Kemeraltı sanatla buluşmalı

Kemeraltı, bir arayış içinde. Büyük bir ekonomik ve sosyal çöküşte olan bu çarşının kurtuluşu için ekonomik çözümler aranırken unutulan sanat faktörü bize yol gösterebilir.

KEMERALTI’nın sanatla buluşabilecek ender tarihi mekanlardan biri olduğuna öteden beri inanırım. Günümüzde bu otantik çarşıyı içinde bulunuğu ekonomik ve sosyal çöküntü sürecinden kurtarmak için arayış içinde olanların çalışmalarını izliyorum. Yerel-ulusal ekonomik konsorsiyumların yatırımlarıyla çarşının eski prestijine kavuşacağına dair sunumlarını faydalı buluyorum, ancak işin sanat boyutu hep ihmal edildiği için tüm bu tür ütopyaları eksik olarak değerlendiriyorum.
Bu görüşümü Konak Belediyesi’nin düzenlediği ulusal çaptaki Kemeraltı Fotoğraf Yarışması’nda seçiçi kurul üyesi olarak yanyana geldiğimiz Kemeraltı Derneği Başkanı Hasan Ceylan dostumuza da söyledim. “Aman dostum, devlet (Hükümet), belediyeler ve dev finans çevreleri arasında bir üçgen kurup, çözümü burada arayın. Sakın ola ki, yerel politika hevesleri için bu çarşıyı defalarca şov amaçlı kullanmış, hiçbir çözüm üretemeyecek durumda olan sivil toplum kuruluşlarına fazla güvenmeyin” dedim. Beni haklı buldu. İşte yıllar önce Kemeraltı festivalleri düzenleyen ve sonra vazgeçen İzmir Ticaret Odası, danışma kurulları kurup Kemeraltı’nda boy gösteren kooperatifler, EXPO için Avrupa’da yüksek perdeden atıp tutup, sonra bu fırsat kaybolunca ortadan kaybolanlar, “Alman Üniversitesi’ni Alaçatı’da kuracağız” deyip sonra sesleri duyulmaz olanlar. Artık bunlara güvenmenin bir anlamı yok. Amaçlarının yerel politika düzleminde kişisel olduğunu çocuklar bile anladı.

FOTOĞRAF YARIŞMASI

Konak Belediyesi’nin düzenlediği Kemeraltı Fotoğraf Yarışması’nda bin 116 yapıt elmizden defalarca aktı, geçti. DEÜ Güzel Sanatlar Fakültesi Fotoğraf Bölüm Başkanı ve İFOD Başkanı Yrd. Doç. Dr. Beyhan Özdemir, EÜ İletişim Fakültesi Öğretim üyesi Y.Doç.Dr.Şebnem Soygüder, Kemeraltı Esnaf Derneği Başkanı Hasan Ceylan, ünlü fotoğraf sanatçımız, gururumuz Yusuf Tuvi ve Yaşar Aksoy’dan oluşan seçici kurul, binlerce kez fotoğrafları inceledikten sonra, 261 sanatçının bin 116 eserle katıldığı yarışmayı değerlendirdi.
Birincilik ödülünü Ümit Tayan, ikincilik ödülünü Bülent Suberk, üçüncülük ödülünü Kemal Özkılıç, mansiyonları Mehmet Yasa ve Egemen Ön, Kemeraltı Derneği ödülünü ise Zeki Yavuzak kazandı. 40 eser sergilenmeye değer bulundu. Bu arada Türkiye Fotoğraf Sanatı Federasyonu (TSSF)  temsilcisi Zafer Gazi Tunalı, tüm seçici kurul çalışmaları süresince titiz bir şekilde seçimleri denetledi.
Yarışmanın sergisi 10-17 Nisan’da Konak Belediyesi Basmane Semt Merkezi’nde gerçekleşecek. Ödül töreni ise 10 Nisan saat 18.00’de..
(Bilgi: Zeliha Koçoğlu – 0232. 262 99 84)

SANAT MERKEZİ

Bu yarışma dolayısıyla bir kez daha fark ettim ki, ciddi sanat fizibilite çalışmaları sonucunda Kemeraltı’nın aynı zamanda bir sanat merkezi olabilme şansı tespit edilebilir. Tarihi çarşı dekoru içindeki cami, sinagog, han, kervansaray ve nice otantik mekanlara ek olarak nice kalıcı sanat etkinlikleri, butik galeriler, minik konser mekanları gerçekleşebilir. Çakaloğlu gibi köhne hanlar restore edilerek konser, müze veya galeri tarzında işlevlere açılabilir. Kemeraltı bir anda başka platformlara taşınabilir. Ama aynı anda ekonomik take-off (kalkış) sürecine paralel ilerlemek şartıyla..
Aman Kemeraltı’nı, minnacık siyasi yerel çıkarları için kullanmak isteyen cingözlere terk etmeyelim. Çözüm, sanat ütopyalarının ağır bastığı “Hükümet-Belediye-Finans ortaklıkları” üçgeni içindedir. Gerisi boş laf. Havanda su dövmektir.

Meserret Kahvesi fotoğrafını görünce çok sevindim Yarışma jürisinde bir ara Kemeraltı Meserret Kahvesi’nde çekilmiş bir fotoğraf önümüze kondu. Bir “İzmir Tarih Gezisi” esnasında Meserret Kahvesi’nde mola vermiştik ve elimde megafon mekanın geçmişini anlatıyordum. Fotoğraf sanatçısı Nejat Gündüç, o esnada fotoğrafımızı çekmiş. Bu fotoğraf ödül alamadı ama sergilenmeye değer bulundu.

Çakaloğlu Hanı, sanat patlamasının merkezi olmalı..
Kemeraltı Fotoğraf Yarışması’nda Bülent Suberk’in çektiği siyah-beyaz Çakaloğlu Hanı fotoğrafı, ikincilik ödülünü kazandı. Bu nefis çalışmaya bakarken, bakımsız ve harap Çakaloğlu Hanı’nın, Kemeraltı sanat patlamasının merkezi olabileceğine inancım daha da arttı. Sanatçıyı kutluyorum.

Seçiçi kurul saatlerce uğraştı.  Kemeraltı konulu ulusal fotoğraf yarışmasının Şebnem Soygüder, Beyhan Özdemir, Hasan Ceylan, Yaşar Aksoy ve Yusuf Tuvi’den oluşan seçici kurulu, yarışma sekreteri Gizem Hünler’in tam bir gün boyunca tek tek gösterdiği yüzlerce fotoğraf arasından ödülleri tespit ettiler. (Fotoğraf: Reha Alan)

30 yıl  öncesinden sanatçı  dostlar
İzmir Resim Heykel Müzesi Galerisi’nde, Dekan Prof. Dr. Mustafa Toprak’ın büyük desteği ile gerçekleşen Buca Eğitim Fakültesi Resim Bölümü Mezunları Derneği’nin (Befresim) sergisi, 12 Nisan’a kadar mutlaka izlenmeli. Bu bölümün mezunu, 30 yıl öncesinden sanatçı dostlarım, Befresim Başkanı Nevin Önen, Serpil Atagündüz, Zümrüt Özmen ve galeri müdürrü Faden Suzan Kudsioğlu’nu ve tüm sanatçıları kutluyorum. Sergi kataloğu nefis.

Başarılı kültür müdürümüz Yerel yönetim kültür müdürlerinin hepsi başarılıdır. Konak Belediyesi Kültür Müdürü Ayla Sert, Kemeraltı Fotoğraf Yarışması’nda da izlediğimiz gibi tıkır tıkır çalışan kültür faaliyetlerinin organizatörü olarak her türlü övgüye layık. (Fotoğraf:Yaşar Aksoy)

X

Melek ile Fikret’e ödül var

Yanlış!Doğrusu... Ne Melek’e, ne Fikret’e “ödül yok”. Ortada konmuş bir ödül yok ki, Melek ile Fikret’e “ödül var” olsun.

