GeriKitap Sanat Mekânın kendisini bir heykel olarak ele almak
MENÜ
  • Yazdır
  • A
    Yazı Tipi
  • Yorumlar
    0
    • Yazdır
    • A
      Yazı Tipi

Mekânın kendisini bir heykel olarak ele almak

Mekânın kendisini bir heykel olarak ele almak
Abone Olgoogle-news

Projelerinde sanatı etkin biçimde kullanan mimar ve koleksiyoncu Mustafa Toner, “İlk projelerimden itibaren özellikle resim sanatını mekânın ana konusu olarak kullanmaya başladım. Son zamanlarda ise mekânın kendisini bir heykel gibi ele alma derdine düştüm. Dekoratif elemanlar geçici ama plastik sanatın her türü zamansız bir kalıcılığa sahiptir” diyor.

Sanat dünyasının yakından tanıdığı bir isim Mustafa Toner... Sanatçılarla yakın ilişkisi, koleksiyoner kimliğiyle tasarladığı yaşam alanlarında sanatın varlığını devam ettiriyor. Her zaman bir hikâye yaratma çabası içinde olan Toner, gençlere tavsiye verirken eğitimlerinin bir kısmında mutlaka yurtdışına gitmelerinin ve kendi kendilerini eğitmelerinin önemini vurguluyor.

Sanat dünyasının yakından tanıdığı, projelerinde sanata yer veren en etkin mimarlardansınız. Mimari/sanat ilişkisi ve önemi nedir sizin için?
Mimarlık ve sanat bence bir bütünün ayrılmaz parçalarıdır. Mimarlık tarihinin en önemli tarihi eserleri devrin sanatının en yoğun şekilde kullanıldığı yapılardır. Zamanla bu ilişki zayıfladı, hatta koptu. Ancak günümüzde bu ilişkinin tekrar kurulmaya başladığını görüyoruz.

Sanatla ilişkiniz nasıl başladı?
Mimarlık eğitimimi aldığım o zamanki adıyla Devlet Güzel Sanatlar Akademisi zaten mimari, resim, heykel gibi disiplinlerin bir arada olduğu bir kurumdu. Sanatın içinde yaşıyorduk. Bu nedenle olsa gerek, ilk projelerimden itibaren özellikle resim sanatını mekânın ana konusu olarak kullanmaya başladım. Zamanla mimariden gelen bazı elemanları bir sanat objesi şekline dönüştürerek mekân ile bütünleştirme arayışlarına girdim. Son zamanlarda ise mekânın kendisini bir heykel gibi ele alma derdine düştüm. İnanıyorum ki dekoratif elemanlar geçici ama plastik sanatın her türü zamansız bir kalıcılığa sahiptir.
Kısa bir anekdot; çok seneler önce akademiden bir grup resim öğrencisiyle kendi evimin duvarlarının genelinde yeşilin hâkim olduğu bir patine tekniği uygulamıştık. Bayağı da zaman harcamıştık. Rahmetli annem eve ilk geldiğinde çok üzülmüştü, yepyeni ev nasıl küflendi bu kadar çabuk diye...

En keyif aldığınız proje hangisi ve neden?

Mekânın kendisini bir heykel olarak ele almak

Seneler önce Pelican Hill projesi için 8 mimardan 8 villayı örnek olarak düzenlemeleri istendi. Bütçe ve zaman sınırlaması, işveren talepleri yoktu. Çok özgür ve keyifli, bir daha da bulunamayacak bir çalışma modeliydi. Bütün villayı zemin ve duvar yüzeylerinde sadece ve sadece travertenin farklı renk, boyut ve dokularını kullanarak tasarladık.

Sanatçılarla işbirliği yaparken çalışmalarınız nasıl etkileniyor? Sanatçılarla nasıl bir çalışma prensibiniz var?
Sanatçılarla çalışmak sanılanın aksine hiç de zor olmuyor. Zaten projeye uygun sanatçıya baştan karar veriyorsunuz. Bu kararı verirken elbette işlerini beğendiğiniz sanatçıların içinden konuya en uygun tarzı olanları tercih ediyorsunuz. Düşüncelerinizi ve beklentilerinizi aktardıktan sonra da müdahale etmeyerek en iyi sonuca ulaşıyorsunuz. Eğer müdahale edecekseniz, bence kendiniz yapmayı deneyin daha iyi. Becerebilirseniz tabii!

