GeriKitap Sanat ‘Müziğe deklanşörümle tempo tutarım’
MENÜ
  • Yazdır
  • A
    Yazı Tipi
  • Yorumlar
    0
    • Yazdır
    • A
      Yazı Tipi

‘Müziğe deklanşörümle tempo tutarım’

‘Müziğe deklanşörümle tempo tutarım’
Abone Olgoogle-news

Fotoğrafçı Muhsin Akgün, 2010-2020 arasında çektiği en iyi konser fotoğraflarını ‘Söz ve Müzik: İstanbul 2’ albümünde bir araya getirdi. Kitabını, müziğini sevdiği sanatçılara bir saygı gösterisi olarak nitelendiren Akgün, “En önde bas kolonları öyle bir vurur ki dengede durmakta zorlanırsın. Ama kulaklarıma tıkaç takmam, çünkü müziğe de tempo tutarım deklanşörümle” diyor.

10 yıl sonra ‘Söz ve Müzik: İstanbul’un ikinci kitabı geldi. Çok iyi fotoğrafların var ama performans fotoğraflarının sendeki yeri ayrı olsa gerek. Konserlerde seni çeken ne?
Ben müziği seviyorum. İlk başta da böyle başladı zaten; müziğini sevdiğim insanların fotoğraflarını çekmek. Bunu genişletebilirsin tabi; kalemini sevdiğim insanların fotoğraflarını çekmek veya filmini sevdiğim yönetmenleri ya da oyuncuları çekmek gibi... İsimlerin popülaritesi ve konser organizasyonunun oturmuş bir sektör olması işi kolaylaştırıyor tabii. 2000’lerde çıkışa geçen, 2010’larda artık tavan yapan bir sektörden bahsediyoruz. Her yıl kaç festival yapılıyordu İstanbul’da, aynı gece iki-üç büyük ismin konserleri oluyordu. Evet, tiyatro da çekiyorum ama tiyatroyu bu kadar detaylı takip etmiyorum. Müziğini sevdiğim, dinlediğim sanatçılara bir saygı gösterisi diyebiliriz bu kitap için. Bu arada +1’in desteği olmasaydı bu kitap olmazdı. Özel cilt ve baskı olduğu için maliyeti hayli yüksek. Bu dönemde böyle bir kitap yapmak hiç akıl kârı değildi. Biraz zorunluluktan yaptım. 10 yılı kaçırmamak için. Artık bir üçüncüsü olmayacak. Çünkü Babylon’a, Salon’a gidip irili ufaklı konserleri çekemem artık. Zaten ortam elektroniğe kaydı; ki hiç hazzetmiyorum, kitapta da neredeyse yok.

Işıklar, sahne düzeni, sanatçının performansı... Bunların da bir çekiciliği yok mu senin için?
Öyle bir derdim yok. Ona bakarsan pavyon daha ışıklı... Bunların hepsi büyük isimler, hepsi dinlediğim isimler, hepsi cool sanatçılar. Sahnedeki o cool’luklarını seviyorum. Hem ticari olarak geçerlilikleri var hem de cool’lar... Marjinal ve underground tarafları da var. Beni bunlar çekiyor. O yüzden Nick Cave’i, Neil Young’ı, Bob Dylan’ı, Bruce Springsteen’i kovalıyorum. İki single çıkarmış, dünyada 100 milyon satmış pek çok isim benim ilgimi çekmiyor. Justin Bieber’ı çekmeye gitmedim bile. Çektiğim birkaç büyük ismi koymadım bile. Ama tabii kitabı yaparken beğeni yelpazemi biraz geniş tutmaya çalıştım. Sadece çok sevdiklerimi koysam kitap herhalde 45+’ya hitap ederdi.

Performans fotoğrafı çekmek zor mu diğerlerine göre?
Hiç zor değil. Aslında performans fotoğrafçılığı benim hiç hazzetmediğim bir alana doğru sürüklüyor beni; an fotoğrafçılığına... Şartlarını ‘benim belirlemediğim’ bir an o. Benim fotoğrafımın tanımı, her şeyi benim belirlemem lazım, konu, yani çektiğim kişi de benim dediğimi yapmalı. Çünkü ben çekiyorum, ben görüyorum onu. Kendi dediğini yaparsa benim fotoğrafım olmaktan çıkar. O sebeple sahnede de şunu yapıyorum; mutlaka ışıkçıyı takip ederim. Yurtdışından gelen ekipler bunlar, her şey profesyonel zaten. Sahnelerinin de bir estetiği var. Bizde genelde olduğu gibi ‘Yap abi bütün ışıkları, lazer mazer ortalık yansın’ değil.