Ya o Melek ile Fikret de nereden çıktı şimdi, ortalıkta ödül yoksa! Olmayan ödülün ne adayı, ne vereni, ne alanı olur mu!
Ben uydurdum işte.
Çok “ödülsüz” geçmekte olduğundan İzmir’in sanat günleri, “uyduruk” bellenmesin diye İzmir’in sanatçıları, ola ki, birileri çıkar da kor bir “gerçek ödül” ortaya. Ki bilinsin, İzmir’de de sanat denen bir “olgu” vardır; hani “dolgu” olsun diye değil, gerçekten her dalda sanatı dolu dolu dolduran “sanatçı” vardır.
İzmir’in sessizliğinde, sanatçıdan yana sözüm bir ses olur diye, ben “uyduruk” bir ödül koymuşum ortaya, çok mu!
¡¡¡
Melek ile Fikret...
Bir vakitler idi... Onlar “sanatçı” idi... Sahnelerden sesleri, ayakları eksilmez idi... Şimdi çoktan “emekli”!

Yazının Devamını Oku

Temel değerimiz aile şirketleri

EGE’mizde uzun süredir bir çok aile şirketinin kayboluşu, kimliğini yitirişi yaşanmaktadır.

Ege’nin aslarından nice aile şirketinin artık sisler içinde kaybolduğunu ibretle izledik ve üzüntü duyduk. Şirket ve aile isimleri üzerinde durmanın bir faydası yok. Toptancı analizlere gereksinmemiz var. Aile şirketlerimiz iyi yönetilmediği için zamana ayak uyduramadılar, önce İstanbul’dan esen ulusal rüzgarlara, sonra da küresel yayılmacılığa teslim olup beyaz bayrak çektiler.
Oysa önemle üzerine basmak zorundayız ki, cumhuriyetimizin ulusal kalkınmasında 1923 İzmir İktisat Kongresi’nden hız alarak ve daha sonra Demokrat Parti zamanındaki Marshall yardımlarına bağlı olarak Ege’de aile şirketleri ekonominin motoru oldu ve yoktan var olan ulusal burjuvazinin öncüleri olarak parladılar. Hepsine çok ama çok şükran borçluyuz.
Ege’de (dahası ülkemizde) aile şirketlerini bekleyen kaçınılmaz sona karşı direnebilmek için, kendisi de ailesel bağ olarak ulusal burjuvazinin kökünden gelen bir işadamı ve akademisyen Dr. Mazhar İzmiroğlu kaleme sarıldı ve “Aile Şirketlerinde Profesyonellerle Yönetim” isimli çarpıcı kitabını bize sundu. İzmir Borsası’nın simge başkanlarından merhum Mazhar İzmiroğlu’nun oğlu  ve ekonomi basınının yine simge isimlerinden merhum Süha Sükuti Tükel’in damadı olan dostum Dr. Mazhar İzmiroğlu, benim çok değerli kuzenim Nükhet İzmiroğlu’nun da  eşi olur. Bu yüzden dün Yakın Kitabevi’ndeki imza törenine tüm işlerimi tehir edip koşa koşa gittim ve onun mutluluğuna ortak oldum.

BAŞARILI  İŞADAMI

Önce Mazhar İzmiroğlu’nu tanıyalım. 1947 İzmir doğumludur. Mülkiye’yi bitirdikten sonra EBSO’da ekonomist olarak çalıştı ve E.Ü. İktisadi ve Ticari Bilimler Fakültesi’nde sevgili eski kayınpederim rahmetli Prof. Selçuk Trak’ın yanında Avrupa Birliği üzerine doktora çalışmasını tamamlayarak iş hayatına atıldı.
Hazır beton ve çimento nakliyesi ve ticareti, hırdavat ve sanayi malzemesi ithalatı, cep telefonu bayiliği, otomobil yetkili satıcılığı gibi farklı sektörlerde dört şirket kurdu ve bu bunlara eş zamanlı yöneticilik yaptı. İzmir Ticaret Odası Meclisi üyeliğinde bulundu, Ticaret Odası Vakfı kurucuları arasına katıldı. Dokuz Eylül Üniversitesi İşletme ve İktisat fakültelerinde öğretim görevlisi olarak “Türkiye Ekonomisi ve Girişimcilik” dersleri verdi. İzmir İktisat Kongresi konusunu işlerken beni ders vermeye çağırmasını ve öğrencilerin bu “bir derslik hocalarına” bayıldıklarını hiç unutamam.
Araştırmaları, çevirileri, seminer ve konferanslarıyla ekonomi bilimine uzun yıllar hizmet etmiş olan Dr. Mazhar İzmiroğlu, ulusal burjuvazinin kökeninden gelen bir ailenin temsilcisi olarak hem işadamı, hem bir Rotaryen, hem Slovenya İzmir Fahri Konsolosu olarak hizmetlerine mütevazı ve seçkin bir çizgide devam etmektedir. 

AİLE ŞİRKETLERİ

Yazının Devamını Oku

Ellerimden geçtin koca dünya

Görmeyen Avukat İbrahim Ayuz’un ölümünden sonra basılan hatıraları,“Aile Tarihi”çalışmalarına örnek oldu.

AKSAK usulünde, makamı nihavent bir ünlü şarkıdır..
İzmir’imizin kadim güzellikleriyle bütünleşmiş unutulmaz bestecisi, Namazgah-Basmane arasındaki güngörmüş Müslüman Fettah Mahallesi’nde Tekke Çıkmazı’nda doğmuş ve büyümüş olan Rakım Elkutlu hocamız,dillere destan şarkısında şunları söyler:“Mümkün mü unutmak güzelim neydi o akşam..
Rüya gibi, hülya gibi bir şeydi o akşam..
İçtik kanarak bir ezeli meydi o akşam..
Rüya gibi, hülya gibi bir şeydi o akşam..”
Rakım Elkutlu’nun rüya gibi, hülya gibi diyerek anlattığı o akşamları tahayyül etmekiçin kainat kadar güzel ruhlara sahip olmak gerekir..
Rakım Hoca’yı şöyle bir düşündüğüm zaman,aklıma hemen İbrahim Ayuz geliyor.

Yazının Devamını Oku

Kitap, denize atılan sisedeki mektuptur

KİTAP yazmak, bir şişeye mesaj koyup ağzını iyice kapatıp uzak denizlere bırakmaya benzer. Kimbilir, hangi zamanda bu kitap, birisi tarafından okunacak ve bir işe yarayıp keyif veya ders alınacaktır.

Çok eski yüzyıllardan beri denizciler, coğrafyacılar, gerisinde iz bırakmak isteyen ürkek kaptanlar, aklı başında olan veya olmayan gizem meraklıları, aşırı romantikler, melankolik aşıklar, kurnaz sevgili avcıları dünyanın tüm denizlerine mesajlı şişeleri cumburlop atmışlardır.
Bunların arasında artık hayatından umudunu kesen gemicilerin veda mektupları, insanları kötü yollardan kurtarmaya çalışan idealistlerin veya din adamlarının vaazları, umutsuzluğa kapılan yolcuların imdat çığlıkları, garip mektuplar, hatta vasiyetnameler bulunur.

KİTAP OKYANUSU

Kitaplar da buna benzer. Mutlu veya mutsuz olabilen yazar, kitabının nerelere gittiğini, kimin ellerine geçtiğini, hangi kütüphanelerde uyukladığını, kimler tarafından heyecanla okunduğunu, nasıl algılandığını hiçbir zaman bilmeyecektir. Sanki denize atılan mesajlı şişeler gibi kitaplar da okuyucu okyanusunda yıllarca, belki yüzyıllarca dolaşır dururlar. Bir işe yararlar veya onları hiç kimse fark etmeyebilir.
Her okuyucu kendi algılamasına göre kitabı değerlendirir, yazarın ustalıkla yerleştirdiği anlamları veya şifreleri çözmeye çalışır. Herkesin yorumu da değişebilir. İnsanlar bilinmeyen ve olağanüstü şeylere karşı daima büyük ilgi duymuşlardır. Kitap da gizemli bir şeydir. Kapağına bakıp, içinde neler olduğunu keşfetme heyecanı duyarsınız, hatta okurken bile ne okuduğunuzu merak edebilirsiniz. “Edebiyat”, bu sürecin baş aktörüdür.
Kitap fuarları ise, bir kitap okyanusudur.. Milyonlarca kitabın dolandığı gizemli bir yerdir. Yazarlar, tıpkı içine mektup sıkıştırılan şişeleri denize atan gemiciler gibi, kitaplarını yazıp kitap okyanusuna gönderirler. O kitap, kimbilir hangi güzel denizkızının şişe koleksiyonuna eklenecektir, kimbilir hangi aşığın rüyalarını süsleyecektir, kimbilir hangi jawsın midesine inecektir, ya da hangi adanın ıssız kumsalına uzanacaktır? Bilinmez ki..
İşte bu duygularla, TÜYAP 17.İzmir Kitap Fuarı’nı selamlıyorum..

