GeriKelebek Stüdyo 9 İstanbul
MENÜ
  • Yazdır
  • A
    Yazı Tipi
  • Yorumlar
    0
    • Yazdır
    • A
      Yazı Tipi

Stüdyo 9 İstanbul

Stüdyo 9 İstanbul
refid:19484764-spot ilişkili resim dosyası
Abone Olgoogle-news

İstanbul’un çiçeği burnunda sanat mekanı Studio 9 Istanbul, 1 Aralık tarihinde açıldı. Farklı konseptteki sergilerle Nişantaşı’ndaki sanat alemine taze bir soluk getirmeyi amaçlayan galeri, ilk sergisinde dünyaca ünlü iki sıra dışı sanatçıyı aynı mekanda buluşturdu.

Biri, canlı modellere, boyama tekniklerini kullanarak ve fotoğraf kareleriyle oynayarak yeni bir kimlik kazandıran Kanadalı fotoğrafçı - heykeltıraş Marie-Lou Desmeules. Diğeri ise, bu yıl 54. Venedik Bienali’ne de katılan, toplumsal baskıların insan vücudu üzerindeki etkilerinin izini süren İtalyan heykeltıraş Francesco Albano. İkisini bir arada bulmuşken, sıra dışı sanat işleri üzerine merak ettiklerimizi sorduk.

O bir heykel-rafçı MARIE - LOU

- Canlı modellerle çalışmaya ne zaman ve neden başladınız?
- Sanatçı ve birey olarak hayatımın bir bölümünde kayıptım. O zamanlar ressamdım. Daha fazla öğrenmem gerektiğini biliyordum. Tanınmış Alman bir sanatçı arkadaşım bana bir soru sordu: “Marie-Lou ne iş yapıyorsun?” Ben de: “Pop-portreler yapıyorum” dedim. Tekrar sordu: “Marie-Lou ne iş yapıyorsun?” Hiçbir fikrim olmadığının farkına vardım. Çok güzel portreler yapıyordum ama o kadardı. Daha sonra 1 yıl boyunca araştırma ve farklı ortamlarda denemeler yapmama neden olacak bir kriz yaşadım. Yaratıcılığımda bir kısıtlama hissettim ve yaratabildiğimin en iyisini yaratmak için daha fazlasına ihtiyacım olduğunu anladım. Kocaman soyut bir resmi tamamladığım bir anda, o zamanlardaki erkek arkadaşım resmin karşısında oturuyordu. Boya aldım ve erkek arkadaşımdan bir kamuflaj yaratıp, resme ekledim. İllüzyon beni büyülemişti. Birçok arkadaşım için de aynı şeyi yaptım. Modeli resme katmanın en iyi yoluydu, bu. Aynı anda bir kişiyi hem görüyor hem görmüyorsunuz. Daha sonra bu seriler konseptlere dönüştü.

/images/100/0x0/563cdb20f018fb32c8ed105a

- Canlı modelleriniz için ikinci birer kimlik oluştururken nasıl bir yol izliyorsunuz?
- Biraz ayin gibi. Model stüdyoya geliyor. Müzik dinliyoruz, sohbet ediyoruz. Sandalyede oturuyorum, ona bakıyorum ve onu koruyacak bir krem sürüyorum. Bazı kıyafetler deniyor. Fikir kafamda. Üzerini boyuyorum. Yeni bir çevre yaratıyorum. Donmuş bir yabancının dünyasında onu yakalıyorum. Renklerle, kompozisyonla, gerçeklikle ve sanatsal referanslarla ben ilgileniyorum. Müzik yoğun duyguları açığa çıkarıyor. İki veya üç saat sonra yeni bir karakter doğuyor. Model yok oluyor ve yerine başka biri geçmiş oluyor. Bazen bu beni güldüyor, bazen de üzüyor. Dejavu gibi biraz. Belki de daha önce tanıştığım bir ruh. Hem yaşayan hem de ölmüş biri. Moda çekimi ve natürmort karışımı bir çekim oluyor. Bitti ve toparlanma ve modele hayatını geri verme zamanı. Yeniden doğuş gibi. Model mutluluktan uçuyor ve bir süre konuşmuyor. Çok eşsiz ve samimi bir an paylaşmış oluyoruz.

