bir şey okuyacaktım, niye beni konservatuvara soktun?” Derken bir gün bana döndü ve “Bir gün bi dünya yıldızı olacaksın ve bu söylediklerin için benden özür dileyeceksin” dedi. Konservatuvar bitince opera hemen bir sınav açmıştı. Sınava girdim 100 kişi arasından bir tenor seçmişlerdi ve o bendim. Hemen bana bir rol verdiler. Rolde bir aryam vardı. Aryamı söyledim ve tüm orkestra büyük bir coşkuyla beni alkışladı. İşte o gün dedim ki hayatımın son gününe kadar yapacağım şey budur. O alkış zehirdi. Değerli Ankara operasının orkestrası ve korosu bana o zehri verdi.  Gencecik bir sanatçı adayıyım ve o alkıştan sonra çok duygulandım. Eve gidip, iyi ki beni bu yola sokmuşsun diye ağlayarak annemin elini öpüp teşekkür ettim.  Tabi tüm bunlarla birlikte benim bir kişilik özelliğim var, bir şeye ya girerim, yaparım ve en iyisini yaparım, ya da hiç yapmam. O zaman dedim Murat, bu işi en iyi yapacaksın.

“Asla ‘Oldum.’ demek yok.”

Opera sanatçısıyım diye Aşık Veysel dinlemeyeyim mi

İtalya’da aldığınız ciddi bir eğitim var. Bunun bakış açınıza ve şu anki birikiminize bir katkısı oldu mu? Türkiye’de kalsaydınız ne değişirdi?
Bu işin yüzde yetmişi İtalya. Onların sanatı bu. İtalya’da Santa Cecilia’da Renata Scotto’nun öğrencisiydim. Gelmiş geçmiş Dünya’nın en iyi Sopranolarından bir tanesidir. Tabi bu durumla git gide bakış açım ve vizyonum genişledi. Kendimi geliştirmek için sürekli çalışmaya devam ettim. Çünkü yetenek Allah’ın size bahşettiği bir şey ve bu işin yarısı. Bir de diğer yarısı var; çalışmak. Gecemi gündüzüme kattım ve çok emek verdim. Allah’ın bana verdiği bu sesi ve yeteneği, çalışmam ve tekniğimde birleştirerek bu noktaya getirdim. Hep dile getirdiğim bir şey var; bir insanı bitiren şey ‘Oldum’ demektir. Benim lügatim de böyle bir kelime yok. Hep daha yenisini aramaya devam ediyorum. İtalya’ya gitmeyip Türkiye’de kalsaydım yine iyi bir solist olurdum ama dediğim gibi bu işi uluslararası alanda icra etmek istiyorsanız oranın dinamiklerini de bilmek çok önemli. Özellikle rüştünüzü İtalya’da ispat ettikten sonra Alman, İngiliz, İspanyol’a bir şey demek kalmıyor. Çünkü düşünsenize adamlar çocukluklarından beri bu müzikle büyümüş, siz bu halka gidip kendi müziklerini söylüyorsunuz. Dünya’nın en önemli sahnelerinden; Bolşoy, Viyana Saatsoper, Berlin Deutsche, Napoli, Arena Di Verona, Torino, Palermo, Parma, San Carlo’da sahne aldım. Ne mutlu ki Allah nasip etti.