17. KİTAP FUARI

Yazının Devamını Oku

Altın Testi’yi alkışlıyoruz

Halim-Yıldız Şima çiftinin büyük emeklerle yarattıkları “Altın Testi Seramik Yarışması”, ülkemizin gururu bir “sanat olayı” haline geldi.

YILDIZ ŞİMA, seçkin Rotaryen davetlilere yaptığı konuşmada, “Tam 60 yıl önce bugün Halim’le tanışmıştık” deyip, yanıbaşındaki eşine sarıldı ve yanağından öpüverdi. Gözlerimin ıslandığını hissettim. Hemen kafamdan yaptığım hesaba göre, demek ki bu iki değerli insan, 27 Mart 1952 günü tanışmışlardı.
Bu tarihten 3 yıl sonra bendeniz ilkokul öğrencisi minik Yaşar’ın gözlerinin bozulduğunu hisseden rahmetli anam, beni elimden tutup Kemeraltı’na götürmüş ve çok genç bir göz doktorunun muayenehanesine sokmuştu. İlk gözlüğümü, kısa pantolunlu bir ilkokul öğrencisi olarak yakışıklı göz doktoru Halim Şima’dan almıştım. Sonra daima Halim Bey’e gittim, sürekli artan gözlük numaralarımın tespiti için. Hayat boyu bu böyle devam etti.
55 yıla yakın bir zamandır yakın dostum olarak kaldılar Halim-Yıldız Şima çifti. Bu iki mümtaz insanın ülkemize armağan ettikleri, İzmir Rotary Altın Testi Yarışması’nın onur yemeğinde açış konuşmasını yapan Yıldız Şima’yı dinlerken bunlar aklımdan birkaç saniye içinde geçiverdi.
Az sonra davetlilere, “İzmir’in Sanat Tarihi” isimli bir konferans verecektim. Heyecanımı bastırdım ve sahnedeki Altın Testi yaratıcıları Halim ve Yıldız Şima’yı herkes gibi heyecanla alkışladım.

SEÇKİN JÜRİ

27 Mart günü İzmir Devlet Resim ve Heykel Müzesi’nin galeri salonunda toplandık. Uluslararası seramik sanatçımız Bingül Başarır, yine ünlü seramik sanatçımız ve EGEART Sanat Günleri’nin küratörü Tüzün Kızılcan, sanat tarihçi ve Ege Üniversitesi eski Rektör Vekili Prof. Gönül Öney, Dokuz Eylül Üniversitesi’nden Prof. Sevim Çizer, Yaşar Üniversitesi’nden Prof. Tayfun Taner, Hacettepe Üniversitesi’nden Prof. Candan Terviel, Mustafa Tunçalp, Marmara Üniversitesi’nden Yrd. Doç. Dr. Nurdan Arslan ve Yaşar Aksoy’dan oluşan seçiçi kurul buluştu.
21 yıldan beri sürüp gelen ve hızla ülkenin seramik sanat tabanını kucaklayan İzmir Rotary Altın Testi Yarışması’nın 12’ncisinin seçici kurulu olarak yarışmaya katılan 261 eser arasından 40’ını ödüllere layık bulduk. Saatler süren bir seçici kurul değerlendirmesi yaptık.

HUZURLU ÇİFT

Yazının Devamını Oku

Bizim cemiyet biricik yuvamız

Genel kurulda kabul edilen bildirde, basın ve ifade özgürlüğü, tutuklu gazeteciler ve sendikal haklar konularını amaç olarak ilan etti.

İZMİR Gazeteciler Cemiyeti, 28 Temmuz 1946’da kuruldu. İlk başkanı Yeni Asır’ın kurucularından rahmetli Şevket Bilgin’di. Daha sonra Burhan Belge (Murat Belge’nin babası), Mithat Perin, Nihat Kürşat, İlhan Esen, Orhan Rahmi Gökçe, Cezmi Zallak, Jerfi Yener, Sabri Süphandağlı, Süha Tekil, Güngör Mengi, İsmail Sivri, Erol Akıncılar ve iki dönemdir Atilla Sertel, bu şerefli kurumun başkanlığını yürüttüler.
Bu başkanlardan Güngör Mengi ve Erol Akıncılar ağabeylerle Atilla Sertel kardeşim hayatta, diğerleri rahmete kavuştu, ışıklar içinde uyusunlar. Ben 65 yaşında bir gazeteci olarak Sabri Süphandağlı’dan itibaren tüm başkanlarımızı tanıdım. Hemen belirteyim ki, rahmetli Sabri Süphandağlı’ya hayran bir yazarım, bende emeği büyüktür. Hasan Tahsin Anıtı’nı yaptırma gayretleri içinde bana verdiği görevleri düşündükçe göğsüm kabarır. Birlikte olduğumuz zamanlar sanki Süphan Dağı gibi içi memleket sevgisiyle kaynayan bu büyüğümden feyz alırdım, biz Hasan Tahsin yolunda ilerleyen yurtsever gazeteciler onun hakkını ödeyemeyiz.

GENEL KURUL

798 üyesi bulunan İzmir Gazeteciler Cemiyeti’nin 16 Mart tarihinde İzmir Büyükşehir Belediyesi Meclis Salonu’nda gerçekleşen genel kurulunu, Sabri Süphandağlı dönemlerinde cemiyet yönetim kurulu üyeliği görevini yürütmüş olan değerli büyüğümüz, eşsiz insan, sevgili ağabeyim Çetin Gürel başkanlığında, Haluk Narbay, Vahap Dabakan, Tuncay Atilla ve Caner Tok’tan oluşan bir divan kurulu başarıyla yönetti.
Seçimler sonucunda Atilla Sertel (Başkan), Ali Ekber Yıldırım (Başkan Yardımcısı), Misket Dikmen (Genel Sekreter), Cemal Sevgi (Genel Sekreter Yardımcısı), Nesrin Coşkun (Sayman), Hasan Erol, Nezih Bilger, Salih Soysal, Nihal Aşkın, İlker Çoban, Yücel Öziçer gibi değerli arkadaşlarımızın bulunduğu bulunduğu liste toptan kazandı. Yine değerli arkadaşlarımızın yer aldığı Aylin Süphandağlı ve Yaşar Eyice’nin listeleri kazanamadı.
Kazanan listedeki sevgili dostum Atilla Sertel’i, sevgili kardeşim ağırbaşlı Ali Ekber Yıldırım’ı, eşsiz müzik insanı Toygun Dikmen’in kızı zarif insan Misket Dikmen’i, Hürriyet’te çalıştığı dönemlerden çalışkan gazeteci Nesrin Coşkun’u iyi tanırım, diğer genç arkadaşlarımla birlikte hepsine başarılar dilerim.
İstanbul’da hastanede kızımın yanında tedavide olduğum için genel kurula katılamadım. Sevgili kardeşim ve adaşım Yaşar Eyice beni listesine aldı. Ama seçime katılsa idim, Mustafa Balbay’ın özgürlüğü için kelle koltukta mücadele veren Atilla Sertel’e oyumu verirdim. Çünkü bu günlerde başka kriterim yoktur..

SONUÇ BİLDİRGESİ

Yazının Devamını Oku

Museviler’in en mutlu günü

Değerli insan Jak Kaya başkanlığındaki İzmir Musevi Cemaati, 1.320 seçmeniyle bugün demokratik seçim yapıyor..

