GeriKelebek Para Avcısı: Satıcılar ölmez, kapitalizm bölünmez!..
MENÜ
  • Yazdır
  • A
    Yazı Tipi
  • Yorumlar
    1
    • Yazdır
    • A
      Yazı Tipi

Para Avcısı: Satıcılar ölmez, kapitalizm bölünmez!..

Para Avcısı: Satıcılar ölmez, kapitalizm bölünmez!..
refid:25760443 ilişkili resim dosyası
Abone Olgoogle-news

Martin Scorsese imzalı ‘Para Avcısı’, bir borsacının yükseliş hikâyesini ve son derece ışıltılı hayatını anlatıyor. Leonardo DiCaprio’nun sürüklediği film beş dalda Oscar’a aday.

Arthur Miller vakti zamanında meseleye kendince noktayı koyadursun, biliyoruz ki ‘Satıcılar ölmez, kapitalizm bölünmez…’ Çünkü sistem, ‘Piyasa ekonomisi’nin gereği olarak her dönem yeni satıcılarını bulur; bazılarını öldürür, bazılarını süründürür, bazılarını da zirveye taşır ve orada bırakır… Ne de olsa en iyi bildiği şey bu… Martin Scorsese’nin de en iyi bildiği şey bazen yargılayarak, bazen mesafeli bir duruşla yaklaşarak kendince kötü bildiklerinin ya da kötüleştirildiğini düşündüklerinin öykülerini sinemaya aktarmak. Bu bazen bir ‘Taksi şoförü’ olur, bazen de bir ‘Mafya üyesi’. ‘Büyük usta’nın son adımında payımıza düşense ilgiye değer bir öykünün sahibi olan eski bir borsacı. ‘Para Avcısı’ adıyla gösterime giren ‘The Wolf of Wall Street’, alınır ve satılır bir hayatın etrafında geziniyor.

Önce kısaca öykü: 80’lerin ikinci yarısında Wall Street topraklarına ‘çaylak’ bir borsacı olarak düşen ve 19 Ekim 1987’de, ‘Kara Pazartesi’ (‘Black Monday’) olarak tarihe geçen o büyük yıkıma değin ihtisasını tamamlayan genç Jordan Belfort, yeniden ayağa kalkmayı ve ihtişamına tanıklık ettiği dünyaya bir kez daha dönmeyi arzular. Küçük bir şirkette işe girer ve kısa zamanda yeniden büyük sulardaki yerini alır. Artık koca bir şirketin başındadır. ‘Stratton Oakmont’ adlı bu oluşum, kendi seçtiği ekiple büyüdükçe büyümekte, Belfort da sistemin merkezine doğru ilerlemektedir. Bu esnada arabasına, evini ve de eşini değiştirir. Seks ve uyuşturucu partileri bir yandan, İsviçre üzerinden kara para ticareti öte yandan, cennetteki günler birbirine kovalamaktadır. Lakin bu ani büyüme artık FBI’ın ilgi alanındadır, peşine takılan ajanlar çok geçmeden varlıklarına Belfort’a hissettirirler…

Para, seks ve uyuşturucu bağımlıları…
Scorsese, sinema serüveni boyunca dönemdaşı Brian DePalma gibi suçluların dünyasında dolaştı genellikle. ‘Mean Streets’ten ‘GoodFellas’a, ‘Casino’dan ‘The Departed’a değin kamerası için favori alan, çoğu hastalıklı ruh ve beyinlere sahip sistem dışılardı. Güç onların elindeydi ve saygıyı silahla, kanla sağlarlardı. ‘Para Avcısı’nın ana kahramanı ise saygınlığını silah yerine parayla sağlıyor. Ve geçmiş Scorsese tiplemelerine göre daha bir ‘Modern ve ötesi zamanlar üyesi.’ Öte yandan film özellikle anlatımın (asıl karakterin iç sesleri eşliğinde ilerliyoruz) yanı sıra ana ve ara karakterlerin birbirleriyle olan ilişkileri, giderek paranın ve dış baskının neden olduğu çatlama, ardından kopan bağlar bakımından ‘GoodFellas’ı fazlasıyla çağrıştırıyor. Belki de araya ‘Casino’yu da katarak ‘Para Avcısı’nı bir ‘Üçleme’nin son ayağı olarak kabul etmek gerekiyor.