Siz sokakta yürürken, insanlar kalkıp ayakta alkışlamışlar... İtalyan basını nasıl görüyor sizi?
Evet Arena Di Verona’da yaşadığım bir şeydi o alkış, bu senede yaşadık onu... Buralarda sanatınızı bir Türk sanatçı olarak icra edebilmek, Türk kimliğinizi vurgulamak çok gurur verici. Memleketimi bu mecralarda böyle temsil edebilmek, münferit başarıların yanında benim için çok daha değerli. Arena Di Verona’da 15 bin kişi Murat Karahan’ı alkışlıyor ama aslında bir Türk’ü alkışlıyor. Benim kişisel başarımdan çok daha kıymetli bir şey bu. Bir de tabi İtalyanlarla Türkler birbirine çok benziyor biliyorsunuz. Fiziksel olarak da benziyorum onlara belki bu sebeple de yadırgamıyorlardır. Belki de benim orada bunca yıldır çok sevilmemin sebeplerinden biri de şu olabilir; Klasik İtalyan repertuarında bundan elli yıl önce operalar daha tutkuyla söylenirmiş. Zaman içerisinde mekanikleşmiş. Ben sahnede oynamıyorum, o kişi olurum. Carmen’de ben Don Jose’yimdir mesela. Belki ben o tutkuyu Türk kanımla oraya yeniden koyduğum için bir etkisi olmuş olabilir. Manşetlerde İtalya’nın Türk’ü diye yazıyorlar. Beni seviyorlar bende onları çok seviyorum.

Bu taraftan bakınca biz operayı 16.yüzyılda Kanuni devrinde hafif hafif duymaya başlıyoruz. Sonra Cumhuriyet dönemi Mızıka-yı Hümayun’ la varlığı belirginleşiyor. Zengin bir Türk Müziğimiz var. Aslında biz çoksesli müziğe farklılıklar olsa da Türk Müziğinden ’de aşinayız diyebilir miyiz?
Aslında diyemeyiz. Biz çok sesli müziğe değil çok enstrümanlı müziğe aşinayız. Klasik Türk Müziğinde 20 enstrüman varsa 20’si de aynı şeyi çalar. Ama çok sesli müzikte bu yok. Partitür’ün içinde her enstrümanın farklı bir partisi var. Onlar aynı anda çaldığı zaman muhteşem bir harmoni ortaya çıkıyor. Ama dediğiniz gibi 1900’lerin başında İstanbul’da üç ayrı Opera’nın oynandığı söyleniyor. Özellikle o dönem Saray çevresinde çok seviliyor ve ilgiyle takip ediliyor. Dünya’da çıkan bütün Operalar prömiyerlerini yaptıktan bir iki yıl sonra İstanbul’da temsil yapmaya geliyorlar. Ama tabi bu çok sesli müzik algısı Anadolu’nun geneline sirayet etmiş değil. Cumhuriyet sonrası Büyük Atatürk’ün girişimleriyle, Türk halkı tarafında tanınması ve benimsenmesi için çalışmalar başlıyor. Şu an Türkiye’de, kendi coğrafyamızda birçok ülkeye göre ciddi sayılabilecek 70 yıllık bir opera geleneği var.

