GeriKitap Sanat Bir inanç ve aşk romanı: ‘Akşam Yıldızı’
MENÜ
  • Yazdır
  • A
    Yazı Tipi
  • Yorumlar
    0
    • Yazdır
    • A
      Yazı Tipi

Bir inanç ve aşk romanı: ‘Akşam Yıldızı’

Bir inanç ve aşk romanı: ‘Akşam Yıldızı’
Abone Olgoogle-news

Troya kazıları başkanı Prof. Rüstem Aslan, İskender Pala’nın Göbeklitepe romanı ‘Akşam Yıldızı’nı yazdı: “Bu romanı arkeolog olarak değil, sözün ve edebiyatın peşinden giden bir biri olarak okudum. Eğer arkeolog olarak okusaydım, yayınevine ‘O resimler, o dipnotlar ve kaynakça keşke olmasıydı’ derdim. Çünkü akademik anlamda bu konu çok ama çok tartışılmakta; çünkü her sene yeni bir kazı sonucu bildiklerimizi altüst etmekte; çünkü ‘Akşam Yıldızı’ romanın bunlara ihtiyacı yok.”

Modern neurobiyolojik ve neurofilosofik araştırmalar insanın dinsiz/inançsız yaşayamayacağını ortaya koymuştur. 20. yüzyılın ortalarına kadar tanrıya olan inanç, doğal bir madde olmayan bir tin ve bir ruhla ilişkilendirmişti. Ancak son dönem araştırmaları her geçen gün biraz daha belirgin bir şekilde maddesel olmayan bir ruh, maddesel olmayan bir tinin büyük bir olasılıkla söz konusu olmadığını; böylesi bir tinle ilişkilendirilen işlevlerin daha çok beyin ve onun neorolojik durumlarıyle ilişkili olduğunu ortaya koymuştur. Yani insan, daha doğuştan doğal özellikleri nedeniyle inançla programlanmış ve yaratılmış gibidir.
Filozof Ludwig Wittgenstein’nın şöyle bir tespiti var: “Ne kadar büyük bir tesadüf, kafatasları açılan herkesin bir beyni var.” Wittgenstein, bu cümleyle, hiçkimse kendisinde de bir beynin olduğunu tam olarak bilmediğini, çünkü insanın kendi beynini algılayamadığını; yani insanda bir algılama boşluğu, algılama eksikliği olduğunu anlatmak istemektedir. Beyni yerine insan kendi kendisini alıgılar; işte bu da tam beyin ve insanın kendisi arasındaki algılama başluğudur ki; bu boşluk da araştırmaların gösterdiği gibi inançla doldurulmuştur.
Belki de kendimize şu soruyu sormalıyız: Neurobiyoloji ve neurofilosofi din konsunda nelerin cevabını veremez? İkisi de tanrının varlığı ya da yokluğunu ispatlayamaz. Neurolojik bilimler, doğa bilimleridir ve bulguları, doğa ile insanı gözleme dayanır. Ancak tanrı varlığını gözlemlememiz imkansızdır. Böylece inanç olgusu doğanın dışına taşar. Bu konularda bilgimizim en önemli organı olan beyin de kendi sınarlarına çarpar. Çünkü; kimi zaman yerine, kavramsal ve düşünsel başka ‘inançlar’ ikame edilse de, insanoğlu inançsız yaşayamaz.

Peki ama neden?
İnsan insan olurkan inanç ona nasıl eşlik etti?
İşte tüm bu soruların cevabı bir tür ‘deneysel roman‘ olan ‘Akşam Yıldız’ında.
Roman aslında bir aşk romanı ya da iki özlem mitolojisi. Arkeolojik bir kazıdaki sevdiğine özlem duyan bir arkeoloğun sevgilisi ‘Akşam Yıldızı’nı bekleyişi... Birkaç sayfalık bu girişten sonra tarihöncesi dönemlere, kadim zamanlara, karanlık ve soğuk dönemlere, arkaik duygulara ve varoluşa adım adım yaklaşan kelimelerle büyük bir nehrin ilk damlaları kendini gösterir:
“Üstte mavi gök, altta yağız yer yaratıldı. Her yere yayılan Yer Ana’yla, her şeyi kaplayan gök hâkimiyeti arasında güçlü güçlü insanlar kılındı ve insandan daha güçlü hayvanlar var edildi. Kudret ve hâkimiyet sahibi Ulu Ruh gökleri direksiz yükseltti. Geceyi karanlık, gündüzü parlak etti. Yeri döşedi, ırmakları, ovaları yaydı. Hepsinin üstüne dağları, dağın üstüne de şu Ulu Kayın’ı oturttu.”