Scorsese aynı zamanda bir görsellik ve kurgu ustasıdır. Sizi neredeyse daha ilk karelerden itibaren avucunun içine alır, ‘Neler oluyor?’ demeye fırsat vermeden son derece hızlı bir şekilde akıp giden, bir yandan da atlayıp sıçrayan görüntüler eşliğinde anlattığı hikâyenin tanığı haline dönüştürür. Hoş bu mantığının dışında gelişen belki de tek filmi vardır; ‘Masumiyet Çağı’. Ki bence en iyi yapıtlarından biridir. ‘Para Avcısı’nda da bu üslup bir kez daha kıyıya vuruyor, emektar kurgucusu Thelma Schoonmaker’ın ustalığı, ilk olarak ‘Amores Perros’la tanıdığımız Rodrigo Prieto’nun kamerasıyla birleşmiş ve ortaya öncelikle görsel açıdan kayıtsız kalınamayacak bir film çıkmış. Belfort’un 2007 tarihli kitabından sinemaya uyarlanan bu otobiyografik özellikle taşıyan yapım, ışıltılı bir dünyanın cazibesiyle savruldukça savrulan, para, uyuşturucu ve seks bağımlısı bir orta sınıf mensubu gencin yükseliş ve düşüşünü anlatıyor.

Bir başka Gatsby!
Bu bir yanıyla galiba çok eski bir Amerikan hikâyesi; çünkü Belfort’un yaşadıkları Fitzgerald’ın ‘Muhteşem Gatsby’sinin yaşadıklarına çok benziyor. Biri yüzyıl başının, diğeri ise sonunun kahramanları gibiler…
Lakin ‘Para Avcısı’nın çağrıştırdıkları Scorsese’nin eski filmleri ya da Gatsby’le sınırlı değil, doğrusunu söylemek gerekirse ‘American Hustle’la bile uzak akrabalık bulmak mümkün Belfort’un yaşadıklarında. Ama asıl kan bağı Oliver Stone’un aynı sularda gezinen ‘Wall Street’iyle. Bu kez ortada konturları kalınca çizilmiş bir Gordon Gekko portresi yok ama ayakta kalmak için ruhunu şeytana satmak zorunda kalan ‘Genç Faust’lara yine rastlıyoruz. Galiba ‘Para Avcısı’nı en azından benim için ortalara çeken de bu yanı. Biz bu filmi izlemeden de kapitalizmin en üst noktasında, parayla olan bu kirli alışveriş nedenlerini ve sonuçlarına daha önceden hem okuduklarımız, hem de izlediklerimizle vâkıftık. Bize bu filme özel olarak çeken şey, rejisör koltuğuna oturan Scorsese’nin varlığıydı. Peki, sonuçtan memnun değil miyiz? Memnumuz elbet, yine üstadın kendine özgü sinemasal yetkinliği, yine yukarıda bahsettiğimiz ona özgü anlatım dili ve gezindiği dünyalar, doyurucu bir sinemasal ifadeyle karşımıza geliyor. Ama film bir kere çok çok uzun, kendi meşrebinde geveze, yer yer tekrarlara düşüyor ve bu haliyle de, dışarıdaki kimi eleştirmenlerin altını çizdiği ‘Scorsese’nin son 20 yılda çektiği en iyi film’ türünden bir övgüyü bence hak etmiyor.

Oyunculuklara gelince: Bugün 52 yaşında olan ve hâlâ dolandırdığı insanlara borcunu ödemek için çabalayan Belfort’u canlandıran Leonardo DiCaprio, son derece başarılı bir portre çizmiş. Karakterin kendine tanınan alanları aşan, limitleri zorlayan kişiliğini ve nevrotik yapısını alabildiğine inandırıcı kılmış. Nitekim ortaya koyduğu performansla da ‘En iyi erkek oyuncu’da Oscar’a aday oldu. Öte yandan Belfort karakteri, yine bir Scorsese filmi olan ‘Aviator’daki Howard Hughes’u da anımsatıyor (‘Titanic’le bir ‘Dünya starı’ katına yükselen DiCaprio, bana sorarsanız kariyerinin en görkemli kompozisyonunu ‘Revolutionary Road’da çizmişti). Diğer performanslara göz atarsak, Belfort’un en yakın arkadaşı Donnie Azoff’u canlandıran Jonah Hill de ‘En iyi yardımcı erkek’te Oscar’a aday. Belfort’un ikinci eşi Naomi’yi canlandıran Avustralyalı Margot Robbie, oyunculuğundan çok ışıltılı güzelliğiyle dikkati çekiyor. Baba Belfort’ta, özellikle ‘When Harry Met Sally’nin yönetmeni olarak tanınan Rob Reiner, etkileyici bir performans sunuyor. Matthew McConaughey, ‘Kötülüğün baş temsilcisi’ olarak az ve öz bir rolde karşımıza geliyor, Jean ‘The Artist’ Dujardin İsviçreli bankacıda, masum yüzüyle Kyle Chandler da FBI ajanı Denham’da arz-ı endam ediyorlar.