ÜST ÜSTE AMELİYATLAR YAPIYORUM

- Fotoğrafını çektiğiniz eser için de ikinci bir kimlik yaratmış olmuyor musunuz aslında?
- Bu yüzden fotoğraf bir illüzyondur ifadesini kullanıyorum, bu işlem ortaya maddi olanı çıkartıyor. İnsan giderek uzaklaşıyor ama aynı zamanda tam da orada duruyor! Fotoğrafı çektikten sonra üzerinden geçiyor, düzeltmeler yapıyorum. Hangisi daha iyi anlatır? Peki hangisi esas sanat eseri? Çünkü performansa sadece fotoğraflar tanıklık etmiyor. Fotoğraf aslında fotoğrafın fotoğrafını çekmiş oluyor. Üst üste yapılan ameliyatlar gibi.

- Model olarak kendinizi kullandığınız oldu mu?
- Hayır daha değil. Belki iyi bir derginin kapağı için bana öneri gelirse düşünebilirim.

BİR BUKALEMUN GİBİYİM

- Marie Lou, daha çok fotoğrafçı mı yoksa heykeltıraş mı? Yoksa ikisine de eşit mesafede mi duruyor?
- Heykelrafçı? Ameliyat serisi ikisini de içeriyor. Yaptığım şey resim, fotoğraf, enstalasyon ve kolajın hepsini kapsıyor. Ben bir bukalemun gibiyim. Dolayısıyla çok farklı şeyleri aynı anda ve bir arada yapmayı tercih ediyorum.  Yaratıcılığımı sanatın sadece bir alanında kısıtlamak istemiyorum. Daha önceleri sadece resim yapıyordum ve o zamanlar kendimi hiç de özgür hissetmedim. Birçok tekniği ve aracı bir arada kullanmaya başladığımda kendimi gerçek ve tam bir sanatçı gibi hissettim. Sanatımla dans ediyorum. Yaptıklarımdan sıkılmak istemiyorum.

- Yarattığınız yeni kimlikler ile renkler arasında nasıl bir ilişki kuruyorsunuz?
- Renklerin büyülü dünyasına saplantılı olmaktan gurur duyuyorum. Her bir renge büyük bir saygım var. Melankolik yanlış anlaşılmış turuncuyu, kendini beğenmiş mutlu yeşili ve zengin çöl kahverengini çok seviyorum. Renk körü olmadığım için çok mutluyum. Çünkü renkler bana duyguları ve fikirleri vermekte.  Her rengin kendine ait bir kişiliği bir karakteri olduğunu düşünüyorum. Ve birbirleri ile sürekli iletişim halindeler. Bazıları resmen çığlık atabiliyorlar. Ayrıca onları birbirleri ile tanıştırmayı ve karıştırmayı çok seviyorum.

Etin ıssızlığında insanlığın varoluşunu kutluyorum
FRANCESCO ALBANO

Francesco Albano, heykellerinde cilalanmış deriler altından bedenin göğüs kafesi ve pelvis kemiği gibi farklı içsel bölgelerini ortaya çıkarıyor. Çalışmalarını iki senedir İstanbul’da sürdüren sanatçı, “Derinin kemikler üzerinden aşağı sarkması aslında zamanın sürekliliğine işaret eder” diyor.

- İnsan bedenini ve onun değişimini algılayışınız nasıl?

