GeriKitap Sanat Bir fotoğrafın içinde süzülür gibi geçen hayatlar
MENÜ
  • Yazdır
  • A
    Yazı Tipi
  • Yorumlar
    0
    • Yazdır
    • A
      Yazı Tipi

Bir fotoğrafın içinde süzülür gibi geçen hayatlar

Bir fotoğrafın içinde süzülür gibi geçen hayatlar
İsmail Güzelsoy
Abone Olgoogle-news

İsmail Güzelsoy’un yeni romanı ‘Kıpırdamıyoruz’, çok boyutlu, hayatın temelini oluşturan kavramları bu boyutlarda tartışan bir roman. Kötülerle daha kötüler arasında geçen mücadelede arada kalan, ezilen, zarar gören iyileri anlatıyor. Hiç kimsenin tamamen iyi ya da tamamen kötü olamayacağını düşündürüyor.

Kıpırdamıyoruz” fotoğraf makinesinin çekime hazır olduğunda fotoğrafçının söylediği uyarı sözcüğüydü. Fotoğrafın ancak fotoğrafçıda çekilebildiği zamanlarda, 1960’larda geçen romanına bu adı vermiş İsmail Güzelsoy. Umulacağı gibi bu sözü söyleyen de romanın kahramanı Settar. Ama Settar için kıpırdamamanın başka bir anlamı da var.
Settar düşle gerçek arasında yaşıyor. Settar dışarıdan bakıldığında duruyor gibi göründüğünde rüyasında donmuş bir görüntünün içine girmiş ve orada tek hareket edebilen olarak gördüklerini incelemektedir aslında.
Her şey bir fotoğraf kadar kıpırtısız kalmaktadır. Sanki bir fotoğrafın içine girmiş gibi hisseder kendini ve orada rahat hisseder, ferahlar. Gördüğü her şeyin sesini duyar, dinler. Kokular bile gözle görülür, duyulur hale gelir. Onu izleyen babasına göreyse donup kalmıştır. Bu bazen 10 dakikayı bulan donmalar babayı endişelendirir. Oysa Settar’a göre duran kendisi değil dünyadır.
Babası bu durmaların “o uğursuz geceden kalma” olduğunu düşünüp kendini teskin etmektedir. En yakın dostu Doktor Kirkor, “Mezardan çıkarılıp hayata gelen biri o. Tıpkı bir hayalet... Ondandır, başka neden olacak ki?” diye Bekçi Harun’un düşüncelerini destekler. Settar gibi biz okurların da anlamını çözemediği bu sözler aslında romanın anahtar cümleleridir.
“Birden fazla hayatı aynı anda yaşamayı deneyen” babasının anlattıklarını masal anlatmayı bilmediği için uydurduğu maceralar olarak dinlemiş, her kadehte biraz daha abarttığını düşünüp ciddiye almamıştır. Oysa o masalların içinde ne gerçekler gizlidir. Bunu anlaması için babasının her gece notlar aldığı sır defterini bulması gerekecektir. Kuşkusuz sır defteri uzun aramalar sonunda ancak romanın sonunda bulunur.
Settar babasının anlattıklarını masal diye dinler, Settar’ın donma anlarında gördüklerini anlatmasını da babası oğlunun hayalleri olarak kabul eder, önemsemez. Oysa ikisinin de anlattıklarının içinde kendi geçmişleriyle ilgili önemli gerçekler gizlidir.

KÖTÜLERLE DAHA KÖTÜLER ARASINDAKİ MÜCADELE...
Settar’ın yaşamını değiştiren, ilkokula yazılmak için fotoğraf çektirmeye gittiğinde karşılaştığı fotoğraf makinesi olur. Fotoğrafçı Nusret Dayı, “Kıpırdamıyoruz” dediğinde tıpkı rüyalarında olduğu gibi her şey donmaktadır. Kalbinde suretler biriktirdiğini anlayıp “Bu çocuk fotoğraflar çekiyor” diyen de Nusret Dayı’dır.
Roman 1960’lar İstanbul’unda geçiyor. Dört gün sonra kıyamet kopacağı söylentilerine hemen herkes inanmıştır. İstanbul’u basan ve bir türlü kalkmak bilmeyen sis de kıyametin habercisi gibidir. Haberli gelen ölüm herkesi adeta çıldırtmıştır. İnsanlar kendilerini sokaklara atmış, normalde yapmayacakları her şeyi yapar hale gelmiştir. İyi olmanın, ahlaklı olmanın, yasalara, kurallara uymanın hiçbir anlamı kalmamıştır.
14 Eylül 1966’da, sis bastığında Settar 26 yaşındadır. Eğitimini tamamlamamış, fotoğrafçı olmuştur. İstanbul Adliyesi’nin önünde, babasının hediye ettiği eski moda, kocaman ahşap kasalı makinesi ile fotoğraflar çekmektedir.
Kitabın girişinde Tolstoy’dan “Muhteşem hikâyeler iyilerle kötüler arasında değil, iyilerle daha iyiler arasında geçer” alıntısı var. Settar o gün babasının, “Kavga iyilerle kötüler arasında değil, kötülerle daha kötüler arasında geçiyor” sözünün doğruluğunu kavrar. Zuhal’in gelişi ve onun yoldaşlığı ile de kendi geçmişini çözmeye başlar. Baştan beri anlatılan düşler, zaman donduğunda gördüğü fotoğraflar, duyduğu sesler, babasının maceraları anlam kazanır.
‘Kıpırdamıyoruz’, çok boyutlu, hayatın temelini oluşturan kavramları bu boyutlarda tartışan bir roman. Kötülerle daha kötüler arasında geçen mücadelede arada kalan, ezilen, zarar gören iyileri anlatıyor. Hiç kimsenin tamamen iyi ya da tamamen kötü olamayacağını düşündürüyor. İyilik olsun diye yapılanların başkalarınca en büyük kötülük olarak algılanabileceğini örnekliyor.
İsmail Güzelsoy, kıyameti bekleyen İstanbulluların oluşturduğu mahşerde bir karnaval ortamı yaratmış. O mahşer ortamında yaşananların da bir roman konusu olabileceğini düşünüyorum. Ama o hali fonda bırakıyor. Settar ve Zuhal bu karnavalın ortasında izlerin peşinde koşup geçmişi aydınlatıyor. Sayfalar ilerledikçe roman tempo kazanıyor. Yaşadığımız hayatın ne kadar gerçek, ne kadar düşten oluştuğunu, gerçekle düşün nerede birbirine karışıp nerede ayrıştığını düşünmeden edemiyorsunuz.
Bir fotoğrafın içinde süzülür gibi geçen hayatlar
KIPIRDAMIYORUZ 
İsmail Güzelsoy
Doğan Kitap, 2020
328 sayfa, 44 TL.

False
Haber Yorumlarını Göster
Haber Yorumlarını Gizle