GeriKelebek O benim doer’ım
MENÜ
  • Yazdır
  • A
    Yazı Tipi
  • Yorumlar
    0
    • Yazdır
    • A
      Yazı Tipi

O benim doer’ım

O benim doer’ım
refid:18929198 ilişkili resim dosyası
Abone Olgoogle-news

Lenovo, benden Türkiye’nin dört doer’ından birini seçmemi istedi. Doer, yani henüz kariyerinin en üst seviyesine gelmemiş ama gelecek vaat eden insan... Öyle büyük bir sorumluluk ki. Başarılı bir sporcu mu yoksa idealist bir öğretmen; kahraman bir polis ya da mucit bir mühendis mi olmalı benim doer’ım? Başımı iki elimin arasına almış düşünürken geldi önüme oturdu: Hakan Gence. Birden kafamda bir şimşek çaktı: Benim doer’ım neden genç bir gazeteci olmasın?

Gülümsemesine sakın kanmayın. O tatlı gülüşüyle neler söyletti insanlara...
Hürriyet Cumartesi’yle Pazar Gazetesi’ni rekabete soktu, insanlar onunla röportaj yapabilmek için cumartesiyi tercih ediyor artık... Herkes ilk röportajı ona vermek istiyor, onnula konuşmadan başka gazeteye çıkmıyor...
Şeytan tüyü gibi bir şey var onda: En ciddi insanların, kıdemli solcu abilerin bile vidalarını gevşetiyor, kimseye anlatmayacakları yönlerini açıyorlar ona...
Mahir Günşıray’a “gamzeleriniz ne kadar güzel” diyebiliyor...
Emekli Koramiral’e “çapkın mıydınız” diye sorabiliyor...
“İşte bunu zor konuşturur” dediğimiz Kenan İmirzalıoğlu’na ballandıra ballandıra nasıl öpüştüğünü anlattırıyor...
Haftada üç haber, dört röportaj, bir ‘en iyiler’ ve iki sabit sayfa attırabilme yeteneğine sahip...
İşi öğrensin diye bir hafta istihbarat servisine gönderdik, cenaze/yangın/kaza görmekten iki gözü iki çeşme döndü servise...
Haber üretmek kadar haberini pazarlama konusundaki ısrarı ve kulis yeteneğiyle de ünlü...
Arkeoloji okudu, lisansüstüne doymuyor...
İlk geldiğinde 20 kilo daha az çekiyordu tartıda ve gür saçları vardı... Gazeteciliğe altı yıl önce başladı ama o bir ‘sünnetten Hürriyet’li: Küçükken Hürriyet’in kapısında sünnet kıyafetiyle çekilmiş fotoğrafı var...
Oyuncu olarak Kıvanç Tatlıtuğ’u, yönetmen olarak Nuri Bilge Ceylan’ı sevebilecek bir popüler kültür çöplüğü...
Dolce&Gabbana’nın, Armani’nin en parlak, en dallı güllü parçalarını buluyor, giyiyor ve eleştirilerimize kulak asmıyor...
Bütün ev hanımlarıyla rekabete girebilir: İzlemediği dizi, bilmediği şarkı, takip etmediği forum, yarışma yok...
Bağımlılık yaratıyor. Röportajı yayınlayacak yerimiz olmadığı için şarkıcılara albüm lansmanı erteletiyor...
Nasıl beceriyorsa, sabaha kadar eğlendiği bir gecenin ertesinde yazısı ben gelmeden sırada hazır oluyor...
Sevmeyeni yok. Yayın yönetmenimiz ve ben dahil bütün çalışma arkadaşlarımız üzerine titriyor...
Yazdıkları kadar yazmadıklarıyla da tehlike. Bugüne kadar yaptığı bütün röportajların kasetlerini saklıyor. Bir gün off the record’ları açıklarsa yer yerinden oynayacak...
İdolü Ayşe Arman...
Ama bana kalırsa boynuz kulağı geçecek...
İşte o benim doer’ım...
İyi ki seninle çalışıyorum Hakan Gence...