HÜRRİYET’in geçen Pazar Eki’nde nefis bir başlığın altında değerli iki vatandaşımızın açıklamalarını okudum. Başlık aynen şöyleydi: “Türk kimliğimiz, dinimizden baskın...” Bu açıklamayı Avrupa Yahudi Parlamentosu’na seçilen iki vatandaşımız, Jefi Kamhi ile Denis Ojalvo yapmış.
Jefi Kamhi, 1992’de Museviler’in Osmanlı ülkesine göçleri sebebiyle gerçekleşen 500. yıl etkinliklerinde makamında tanıştığım ve feyz aldığım Türkiye sevdalısı Jak Kamhi’nin oğlu. Denis Ojalvo ise, Şehit Gazeteci Hasan Tahsin üzerine ateşli şiirler yazmış olan sevgili dostum İstanbul Beyefendisi Harry Ojalvo’nun oğlu.
Her ikisine de başarılar diliyorum. Son yıllarda Türklüğümüze her yönden gelen saldırı ve hakaretlere karşı, Rum Patriği Bartheleomos’tan sonra, bu iki değerli Musevi vatandaşımızın da vefayla bize sahip çıkması, bizlerin gözlerini ıslatmıştır.

İZMİR MUSEVİLERİ

İzmir Musevileri, Türk vatanına sımsıkı bağlı, cumhuriyet ilkelerine sevdalı, tertemiz, sevimli ve mütevazı insanlardır. Bizim Asansör, Karataş, İkiçeşmelik, Agora, Alsancak komşularımızdır, canlarımız ciğerlerimizdir, onları pek sevişmişizdir. Aramızda hiç hır gür olmamıştır.
1492 yılında İspanya’da Kral Ferdinand ve Kraliçe İzabel’in oluşturduğu Katolik Birliği kurulurken, topraklarından kovulan Museviler, Osmanlı Sultanı 2. Beyazıt’ın emriyle, Kemal Reis isimli kaptanın komutasındaki yüzlerce kadırgayla Türk topraklarına taşındı. Bir kısmı İzmir’e indirilen bu insanlar, daha sonra İzmir Musevileri’ni oluşturdular. Sinagoglarını inşa ettiler; şehre Nesim Levi Bayraklıoğlu vasıtasıyla Asansör Kulesi ve Karataş Hastanesi’ni, yine bir çok hayır kurumu ve okul armağan ettiler. Ünlü şarkıcımız Dario Moreno’yu, benim dönemimde fotoğraf sanatçımız Yusuf Tuvi’yi, şair Avram Ventura’yı, yazar Raşel Rakella Asal’ı, rehber-yazar Sara Pardo’yu yetiştirdiler. Eurovision şarkıcımız Bonomo da, İzmirli değil mi?..
1950’lerde İsrail’e göç eden bazı İzmirli Museviler, buraları hiçbir zaman unutmadı. İzmirli dostum Eczacı Moreno Margunato’nun, “İsrail Türkiyeliler Birliği” başkanlığı yaptığı dönemde, İsrail’e gidip bu hemşehrilerimizle buluştum, Atatürk Parkı’nda gerçekleşen bir büyük buluşmada beni bağırlarına bastılar.

Yazının Devamını Oku

Ege turizmi bize emanet

‘‘EGE turizmi bize emanet”, diyorlar. Çünkü 1944 yılından beri turizmle ilgili nice devlet yetkilisi, bakanlar kurulu üyesi, turizm müdürü, seyahat acentesi, otel-motel yetkilileri geldi geçti.

Hepsinin bu ülkenin turizmine önemli katkıları oldu ama görevleri ve sorumlulukları bitti.
Oysa Ege Turizm Derneği (ETD), 68 yıldır titizlikle, ilk kurulduğu gündeki inançla yolunda ilerliyor, bölge turizmine elinden geldiğince hizmet etmeye çabalıyor. Kutlamamak elde mi?..
1944’te Ege’mizin hizmet anıtlarından, Kültürpark’ın kurucularından, Meryem Ana Evi’ni ortaya çıkaranlardan, İzmir Belediye Meclisi üyesi ve İzmir Miletvekili Suad Yurdkoru önderliğinde 34’ü milletvekili, diğerleri bürokrat, sanayici, tüccar, gazeteci ve işadamı olmak üzere 74 kişinin kurduğu Ege Turizm Derneği, bakanlar kurulu kararııyla kamu yararına çalışan ilk turizm derneği olarak tarihe geçmiştir. İçlerinde Dr.Behçet Uz’dan gazeteci Süha Sükuti Tükel’e, Milletvekili Adnan Menderes’ten gazeteci Şevket Bilgin’e, Milletvekili Ekrem Oran’dan Reşat Leblebicioğlu’na nice büyüğümüz var. Hepsine rahmet diliyoruz.
Daha sonra bu kuruma rahmetli büyük dostum Turan Muşkara ve Bülent Yıldırım başkanlık yaptılar.
Bu dernek, 68 yıldır Ege’mizde kendini çok öne çıkarmadan ve reklamsız ama derinlikli hizmetler yapıyor. Günümüzde değerli dostumuz Önder Kayın başkanlığında asbaşkan Prof.Alp Timur, sekreter üye Özer Mumcu, sayman üye Ömer Akyüz, Nil Barlas, Ayşe Baykan, Aydın Alam’dan oluşan yönetim kurulu hizmet için çabalıyor.
Sonsuz başarılar diliyorum.
(Ege Turizm Derneği: (0232) 482 00 21 – www.egeturizmdernegi.org)

TURİZM BİLİNCİ

Yazının Devamını Oku

Akurgal’ı özlüyorum

Ölümünün 10. yılında Ord. Prof. Ekrem Akurgal’ı özlemle hatırlıyoruz.

O bir bekçi.. Hem de gönüllü.. Erythrai antik kentini koruyor ve kolluyor.. Yaz kış demeden, ören yerini savunuyor. 3 yıl önce emekli olmasına rağmen ömrünün son yıllarını, yine bu antik kentin tarihi dekoru içinde geçirmekte.
1 Ocak 1974 yılında başladığı görevinde Hüseyin Yavuz, 33 yıl, 5 ay, 22 gün çalışarak Erythrai antik kenti bekçiliğinden emekli oldu. Ama ören yerinin kazılarını yürüten Ankara Üniversitesi Dil Tarih ve Coğrafya Fakültesi’nden Yrd. Doç. Dr. Ayşe Gül Akalın’ın ricası üzerine gönüllü bekçilik görevini hiç aksatmadan yaz kış sürdürüyor.
Antik kent, sanki onun çocuğu gibi. Nice arkeologlarla yanyana çalışmış.. Ekrem Akurgal, İzmir Arkeoloji Müzesi Müdürü Hakkı Gültekin ve arkeolog Cevdet Bayburtluoğlu’nun yanıbaşında yıllarca görev yapmış. Her kazı döneminde unutulmaz anılar yaşamış. Bu yıllar süren kazılar sonucunda kentin ve yörenin tarihini öğrenmiş ve kendi deyimiyle sanki geçmişe aşık oluvermiş. Her an görev başında. Ören yerine gittiğinizde hemen sizi karşılıyor. Kuş uçurtmuyor. Biraz bildiği Almanca, İngilizce ve Fransızca dağarcığı ile de turizme sabah akşam hizmet etmekte.
Bu kazıları ilk başlatan Ord. Prof. Ekrem Akurgal’ın vefatının 10. yılında, onun bir seevdalısı olarak Yavuz karşımızda dimdik durmakta. Hocasının kentini ele güne karşı çocuğu gibi kucaklıyor. Ve dudaklarından hep şu cümle dökülmekte: “Akurgal’ı çok özledim..”

Bir kültür fedaisi

Dönelim Hüseyin Yavuz’a.. O bir kültür fedaisi aslında.. Ildırı’dan geçip Erythrai antik kentine vardığımızda kapıda bizi daima her zamanki sıcakkanlığı ve güleryüzüyle karşılar.
Şehrin, kırmızı anlamına geldiğini, Girit’ten gelen Erythros’un önderliğinde kurulduğunu söyler. Bir çok bilgiyi yıllar içinde ezberlemiş sevgili Hüseyin amca. Büyük İskender’in inşa ettirdiği, daha sonra Roma İmparatoru Hadrianus’un onarımddan geçirttiği tiyatroyu gezdirirken, Anadolu’nun en eski eserlerinden birini adımladığımızı, her taşın bir destanı fısıldadığını ondan duyarız.

