GeriKitap Sanat ‘Çifte Portre’lerle otobiyografik bir öykü
MENÜ
  • Yazdır
  • A
    Yazı Tipi
    • Yazdır
    • A
      Yazı Tipi

‘Çifte Portre’lerle otobiyografik bir öykü

‘Çifte Portre’lerle otobiyografik bir öykü

Cemre Yeşil, Milli Reasürans Sanat Galerisi’nde açtığı ‘Çifte Portre’ (Double Portrait) sergisinde anne, çocuk, kucak kavramları ve kuşaklar arası bir ilişki içinde kim olduğunu, kime dönüştüğünü, fotoğraf ve yas arasındaki ilişkiyi, anne-çocuk ilişkisinin popüler kültürdeki imgelerine dair verileri otobiyografik bir açıdan ele alıyor. 19. yüzyılda teknik yetersizlikten ortaya çıkan bir fotoğraf geleneğine dayanan Yeşil, çifte portrelerle birlikte iki kişinin yer aldığı bir fotoğrafta, iki kişi dışında tekil temsiyetlerin ötesinde üçüncü bir temsiliyetin de varlığına işaret ediyor. Sergiyi Cemre Yeşil’le konuştuk...

Sizi hem bir fotoğrafçı hem de akademisyen olarak tanıyoruz. Milli Reasürans’ta son yıllarda hem akademik hem de kişisel açıdan üzerine araştırdığınız fotoğraflarınızla hazırladığınız ‘Çifte Portre/ Double Portrait’ serginizi izliyoruz. Eserlerin ortaya çıkış hikâyesini, serginin kavramsal çerçevesini nasıl özetlersiniz?
‘Double Portrait’ sergisinin ilk çıkış noktası esasen teknik bir yetersizlikten ortaya çıkan bir 19. yüzyıl fotoğraf geleneğine dayanıyor: O dönemde kullanılan levhalara göre değişkenlik gösteren pozlama süreleri, şimdiye nazaran çok daha uzun sürüyor; yani bir fotoğrafı üretmek dakikalarca sürebiliyor. Dolayısıyla bir bebeğin fotoğrafını çekmek, bebek pozlama süresi kadar tek başına sabit duramadığı için oldukça meşakatli bir süreç. Haliyle bir çözüm bulmak gerekiyor ve anneler çocuklarını hareketsiz tutabilmek için kendilerini perde, koltuk, kanepe, sandalye kılığına sokmak, ‘namevcut’ haline gelmek zorunda kalıyorlar. Ne var ki, dönemin bebek portrelerinde ne saklı anneler ne de çocuklarını kucaklayan bedenleri tam anlamıyla görünmez olabiyor. Aksine, saklı anne fotoğraflarındaki anne-çocuk bütünü, bu anneleri çok daha derin bir yerde, karanlıkta, sessizlikte bulmamıza yol açıyor. Bu fotoğraflarda, çocuğun annesi olduğunu kabul ettiğimiz yetişkin, her zaman kalın bir kumaşla örtünerek bebeği kavrıyor ve bebeğin arkasında bir dağ gibi beliriveriyor. Annenin saklanmasına rağmen, fotografik kayıt eylemi ile kucaklama, sarılma arasında gerçek bir bağı ortaya koyuyor. Bu gizlenmiş ana kucağına duyulan ihtiyacın ardında işlevsel bir gerekçe vardır: Fotoğrafların çekilmesine olanak sağlamak. Bir geleneğe dönüşmüş olan bu saklı ama yine de gözle görülür fotografik karşılaşmanın özü, gerçek ve zorunlu bir kucaklaşma. Fotoğrafın icra edilebilmesi için gizli bir figür olarak annenin varlığı temel, olmazsa olmaz gereklilik. Çifte portrelerde, ‘saklı anneler, anneye duyulan fiziksel ihtiyacı böylelikle göz önüne çıkartıyorlar. Sergideki eserler aslında bu geleneği merkezde tutarak, hem bebek ve anne arasındaki hem de yetişkin çocuk ve anne arasındaki ilişkiye yakından bakmak, biz büyüdükçe anneye olan ihtiyacımızın sorgulanışı, annemize duyduğumuz öfkeyi ve belki de verdiğimiz zararı tamir etme arzusu, anne kaybı, anne kucağı gibi temaları fotoğraf ve çifte portre bağlamı üzerinden düşünmeye çalışıyor.

‘Çifte Portre’lerle otobiyografik bir öykü
Cemre Yeşil
Sergide ele aldığınız portreden öz portreye, çifte portreye olan kavram içinde aslında kucak kavramını da görüyoruz. Portre-öz portre ve çifte portreler ile kucak kavramı arasında nasıl bir ilişki kuruyorsunuz?