Sonuç? ‘Para Avcısı’ belki ışıltısı oranında sinemasal bir zenginlik sunmuyor ama Scorsese ne çekse izlenir, dolayısıyla bu ‘Karamizah’la örülü filmi de kaçmaz diyoruz… ‘The Company Men’ ya da ‘Margin Call’ gibi yakın dönem Wall Street krizinden pasajlar sunan yapımların ise belki ‘Para Avcısı’ türünden üst düzey sinemasal erdemleri yok ama içerik bakımından daha derin dramlara tanıklık ettikleri kesin…

**

Muhteşem Güzellik:
Pek bir ‘muhteşem…’
‘Roma, Citta Aperta’ (1945-Rossellini), ‘Mamma Roma’ (1962-Pasolini), ‘Roma’ (1972-Fellini)… Sanki bir görev, sanki bir vefa duygusu, sanki bir özel sesleniş… İtalyan sineması, kadim başkentlerine olağanüstü yönetmenleriyle defalarca uğradı, selam ve saygısını sundu. Şimdiki zamanda bu geleneksel refleksi sanırım Paolo Sorrentino üstleniyor. ‘Il Divo’ ve de özellikle Sean Penn’in başrolünü üstlendiği ‘Olmak İstediğim Yer’le (‘This Must Be the Place’) tanınan İtalyan yönetmen, son filmi ‘Muhteşem Güzellik’te (‘La Grande Bellezza’) seyircisini hem kentin kendine özgü koridorlarında olağanüstü bir yolculuğa çıkarıyor, hem de yaşadığı toprakları sarıp sarmalayan çürümüşlüğün en çarpıcı tasvirlerinden birine soyunuyor.

Filmin odağında yaşlı gazeteci Jep Gamberdella var. Yıllar yıllar önce yazdığı romanla dikkat çeken ama sonrasını getiremeyen, daha sonra yaptığı çarpıcı röportajlarla tanınan Gamberdella’nın 65. yaş günü partisinde açılıyor film. Anlıyoruz ki bize anlatılmak istenen biraz da ‘Pompei’nin Son Günleri’nin yaşadığımız zamandaki uzantıları.

Sorrentino, bu görmüş geçirmiş, şöhretler kulvarındaki uzun soluklu yürüyüşünün tadına varmış, ama öte yandan da sözünü sakınmayan kişiliğiyle birçoklarının nefretini kazanmış karakterinin ardında güzelliğini hâlâ kaybetmemiş bir kente, Roma’ya olan vefasını da aktarıyor. Lakin bu enfes siluetin önünde her kuruma sirayet eden kokuşmuşluk, çürümüşlük artık gizlenemez, saklanamaz boyutta. Sanat, spor, din olmak üzere her limana uğruyor Sorrentino ve tıpkı ana karakteri Gamberdella gibi sözünü sakınmıyor.

Yaşlı gazetecinin o ‘muhteşem’ evinin terasında sık sık buluşarak geçmişin ve şimdinin hesabını sürekli masaya yatıran topluluklar ve bitmez tükenmez partiler âleminde gezinirken film, Batılı birçok eleştirmenin aklına Fellini’nin ‘Dolce Vita-Tatlı Hayat’ı ve Antonioni’nin ‘La notte-Gece’sini getirmiş. Ben de bu başyapıtlara ek olarak Scola’nın ‘La terrazza’Teras’ını hatırladım nedense.

