GeriKitap Sanat Düşlerin yatağı, hayallerin mağarası
MENÜ
  • Yazdır
  • A
    Yazı Tipi
  • Yorumlar
    0
    • Yazdır
    • A
      Yazı Tipi

Düşlerin yatağı, hayallerin mağarası

Düşlerin yatağı, hayallerin mağarası
Abone Olgoogle-news

Nina Edwards ‘Karanlık/Kültürel Bir Tarih’ adlı çalışmasında ışık, ‘aydınlanma, kavrayış, berraklık, umut’ gibi kavramlarla karşılanırken, karanlığın niçin ‘cehalet, sahtekârlık, aldatıcı cazibe, heyecan ve gizli keder’ olarak görüldüğünü ayrıştırmaya koyuluyor.

Karanlığı lanetlemeyen inanç ve kültür neredeyse yoktur. Sanki o unutulmak istenen meçhul, kötü geçmiştir. İçi hayal sahneleriyle süslü bir kâbus mağarasıdır. Hatta bugün, elektrik ışığı sebebiyle yurdunu ve dilini kaybetmiş, bir daha geri dönmeyecek destan kahramanı sayılsa yeridir. Karanlık adına yapılan her konuşma ise artık o olmadan, ona rağmen gerçekleşmektedir. Benim gibi yaşamının ilk yedi yılı elektrik ışığından mahrum geçmiş birisi için karanlık, üstüne konuşulan hayali bir varlık değil, sonuna kadar canlı bir gerçeklik sayılır. Bu bakımdan, ‘Karanlık, Kültürel Bir Tarih’ başlığı taşıyan bir kitap hepten heyecan uyandırır.
Sanayi çağı ve sonrası boyunca maddi yönden hep birbirine hasım gösterilmiştir ışık ve karanlık. Öncesinde ise soyut alanda inançların ve kültürlerin körüklediği zıtlıklar odağıdırlar. Karanlığın söz alıp konuştuğu -kimse buna kolayca cüret edemez- nadiren görülür ama ışık ve onun temsilcileri tüm vaatkârlıklarıyla durmaksızın söz alırlar. Hatta ışık, onu kendisini sağlama almanın bir efekti, iç sesi olarak kullanır. Bugün ise karanlığın ve ona bağlı imge, sembol ve elementlerin gözle görülür bir cazibesi var. Beyaz, ışık, çiğlik içinde bir iktidar doygunluğu yaşıyor. Edwards mevcudun ruhunu şöyle yansıtıyor: “Yeni ve yeterince aydınlatılan dünya bir anlamda eskisi kadar karanlık gibiydi; belki de bu yeni aydınlıkta gerçek ve mecazi karanlık köşelerin beğenilen yönlerini gölgeler içinde daha derine iten bir şey vardı.”

İnsanda ‘görüş ayrılığı yaratan’, ‘bizden önce var olan ve kaygılarımızdan bağımsız bir varlık olma vasfını hep sürdüren’, ‘hayal gücünü besleyen’, her kültürde ışık, güneş gibi kelimelerle beraber anılan karanlık, ‘korkunun yakın kuzeni’ olmak gibi bir vasfa da sahiptir. Japon kültürü ise merkezinde güneş olan bir gece ve karanlık tercihiyle ilginç bir çelişki sergiler. Doğu ile Batı, müzik, edebiyat ve görsel sanatlarda ‘karanlığın büyüsüne sıkça kapılır’.
Nina Edwards sekiz bölüm boyunca ilkçağlardan bu yana bu kayıtsız kalamama halinin arkeolojisine girişiyor. Işık, ‘aydınlanma, kavrayış, berraklık, umut’ gibi kavramlarla karşılanırken, karanlık niçin ‘cehalet, sahtekârlık, aldatıcı cazibe, heyecan ve gizli keder’ olarak görülür, bunları ayrıştırmaya koyuluyor.
‘Hayal gücümüz üzerinde nasıl böylesine büyük nüfuz’ sahibidir bu karanlık, maddi ve mecazi yönden nasıl etkili olmuştur?
Edwards, gönlünün karanlıktan yana olduğunu da ifade eder. Ona göre, aydınlığı öne çıkaran yaygın görüş hep baskın gözükse de ‘ikisinin de gerekli ve birbirine bağlı oldukları unutulmamalıdır’. Modadan sinemaya, edebiyattan görsel sanatlara, psikiyatriden fotoğrafa, şehircilikten turizme, felsefeden dilbilime pek çok alanda şaşırtıcı şekilde iç içe geçmiş aydınlık ve karanlık meselesini, karanlık tarafından düşünmek az aydınlatıcı (!) sayılmaz. Yaratıcı düşler yatağı olduğu kadar sonsuz hayaller mağarası olan karanlık, artık gerçekten kaybedilmiştir ve dünyadaki bunca derdin temelinde de belki bu durum vardır.

Düşlerin yatağı, hayallerin mağarasıKARANLIK-
KÜLTÜREL BİR TARİH
Nina Edwards
Çeviren: Nurettin Elhüseyni
Yapı Kredi Yayınları, 2020
184 sayfa, 26 TL.

False
Haber Yorumlarını Göster
Haber Yorumlarını Gizle