İnsan insan olurken, dünya dünya olurken Çira isimli bir kadından garip tüysüz bir bebek doğar. Obaya felaket getirceğine inanılan bebeği anası Çira, her şeye rağmen korumaya ve yaşatmaya kararlıdır. Yerler ve gökler yarılsa da onu kurban vermeyecektir. Bu arada Kuzgun Obası’nın yeni lideri Sarıca, bir ‘tufan’ın içine düşer. Ormanlar ve denizler, dağlar ve gökler birbirine karışmıştır. Hayat ile ölümün içiçe geçtiği bir cengamede Sarıca, ölüm ayni yapılmış o lanetli, beyaz kirpili, saçsız veleti ve annesi Çira’yı da ölümden kurtarır. Bu kurtarış aynı zamanda uzun, derin ve çok büyük bir özlemle dolu yitirişe dönüşür. Çira ve Sarıca’nın o garip, gizemli, geleceği belirsiz bebekleri Tırnak ve kendilerine eşlik eden bir köpekle kurdukları dünya bir sabah nereden, nasıl geldikleri bilinmeyen bozguncu avcılar tarafından yerle bir edilir. Sanki başka bir kıtadan, başka bir iklimden gelmiş gibiydiler. Geldikleri gibi Çıra ve Tırnak’ı alarak kayıplara karışırlar.
Obanın lideri Sarıca, Çıra’yı Akşam Yıldızı‘nın peşinden gider gibi arar, ancak nafile. Çıra’sını bulamayan Sarıca, başka insanlarla tanışır. Buzulların eridiğine, acı buğdayın, arpanın ekilmesine ve hasadına şahid olur. Yeni obada kendine bir yer açmak isteyen Sarıca, keşfettiği tuz sayesinde bunu başarır. Yeni obadaki avcılarla Yer Ana’nın bağrında kendilerine buğday ekecek toprak, barınak kuracak yer ararken avcı ile avlananın aynı kaderi paylaştığı acıyı kalbinin taa derinliklerinde hissetmeye başlar Sarıca. Tuzun açtığı kapıdan, bir küçük ateşin aydınlığında gece vakti; ne kurt gibi saldırgan, ne tilki gibi hilekar, ne de angut gibi ahmak olmayan yeni obanın bilgesi Hafıza anlattı tüm macreasını Sarıca. İki kalbin buluşması gibiyidi Sarıca ile Hafıza’nın buluşması; yeni bir dünyayı kalbiyle bulmak gibiydi. Avcıların Yer Ana’daki üstünlüklerini, avlayarak, öldürerek, yok ederek sağladıkları düşüncesi yerini ‘Hakikat’ı aramaya dönüşmüştü o gece ateşinin etrafıdaki sohbette. 12 bin yıllık Hakikat, arananın Öğreten olduğunu fısıldadı, gecenin karanlık sessizliğinde. Sarıca içine düştüğü yerleşik hayatın kasabasını, komşuluğu, kuralları, gelenekleri Hafıza’dan öğrenmeye başladı:
“Görülebilen ve görünmeyen her şey O’nundur ve her ne olursa, ancak O isterse olur” (s. 143).

İnsanın insan olmaya başladığı bu düşünce fırtınasında belki en önemli soru zamanın kimin yarattığıydı.
Zamanı kim yarattı? Bu kadim sorunun peşinden giden Sarıca, aslında Akşam Yıldızı’nın da izini sürüyordu hiç ama hiç farkında olmadan. Zaman sorusu aslında Varlık ve Yokluk sorusunun da sorulması anlamına geliyordu, çünkü evrendeki tüm inançların kendilerine göre bir zaman kavramı ve algılaması vardı. Yılı, ayı, günü, güneşi ve ayı farklı farklı tanımıyorlardı. Aslında mutlak soru buydu. Zamana hükmettiğinizde ve inanca ve ona tapan insanlara da hükmediyordunuz.
Roman bu anafikir üzerindeki olaylarla gelişmeye devam eder. Hafıza bu çizgide kronolojik bir bellek gibidir. Kutsal kitaplardaki cennetten kovulma öyküsü, Adem’i başına gelenler Kötülük ve İyilik’in sonsuz savaşıdır.
Buzlar erir iklim değişir, iklim değişirken insan değişir, insan değişirken inanç değişir.
“Herkesin bir araya geldiği Göbektepe, o büyük Mabet yapılır. O büyük Madet’in ruhu herkesi içine alacak kadar geniştir; buraya ziyaret‚ bir şükür, bir hac, bir ayindir.”
Fırat’ın kıyısında zengin ve ferah kasabalar kurulur; kerpiçin, taşın Anadolu insanıyla olan macerası evrilmeye başlar. Meslekler, yeni yeni ürünler, yeni yerleşmeler, insanın bolluk ve refah içinde yaşadığı bir dönem hüküm sürer; ta ki Sarıca’nın Göbektepe’yi ziyaret etmesine kadar. Sarıca, kutsal olanın yeniden insan eliyle canlandırılmasına şahit olur:
“Tam da bu işte. Senin T biçimiyle yorumladığın şu taşa bir bak. Rab karşısında insanı görüyor musun? Ellerini göbeğinin üzerinde birleştirmiş, başını hafifçe öne eğerek âcizliğini, kulluğunu göstermeye çalışan insanı?”
Romanımızın kahramanı Sarıca, tüm bu soruların cevabını bulmak için Göbektepe’deki bir ayni katılma kararı alır.
Ayini yöneten mandenin başlattığı ritüeller suyla kanın, insanla kurbanın bir kişinin etrafındaki çözülmesine dönüşür. Ateş ve gölge, insan ölüleriyle Zaman’ı birleştiren korku, o korkuç ruhaniyet Sarıca’nın başını döndürür. Her şey bir tek kişinin buyruğuya gerçekleşiyordu. Ayinin sonunda Sarıca, Yılan Obası’nın avcılarının reislerinin arkasında, elleri ve parmaklarını göbekleri izasından birleştirip, T biçimli taşlar gibi öylece tefekkürle bekleştiklerini seyretti. Zaman kutsal bir ana dönüşmüştü. Mabedin reisi mande, ışığı, rüzgarı, yağmuru ve doluyu büyük kutsal bir An’a dönüştürmüştü.

