GeriKelebek Recep İvedik’ten Ankara’nın Dikmen’ine
MENÜ
  • Yazdır
  • A
    Yazı Tipi
    • Yazdır
    • A
      Yazı Tipi

Recep İvedik’ten Ankara’nın Dikmen’ine

Recep İvedik’ten Ankara’nın Dikmen’ine
refid:26209809 ilişkili resim dosyası

Kabul edin etmeyin, komedi cenahında son yıllara damgasını vuran “kahraman” Şahan Gökbakar’ın yarattığı Recep İvedik oldu. Ciddî bir sosyolojik dönüşüme, Türkiye popüler kültürünün esas dinamiğini oluşturan köyden şehre göçün bir anlamda bittiğine işaret eden, popüler anlatılardaki yeni bir kopuşa işaret eden filmler oldu İvedik serisi.

Birbirini izleyen filmlerinin sonuncusu olan Recep İvedik 4, Box Office Türkiye verilerine göre bir başka sosyolojik mucize olan Düğün Dernek’i (bu çok farklı komediyi bir başka yazıda ele almamız gerekiyor) tahtından etmek, tüm zamanların en çok izlenen filmi olarak birinci sıraya yerleşmek üzere. Şimdi tekrar esas meseleye döner ve Recep İvedik’in başarısı ile Türkiye’deki toplumsal dönüşümün, modernleşme sürecinin itici gücü olan göç olgusu arasındaki ilişkiye bakarsak günümüz metropolündeki yeni dinamikten başka bir şey bulamazsınız. Peki, nedir “yeni” olan? Çevre kültürüyle merkezdekinin bir tür “füzyona” uğrayarak “melez” bir karakter kazanması. Bu karmaşık cümleleri anlamak için Yeşilçam sinemasından iki karaktere bakmamız bize yardımcı olabilir.

Bunlardan ilki, şu sıralar popüler kültürede tekrar kullanıma giren “Kezban” karakteri olabilir. Özellikle, Altmışlı yıllar sinemasının pek sevdiği, bir çok versiyonunu ürettiği bu karakterde “komik” olan unsur şehre gelen kahramanın çok “saf” olmasıdır. Örneğin, Atıf Yılmaz’ın yönettiği 1966 yılı yapımı Ah Güzel İstanbul’daki Ayşe (Ayla Algan) ile şehrin “kaybedeni” Haşmet İbriktaroğlu (Sadri Alışık) arasındaki ilişki şehrin merkezi ile çevre kültürü arasındaki bakışa da ışık tutar. Artist olma ümidiyle şehre gelen Ayşe’nin yolu, bir zamanlar Saraya mensup zengin bir ailenin malını mülkünü kaybedip fakirleşen son temsilcisi, hayatını idame ettirebilmek için sokak fotoğrafçılığı yapan Haşmet’le kesişir. Bu son “İstanbul Beyefendisi”, sadece Ayşe’yi kurtarmakla kalmaz, onun “şehirde” yükselmesine de önayak olur. Merkezindekilerin neticede “kaybedeceğini” anlatmak için Atıf Yılmaz’ın bir önceki dönemin elitine mensup bir ailenin temsilcisini seçmesi boşuna değildir. Çünkü, aynı dönemin bir çok farklı filminde, devrin zenginlerinin, “köyden indim şehre” karakterleriyle sürekli dalga geçmesi, aşağılaması çok daha sıradandır. Özetlersek, merkezdekilerin en iyimser tahminle, “acıdıkları” biridir Kezban, aptallık derecesinde “saftır” ve acilen “şehirli” olmaları gerekmektedir.

Gelelim, Kemal Sunal’ın Kapıcılar Kralındaki “Seyid” karakterine. 1976 yılında Zeki Ökten’in çektiği bu film, daha sonra bir başka klasik olacak Bizimkiler dizisine de ilham kaynağı olacaktır. Tekrar Çevre-Merkez ilişkisi ve göç meselesine dönersek, Yetmişli yılların ikinci yarısında çekilen bu filmin karakterleri şehrin merkezinde sessizce sürmekte olan bir mücadeleye, çevre kültürünün merkezde nasıl galebe çaldığına işaret eder. Apartmanı aslında “kimin” yönettiğinin anlatısından başka bir şey değildir Kapıcı Seyid ile apartman sakinleri arasındaki trajikomik ilişki. Yönettiklerini sanırken yönetilenlerin, iktidar kurduklarını düşündükleri anda iktidarları kaybettiklerini fark edemeyen merkez kültürünün ironik bir dille eleştirisidir. Kemal Sunal’ın daha sonra alâmetifarikası olacak “Şaban” karakteri de, bizzat merkezde yer alan bir çevre kültürü temsiliyetinden öte değildir, “saflığını”, “cahilliğini” gerçek sanan merkezdeki karakterlere yeni şehrin asıl sahibinin kim olduğunu hatırlatır bu kahramanlar. Göç bağlamında, “Şabanlar” şehre yeni gelmiş de olsa, artık çok daha geniş bir gruba mensuptur ve öyle kolayca aşağılanamaz, siyaseten gözardı edilemez.