‘Muhteşem Güzellik’, ‘En iyi yabancı film’ dalında Oscar’ın beş adayından biri. Bence heykeli kapacak. Gamberdella rolündeki Toni Servillo’nun sürüklediği, adı gibi ‘muhteşem’ olan bu yapıtı kaçırmayın diyorum. Tek bir uyarım olabilir; filmin dünyasına kolayca girebilmek için en azından orta yaşın sularında gezinmek gerekebilir. Bir de meselenin yerli ayağını ilişkin bir şey söyleyeyim: Bizdeki çürümüşlüğü anlatacak bu türden filmlere de o kadar ihtiyacımız var ki…

**

Saving Mr. Banks:
Babam için…

Yıl 1961… Çocukların sevgili Walt amcası, 20 yıldır peşinde olduğu bir projeyi hayata geçirmenin eşiğindedir. Bunun için de ‘Mary Poppins’in yazarı PL (Pamela Lyndon) Travers’ı, Londra’dan Los Angeles’a gelmeye ikna etmesi gerekmektedir. Mızmız, fazla ilkeli ve fazla İngiliz olan bu kadın, Amerika’ya gelse de yapıtının bir müzikal olarak sinemaya uyarlanması konusunda her yeni günde yeni bir zorluk çıkaracaktır. Ama çocukları her daim ikna eden Walt Disney, PL Travers’ın da bir şekilde gönlünü almayı başaracak ve sinema tarihinin en hoş uyarlamalarından biri ortaya çıkacaktır.

John Lee Hancock’un yönettiği ‘Saving Mr. Banks’, 1964 tarihli ‘Mary Poppins’in yaratım sürecine göz atarken geriye dönüşler Travers’ın çocukluk travmalarını da perdeye taşıyor. İrlandalı alkolik babayla Avustralya’nın kızgın güneşi altında yaşanan acılı hatıralar ve bu geçmişin yarattığı ve yetişkinliğe sunduğu sıra dışı kişilik, filme damgasını vuran en önemli yan.

Travers’ı Emma Thompson’ın, Disney’i de Tom Hanks’in canlandırdığı yapım, sağlam senaryosu, kayda değer göndermeleri ve hüzünlü tonuyla övgüyü hak ediyor. Ana karakterlere hayat veren usta oyuncuların yanı sıra Travers’la ‘Miss Daisy’nin Şoförü’ türünden özel bir insani ilişkiyi paylaşan Ralph rolünde Paul Giamatti’nin döktürdüğü filmde özellikle bataklıktaki intihar sahnesi çok etkileyici. Seveceğinizi umuyorum…

***

Daire:
Ya içindesindir ‘Daire’nin ya da…

Son dönem sinemamıza göz atıldığında ‘Taşra’nın farklı farklı okumaları var: Özellikle Nuri Bilge ya da Semih Kaplanoğlu gibi yönetmenlerce çocukluğun, ilk gençliğin olduğu kadar masumiyetin de ifade alanı orası. ‘Taylan Biraderler’in ‘Vavien’i ise bu bakış açılarından uzakta, taşrayı ‘Şark kurnazlığı’nın durmadan kendini yeniden ürettiği yer olarak resmediyor. Atıl İnaç imzasını taşıyan ‘Daire’ ise taşra konusunda her iki kutupla bağını kuran ama en azından kâğıt üzerinde ‘Vavien’e yakın duran bir bakış açısına sahip.

Kısaca özet: Babasından kalan arsa için doğup büyüdüğü topraklara geri dönen felsefe öğretmeni Feramus’la, çalıştığı taşra tiyatrosu kapatılınca kendine yeni bir iş arayan Betül’ün taşrada sıkışmış hayatları bir şekilde kesişir. Feramus kasabanın kullanılmayan havaalanında güvenlikçi, Betül ise bir camide ölü yıkayıcılığı yapmak zorunda kalır. Bu iki ‘şehirli’, kendilerine yeni bir gelecek ararken arka planda taşranın onları asla kabul etmeyecek düzeni içinde yaşadığı gelgitlere şahit oluruz.

‘Zincirbozan’, ‘Büyük Oyun’, ‘Kolpaçino’ gibi filmleriyle tanıdığımız Atıl İnaç, son filmi ‘Daire’de bir felsefecinin bu düzende tutunamayışının öyküsünü kara mizahın tonlarıyla örülü bir anlatım eşliğinde aktarıyor. Bu yapısıyla ‘Daire’nin ‘Onur Ünlü dünyası’na yakın bir çizgi tutturduğu da söylenebilir. Lakin İnaç’ın yaklaşımı Ünlü’ye göre daha ‘gerçekçi’ bir absürdlükle kendini ifade ediyor. Öte yandan buradaki ‘Şark kurnazlığı’nın adresi de sistemde ayakta kalmanın yolunu kendi yöntemleriyle bulan Arif adlı karakter…

Oyunculuklara gelince Feramus’ta Fati Al, Betül’de Nazan Kesal, Arif’te Erol Babaoğlu son derece başarılı performanslar ortaya koyuyor ve karakterlerine özel bir derinlik kazandırıyorlar. Eskilerin deyimiyle ‘Fasit daire’ benzeri bir çıkışsızlıkta gidip gelen karakterler bize sanki ‘Felsefe öldürür, özellikle bu coğrafyada’ demek istiyor gibi. Geri dönüşlerde zaman zaman kitabi bir ton tutturan film, bence İnaç’ın kariyerindeki en iyi çalışma olmuş.