Yazının Devamını Oku

Yazar Dede’miz 151 yaşında

“İnci Minci Birinci” isimli çalışmasıyla 151. kitabı yayınlanan Muzaffer İzgü, “Kitaplarla Sörf Projesi” kapsamında yüzlerce öğrenciyle buluştu.

KARDEŞ gibi değil, bir oğul gibi bağlandığım Muzaffer İzgü, Ege’mizin en sevilen yazarıdır. Kitaplarının Ege’de girmediği ev yok gibidir. Milyonlanca okuyucusu olmuştur. Sevgili Muzaffer İzgü, çocuklar ve öğrenciler için ‘Yazar Dede’dir..
151. kitabının basılması keyfini birlikte yaşadık. Bilgi Yayınevi’nin bastığı, “İnci Minci Birinci” isimli nefis baskılı 400 sayfalık çocuk öykü kitabını, torunum için, “Sevgili Adilcan yüzün hep gülsün” diye imzalayarak bana verdi.
Ayrıca diğer torunum Kaan için, “Kedicik Patileri Minicik”, benim için de büyükler için yazılmış, “Padişahım Çok Yaşa” kitabını armağan etti. Ta İzmir’den Çeşme’ye bu kitapları taşıyıp getirmiş. Sarıldım ellerinden öptüm, Muzaffer Dede’mizin.. Böylece kütüphanemdeki Muzaffer İzgü kitapları yeni yayınlarla çoğaldı, 100’e yakın imzalı kitabı vardır ustamızın evimde. Hazine gibi saklarım onları.

Kitaplarla sörf

Çeşme Kaymakamlığı’nın Milli Eğitim Müdürlüğü’yle düzenlediği, “Çeşme’de Kitaplarla Sörf Projesi” kapsamında, ilçeye gelen ilk yazar Muzaffer İzgü, Çeşmelilerin ve büyük bir öğrenci kitlesinin muazzam sevgi kuşatması içinde konferans verdi ve sonra kitaplarını hem kültür merkezinde, hem de D&R mağazasında saatler süren bir mesaiyle imzaladı, çocuklarla buluştu, kucaklaştı.
Bu güzel etkinliği baştan sona izledim. Projenin mimarları Çeşme Kaymakamı İnci Sezer Becel ile İlçe Milli Eğitim Müdürü Abdülkadir Budak’ı ve emeği geçen tüm öğretmen arkadaşları kutlarım. Muzaffer İzgü’nün konferansını baştan sona ilgiyle izleyen Çeşme Belediye Başkanı Faik Tütüncüoğlu da etkinlikten çok keyif aldı.
Bir kere daha gördüm ki, Muzaffer İzgü’müz Ege’mizin en sevilen yazarıdır. Özellikle öğrenci kitlesi içinde pırıl pırıl bir imajı vardır, her çocuk onun ismini duyunca gözleri parlıyor ve bir “Masal Dede” hayali ile buluşuyor.

Yazının Devamını Oku

Fetih 1453’ü yaşadım

Artık Orta Asya’dan Kurtuluş Savaşı’na 16 devlet yaratmış olan Türk Tarihi, sinemamızda devrim yapmak için bizi çağırıyor.

TÜRK sinemasının 17 milyon dolarlık bütçesiyle en pahalı filmi olan “Fetih 1453”, geçtiğimiz perşembe günü saat 14.53’te ülkemizde ve dünyada bir çok ülkede aynı anda özel gösterimle sunuldu.  Filmin kopyaları perşembe sabah erken saatlerde özel uçakla İzmir’e geldi. 160 dakikalık filmi, halkımızla omuz omuza, tıklım tıklım dolu sinemada ağzım bir karış açık izledim. Hollywood ayarında olağanüstü başarılı 3 boyutlu ve bilgisayar animasyonlarıyla süslenmiş tarihi filmi izlerken, Karşıyaka Lisesi’nde İstanbul’un Fatih Sultan Mehmet Han tarafından zaptedilişini haritalar eşliğinde günlerce anlatan annem tarih öğretmeni rahmetli Zehra Aksoy’u hatırladım.

“Aferin” dedim tüm emeği geçenlere.. Özellikle yapımcı ve yönetmen Faruk Aksoy’a.. Recep İvedik serisinden kazandığı tüm parayı, geri kalan servetini, yetmeyince bankadan çektiği krediyi ve evini satarak aldığı parayı, dahası ağabeyinden aldığı yüklü borcu da filme yatıran bu yapımcı-yönetmeni alnından öptüm. Diğer yapımcı Ayşe German’ı da kutluyorum.

İNANILMAZ HAZIRLIK

Çekimleri 3 yıl süren ve sadece frangmanı bile haftada internette 9 milyon kişi tarafından indirilip seyredilen “Fetih 1453” filminde sur savaşlarında görev alacak figüranlar için 20 terzi, 44 bin metre kumaş kullanarak, 2500 parça kostüm dikti. 6 bin parça zırh, silah ve savaş aksesuarı hazırlandı. Surların yıkılmasında büyük rolü olan Şahin Topu’nun bire bir benzeri Kırklareli Demirciköy’de yaptırıldı. Sur savaşlarındaki figüranlar aylarca kılıç ve yay kullanma, dövüş dersleri aldı. Genelkurmay’ın izniyle civar kışlalardan binlerce asker figüran olarak yardıma koştu. Gemilerin karadan yürütülüp Haliç’e indirilme sahneleri efekt uzmanlarınca defalarca hazırlandı. Filmde toplam 15 bin yardımcı oyuncu yer aldı. 40 manda, 250 at kullanıldı.
Üç ayda Kemerburgaz’da kurulan ve içinde asıllarına uygun olarak yaptırılan 20 savaş kulesi, 15 top bataryası, 5 mancınık, Cenova limanının canlandırıldığı 2500 metrekarelik havuz ve Rumelihisarı’nın maketinin bulunduğu 14.500 metrekarelik setin tamamlanmasının ardından çekimler başladı. Surlarda gerçekleştirilen savaş sahnelerinde 5000 figüranlı bir ordunun saldırı sahneleri 55 gün sürdü.

FETİH FİLMİ DERSLERİ

1 Battal Gazi veya Malkoçoğlu gibi basit filmlerle tarihi anlamaya çalışan bir toplum, ilk kez Hollywood ayarında bir “Fetih-1453” filmiyle, kendi kulvarında bir sinema devrimi gerçekleştirmeye aday haline gelmiştir. Bundan sonra engin Türk tarihi önümüze serilecektir. Orta Asya’dan Kurtuluş Savaşı’na kadar uzanan zengin ufuklar, bu filmle bizi artık bağıra bağıra yanına çağırmaktadır.

2 Artık Nazım Hikmet’in Kuvayı Milliye Destanı’nı, Kemal Tahir’in Devlet Ana romanını, Alpaslan’ın Malazgirt Savaşı’nı, Viyana Kuşatması’nı, Barbaros’un Preveze Deniz Savaşı’nı, Çanakkale’-yi, Sarıkamış’ı, Mekke ve Medine’yi birinci paylaşım savaşında İngiliz’lere karşı savunan Fahrettin Paşa’yı pek güzel çekebiliriz, bunları artık düşleyebiliriz.

Yazının Devamını Oku

Benim Levanten’im: Stanley Clarke

Stanley Clarke, Altay’ın ünlü futbolcularından amcası Bombacı Edvin’i ve babası Joseph’i anlatırken İzmir’in Levanten Dünyası’nı aydınlattık.

STANLEY benim İzmir’de en birinci Levanten arkadaşımdır, nadide bir dostumdur.. Masum yüzlü, tertemiz yürekli, babacan bir kişidir. Hakiki İngiliz’dir, özel bir Levanten’dir, ünlü bir Avrupalı aileye mensuptur, ama safkan İzmirlidir, dahası halis Türk’tür!..