Endüstriyel tasarım neden gelişemedi, fabrikasyon üretimlerle sınırlı kaldı?
Son senelerde endüstriyel tasarımda da çok iyi örnekler görmeye başladık. Üretici firmalar tasarımın önemini ve markalarına kattığı değeri yeni yeni keşfetmeye başladılar. Sanıyorum bunda Y kuşağının özgün ürünlere olan ilgisinin önemi büyük. Defne Koz, Attila Kuzu, Arif Özden, Sezgin Aksu, Tanju Özelgin, Aziz Sarıyer gibi birçok tasarımcının imzalarını yurtdışı işlerde de görmeye başladık. Endüstriyel tasarımın fabrikasyon ürünlerle sınırlı kalmasının ise zaten sıkıntılı ve sığ olan Türk sanatında doğal karşılanmasını garipsemiyorum, hatta geldiği noktanın bile bir başarı olduğunu düşünüyorum.

Mekânın kendisini bir heykel olarak ele almak

Türkiye’de neden çağdaş simge bina yok, tarihi yapılar dışında?

Çok haklısınız. Bir yabancı misafiriniz geldiğinde mimari örnekler olarak Topkapı Sarayı, Ayasofya, Sultanahmet Camii vb. tarihi örnekler dışında çağdaş bir örnek gösteremiyorsunuz. En son Eskişehir’de Kengo Kuma’nın tasarladığı OMM bir istisna oluşturuyor. Bunun birçok sebebi var; çağdışı imar yönetmelikleri, korumacılık adı altında saklanan yasaklamacı zihniyet, yurtdışında hayal bile edilemeyen kısıtlı süreler ve bütçeler ile proje tamamlama hedefleri, mimara müdahale etmeyi marifet sayan, kendini mimar zanneden işverenler... Daha da sayayım mı!..

Çalıştığınız kişiler için konsept geliştirirken hangi aşamada sanat devreye giriyor?
Projenin en başında, daha konsept aşamasında sanatın devreye girmesi en doğrusu oluyor. Sanatı konseptin ana unsuru olarak kullandığınız zaman çıkan sonuç çok daha özgün ve çarpıcı oluyor. Özellikle sanatçı ile birlikte yürütülen bu süreç çok verimli sonuçlar alınmasını sağlıyor.

Sizi aynı zamanda koleksiyoner olarak da tanıyoruz. Seçimleriniz projelerinizden farklı mı? Ne etkiler sizi?
Ben özellikle provokatif çağdaş eserlere ilgi duymaktayım. Önceleri güzel anlayışıma uygun diye aldığım işler oldu. Ancak son zamanlarda güzel, ilgi alanımdan tamamen çıktı. Çarpıcı, farklı ve hatta rahatsız edici işlere ilgim arttı. Francisco Albano, Bubi, İlke Kutlay, Barış Cihanoğlu, Ansen, Fulya Asyalı gibi sanatçılar bu anlamda özellikle bazı işleriyle aklıma ilk gelenler diyebilirim.

Türkiye’nin tanıtımında sanatın önemi ve gücü büyük. Siz çok önemli projeleri, yaşam alanlarını hayata geçirmiş biri olarak Türk sanatını, sanatçısını dünyaya sunabilmek için neler yapılması gerektiğini düşünüyorsunuz?
Kısa süre önce bence en önemli genç sanatçılarımızdan biri olan Seçkin Pirim’le bu konuyu konuştuk. New York’ta atölye açtığını ve zamanının önemli bir kısmını orada geçireceğini anlattı. Türk sanatını Türkiye dışına çıkarmanın birinci yolu bu. Dünyanın sanat merkezlerinde ilişkiler kurmadan, işlerinizi sergilemeden keşfedilmeyi beklerseniz, sanatınız ne kadar başarılı olsa da, çok beklemek zorunda kalırsınız.

Oğlunuzla birlikte üç kuşak mimarlık yapan, genç, dinamik bir ekibe sahip bir duayensiniz. Gençlere ne önerirsiniz?
Yurtdışıyla ilişkilerini kuvvetlendirsinler, eğitimlerinin bir kısmında ne yapıp edip yurtdışına gitsinler. Yabancı lisan konusunda kendilerini geliştirsinler. Ne yazık ki ülkemizde mimarlık eğitimi tüm diğer meslek eğitimleri gibi gittikçe kötüye doğru gitmekte. Geçenlerde semt ismi taşıyan bir üniversitemizden yeni mezun bir mimar meslektaşımın görünüş çizmeyi bilmediğini dehşetle gördüm. Okulunda öğretmiyorlarmış! Söyleyecek kelime bulamadım. Kısacası, gençlerimizin kendi kendilerini eğitmekten başka seçenekleri yok. Zira hiçbir ofis, görünüş çizmeyi dahi bilmeyen bir mimara masa vermek lüksüne sahip olamaz.

False
Haber Yorumlarını Göster
Haber Yorumlarını Gizle