GeriKitap Sanat Güzelliğin hizmetkârıyım
MENÜ
  • Yazdır
  • A
    Yazı Tipi
    • Yazdır
    • A
      Yazı Tipi

Güzelliğin hizmetkârıyım

Güzelliğin hizmetkârıyım
Jan Fabre / Fotoğraf: Murat Şaka

Belçikalı güncel sanatçı Jan Fabre, milyonlarca mücevherböceğini kullanarak yaptığı mozaik ve heykelleriyle, Galeri Pilevneli’nin konuğu olarak Türkiye’de. Performansları, oyunları ve eserleriyle dünya çapında ses getiren sanatçının Türkiye’deki ilk kişisel sergisi, ülkesi Belçika’nın Kongo’daki sömürgeci geçmişine eleştirel bir bakış sunduğu 23 esere yer veriyor. Kendisini ‘kamikaze sanatçı’ olarak tanımlayan, aynı zamanda tiyatro sanatçısı ve yazar Jan Fabre ile sergi öncesinde bir araya geldik.

Performans ve tiyatro sahnesine öncü, çarpıcı işler sunmaya başladığında 20’li yaşlarındaydı. Kariyerinin ilerleyen dönemlerinde insan ve hayvan bedenine bakışını, sıradışı materyaller kullanarak ürettiği, tarihsel ve politik eleştirilerle örülü çağdaş sanat eserleriyle aktardı. Bugün başta mücevherböcekleriyle ürettiği mozaikleri, heykelleri ve kurucusu olduğu tiyatro topluluğu Troubleyn’in fiziksel ve zihinsel sınırları zorlayan oyunlarıyla olmak üzere dünyanın önde gelen multidisipliner çağdaş sanat insanlarından biri.
Belçikalı sanatçı Jan Fabre, ‘Belçika Kongosu’na Saygı’ adlı kült serisinden 23 işle, Galeri Pilevneli’nin konuğu. ‘Saflık Dizlerinin Üstünde’, sanatçının Türkiye’deki ilk kişisel sergisi. Sergiyle eşzamanlı olarak, 1978’den itibaren geceleri tuttuğu ve okuyana sanatçının zihninde dolaşma hissi veren günlükleri de iki kitap halinde (Gece Günlüğü) Doğan Kitap etiketiyle yayımlandı.
Kendisini bir ‘kamikaze sanatçı’ ve ‘güzelliğin hizmetkârı’ olarak tanımlayan Jan Fabre ile sergi öncesi bir araya geldik. 40 seneye yayılan yolculuğunu konuştuk.

Pandeminin ortasında işlerinizle İstanbul’dasınız. Nasıl gelişti sergi süreci?
Beni buraya getiren doğanın anarşisi oldu (gülüyor). Murat (Pilevneli) geçen sene beni Atwerp’te ziyaret edip birlikte çalışmayı teklif etti. Buradaki sergi, yıllar önce Kiev’de ürettiğim iki büyük serimden biri olan ‘Belçika Kongosu’na Saygı’nın parçası. Murat’ın ziyareti Belçika’nın, eski sömürgesi Kongo’dan özür dilediği günlere denk geldi. Kongo’nun bağımsızlığına kavuşmasından 50 sene sonra, Belçika Kralı ve Kraliçesi Belçikalı kolonyalistlerin bu ülkede yaptığı zulümden dolayı özür dilemişti. Kısa süre sonra ‘Black Lives Matter’ (Siyah Hayatlar Değerlidir) hareketi başladı. Ben seneler önce yaptığım bu iki seride ülkemizin sömürgeci geçmişini eleştirmiştim. Bu seriden bir grup işi İstanbul’a getirmenin iyi olacağını düşündüm.

‘Belçika Kongosu’na Saygı’ serisiyle ülkenizin kolonyal geçmişine dikkat çekeli 10 sene olmuş.
Avrupa’nın ortasındaki bu küçük, hoş ülke Kongo’da kötü şeyler yaptı. Korkunç. Çocukluk çağımda, 1960’lı, 70’li senelerde hâlâ bize okullarda Belçikalıların siyahları nasıl da uygarlaştırdığı, Kongo’da bir sürü iyi şey yaptığımız öğretiliyordu. Seriyi ilk yaptığımda ülkemin kolonyal geçmişini eleştirdiğim için çok fazla saldırıya maruz kalmıştım. Son senelerdeyse ülkede bu konuda yeni bir politik doğruculuk dalgası var ve bu iyi bir dalga…