**

Nazan Kesal:
‘Sistem Betül gibileri dairenin dışına itiyor’

‘Daire’nin başrol oyuncularından Nazan Kesal’la rolü ve film üzerine konuştuk.

‘Daire’ temel olarak bir çıkışsızlık hikâyesi sunuyor gibi. Sen de öyküde bu çıkışsızlığı yaşayan ana karakterlerden birine hayat veriyorsun? Önce canlandırdığın Betül karakterine üzerine görüşlerini alsak…
Betül kendine her zaman yol bulma çabası içinde olmuş cesur bir kadın. Yaşamla ve işiyle arasında çok güçlü bir bağ var ama çocuklarıyla o denli güçlü bir ilişkisi yok aslında. Kocasının ölümüyle yalnız kalmaş ve hem anne hem baba rolünü üstlenirken çocuklarıyla arasına mesafe koymuş. Özellikle de kızına karşı. Bu sistem Betül gibileri dairenin dışına itiyor, daha da yalnızlaştırıyor. Yollar, meydan okusa da tıkanıyor.

Filmin bir başka gezindiği sularda ‘Taşra sıkıntısı’ var. Sinemamız son dönem taşraya sıkça uğrar oldu? ‘Daire’de kent kökenli Betül’ü canlandıran Nazan Kesal bu meseleye nasıl bakıyor?
Betül şehirli bir kadın, ait olmadığı bir kasabada yaşam mücadelesi veriyor. Ben kasabada yetişmiş biri olarak iyi bilirim taşra ruhunu. Acımasızdır birbirlerine karşı ve o sıkıntıyı ancak dışardan gelmiş yabancı biri yaşar. Orada yaşayanlar da kasabalılar yani, sıkıntı nedir bilmezler ve birbirlerinin mutsuzluklarıyla beslenirler. Bir yabancı için keşif bittiğinde ölümcül olabilir taşra. Kurtulma umuduyla yaşadığı bir yere dönüşebilir. Betül’ün ruhunda ‘Allah'ın unuttuğu kasaba’dan kurtulmak isteği var ama bir yanıyla da iş bulabildiği yer, doyduğu ve doyurduğu yer olarak var oluyor kasaba da.

Aslında bir önceki soruda şunu vurgulamaya çalışmıştım, Nuri Bilge ya da Semih Kaplanoğlu, taşrayı enikonu ‘Masumiyet’in ifadeleri olarak tasvir etmeye çalıştılar. ‘Vavien’ ise aslında meselenin kentlerden farklı olmadığının, ölçeklerin değiştiğinin altını çizmişti. ‘Daire’, refleks olarak ‘Vavien’e daha yakın duruyor gibi geldi. Sen bu konuda ne düşünüyorsun?
Ben taşrayı anlatma biçimi, algısı olarak ‘Vavien’e benzettim.Dışardan gelenlerin gözünden görüyoruz taşrayı ve taşra insanını. Her yerde aynı ama taşrada daha ironik işleyen devlet-vatandaş ilişkisi üzerinden gidiyor ‘Daire’. Sinemamızda farklı bir biçimde tezahür etmesi, çeşitlenmesi güzel çünkü taşra ile olan hesaplaşmamız henüz bitmedi. O hesaplaşma bitene kadar sinema yüzünü tam olarak şehre çeviremeyecek sanki.

Betül, yapmak zorunda kaldığı için en acı yüzüyle karşılaşıyor. ‘Evlat acısı’ bu dünyadaki en zor şeylerden biri. ‘Gezi direnişi’ sırasında evlatlarını yitiren anneler hafta içinde adalet sistemimizle yüzleştiler. Çoğumuzun bu davalardan çok da beklentisi yok. Senin bu konuya yaklaşımın nedir?
Betül kızını hastalıktan dolayı kaybediyor, engellenemez bir ölüm kızınki, yine de bir anne için çok acı. ‘Gezi anneleri’ başka türlü bir acı içinde yanıyorlar ve hiç bitmeyecek bir yangın bu. Sebepsiz bir ölüm ve o çocuklar öldürüldü işte. Deniz gibi, Hüseyin, Yusuf gibi ve daha niceleri işte... Bu yangın bitmez, utancı da… Öyle ki davalar bunu gösteriyor.