/images/100/0x0/563cdb20f018fb32c8ed105c

- Benim esas amacım bir heykel yaratmak, insan bedenini tekrar oluşturmak değil. Canlı modeller ile çalışmamamın nedenlerinden biri de bu. Ben genelde görüntüler ve imgeler üzerinden çalışırım. Bu imgeler gerek gerçek yaşamdan, gerek filmlerden gerekse sanat tarihindeki eserlerden olabilir. Çünkü bence insan bedeni yaşamın konseptlerini ve değerlerini dünyada bulunan diğer bütün elementlerden daha çok içine çekebilmekte, emmekte, daha sonra serbest bırakarak ve aşarak, onların üstüne çıkabilmektedir. O yüzden benim çalışmalarımda bir biçim değiştirme bir başkalaşma durumundan daha çok, bir soyut gerçekliğin estetik kopyasının temsili gerçekleşmekte, sınırların ötesine geçilmektedir.

- Deforme edilmiş bedenler ve eşya arasında nasıl bir ilişki kuruyorsunuz?
- Eğer benim imgelerim değişim ile karşı karşıya iseler nesneler günlük yaşamın birer sembolü, bu değişimin ve yaşamın sessiz birer tanıkları durumda kalırlar. Heykel için yapı ve oluşturma kavramları maddi birer unsur. Üstelik eleştirel düşüncenin içinden geçerek ortaya çıkıyor. Aynı şekil, yani vücut, ‘Ophelia’ adlı çalışmamda gördüğünüz üzere kemik ve deri gibi birtakım yapılardan oluşuyor. Fakat, bu yapıların sadece deri ve tenden oluşması; yani mekana ait bir yapılandırılmalarının olmaması, yaşam sahnesine çıkmalarına izin veriyor. Bu nedenden dolayı ‘Ophelia’nın kendi olabilmesi, konunun en önemli kısmını oluşturur. Ben sadece onun kendini taşıyabileceği ve destek olabileceği bir yapı yarattım. Fakat aynı zamanda Ophelia’nın bu yapısı ve şekli, bizlere insan varoluşunun trajik kaderini de hatırlatıyor. Diğer heykellerimde kullandığım birkaç madde ise, Osmanlı minderleri, eski bir sandalye ya da altın bir kafes ya da bir kanca...

DİNİ, MİSTİK VE KUTSAL OBJELER

- Parlak deriler altından bedenin birtakım içsel bölgelerini ortaya çıkartırken varmak istediğiniz nokta nedir?
- Son sergimde referans aldıklarım çok çeşitli. Ama hepsi dini, mistik ve kutsal objelere gönderme yapıyor. Kutlama ve ritüel gibi konseptler üzerinde düşünüyor ve çalışıyorum. Etin ve bedenin ıssızlığında, skandalında, şefkatinde insanlığın varoluşunu kutlamak istiyorum. P.I.E.T.A.S serilerini de mumdan yaptım. İnsan bedenine  benzemesinden, parlaklığından, doğallığı taklit edebilmesinden ve mumun tarih boyunca adak adarken, ayinlerde  kullanılması, büyüleyici amaçlara hizmet etmesinden ötürü mumu kullandım.

- Bir seriye ‘self portrait’ adını koymuşsunuz. Neden?
- Amulet, yani ‘self potrait’ adlı serimin tamamı kendi portrelerimden oluşuyor. ‘Amulet’ kişileri kötülükten koruduğuna inanılan bir savunma objesi. Aslında bu serideki eserler hayatımın belirli anlarını kutlamak amacıyla yapıldı. 6 Haziran, 2 Eylül ve 25 Ekim. Bu serideki heykellere kilden şekiller vermek istedim. Çünkü kil ‘insan’ın ilk malzemesi olarak kullanılmıştır. Derinin kemikler üzerinde sarkması hayatın sürekli akıyor olmasından, zamanın sürekliliğinden dolayıdır ve aynı zamanda bu sarkma insan bedeninin ilerleyen bozumunun bir göstergesidir. Göğüs kafesi gibi kemiklerin kullanmamım nedeni bu kemiklerin iki ana organı, kalp ve akciğerleri koruyor olmasıdır. Pelvis kemiği ise cinsel organları korur...