Projeye ilk başladığım zamandan beri bazı psikanalitik teorilere (object relations) ve başta Louise Bourgeois olmak üzere psikanalitik bağlamla derinden bağlantılı olan sanatsal üretimlere çok ilgi duymaya başladım. Kucak kavramının insanın kendini inşaa etme sürecinde nasıl biryerde durduğunu, ve bunun sanatsal üretimle ilişkisini hem teorik hem de pratik olarak anlamaya çalıştım. ‘Çifte portre’nin belki de doğasında olan kucak ve oyun kavramları üzerinden, bir kucakta, bir oyunda, bir portrede, bir fotoğrafta nasıl ‘tutulduğumuz’un bizim kim olduğumuza dair verdiği ipuçlarının izini sürmekti belki de kurduğum ilişki. ‘Hidden mother’ (saklı anne) geleneğindeki fotografik kayıt eylemi ile kucaklama, sarılma arasındaki çok ‘gerçek’ bir bağdan yola çıkarak, bugünün fotoğrafında bu bağa bakmaya çalıştım.

‘Çifte Portre’lerle otobiyografik bir öykü

Serginizin tasarımsal açıdan oldukça güçlü bir strateji içinde hazırlandığını görüyoruz. Milli Reasürans’ın ana mekânında ve yan odasında bulunan yapıtlara dair yerleştirmeler, sergi tasarımı nasıl gerçekleştirildi?

Öncelikle teşekkür ederim; serginin tasarımına ciddi zaman ve emek harcadığımız doğru. Güzel bir ekiple çalışmış olmak da bu anlamda benim için çok önemliydi. Sergi kurulmadan önce her detayı kağıt üzerinde hazır ettikten sonra kuruluma başladık. Milli Reasürans Galerisi oldukça geniş ve aslında çok zor bir mekân. Her şeyden önce soğuk bir yapısı var ve tasarım anlamında bizim daha ilk başta yola çıkışımız mekânı ısıtmak, izleyiciyle yakın temas kurabileceğimiz bir mekân kurgulamaktı. Tasarıma dair bu doğrultuda verdiğimiz bir sürü karar oldu; duvar renkleri, halı kullanımı vs gibi. Ama temelde mesafeli, soğuk duruşu yıkmak (ki bu aslında birçok galeri ve müze için geçerli), galeri mekânını neredeyse bir yaşam alanına dönüştürmek, yetişkin olan izleyiciye kendi kişisel hikâyesinde kucaklamaya ve kucaklanmaya dair durup düşünebileceği, hissedebileceği, hatırlayabileceği ve rahat edebileceği bir alan yaratmak, çocuk izleyiciye de bir oyun alanı yaratmaktı hedefimiz. Böylece bahsi geçen kuşaklar arası durumu, izleyicilerin sergiyi gezme biçimine de taşımak istedik.
‘Çifte Portre’lerle otobiyografik bir öykü

Tıpkı bir evde olduğu gibi galeri mekânında da bir çocuk odası ve bir oturma odası kurguladık ki bu oturma odası aynı zamanda izleyicinin sergiye paralel olarak çıkan aynı isimli sanatçı kitabını dilerlerse koltuğa uzanıp okuyabileceği bir okuma odası işlevi de kazanmış oldu. Sergi her ne kadar fotoğraf odaklı bir sergi de olsa, içinde ikisi video yerleştirme olmak üzere, birçok enstelasyona da yer veriyor. Bu enstelasyonların birçoğunda mobilya parçalarının da işin içine girdiğini görmem mümkün -ki bu noktada tüm mobilyaları artık içinde bir yaşam olmayan anneannemin evinden seçip getirmek de benim için çok manidar oldu. İzleyicinin bilmeden de olsa ben çocukken üzerinde oyun oynadığım halılara ayak basarak fotoğraflarımı deneyimlemesi fikri, ‘Double Portrait’ işinin başka bir temel öğesi olan sanat-oyun ilişkisinin de altını çizerek benim için tamamlayıcı bir deneyime dönüştüğünü söyleyebilirim.

‘Çifte Portre’lerle otobiyografik bir öykü

Son olarak bu projenin bir doktora araştırması olarak başlamasından bu yana hayatınızdaki öğretiler, yaşamsal değişim ve bu denli özel kavramlar karşısında proje bunlar ile birlikte nasıl şekillendi?

Bu projeye bundan dokuz yıl önce bir doktora araştırması olarak başladım. Ancak doktoramın beşinci senesinde doktorayı bırakma kararı aldım, ki bu benim için çok zor ve yıpratıcı bir karar süreciydi. Haliyle projenin temeli oldukça akademik bir çerçevede atılmış oldu; ancak hem projenin bazı aka-demik çerçevelere sığdırma zorunluluğunun, beni de projeyi de çok sınırlandığını, hatta belki hapsettiğini hissetmeye başladım, hem de doktora danışmanımla anlaşmazlıklar yaşamak bana kendi-min de işimin de doğru yerde olmadığını hissettirdi. Doktorayı bıraktıktan sonraki iki sene boyunca proje üzerinde çok aktif olarak çalışmasam da, mental olarak üzerinde düşünmeye, gözlem yapmaya ve üretmeye gayret ettim. Pandemi ise nihayet beni bekleyen sekiz yıllık bir üretim sürecini, anne de olmanın verdiği başka türlü bir perspektifle yeniden ele almama, yeniden kurgulamama ve bir neb-ze baştan yazmama ön ayak oldu. Tüm bu süreçte de proje çok organik olarak benimle birlikte büyüdü diyebilirim.

Cemre Yeşil’in ‘Çifte Portre’ başlıklı sergisi 18 Haziran’a kadar Milli Reasürans Sanat Galerisi’nde görülebilir.

False