‘Müziğe deklanşörümle tempo tutarım’
Sahnede neler yapıyorlar diye hazırlanıp mı gidersin konser çekmeye?
Zaten çekeceğim sanatçıların çoğunu biliyorum; bir adım sonra nereye zıplayacaklarına kadar hâkimim konuya. Bilmediklerime de girip YouTube’a bakarım, en son ‘live’ kayıtlarını izlerim. Konserde de ışıkçının robotları nerede, nasıl kullandığını çözdüğüm an pozisyon alırım. Sahneyi kafamda kadrajlarım zaten. O açıya geldiği zaman fotoğraf çekerim. Ben onun gittiği yere gitmem, benim istediğim yere geldiği an deklanşöre basarım. Çoğu fotoğrafım böyledir. O yüzden bazı karelerimi ukalalık yapıp sinematografik buluyorum. Kitaptaki Interpol fotoğrafına lütfen özellikle bakınız. O fotoğraf için 20 dakika beklemiş olabilirim. Biz fotoğrafçılar en öndeyiz biliyorsun. Bas kolonları sana öyle bir vurur ki dengede durmakta zorlanırsın. Kulakların durumunu sen düşün. Ama bazı fotoğrafçılar gibi ben tıkaç takmam, çünkü müziğe de tempo tutarım deklanşörümle. Zaten o müzik için oradayım. Çoğu konserde işim bittikten sonra da kalır dinlerim.

Kitaba girecek fotoğraflar nasıl belirlendi?
Kitabın editörü Derya (Bengi), Ayvalık’ta yaşadığı için uzaktaydı. İlk kitaptan farklı olarak bu kez benim seçimlerim ağır bastı. Hakan’la (Lokanoğlu) tasarımı yaparken ben dev ekranda fotoğrafları açıyorum, ikimiz de bakıyoruz. Günün sonunda Derya’nın ‘Durumu anlatmıyor’ diye şerh koyduğu bazı fotoğraflar vardı. Ben de bazılarında “Bu fotoğraf olmalı, çünkü bunun sinematografik gücü var” dedim. Bir tartışmadan bahsetmiyorum burada; kolayca anlaştık. Önce 437 konser seçtim. Sonra azalttım. Sonuçta 199 İstanbul konseri, 204 fotoğraf yer aldı kitapta. Beş de yurtdışında çektiğim konseri koydum; Bruce Springsteen, Rammstein, Radiohead, The Cure, The Rolling Stones. Yurtdışı konserlerini katlanır sayfalar şekilde koyduk ki, hem kitaptan bağımsız -çünkü kitap ‘Söz ve Müzik: İstanbul 2’- gibi olsun hem de isteyen kesip poster yapabilsin istedik. Yurtdışı konserlerine buradan fotoğrafçı olarak akredite olmak çok zor ama sağolsun Türkiye’deki büyük organiasyon şirketlerinin yöneticileri çok yardımcı oldu. Mesela Roma’da The Rolling Stones’ta kimse bana karışamıyordu, çünkü Live Nation’dan ayarlamıştı Cem Yegül. Lizbon’daki Radiohead’de de çok rahattım; direkt grubun menajeriyle bağlantı kurmuştu Elif Cemal... The Cure’un akreditasyonunu da bir sürü yazışma olmadan Siyabend Süvari sayesinde yaptırabildim.

Sahne düzeni ve fotoğrafçıya sağlanan olanaklarda burasıyla yurtdışı arasında fark oluyor mu?
Fotoğrafçı olarak burada çok daha rahatım, çünkü artık güvenlik görevlisine kadar tanıyorum. Yurtdışındaysa sadece bilekliğinin rengine bakıyor, atıyorum pembe renk her yere giriyorsa sana kimse hayır demez. Buradaysa bu durum her an değişebilir, pembe renk artık giremez diyebilir sana son dakika. Fakat burada bazen işimize yarayan disiplinsizlikler de olur. Sahneye gelince; yurtdışında çok daha iyi. Çünkü buraya gelen turne sahneleri çoğu zaman daha küçük oluyor. Ama bu durum sanatçıya göre farklı. Mesela Madonna’da olsun, Roger Waters’ta olsun sahne hiç değişmiyor, nereye giderse aynı gidiyor.

En iyi sahne hangi sanatçılarda?
Şovu seviyorsan Madonna’ya git, Rihanna’ya git. Ama benim için Nick Cave’in sahnesi her zaman bir numaradır. Leonard Cohen’in sahnesi de öyle. Ben daha cool’ları seviyorum.

Kapaktaki Nick Cave nasıl seçildi?
Baştan beni kafamda Nick Cave vardı. Son 10 senenin, hatta bana göre Türkiye sınırlarında izlediğim en iyi konserdi 2018 konseri. O seyirciyle bütünleşme filan, yok böyle bir şey. Konserden sonra Instagram’a koymuştum konser fotoğraflarını, Nick Cave’nin resmi hesabı da beni etiketleyerek kapaktaki o fotoğrafı paylaşmıştı. Tabii kapak için ondan izin almak gerekiyordu. Kapak onaylandı. Fakat iç sayfalar için bizim seçtiğimiz fotoğrafı onaylamadı. Bunu ilk kez sana söylüyorum, içerideki Nick Cave fotoğrafından tam olarak hoşnut değilim. Ama yapacak bir şey yok. Bu arada izin vermedikleri için beş-altı sanatçının fotoğrafını kullanamadık kitapta.

‘Müziğe deklanşörümle tempo tutarım’SÖZ VE MÜZİK: İSTANBUL 2
Muhsin Akgün
Muhsin Akgün Stüdyo, 2020
248 sayfa, 98 TL.

False
Haber Yorumlarını Göster
Haber Yorumlarını Gizle