Peki niye biz operaya mesafeliyiz? Hiç dinlememiş insan da var, zevk almadığını düşünen de… Bu gerçekten bir zevk mi yoksa şans mı vermiyoruz?
Aslında baktığımız zaman Devlet Opera ve Balesi’nin ciddi bir izleyici kitlesi var. Sürekli kapalı gişe oynuyoruz. Avrupa, bulunduğu noktaya birkaç yüzyılda geliyor. Gregoryen müzikten başlayarak, Baroklar, Klasik dönemler, romantik dönemler derken ciddi ciddi geçişler var. Ve en sonunda bir noktaya geliyor. Verismo’dan sonra artık besteciler tekrara düşüyor ve yeni arayışlara giriyorlar. Ardından çağdaş müziğe geçiş yapılıyor. Bu yaşanan 400 senenin sonucu oluyor tabi. Belki kulağında çok sesli müzik olmayan, Do, Mi, Sol notalarını aynı anda tınlayan şekliyle duymamış bir topluma, bir anda bunun çok yüksek seviyesini sunduğunuz anda adaptasyon sıkıntısı olmuş olabilir. Naçizane benim Limak Flarmoni Orkestrasında da yapmaya çalıştığım ve bizim Devlet Opera ve Balesi olarak yapmaya çalıştığımız şey; Opera, Bale, Klasik konser gibi hiç bunlara gitmemiş, dinlememiş, ön yargısı olan potansiyel dinleyicileri bir şekilde kazanmaya çalışmak. Hayatında hiç opera dinlememiş birine Wagner dinlettiğiniz zaman belki de korkacak ve bir daha gelmeyecek. Bu ancak bir geçiş süreciyle mümkün olabilir. Benim kendi görüşüme göre, bunun anlaşılması için bir jenerasyon değil, bugünden başlayarak üç dört jenerasyon sonrasını hedeflememiz gerektiğini düşünüyorum. Biz Türk toplumu olarak Akdeniz kanımızdan ötürü sabırsızız hemen Wagner dinleyicisi olmak istiyoruz. Ama onu anlamak için bir alt yapı gerekiyor. Bu ne onu anlamayanın suçu ne Wagner’in suçu. O yüzden hep istediğim önce kulaklara çok sesli müziği sokmak ve bu orkestraların korkulacak bir şey olmadığını göstermek. Bizim için çok değerli ve başımızın üzerinde bir Opera ve Bale izleyicimiz var onları çok seviyoruz ama yine çok değerli, daha önce Operayı dinlememiş, bilmemiş, tanısa çok sevecek bir dinleyici kitlemiz var. Hiç kimsenin kimseyi Opera, Bale veya klasik müziği bilmiyor diye aşağılama ve ötekileştirme hakkı yok. Zevk ve beğeni meseledir bu. Ama bilmeyene öğretmeye dinletmeye çalışmak bizim öncelikli görevlerimizden olmalı.

Türk operasını inşa etmekten de bahsediyorsunuz? Nasıl olacak bu?
Bu konuda kendimize güvenimizi yeniden kazanıp, biz aslında istersek en iyisini yapabiliriz diyebilecek şekilde yola çıktık. Bunun için de Devlet Opera ve Balesi olarak marka değeri yaratmaya çalışıyoruz. 70 yıllık bir köklü gelenekten bahsediyoruz. Hiç kimseye nasip olmayacak altı tane Operamız ve Balemiz var ve bunun ardında birlikte çalışan büyük bir aile var. Kendi değerimizi ve potansiyelimizi bilip Dünya’da çok daha fazla ses getirebilecek bir kurum haline gelmek bizim için çok değerli. Geçen sene Aspendos’ta yaptığımız Turandot, bu sene yaptığımız AİDA, trt2 den canlı yayınlandı ve bunlar çok üst seviyede prodüksiyonlar. Ayrıca yerli üretime çok değer veriyoruz. Binlerce yıllık bir kültür var Anadolu’da. Bu kültürel zenginlik ister istemez bu toprakların melodik yapısına da sirayet etmiş. O yüzden elimizde bir sürü malzeme var. Dünya standartlarında eserler üretmek istiyoruz. Bunun içinde adımlarımız var. Bu da tabi bir günde olacak bir şey değil. Yarın sabah kalkıp Dünya Operasında yer edinemeyiz. Öncelikle bu toprakların melodisinden korkmayalım bunlar bize ait melodiler. Mesela Puccini, meşhur Turandot Operası’nı bir tane Çin Halk şarkısından yola çıkarak yazıyor. Jasmine Flower adı. Oturup tüm Çin şarkılarını almıyor ama o dokudan esinlenip, ortaya Dünya’nın hala her yerinde insanların tüylerini diken diken eden bir Turandot Operası çıkartıyor.