Recep İvedik ise, çok daha farklı bir yerden kuruyor anlatısını, şehrin hem çevresi, hem de merkezinden. Biraz daha açalım bu “melez” varoluşu. Biraz önceki iki örnekte de, bir dışsallık mevcuttu şehrin merkezindekiler için, ilkinde açık, ikincisinde kapalı, hatta “sinsice”. Bu nedenle, kolayca bir mücadeleden ya da en azından denk olmayan bir “karşılaşma” (Ayşe ile Haşmet’in karşılaşması) hâlinden söz edebilmiştik. Çevre ile Merkez, kültürel olarak birbirlerine karşı konumlandırılmıştı. Hâlbuki Recep İvedik filmlerinde paralel bir varoluş, farklı olunsa da sadece kısa bir an için geçerli olan çatışma durumları mevcut. Örneğin, Kapıcılar Kralı’ndaki tehdit asla yok İvedik için, çünkü İvedik, kimse dokunmasa, yaşadığı “çevre-mahallede” kendi hâlinde hayatına devam edecek biri. Son filmde Recep, mahallesinin yegâne yeşil alanında çocuklara antrenörlük yapan, maç yaptıkları sahanın ellerinden alınacağını öğrenince de sahayı kurtarmak için “survivor” yarışmasına katılmaya karar veren “zararsız” biri olarak kurgulanıyor. Arsanın satıldığı haberini duyunda ne mafyalık taslar, ne mahalledekileri biraraya toplayıp direnmeye çağırır, ne de hırsızlığa kalkışır. Kesinlikle bir tehdit unsuru değildir bu kaba saba adam, sadece hareketleri komik, az biraz sinirli, ama içten içe iyi huylu ve neticede evine, “mahallesine” dönmekten başka bir şeyin hayalini kurmayan, “yükselmeyi”, “zenginleşmeyi” aklına bile getirmeyen biridir. Merkeze gelip oradakileri “bombalasa” da neticede dönüp dolaşacağı yer, şehrin merkezî kültürünü temsil etmeyen bir mahalle (Güngören) olacaktır.

Son haftalarda reytinglerde hızla yukarı tırmanan Ankara’nın Dikmen’inin ana karakteri Dikmen’de (Bülent Emrah Parlak) de Recep İvedik’in izlerini fark etmemek elde değil. Şaka değil, hızla yukarı çıkıp, yine bir kaç hafta önce başlayan pırıltılı dizi Kara Para Aşk’ı sollayıp ikinciliğe yerleşti Dikmen (ilk sırada Muhteşem Yüzyıl’ın olduğunu da unutmayalım), üstelik hem AB’de, hem de Tüm İzleyici de eşit izlenme oranlarına sahip. Demek ki, sosyolojisi sağlam Dikmen’in, doğru bir yerde komedisini kuruyor ki izleyiciyi kendine bağlayabiliyor. İvedik’e benzese de, bir kaç önemli “ek” hikayesi daha var Ankara’nın Dikmen’inin. Bunlardan ilki, Dikmen’in mecburiyetten evlerinde yaşamak zorunda kaldığı akrabası Latif’in (Burak Kut) “kılıbık”, evin hanımı Tilbe’nin (Gözde Kansu) ise hem evin hâkimi, hem de “alafranga” bir karakter olması. Kaynanalar dizisinden beri izleyicinin pek sevdiği bir “erkeklik hâli” bu, daha doğrusu, erkek için tipik bir iktidar kaybetme korkusu. Kadın izleyiciyi eğlendirdiği kadar, erkek izleyiciyi de ekrana bağlayan, “endişeleriyle” yüzleştiren bir durum. Modernlik ile muhafazakârlığın karşı karşıya geldiği tipik bir trajikomik hâl. İkinci “ek” hikaye ya da fark ise, Dikmen’in, İvedik’in aksine, erkek olarak “başarılı” olabilecek bir aşk öznesi olarak kurgulanması. Bir tür “maganda” karikatürü gibi çizildiğinden, Recep İvedik’te cinselliğinin “söndürülmesi” gerekiyordu; böylece, cinsel anlamda tehditkâr olmayan, olsa olsa yatağa alınabilecek türden bir “oyuncak ayı” gibi perdede boy gösteriyordu. Hâlbuki Dikmen’in, hem “çevre”, hem de “merkez” kültüründen hayranleri var dizide. Hem evdeki hizmetçi Tahliye (Serap Metyaş) ona âşık, hem de apartmandaki komşu kız Beste (Özlem Aydın) ki ona karşı Dikmen de boş değil, ona bayılıyor.
Bu farkların ötesinde, espri kurgulamaları bakımından, Dikmen ile İvedik arasında ciddî benzerlikler var. Üstelik, anlatıdaki bir iki unsur, Kapıcılar Kralı’ndaki gerilimleri de akla getiriyor. Örneğin, şehir elitini temsil eden evin hanımının, aslında “çevre” kültürüne mensup bir aileden gelmiş olması gerçeği senaryo için iyi bir açılım olanağı sağlayabilir. Ve tabii ki, evin erkeğinin “kılıbıklığı” zamanla tersyüz edilebilecek bir başka imkân, erkekliğin “yeniden tesisine” yeni izleyici paneline hayat veren muhafazakâr aile dünyasının “hayır” diyeceğini hiç sanmıyorum. Ne yazık ki, müthiş bir potansiyeli var bu dizinin yeni izleyici profilinin sosyolojik dünyasında. Benimkisi sadece bir analiz, sevenlerle sevilenler arasına girmeye pek niyetim yok!

En lezzetli yemek tarifleri burada

False