Dostu olduğum için gurur duyarım.. Yazın çıplak ayakla, boynunda turuncu köylü poşusu, başında güngörmüş kaptan şapkasıyla deniz kıyılarında gezinir durur. Kışın ayağında çizme, üzerinde kalın safari ceket vardır. Yine boylu boyunca kıyılarda gezer, köpeği Cıngıl yanında olmak şartıyla.. Rahmetli Marika Corsini ve eşsiz insan Maria Rita Epik’ten ve amcası Jilbert Epik’ten sonra en sevdiğim Levanten portredir. Benim Levanten’imi, kimselere değişmem.. Çünkü o, en fazla bizden biri gibidir..

Geçenlerde Royal Historical Society (Britanya Kraliyet Tarihi Kurumu) üyesi ve Society for Court  Studies’in (Saray Araştırmaları Derneği) yayın organı The Court Historian’ın editörü Philip Mansel’in yeni yayınlanan kitabı “Levant”ı elimden düşürmeden okurken, Altay Vakfı’ndan sevgili Eren Gevgili, kulüpte “Clarke Kardeşleri” anacaklarını bildirdi. Hemen Stanley’e gitmek amacıyla yerimden fırladım..

CLARKE KARDEŞLER

Baban Joseph Clarke’ı anlatır mısın?Babam Joseph Clarke, 21 Mart 1918’de Lemnos’ta doğdu, 8 Ocak 1983’te İzmir’de öldü, Paşaköprüsü Hristiyan Mezarlığı’nda yatıyor. Biz Katolik’iz. Babam, çok iyi bir insandı, yardımseverdi, bir Alsancak yakışıklısıydı. Dişçi Kemal Çetindağ’ın evinde kiracı oturduk önceleri, sonra hep Alsancak’taydık. Babam hayata muhasebeci olarak başladı, sonra ihracatçı oldu. Kardeşiyle kurduğu “Edvin & Jo Clarke Kardeşler” isimli firmalarıyla kuru incir, kuru üzüm, incir ezmesi ihracatı yaptılar yıllarca.. Babam ölmeden önce 8 sene İzmir İhracatçılar Birliği Başkanlığı yaptı. Türkiye Jokey Kulübü’nde yönetim kurulu üyeliği görevini yürüttü. Amcamın Marianne ve Partice isimli iki evladı oldu.

Peki dedelerin kimmiş?- Annem Evelyne’nin babası, Malta Adası kökenli dedem Anthony Mikaleff, ülkemizde zeytinlağında standartlaşmayı getiren ilk şirket olan meşhur Kristal Yağları’nı 1938’den itibaren çabalayarak kurdu. Eşi anneannem Teresa, İzmirli Filipucci ailesindendir.. Beş kuşak önceki baba dedemiz James Clarke, Osmanlı zamanında 1850’lerde İzmir-Aydın tren yolunu inşa etmek için İngiltere’den İzmir’e göçüyor. Geliş o geliş.. Biz, James Dede’nin kökünden geliyoruz.

CLARKE AİLESİ

İngiliz kökenli Levanten Clarke (Klark) Ailesi, İzmir’in yakın tarihinde ve toplumsal yaşamında önemli roller üstlenmiş mümtaz bir ailedir. Bu ailenin en çok tanınan iki ferdi, Altay’ın ünlü futbolcuları Edvin Clarke ve ağabeyi Joseph Clarke’tir. Yaşlarının birbirine yakın olması sebebiyle, 1940’lı yılların şanlı Altay takımında yan yana oynayan bu iki kardeş, futbol tarihinde “Clarke Kardeşler” diye ün yaptılar. Santrfor Edvin Clarke, “Bombacı Klark” diye ünlendi. Solaçık Joseph (Jo) Clarke’ın kardeşinden geri kalır yanı yoktu. İkisi de şiddetle topa vuruyor ve fileleri havalandırıyordu. İki kardeşe “Bombacılar” dendi.. Siyah-beyaz renkleri zirvelerde gezdiren bu iki İzmirli kardeş, hayatları boyunca bu şehirde yaşadılar ve buraya gömüldüler. Şimdi bu ailenin bir ferdi olan Stanley Clarke’ı, bir dağ kulübesine benzeyen evinde ziyaret ettim. Masanın üzerine Philip Mansel’in çok okunan yeni kitabı “Levant”ı koydum..

Yazının Devamını Oku

Basın Müzesi gibi gazeteci..

İzmir Gazetecilik Yüksek Okulu’nun kurucu hocalarından ve usta gazeteci Nejat Yada, ilginç hatıralar sunuyor.

ADEM ve Hasan Kargı kardeşler iyi ki, usta gazeteci ve İzmir Gazetecilik Yüksek Okulu’nun ilk hocalarından Nejat Yada’nın, “İzmir Basın Aleminden Fıkralar” kitabını bastı ve buram buram matbaa kokan yapıtı bana hemen ulaştırdı. Bir gecede su içer gibi okudum. İstanbul yayınevlerine ulaşamayan 500’e yakın İzmirli’nin kitabını basan ve büyük kültür hizmeti yapan Etki Yayınevi’ne teşekkür ederim. (Kitap isteme Etki Yayınları: 0232.482 09 00)
Böylece ‘Basın Müzesi’ gibi bir usta gazeteci büyüğümüzün, yani Nejat Yada’nın sonbaharda ağaçlardan dökülen yapraklar misali hatıraları, mizahi fıkraları yok olup gitmeden kitaplaşmış oldu. Darısı diğer tüm gazeteci büyüklerimizin başına.. Şeref Bakşık, Haluk Cansın, Nedim Çapman, Güngör Mengi, Kaya Çelikkanat, Türkmen Parlak, Zeynel Kozanoğlu gibi daha nice usta ağabeylerimizin anıları kitaplaşmalı, İzmir Basın Tarihi’ne ışık tutmalı.
İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin geçenlerde Basmane’de tahsis ettiği binada “Basın Müzesi” kurulmasının ilk adımları atılırken, İzmir Gazeteciler Cemiyeti yetkilileri bu tür derya gazetecilerin anılarından ve arşivlerinden çok faydalanabilir. Müzemize arkadaşlarımızın eski fotoğraf makinaları sürekli bağışlanıyor. “Müzemiz, eski fotoğraf makinaları mezarlığı olacağı yerde, yaşanmış hatıraların capcanlı belgeleriyle doldurulmalı” derim. Basın Müzesi gibi dopdolu gazeteci büyüklerimizin kapısını çalalım..

MÜTEVAZI USTA

Bu bakımdan Nejat Yada’nın kitabı tarihimize ışık tutmuştur. Sağol mütevazı ağabeyimiz.. Bu arada bir kişiye daha teşekkür etmek gerek. Nejat Yada’yı sahibi olduğu “Gazetem Çeşme” ve “Turistik Çeşme” gibi yayın organlarında danışman kadrosunda bulunduran ve bu 78 yaşındaki ağabeyimizin “Günün İçinden Yazıları”nı bize sunan, özverili ve aydın gazeteci arkadaşımız Demet Özbilgin’i de kutluyorum. Nejat Yada’nın 27 Ocak tarihli “Uğur Mumcu ve Gazeteciler” başlıklı yazısı bir sosyoloji dersiydi adeta, internetten okuyabiliriz.

Basın şeref kartı ve çeşitli basın ödülleri sahibi Nejat Yada, 1934 yılında doğdu. İzmir Yüksek Ekonomi ve Ticaret Okulu Dış Ticaret ve Konsolosluk Bölümü’nden mezun oldu. Gazeteciliğe 1952 yılında İzmir’de yayınlanan Ege Güneşi’nde başladı. Yeni Asır, Ege Ekonomi, Ege Ekspres, Demokrat İzmir gazetelerinde muhabir, sayfa sekreteri, spor müdürü, birinci sayfa sekreteri, gazete ortağı olarak çalıştı. Kemeraltı’nda kendi yayınladığı yerel gazetelerde yıllarca tüzük yayınlayarak binlerce derneğe hizmet etti. İzmir’de yeni açılan Gazetecilik ve Halkla İlişkiler Yüksek Okulu’nda steno, haber tekniği, kompozisyon desleri verdi. “Stenografi” isimli bir kitap yazdı.  Şimdi 78 yaşındaki müthiş esprili ve derinlikli gazeteci yazarın kitabından hatıra okuyalım.