Dünyaca ünlü pek çok isminde bizim kültürümüzden esinlenip yazdıkları birçok eser olduğunu biliyoruz. Liszt’in mesela, İstanbul’da Dervişlerden çok etkilenip ‘Derviche’  isimli bir besteye başladığı ama bitiremediği söyleniyor. Mozart’ın Türk Marşı bu toprakların ilhamıyla ortaya çıkmış. Batı Müziğinde bizim de rüzgarımız var mı?
İşte benim hep anlatmaya çalıştığım şey şu, biz neden kendi melodimizden korkuyoruz? Kendi melodimizi yaparsak bu iş bayağılaşır mı? Neden bayağılaşsın ki. Çaykovski mesela esinlenmiş ama esinlendiği şeyi büyük bir bestecilik dehasıyla başka bir forma getirip insanları büyüleyen senfoniler, operalar ortaya çıkartmış. Biz al bu türkünün hepsini opera yap demiyoruz. Ama esinlenebilecek o kadar çok şey var ki. Mesela bir kere Gaetano Donizetti’nin Lucia Di Lammermoor Operasını söylüyorum. Orada Lucia’nın bir delirme sahnesi vardır. Burada bir melodi bizim müziğimize çok benziyor dedim bir an. Ama bizim müziğimizle Donizetti ne alaka diyorum. Sonra düşündüm Gaetano Donizetti’nin abisi Osmanlı’da Paşa. Sonra düşündüm bu abi kardeş mutlaka bir yerde buluşuyorlardır. Belki de orada abisi kardeşine böyle bir melodi mırıldandı ve bu esinlenme Gaetano Donizetti tarafından Lucia’nın delirme sahnesine eklendi. Tabi bu sadece benim varsayımım gerçek olmayabilir. Anlatmak istediğim şey bu, biz korkarken insanlar opera tarihini yazdılar. Bizde insanları cezbedecek o kadar çok melodik zenginlik var ki. Bugüne kadar opera tarihimizde üretilen eserleri ve usta bestecilerimizi başımızın üzerinde tutuyoruz. Bizim için çok önemli bir kılavuz oldular. Biz sadece olaya başka bir perspektiften yaklaşarak üretim yapmak istiyoruz.

Çocukları ve gençleri operaya çekecek buna teşvik eden çalışmalarınız var mı? Ebeveynler ne yapabilir bu konuda?
Çocukları hedeflediğimiz önemli projelerimiz var. Çizgi filmin içindeyken, eğlenirken öğreten projeler bunlar. Bu konuda Üniversitelerle de beraber yürüttüğümüz önemli çalışmalarımız var. 2 yaşındaki yeni emekleyen bir çocuğa maraton koşturabilir misiniz? Önce emekleyecek, sonra ayakları üzerinde duracak, yavaş yavaş yürüyecek ondan sonra koşacak. Çocuğa doğduğu günden itibaren bunu vermek lazım ama bunun için önce annesinin babasının dinlemesi lazım ki çocuğa dinletsinler. Tabi mesela illa oturup ağır bir opera izletmeye gerek yok ki. Müzikaller var, çocuk oyunları ve operetler var. Önemli olan bu müziğin korkulacak bir şey olmadığını öğretebilmek. Bizim Devlet Opera ve Bale’nin illerde çocuk koroları ve baleleri var. Yüzlerce çocuğumuzun başvuruları alınıyor ve elemeye tabii tutuyoruz. Sene içinde onlara kurs veriyoruz. Mesela ‘The Fun Time Of The Opera’ diye hafif popüler bir eserimiz var. Bu prodüksiyonun hedefi hiç opera izlememiş insanları kazanmak.

Her tür müziği dinler misiniz siz mesela?
En büyük kriter ne biliyor musunuz? Dinlerken tüyler diken diken oluyorsa, duyguna hitap ediyorsa bitti. Şimdi ben opera söylüyorum diye Aşık Veysel’i sevmeyeyim mi? Zeki Müren’ sevmeyeyim mi? Adam türkü dinliyor belki operayı da sevecek ve dinleyecek. İlla türkü seviyor diye diğerini sevmeyecek mi yani. Bu ön yargıları kırmaya çalışıyorum. Dünya’nın en ünlü tenorlarından Roberto Alagna, Sicilya şarkıları albümü yapıyor. Domingo Zarzuela söylemeden konser yapmıyor.