Kongo’da olanlara ilginiz nasıl başladı?
Benim ailemden insanlar da Kongo’da bulundu. 1960’larda döndüler. 10 yaşındaydım; ailenin Kongo’dan dönen üyelerinin çocuklarını hatırlıyorum, inanılmazdı, birilerinin ayakkabılarının bağcıklarını bağlaması, sırtlarına paltolarını giydirmesi için beklerlerdi. Çünkü Kongo’dayken, siyah insanların onlara hizmet etmesini öğrenmişlerdi. Sonra Kongo’da yapılanların fotoğraflarını gördüm, köleleri… Genç bir adam olarak gördüklerimden çok etkilenmiştim. Bu fotoğrafları senelerce topladım. 20 sene önce, Belçika Kraliçesi Paola’dan sarayın tavanına bir iş yapmak üzere davet aldığımda buraya mücevherböceklerinin kabuklarını kullanarak ‘Heaven of Delight’ adlı işimi yaptım. Mücevherböcekleriyle çalışmak, ışıkla resim yapmak gibiydi, yeni bir deri yaratmak gibiydi… Kraliçe’nin etrafındaki insanlar yapmaya çalıştığım şeyi başta hiç sevmediler. Bittiğindeyse herkes işin estetik güzelliğinden bahsetmeye başladı…

Güzelliğin hizmetkârıyım

Purity on Its Knees (Saflık Dizlerinin Üstünde), 2015. Mücevher böceği kınkanatları, polimer, doldurulmuş kuş.

Serginize ismini veren ‘Saflık Dizlerinin Üstünde’ eserlerden birinin adı, değil mi?
Evet, bir iskelet parçasının üstünde bir papağan duruyor. Geçmişte, Kongo’dan getirilen papağanlar, Batı Avrupa’da saf, egzotik varlıklar olarak görülüyordu. Ama bu saflık, dizlerinin üstünde onlara hizmet etmek durumundaydı… Bense güzelliğin hizmetkârıyım. İşim güzelliğin ve insanlığın kırılganlığını savunmak. Bence bu, bir sanatçının esas görevidir.
Kullandığım teknik gereği işlerimin tamamlanması çok uzun sürüyor. Her böceği tek tek yapıştırıyoruz. Ve prizma rengi etkisi elde ediyoruz. Bir taraftan mavi görürken sonra turuncuya, altın sarısına dönüşüyor… Mücevherböcekleri dünyanın en eski bilgisayarları bence. İnsanlık tarihinin en eski hafızasına sahip, çok zeki varlıklar. İşlerimde kullandığım hayvanlar koruma şirketlerinden aldığım, doğal yollarla ölmüş hayvanlar. Böcekleri üniversitelerin entomoloji bölümlerinden ve Asya ve Afrika’da restoranların çöplerinden topladık. Yüksek protein değerine sahip olan bu böcekler bu bölgelerde yeniyor. Sergide göreceğiniz, böceklerle yaptığım mozaikler ve heykeller Belçika olarak Kongo’dan çaldıklarımıza işaret ediyor. Bir işimde senelerce Belçika’dan Kongo’ya uçuşlar yapmış bir Sabena Hayavolları uçağı ve ironik bir şekilde uçağa doğru kocaman bir gülümsemeyle bakan siyah bir erkek görülüyor örneğin.

“Herkes kendi evcil tanrılarına tapar. Ben örümceği ve bokböceğini seçtim.” Bu cümle ‘Gece Günlüğü’nden, 1984’te yazmışsınız. Acaba böceklere olan ilginiz o dönemde mi başlamıştı?
(gülüyor) Bu cümleyi hatırlamıyorum… Sanatçı olarak her zaman keşfetmeye, yeni yollar bulmaya açık biri oldum. Tüm işlerim metamorfoza dair. İlk küçük ‘laboratuvarım’ ailemin bahçesinde bir çadırdı. Mikroskopumla solucanları, sinekleri inceliyordum. Bir gün amcam “Jan biliyor musun, ailemizde müthiş bir entomolojist (böcekbilimci) vardı, Jean-Henri Fabre…” dedi. Kendisi büyük büyük dedem, bu da beni çok etkiledi.