ASFALT OSMAN

Yeni Asır’da belediye muhabirliği yapıyorum. Osman Kibar, İzmir Belediye Başkanı.. Belediyenin yeni başlattığı asfaltlama çalışmalarını yakından izliyorum. Bir gün asfaltın döküldüğü caddede işçilerle konuşurken, ayakkabısı ve üstü başı asfalta bulanmış yaşlıca bir hanım bana çıkıştı:

Yazının Devamını Oku

Eskişehir ütopyamız olsun

Hülya Sezgin’in “Anadolu’dan Esintiler” isimli sergisi, Konak Belediyesi Alsancak Türkan Saylan Sanat Galerisi’nde açıldı.

HÜLYA SEZGİN, çok takdir ettiğim bir İzmirli naif ressam. Halen bir bakımevinde huzur içinde yaşamakta olan İzmir’in simge naif ressamı, eşsiz fırçaya sahip usta ressamı, değerli büyüğüm Fatam Eye’yi yıllar öncesinden tanımış ve ona bağlanmış bir sanat muhabiri kökenli yazar olarak, nerede bir bayan naif ressam görsem ve tanışsam, içim hemen pır pır eder..

Çünkü Fatma Eye ablamızdan öğrendiğime göre, naiflik yalnızca sanatta çocuksu doğallık değil, aynı zamanda eşsiz bir doğa sevgisi, dizginlenemez bir dünya ve yurt aşkı, aynı zamanda sınırsız bir hümanizmadır, yani insanlık idealidir. Muazzam bir çalışkanlıktır, muazzam bir çevreyi izleme ve tespit ettiklerini tuvale aktarma azmidir.

Tanıdığım Hülya Sezgin de, işte böyle bir naif ressam.. Dr.Hakan Tartan başkanlığındaki Konak Belediyesi Alsancak Kültür Merkezi Sanat Galerisi’ndeki “Anadolu’dan Esintiler” isimli son sergisini mutlaka izlemelisiniz. Kültür Müdürü Ayla Sert ve ekibinin sunduğu bu sergi, bizi Anadolu’ya götürecek ve kendi özümüzle buluşturacaktır.

ESKİŞEHİR GERÇEĞİ

Ben, bugün Hülya Sezgin’in Eskişehir izlenimlerini sunmak istiyorum. Geçenlerde bu şehri gezen ve inceleyen naif ressamımız, Belediye Başkanı Yılmaz Büyükerşen ve kadrosunun yaptıklarına hayranlık duydu.. Bir sanatçı güzüyle, bir sanat şehrinin gezilmesinden sonra elde edilen bu izlenimlerin, İzmir için kafa yoranlara bir kriter olmasını dilerim. Sözü ona bırakıyorum:

“Kentini tanımak, turizm beldesi yapmak isteyen belediye başkanlarına duyurulur. Bu işin sırrı sanattan geçiyor. Sanatla güzelleştirdiğiniz kente turist akın ediyor, ticaret canlanıyor, esnafın yüzü gülüyor.

Eskişehir sanki bir Avrupa kanti.. Deniz seviyesinden yüksek bir kara iklimine sahip, önce üşüyorsunuz, sonra alışıyorsunuz, çünkü nem yok.

Yazının Devamını Oku

Hepimiz Denktaş!

O bizim için yalnızca bir cumhurbaşkanı, eşsiz devlet adamı, büyük politikacı değildi. O bizim için, biz mukavemetçiler için, Türk Mukavemet Teşkilatı’nın (TMT) yiğit ve fedakar önderiydi.. Öyle de kalacak!

“YA esir olacağız, ya var olacağız kardeşlerim!.. Var olmak için inancınız varsa, gelin birleşelim, mukavemet bayrağını yükseltelim.. Anamızı, karımızı, bacımızı, namusumuzu, toprağımızı, vahşi sürüler gibi saldıran vicdansızlara terk etmeyelim.. Eğer var olmak istiyorsanız kardeşlerim, Türk Mukavemet Davası’na sahip çıkın.. Korkmayın.. Yukarda Allah, yerde atalarınızın hatıraları sizden fedakarlık bekliyor.. Var olmak istiyorsanız kardeşlerim, çevremde toplanın, Dr. Fazıl Küçük önderimizdir, bizi yalnız bırakmayın. Var olmak istiyorsanız kardeşlerim, Türk ruhunun ölmediğini dünyaya ispat edin.. Dağ başını duman almış, özgürlüğe yürüyelim arkadaşlar..”
Bu sözler hayatım boyunca kulağımdan hiç çıkmadı.. Beynim bu kayıtları hiç silmedi.. En olumsuz koşullarda, tam 50 yıl boyunca Kıbrıs davasının en kritik dönemeçlerinde bile bu ses kalbimizde yankılanıyordu..
ERENKÖY DİRENİŞİKıbrıs Türk Mukavemet Teşkilatı’nın (TMT) önderi, “Toros” kod isimli genç Denktaş, 1964’te Erenköy direnişi öncesinde böyle diyordu, bağırarak, hançeresini yırtarak.. Sesi önce Beşparmak Dağları’nda yankılandı, sonra Akdeniz’in hırçın dalgalarını kucakladı, Anadolu kıyısında Toros Dağları’nın zirvelerine ulaşınca büyük bir hız kazandı, rüzgar oldu, bora oldu, koptu geldi, İstanbul’da bir üniversite öğrenci yurdunun koğuşunda, gece yarısı Kıbrıslı öğrencilerin yüreğinde patladı..
Hepsi birden ayaklandılar, adanın  kıyısındaki küçücük Türk yerleşim birimi Erenköy onbinlerce EOKA’cı haydut tarafından kuşatılmıştı.. Tanklar, toplar çevrelerini sarmıştı.. İstanbul’daki öğrencilerin analarını, kız kardeşlerini vahşet bekliyordu..
Kıbrıslı kardeşlerim, koğuşta bana veda ettiler, sarıldılar boynuma.. “Gidiyoruz adaya, belki dönmeyiz, hakkını helal et” dediler..
Durur muyduk?.. Durabilir miydik?.. “Biz de geliyoruz” dedik. Birlikte koştuk direnişe.. Birlikte koştuk özgürlük savaşına.. “Türk Mukavemet Teşkilatı” ile böyle tanıştık..
Sevgili ve rahmetli dostum Özker Yaşin’in yanardağ gibi vatan şiirleri bize güç veriyordu..

Yazının Devamını Oku

Entelköy’ü sevmiştik

1980’lerdeki Gökova ve Aliağa termik santralları direnişlerini yaşayan çevreci kitleler, mücadelelerini anlatan bu filmi çocuklarına izletsin..

BİZ entellerin canımızı dişimize takarak gerçekleştirdiğimiz Gökova ve Aliağa termik santralleri direnişlerimiz unutulur mu?.. Biz, gazeteci olarak bu direnişlerin en önünde görevimizi yaparken, kendimizi bir anda direnişçilerin safında bulmuş ve direnişin militanlarından biri olup çıkıvermiştik. Ne günlerdi yarabbim?..
Gökova Termik Santralı’na karşı direnişi örgütleyen, çöp toplama eylemlerini yaratan, hatta bu uğurda ölüm orucuna yatıp, Ege Üniversitesi Hastanesi’nde ölümün kıyısına kadar yaklaşan, kurtarıldıktan sonra bağırsaklarında olan yapışma arızası yüzünden birkaç yıl sonra ölen Saynur Gelendost, kibar eşi rahmetli Can Baba, nice çevreci idealist insan, Savaş Emek başta olmak üzere Yeşiller Partisi militanları, başta Bodrumlu eczacı Benal, Yıldız Kaptan, Yeşil Ahmet (Filmer), Akın Kaptan, Anıl Kaptan, Cüneyt Karaloğlu, yani tüm Bodrum Gönüllüleri ve hatırlayamadığım nice dostlar, unutulur mu?..
Yine termik santrale karşı ölüm orucuna yatan Marmarisli rahmetli Fatma Biyke Şoran unutulur mu?.. Her çevreci direnişin en önünde yer alan Bilge Contepe, Ayşe Tosuner unutulur mu?..