Temsil içeriklerinin tercih edilmede etkisi oluyor mu?
Neredeyse hep kapalı gişe oynadığımız için böyle bir ayrıştırmayı kolayca yapamayabiliyoruz. Ama izleyicimiz kaliteyi seviyor. Bir bilinci ve Gustosu var. Ama hep şunu söylüyorum; Ayşe Opereti ile AİDA izleyicisi veya The Fun Time Of the Opera izleyicisi aynı olmak zorunda değil. Bu farklı izleyicilerin birbirini anlamasını bekleyemeyiz.

Temsil ve tanıtımlarda Devlet ve Kültür Bakanlığımızın desteği oluyor mu?
Ben iki bakanımla çalıştım. İki bakanımda son derece destekçimiz oldular. Numan Kurtulmuş Bakanımızın da imkanları dahilinde hep destekleri oldu. Mehmet Ersoy Bakanımızda çok destek oluyor. Bakan olduğundan beridir en az on kere Opera ve Bale temsiline gelmiştir. Biz Bolşoy’a giderken Bakan Bey bütün imkanlarını seferber etti. Troya’yı orada temsil ettik, bunlar bizim için çok önemliydi. Koskoca Bolşoy Tiyatrosu 15 dakika sizi ayakta alkışladıysa işte konu budur. Bugün Devlet Opera ve Balesi’nin geldiği nokta rakamlarla çok net. 2017 ile 2019 arası seyirci sayımız tüm operalarımızda %15 arttı. Hasılatımız ise %60 arttı. Uluslararası Festivaller de 2017 ile 2019 arasındaki temsil sayımız %39, seyirci sayısı %58, Hasılat %135 artmış. Bu bize şunu gösteriyor, demek ki bir yerde bir şeyleri doğru yapıyoruz. Peki bu tamam mı? Hayır bunlar daha ilk adım.

30 yıl aradan sonra ‘Evita’

Opera sanatçısıyım diye Aşık Veysel dinlemeyeyim mi

Bu sezonda Devlet Opera ve Balesi’nde, temsiller ve projeler adına neler göreceğiz? 
O kadar çok var ki… Devlet Opera ve Balesi bu yıl 794 temsil yapacak. Ankara’da Kuğu Gölü, Sevil Berberi, Cavalleria Rusticana, l Pagliacci, AİDA, Damdaki Kemancı sahnelenecek. İstanbul’a gidersek; önceki sezonlardaki temsillerin yanı sıra yeni olarak 20 yıl sonra Carmen, 30 yıl aradan sonra Evita sahnelenecek. Tüm Dünya’da olduğu gibi bu Popülerlere de yer vermemiz gerekiyor. Klasikleri de bırakmadan. İzmir’de La Boheme’i izleyeceğiz. Balelerimizden West Side Story, Mersin’de de yine Carmen olacak. Ama bunların yanı sıra Senfonik Neşet Ertaş türküleri de olacak. Antalya’da mesela Butterfly, Sevil Berberi, Şehrazat Balesi, Kanlı Nigâr gibi temsiller olacak. Samsun’da; Çalıkuşu, Altın Ejderha olacak. Mesela Milli Mücadelenin yüzüncü yılı sebebiyle Yeniden Doğuş Operası yapmıştık. Ulu Önder Atatürk ilk defa bir opera sahnesinde canlandırıldı. Bu opera Samsun’da bu yıl da devam edecek. Hisseli Harikalar Kumpanyası yine Samsun’da olacak.

“Göbeklitepe hologramla sahnede olacak.”
Bir diğer sürpriz: Bu yıl Göbeklitepe yılı olduğu için bir sahne kantatı düşünüyoruz ama biraz operaya da dönecek. Teknolojinin nimetlerini hat safhada kullanacağımız, çok güzel bir eser olacak. Bakanımız ve sponsorlarımızın çok desteği var. Sadece şunu söyleyeyim, Göbeklitepe hologramla sahneye gelecek. Bu Prodüksiyonla Türkiye’nin sınırlarını aşacağız.

False
Haber Yorumlarını Göster
Haber Yorumlarını Gizle