GeriKitap Sanat Distopya değil anlatılan bizim hikâyemiz
MENÜ
  • Yazdır
  • A
    Yazı Tipi
    • Yazdır
    • A
      Yazı Tipi

Distopya değil anlatılan bizim hikâyemiz

Distopya değil anlatılan bizim hikâyemiz

‘Pandemi Zayiatı’, Pınar Öğünç’ün duygu yüklü sarsıcı cümlelerine pandeminin gerçekliği eklenince okuyucuda oyuncusu olduğu bir filmi izliyormuş izlenimi yaratıyor. Tarihin hep sonradan yazıldığına inat, bu defa tam içinden geçerken yazılıyor. Farklı meslek gruplarından 35 kişi, pandemide yaşadığı yıkıcı süreci anlatıyor...

Gazeteci yazar Pınar Öğünç pandeminin ilk döneminde, 23 Mart-22 Mayıs 2020 tarihleri arasında, Gazete Duvar’a, farklı meslek gruplarından ve 10 şehirden, 35 kişiyle yaptığı görüşmelerden oluşan bir yazı dizisi kaleme almıştı. Henüz ilk vakanın yeni açıklandığı, ölümlerin çok az olduğu ve pandeminin seyrini kestiremediğimiz zamanlardı. Pandeminin ilk günlerinde; bildiğimiz ve bilmediğimiz bir pandemi hikâyesi anlattı bizlere. Şanslı olan bizler, görece refah içinde evlerimizde ekmek yapar, hayatımızı evlere sığdırırken, hamur mayalayıp filmlere gömülür ve bir taraftan ekran karşısında aldığımız kiloları vermeye çalışırken Öğünç ‘dışarının’ nabzını tuttu. Çalışmak zorunda olan, küresel bir felaket karşısında bile yok sayılan sınıfın farklı mesleklerinden ‘yaşayan ölüler’in sesini duyurdu. Bir yıl sonrasında, bu defa 2 Şubat-22 Nisan 2021 tarihleri arasında aynı 35 kişiyle aradan geçen zamanda nelerin değiştiğinin fikri takibini yaptı ve tüm bu gerçeklikler birer pandemi günlüğü olarak İletişim Yayınları tarafından yayımlandı. ‘Pandemi Zaiyatı’, Pınar Öğünç’ün duygu yüklü sarsıcı cümlelerine, pandeminin gerçekliği eklenince okuyucuda oyuncusu olduğu bir filmi izliyormuş izlenimi yaratıyor. Tarihin hep sonradan yazıldığına inat, budefa tam içinde yaşarken yazılıyor.
Kitabı okurken kendi kendime aynı soruları yanıtlarken buldum. Benim için nasıl başlamıştı ve bir yıl nasıl geçmişti? Pandeminin, işimi ve hayata bakışımı hem ekonomik hem varoluşsal olarak derinden etkilemesinin yanı sıra, açtığı yaralar da yok değildi. Pandemi, durabilecek kadar şanslı olanlarımız için bir kez daha içinde bulunduğumuz sistemi görmemizi sağlamış, insan olduğumuzu hatırlatmıştı. İnsanca çalışmaya, emeğimize yabancılaşmadığımız bir işe, eleştirmeye, dayanışmaya, değiştirmeye ve değişmeye ihtiyacımız olduğunu... Kimimiz istifa ederek çıkış yolu bulmaya çalıştık kimimiz bir işe tutunarak… Öğünç’ün tasvir ettiği gibi “Ofis düzeni değişiyordu, ev işgal altındaydı. Rutin telefon, kamera, mesaj kontrolleri dayatılıyor, evden çalışabilmeyi iltimas gibi hissettiren yönetici küstahlığı katlanıyordu.” Borç içinde tutunmaya çalışan orta sınıf için durum böyleyken yoksulluğun rehin aldığı alt sınıf için pandemi, uçurumu daha da derinleştirdi. Konuşulanın ötesinde pandemi karşısında sınıflar eşit değil; aksine pandemi, Öğünç’ün tespitiyle ‘sınıf çatışmasının’ yeni tezahürleriyle karşı karşıya olduğumuz bir yapıyı kalıcılaştırıyor.

KAPİTALİZMİN AĞIRLAŞAN YÜKÜ
Anlatılar eşliğinde pandemi başlangıcında özel bir psikiyatri kliniğinde çalışan psikoloğun ifşaatıyla sistemin nasıl işlediğini gördük. Prim sistemi, mesleğin doğasına aykırı çalışma ve mesai düzenine eklenen pandemi, yaşanan sömürüyü açık etmişti. Evlerinde oturanlar sayesinde kârlarına kâr ekleyen e-ticaret sitelerinden yapılan alışverişin alıcıya ulaşmasını sağlayan paketçiler ve depocuların neler yaşadığını bu sayede fark ediyoruz. Ülkenin iyi üniversitelerinden birinden mezun olan mühendisin, fikrini paylaştığı için işinden edildiğine yine bu satırlar aracılığıyla tanıklık ediyoruz. Sağlık çalışanlarına sayıyla verilen eldiven ve maske gibi koruyucu önlemlerin ne kadar geç alındığı, aynı sağlık emekçilerinin sürekli hastalıkla temas halinde korku yaşadıkları, baskı altında çalışma zorunluluğu her gün çıkan ‘kutsiyet haberlerinde’ yer almadı bile…
Pandemi kadınların hayatlarını ise neredeyse cehenneme çevirdi. Evin içinde kalanlar için giderek artan ev yükü, çocukların ve yaşlıların bakım yükü üstüne, psikolojik ve fiziksel şiddet eklendi. Ofisini eve taşıyan kadınlar için tüm rollerin muğlaklaşarak ağırlaştığı bir tablo ortaya çıkardı. Tüm bunları ‘Pandemi Zaiyatı’nda okumak mümkün, çünkü anlatılan bizim hikâyemiz. Kapitalizmin yükü, çalışmadan yaşayamayanlar için misliyle arttı. Milyonlarca insanı açlıkla sınarken korkuyu kalıcılaştırarak toplumsal bir hezeyanı körükledi. Etkileri uzun sürecek elbet ve bizler hem yaşadığımız hem yazdığımız bir toplumsal tarihin parçası olarak geleceğimizi, hikâyelerimizi paylaşarak, birbirimize sesimizi duyurarak böylesi anlatılarla çoğaltacağız.
Asıl sonuçlarını önümüzdeki dönemlerde daha sert yaşayacağımız pandemi ‘olağanüstü’ bir durum olsa da sistem her zaman krizlerden beslendiğini bir kez daha gösterdi. Yeni tip bir köleleştirmenin olduğu, çalışanların haklarının gasp edildiği, işsizlik korkusunun yiyip bitirdiği bir belirsizlik geleceğimizi ele geçiriyor. Fakat distopya benzetmelerinin aksine hikâyelerin iç acıtıcı gerçekliğine rağmen, Pınar Öğünç’ün vurguladığı gibi ‘umudun’ her zaman bir arada durabilmekte ve dayanışmada olduğunu unutmamak gerekiyor.

Distopya değil anlatılan bizim hikâyemizPANDEMİ ZAYİATI
BİR YILDAN 35 HAYAT HİKÂYESİ
Pınar Öğünç
İletişim Yayınları, 2021
311 sayfa, 45 TL.

False