KORKUTUCU DİYE HEYKELLERİMİN ÜZERİ ÖRTÜLDÜ

- Heykelleriniz rahatsız edici bulunuyor mu?
- Siz ilk defa bir David Lynch filmi izlediğinizde filmi rahatsız edici bulmuş muydunuz? Bazen bir esere ilk baktığınızda hakkında hiçbir fikriniz yoksa, size doğru gelen duygular, düşünceler çok fazla ve yoğun olabilir. Fakat zaman içerisinde daha detaylı bir inceleme ve sanatsal bir merak ile bakıldığında, eserler sizde farklı bir etkileyiciliğe neden olur. Amacım asla kimseyi korkutmak ya da ürkütmek değil. Ayrıca ben çalışmalarım ile insanlara bir çare ya da çözüm sunuyorum. Ben çok daha basit düşünüyorum. Ben heykeller yapan bir insanım. Çoğu zaman heykellerim birtakım kişiler tarafından rahatsız edici bulunuyor. Fakat bu kişiler genelde pek de sanatla ilgili kişiler olmuyorlar. O yüzden pek de önemsemiyorum. Ama İtalya’da bir sergi açılışından önce, insanların korkmamaları için heykellerimin üstleri kumaşlar ile kapatıldı. Gerçekten ilginç bir deneyimdi!

- Bir süredir İstanbul’da yaşıyorsunuz. Türkiye’deki sanat ortamını yurtdışı ile kıyasladığınızda karşınızda nasıl bir tablo beliriyor?
- İstanbul’da sadece iki senedir yaşıyorum. Genelde insanlar aşk, iş ya da sadece seyahat etme arzuları nedenleriyle şehir değiştirirler. Ben İstanbul’a bu nedenlerin hepsi yüzünden geldim. İstanbul’daki hayatım, heykeltıraş olan babam Stefano Albano’nun yakın dostu heykeltıraş Koray Ariş ile olan dostluğum gibi, yerel halk ile de kurduğum güçlü ilişkilerden oluşuyor. İstanbul’a taşındım çünkü bu şehrin dünya çağdaş sanatı için yeni bir platform olacağını düşünüyorum. Yeni neslin sanat alanında inanılmaz potansiyeli ve ilgisi var. Bu ilgi aynı zamanda yoğun bir yatırım olanağı da yaratacaktır.

SANATÇILARIMIZI HİKÂYELERİNE GÖRE SEÇİYORUZ

İki büyük galeri alanına sahip Studio 9 Istanbul’un ana girişi, Francesco Albano ve Marie-Lou Desmeules’in yer aldığı açılış sergisi için, alt kat ise performans ve enstalasyon çalışmaları için ayrıldı. Sanatçıların çalışmaları için gerçek anlamda stüdyo alanı sağlayan galeri, gelecek vaat eden uluslararası artistleri, portfolyosuna uyan Türk sanatçıları desteklemeye açık. “Artistlerimizi seçerken subjektif öğelere; bireylerin hikâyelerine, yurtdışındaki contemporary sahnesini ne kadar beslediklerine bakıyoruz” diyen galeri sahibi Sofia Vassalo, yabancı sanatçıları İstanbul’da yaşamaları veya gösteri yapmaları için davet edeceklerini belirtiyor.
Studio 9’un diğer bir amacı; genç koleksiyoncuların sanat eserleri satın almaya başlamaları için uygun ortamı yaratmak. Sofia Vassalo, uluslararası sanat arenasında bir gün kendilerini sergilemek umuduyla, birincil hedeflerinin “sürekli olarak yeni ve ilginç sanat eserlerine ev sahipliği yapmak ve kariyerlerinde ilk safhalarda olan sanatçıları desteklemek” olduğunu söylüyor. Ayrıntılı bilgi için; www.studio9istanbul.com adresini ziyaret edebilirsiniz. Adres: Mim Kemal Öke Cad. 11/3 34367 Nişantaşı.
Tel: 0212 291 39 92.

False
Haber Yorumlarını Göster
Haber Yorumlarını Gizle