Güzelliğin hizmetkârıyım

Jan Fabre / Fotoğraf: Murat Şaka

SANATÇI OLARAK BEN DE BİR SOLUCANIM
Sanat algınızın vahşi, ilkel, hayvani bir güzelliği aramak üzerine kurulu olduğunu hissediyorum. Siz nasıl tanımlarsınız?
Aradığım güzellik kavramı etik değerler ve estetik prensipler arasındaki uyumu içeriyor.

Sahnede de çok yüksek bir enerji yaratma peşindesiniz hep. Zaman içinde tiyatro anlayışınız değişti mi?
40 senede bir parça daha akıllandım. Ama sadece biraz… (gülüyor) Tüm sahne işlerim insan bedeninin anlamı, bedenin içini ve dışını araştırmak üzerine kurulu. Deri, iskelet, kan, sperm, gözyaşları… Diğer ölçütüm ise insandan hayvana, hayvandan insana doğru olan metamorfoz.

20’lerinizden beri kendi bedeninizin içini ve dışını da enstrüman olarak kullandığınız solo performanslar yapıyorsunuz. Bugün, 60’larınızda sanatsal anlamda bedeninizle ilişkiniz nasıl?
Solo performansları seviyorum; ekonomik anlamda galerilerin ve müzelerin içinde bulunduğu kapitalist sisteme aykırılar. Solo performanslarla fiziksel ve zihinsel gücünüzü ölçersiniz. Dansçılarımla ve oyuncularımla çalışmama da faydası oluyor; performans için gereken fiziksel ve zihinsel gücün farkına varıyorum. Kendi bedenime yapmayacağım şeyi dansçılarımın yapmasını istemem. Son performansımda, Floransa’da bir meydanda, vücudum bantlarla sarılı halde yerde solucan gibi üç saat sürüklendim. Akranım birkaç arkadaşım arayıp “Jan, lütfen, bu yaşta bunu neden yapıyorsun!” demişti… Sanatçı olarak ben de bir solucanım. Topraktan solucanı çekip kopardığınızda toprak ölür. Toplumdan da sanatçıyı aldığınızda toplum ölecektir.

Sahne için kanlı canlı işler üreten biri olarak dijital tiyatro üzerine ne düşünüyorsunuz?
Tiyatronun kutsallığındaki ruha inanıyorum. Tiyatro, insanları bir araya getirir. Birbirimizi görmeye, koklamaya ihtiyacımız var. Enerjiyi hissetmeliyiz. Üretimlerimiz durunca, oyuncularımızı finansal olarak desteklemek için onların kendi yaratımı olan oyun okumaları, dans videoları yaptık. Çok güzel küçük işlerdi ama elbette ki canlı tiyatroyla bir değil. Pazartesi yeni oyunumu çalışmaya başlıyorum: ‘Fluid Force of Love’. Cinsiyet kimliği meselesi üzerine, cinsiyet tanımlarına dair bu yeni inanılmaz dalga üzerine ironik bir metin, bazılarını kızdırabilir. Bu meselenin medyada tuhaf bir şekilde ele alındığını düşünüyorum. Hepimizin farklı var oluş biçimlerini kabul etmemiz çok önemli. Ama bunun da karşı tarafın despotluğuna dönüşmemesi gerek. İroni zekâya dayanan, çok güçlü bir silah. Ben hem zihinsel hem de ruhsal anlamda açık fikirli bir kamikaze sanatçıyım.

İki sene önce eski dansçılarınızdan hakkınızda bir dizi taciz ifşası gelmişti. Soruşturma açıldı. #MeToo hareketi tüm dünyada gündemdeyken kendi durumunuza dair ne söylersiniz?
#MeToo çok önemli bir hareket, destekliyorum. Feminizmi destekliyorum. Kendisi de güçlü bir feminist olan annem tarafından yetiştirildim. Bugünlerde algının gerçeklerden daha önemli olduğunu öğrenmek zorunda kaldım. İki buçuk yıllık bir sürecin ardından, Troubleyn Tiyatro Topluluğu’nun eski dansçılarından olan dört kadın ile arabuluculuk sürecindeyiz. Herhangi bir dava yok ve açılmadı. Zamanın yanımda olacağına ve gerçeğin kendisini açığa çıkaracağına inanıyorum.

Güzelliğin hizmetkârıyım

Avant Grade, 2011. Ahşap üzerine mücevher böceği kınkanatları.

‘Saflık Dizlerinin Üstünde’ 20 Şubat 2021’e kadar Pilevneli Dolapdere’de görülebilir.

False