Mabedin taşına başını vuran Sarıca, bir vuslata uyanmıştı. Çıra’ya nihayet ulaşmıştı. Aslında Ada Oba’da Çıra sadece beyaz kaş, beyaz saç ve beyaz tenli olan Tırnak’ı yaşatmak için tutulmuştur. Bembeyaz Tırnak, büyükçe Ada Oba’nın üzerine kara bir bulut gibi çöküyor, yalanlarla ve kutsallık ağdalı ritüellerle örülü törenler despotik bir yapıya dönüşüyordu. Çıra’sına kavuştuğu için mutlu olan Sarıca, zalimleşen çocukları Tırnak için üzülüyordu. İnsanları despotlaşan, kötüleşen kendi çocuğunan kurtarmalıydı. Habil ve Kabil’in kavgası gibi bir Çatışma başlar.
Sarıca sonunda oğlunu görmek için Dirsektepe’ye gider. Bir köpek ömrü sonrasında yeniden gördüğü oğlunu tanıyamaz, ondan hesap sormak ister; Tırnak da onu suçlar. Hatta artık kendisinin bir melek, bir peygamber, bir ölümsüz olduğunu bile iddia eder bir zamanların zavallı albino bebeği.

Tüm büyük destanlarda olduğu gibi ikili bir düello çözedektir bu düğümü. Sarıca, bir tabla oyunu oynamayı önerir. Tırnak o kadar kibirlidir ki, babasına kazandığında ne istediğini sormaya bile gereksinim duymaz. Oyun, Neandertal ile Homo Sapiens’in son oyunu, İyilikle Kötülüğün son çatışmasıdır. Sarıca kazanır oyunu. İstediği sadece iki buğday tanesidir. İnsanığı kurtaran iki buğday tanesi:
“Senden baba hakkı olarak iki buğday tanesi dilerim. Şu ibret tablasının ilk hanesine koymak için. Sonra da her hanede buğday adedini kanedisiyle katlasınlar ve bana son hanede biriken buğdayı versinler, hatıra olarak, kâfidir.”
Tırnak hiç akıllanmamıştır, aşağılar babasını, insanlığa hakaret eder: “Al buğdaylarını defol git” diye. Ancak iki buğday, iki daha dört, ikinci kare 16 buğday... Dördüncü kare 250... Sonundaki hesapta ambar, ambarları boşaltacak buğday çıkar.
Sarıca buğdayı alacak avcıları toplamak için planlar yapar. Çıra buna karşı çıkar, çünkü sonunca ölüm vardır. Yedi gün tartışırlar.
Sonunda Çira, çocuğu Tırnak’ın öldürülmemesi koşuluyla Göbektepe’de avcıları toplayan bir ateş yaktırır. Sarıca da söz veriri: “Asla öldürmem.”
Roman bu sözle biter.
İnsanlık başka bir döneme geçer.

Bu romanı bir arkeolog olarak okumadım. Sözün ve edebiyatın peşinden giden bir biri olarak okudum. Eğer bir arkeolog olarak okusaydım, yayınevine, ‘O resimler, o dipnotlar ve kaynakça keşke olmasıydı’ derdim. Çünkü akademik anlamda bu konu çok ama çok tartışılmakta; çünkü her sene yeni bir kazı sonucu bildiklerimizi altüst etmekte; çünkü ‘Akşam Yıldızı’ romanının bunlara ihtiyacı yok.
İskender Pala, büyük bir insalık romanının ilk cildini yazdı.
Devamının geleceğine inancım çok büyük.

Bir inanç ve aşk romanı: ‘Akşam Yıldızı’AKŞAM YILDIZI/
BİR GÖBEKLİTEPE ROMANI
İskender Pala
Kapı Yayınları, 2019
252 sayfa, 22 TL.

 

 

 

 

 

 

False
Haber Yorumlarını Göster
Haber Yorumlarını Gizle