YENİDEN ALİAĞA

Gelelim Aliağa’ya.. 1989’da Aliağa Termik Santralı direnişinde, İzmir-Pasaport heykelinden başlayıp Aliağa-Gencelli girişine kadar uzanan ülkemizin en büyük ve tarihi direniş zincirini oluşturan binlerce çevreci ve çevre köylüleri unutulur mu?.. Zincirin en başında, o inanılmaz güzelliği ile pırıl pırıl parlayan rahmetli kardeşim Miraç Turunç unutulur mu?.. Hakkı Ülkü, Osman Özgüven, Aytek Özel, Sinan Alasya, rahmetli Levent Kamacık ve diğer insanlar unutulur mu?..
Gökova direnişinin zafere ulaşıp, dönemin Çevre Bakanı Rıza Akçalı’nın hükümet olarak santral yapımını durduklarını açıklayışı unutulur mu?..
Yine Aliağa direnişinde, dönemin Enerji Bakanı Fahrettin Kurt’un santralden vazgeçtiklerini açıkladığı tarihi an unutulur mu?..

Yazının Devamını Oku

Ege harikası insan: Sadan Gökovalı

Halikarnas Balıkçısı’nın manevi evladı, mitoloji uzmanı, iletişimci, turizm rehberi, gazeteci, yazar ve akademisyen Şadan Hoca için şiirsel bir gece yaşandı.

ŞADAN GÖKOVALI’nın Ege Üniversitesi İletişim Fakültesi’nden öğrencisi Mustafa Balbay, bu satırların yazıldığı gün Silivri Hapishanesi’nde 1028 gündür çile çekiyordu. Daha acısı 304 gündür bir hücrede tek başına kalmaktaydı, halk tarafından milletvekili seçilmesinin üzerindense 200 gün geçmişti. Yani, gazetelerin deyimiyle, “Milli irade 200 gündür tutukluydu.”

Ben Şadan Gökovalı’yı, daha bir çok parlak özelliklerinin en başında, öğrencisi Mustafa Balbay’ın yanında olduğunu dünyaya ilan etmek için acımasız ayazların çevresinde dolandığı Silivri Hapishanesi’ne giderek, duruşmalara katılarak, “Balbay.. Balbay.. Yanındayız!” diye haykırmasıyla anacağım.
Tutuklu kitlesi arasındaki Mustafa Balbay’ın, hocasını salondaki kalabalık arasında görünce, çocuklar gibi havaya sıçrayarak, “Şadan hocam buradayım, dimdik ayaktayım. Sizleri bağrıma basıyorum” diye haykırışı da hiç aklımdan çıkmayacak.

Şadan Gökovalı, benim için öncelikle budur.. En karanlık dönemde bile “aydınlığı” işaret eden bir bilge kişidir. Hiçbir karanlık çağda satılmamıştır, geriye dönmemiştir, hep ileriyi işaret etmiştir. 12 Eylül ve Özal döneminden beri bu böyledir; Şadan Hoca, tüm karanlık yıllar boyunca daima hocalığını yapmış, uygarlığı ve çağdaşlığı önermiştir.

Şadan Gökovalı, öncelikle karanlıklara meydan okuyan bir aydınlık kişidir. Ardından söylenecek bir çok övücü sözleri herkes söylüyor zaten. Ama ben onu, öncelikle böyle görüyorum, “Mustafa Balbay’ın hocası” olarak görüyorum. Bunu da benden başka söyleyecek kimsenin olmadığını da iyi biliyorum..
Ekşi Sözlük’te bir öğrencisi onun için, “dünya harikası insan” demiş.. Dünya artık çok yıprandı. Ben Gökovalı için daha güzelini söyliyeyim: Ege harikası insan..

Anlamlı tören

Geçtiğimiz günlerde Konak Belediyesi’nin Şadan Gökovalı için düzenlediği “Ustaya Saygı” töreni anlamlı vefa gösterisi olarak tarihe geçti. Ege’nin kültür simgesi, bilge insan, mitoloji uzmanı, usta gazeteci, eşi bulunmaz rehber, değerli bilim adamı Prof. Şadan Gökovalı için ne yapılsa azdır. Tüm bu özelliklerini, Halikarnas Balıkçısı Cevat Şakir Kabaağaçlı ile Azra Erhat’ın yanında yetişmesine borçlu olan ve bu iki efsanevi kişinin, “ortak manevi evladı” olan Şadan Gökovalı, bir daha dünyaya gelmeyecek, bir daha Ege göklerinin altında yaşamayacak nadir insanlardan biridir.

Yazının Devamını Oku

Seyyahların en sevimlisi: Evliya Çelebi

Evliya Çelebi Yılı’nda en anlamlı projeyi, Ege Üniversitesi Türk Dünyası Araştırmaları Enstitüsü gerçekleştirdi.

DÜNYA seyyahlarının en sevimlisi Evliya Çelebi, 1611 yılında doğdu. Ailesi, aslen Egeli’dir, Kütahyalı’dır.. Gerçek ismi Mehmet Zılli Efendi’dir.. Soyu Germiyanzade Yakup Bey’e ulaşır, babası Saray’ın kuyumcubaşısı idi.
1630 yılı 20 Ağustos gecesi rüyasında, Yemiş İskelesi’ndeki Ahi Çelebi Mescidi’nde cemaat arasında Peygamberimiz Hazreti Muhammed’i gördü. Huzuruna çıktı, ona “Şefaat ya Resulallah” diyeceği yerde heyecandan şaşırarak “Seyahat ya Resulallah!..” dedi. Peygamber ise, kendisine hem şefaatini müjdeledi, hem de seyahatı tavsiye etti. Peygamberin yanında bulunan Saad İbni Ebu Vakkas ise, gezdiği yerleri ve gördüklerini yazmasını önerdi. Böylece Evliya Çelebi ve ünlü seyahatnamesi, tarih sahnesine çıktı.
1631 - 1675 arasındaki 45 yıllık sürede Evliya Çelebi, tüm İstanbul’un en ücra köşelerinden hareketle, İzmit, Karadeniz bölgesi, Kafkasya, Girit, Erzurum, Doğu Anadolu, Azerbaycan, Şam, Suriye, Filistin, Rumeli, Bosna, Trakya, Kırım, İsveç, Hollanda, İspanya, Danimarka, Viyana, Eflak, Boğdan, Dağıstan, Volga boyları, Hazar denizi, Sakız, Sisam, İstanköy, Rodos adaları, Mekke, Medine, Afrika, Mısır, Habeşiştan, Tataristan, Kazan, Başkurdistan, ulu Türk bölgelerini karış karış gezmiş ve yazmıştır. O devirdeki olanakları düşündüğümüzde, inanılmaz değil mi?.. 1682 yılında vefat ettiği tahmin edilmektedir.


UNESCO’YA BRAVO

UNESCO, 2011’i, “Evliya Çelebi Yılı” ilan etti. Bu yılda yapılan etkinlikleri yakın takibe aldım ve kalın bir klasör oluşturdum. Ancak tüm etkinlikler her zamanki gibi küçük çevreler içinde kaldı. Ege bölgemizde ise bu yönde en dikkate değer çalışmayı “Ege Üniversitesi Türk Dünyası Araştırmaları Enstitüsü” yaptı.
Evliya Çelebi Yılı bitmemeli.. Devam etmeli.. Evliya Çelebi’yi birkaç bürokratik etkinlikle gündeme getirecek yerde, toplum olarak topyekun keşfetmeli ve izinden gitmeliyiz.

Yazının Devamını Oku

Dedemin İnsanları

Girit göçmeni bir ailenin sığındıkları Türkiye’de başlarından geçenleri yansıtan film, Rumeli göçmenlerini sırılsıklam ağlatıyor..

Filmin kurgusu

‘‘Dedemin İnsanları” bir Türk filmi.. Ege sinemalarında kapalı gişe oynuyor.
Konusu şöyle.. Kurtuluş Savaşımı-
zın sonunda, Türkiye Cumhuriyeti ile
Yunanistan arasında bir antlaşma ya-
pılır. Buna göre, her iki ülkedeki azın-
lıklar yer değiştirecektir; Yunanistan’-daki Türkler Anadolu’ya, Türkiye’deki Rumlar Yunanistan’a göç edecektir, bu ikili devlet uygulamasıdır.

Yazının Devamını Oku