Bugüne kadar bu toprakların uluslararası çapta da tanınan yönetmenleriyle çalıştın, birçok yurtdışı festivallerine katıldın. Sence dışarıdan sinemamızın hal-i pür melalimiz nasıl görünüyor?
Şanslı bir oyuncuyum,iyi yönetmenlerin iyi filmlerinde oynadım ve festival yolculukları yaşadım. Bol ödüllü filmlerin oyuncusu oldum. Gözlemlerim daha çok oynadığım filmler üzerine. Çok yoğun bir ilgiyle karşılaşmıştık, çok önemli kritikler yazıldı oynadığım filmlerle ilgili .Merak edilen yönetmenler var. Şu anda hâlâ yurtdışında önemli festivallerde yarışacak filmlerimizin olması elbette çok iyi bir durum, şansları açık olsun diyorum.

Peki ya içeriden? Galiba buradaki asıl mesele yaratıcılıktan çok çekilen filmlerin, seyirciye ulaşmakta yaşadığı sorunlar. Bu konudaki görüşlerin nelerdir?
Salon en büyük sorun tabii ki ama üretim anlamında yaratıcılık sorunu da olduğunu düşünüyorum ben. Asıl sorun ağırlıklı olarak senaryo bazında ön plana çıkıyor,

Eklemek istediğin başka şeyler var mı?
Gelinen noktada ‘Bağımsız Sinema’nın çölde bir vaha olduğunu düşünüyorum. Seyirciden de bu filmleri takip ederek salonları seyircisiz bırakmamalarını istiyorum. Acaba çok şey mi istiyorum?..

**

Sine-Anket

Şebnem Hassanisoughi (Oyuncu)
Hayatında izlediğin ilk film?

‘Evde Tek Başına’ sinemada izlediğim ilk filmdi, altyazılıydı ve hızlı sahnelerde yetişemediğim için annem replikleri kulağıma fısıldıyordu.
Son film?
‘Stories We Tell’, hile yaptım aslında ‘Sevdiğim’ son film.
Hayatının filmi lhangisi?
Hayatım konusunda genelleme yapmadaki beceriksizliğimin belgesi olacak bu yanıt, af dilerim. Çoğu Chaplin, Bunuel filmi; ‘Bir Ayrılık’, ‘2001: A Space Odyssey’, ‘Başkalarının Hayatı’, ‘Peter Sellers’ın Yaşamı ve Ölümü’, ‘Le Petit Soldat’, ‘Persona’ diye gider, gider, gider.
Hayatın filme çekilseydi seni kimin canlandırmasını isterdin?
Beş sene önce de sorsanız bu yanıtı verirdim muhtemelen ama bugün tekinsiz, tedirgin ve fakat pek ferah hissederek… Philip Seymour Hoffman. Oluşabilecek soru işareti için de: Cinsiyet de neymiş?
Sinema tarihinden kiminle karşılıklı oynamak isterdin?
İlk aklıma gelen isim John Cazale oldu.

**

‘Eğer’ kabul buyurursanız…
Yine ‘!fİstanbul’ zamanı geldi çattı. Sinemaseverlerin ‘kutsal’ faaliyetlerinden biri olan organizasyon 13. kez huzurlarımızda. Işıltılı bir program sunan ‘!fİstanbul’da kuşkusuz en gözde film Lars Von Trier’in ‘Nymphomaniac’ı. Ayrıca ‘Dallas Buyers Club’, ‘The Double’, ‘Under the Skin’, ‘Is the Man Who Is Tall Happy?: An Animated Conversation with Noam Chomsky’, ‘The Wind Rises’ ve ‘The Grandmaster’, Türkiye galasını ‘!fİstanbul’da yapacak filmler. İstanbul turuna 13 Şubat’ta başlayacak olan ve 23 Şubat’tan itibaren rotasını Ankara ve İzmir’e çevirecek olan etkinlikte not alınması gereken bir faaliyet de ayın 17’sinde Salt Beyoğlu’da Nan Goldin ve Michel Gondry’nin konuşmacı olarak katılacağı ‘Küçük Sohbetler’ olacak. Bu arada filmler Beyoğlu Cinemaximum Fitaş, İstinye Park Cinemaximum ve Cinemaximum Budak sinemalarında gösterilecek.

False
Haber Yorumlarını Göster
Haber Yorumlarını Gizle