YEDİKLERİ-İÇTİKLERİ-SEVDİKLERİ

* En sevdiği kafe/bar/kulüp: Ortaköy House Kafe, Good Mood, Eeelence
* En sevdiği içki/meze/kokteyl: Tekila, topik, votka-martini
* En sevdiği DJ/müzisyen/şarkı: Ozan Doğulu, Kenan Doğulu, Arada Sırada (Ajda)
* En sevdiği tatil yeri/otel/plaj: Bodrum, Hilton Gölköy, Bianca Beach
* En sevdiği şehir/semt/sokak: İstanbul, Asmalımescit, Atiye Sokak
* En sevdiği kıta/ülke/kent: Avrupa, İspanya, Milano
* En sevdiği yazar/kitap/şiir: Hakan Günday, İskender, Yaz Geçer (Murathan Mungan)
* En sevdiği modacı/marka/giysi: Marc Jacobs, Network, Nike spor ayakkabı
* En sevdiği tasarımcı/atölye/ürün: Derin Sarıyer, Koleksiyon, Autoban’ın berjerleri
* En sevdiği parfüm/gözlük/saat: Tom Ford, Carrera, Armani
* En sevdiği yönetmen/film/oyuncu: N. Bilge Ceylan, Dirty Dancing, Kıvanç Tatlıtuğ

VAZGEÇEMEDİĞİ RÖPORTAJ İNCİLERİ

* Nasıl bir ailede doğdunuz?
* Nasıl öpüşürsünüz?
* Kendinizi seksi buluyor musunuz?
* Bokser mı slip mi?

NİCE YILLARA ROXY

18 senede neler değişti

Bir İstanbul klasiğine dönüşen Roxy’nin ortaklarından Cem Selcen anlatıyor

Elinde içkisiyle TRT-3
İSTANBUL’DA...

Roxy 1994’te başladı. Demek son yirmi yıl üzerine konuşma vakti gelmiş. Her şey bir yana, ben bu şehrin çok ilginç son 20 yılını böyle yaşadığım için memnunum. Çok ilginç çünkü 90’ların başında bir kendine gelme, başka türden bir toparlanma yaşadı bu şehir. Yeniyi, o zamana kadar özlediği hayatı coşkuyla talep etti insanlar. Kafeler, barlar açılmaya başladı. Bir-iki küçük barda, zamanında TRT3’te dinlemek için heyecanla bekledikleri müzikleri ellerinde içkileriyle, tıpkı dünyanın herhangi bir metropolündeki gibi dinlemeye, eğlenmeye başladı. Şimdinin İstanbul’unda o zamanların mayası vardır. Tam o sıra, yani herkes küçük yerlerde takılırken biz, tersine büyük bir yeri, Roxy’yi açtık. Sanırım on sekiz yıldır yeni ve iyi bir yaşama biçiminin yaşaması ve yeşermesi için de üzerimize düşeni yaptık. Hala da tam orada duruyoruz. Bunlar güzel şeyler. Bunu bu şehirle birlikte yaptık.

Smokinden tişörte geçtik
ROXY’DE...

Biz herhalde bir gece kulübüne yabancı bir müzik grubu getiren ilk mekanızdır memlekette. O zaman, yani 1994’te, Orqueste Randy diye bir salsa grubu getirmiştik ilk. O gece insanlar gece elbiseleri ve nerdeyse smokinle gelmişlerdi salsa partisine. Biz ter içinde tişörtlerle onları karşıladığımızda şaşkınlıklarını görmeliydiniz. Ama ikinci gece Lacoste’ları çekip geldiler. Son yirmi yılda o türden eğlenmeyi öğrendi İstanbul. Dans etmeyi, içki içmeyi ve hem düzgün hem eğlenceli olunabileceğini öğrendi. Gece kulübünün pavyondan başka bir şey olduğunu devlet bile öğrendi. Tatil diye gittiğimiz Paris, New York’ta günlerimiz plakçılarda geçiyordu. İlk bizim çaldığımız tonla parça vardır şehirde. İçki de... Küba gezisinden sonra mojito tarifi basılı tişörtler giydirmiştik çalışanlara. Şimdi harcıalem.

Birkaç isme sıkıştı
DÜNYADA...

Eğlence hayatı 2001 sonrası krizle birlikte hafif sallandı. Şimdinin karambol eğlencesinin ilk zırtlamasıdır o zamanlar. Sonraki birkaç yıl yine toparlanıldı, daha fazla mekanlı bir eğlence hayatı oldu İstanbul’da. Kulüpler, kafeler çoğaldı. Ama bir dağınıklık da oluştu. Müzik ve mekan bağlılıkları kayboldu biraz. Dünya da bir garipti. Son yıllarda özellikle ticari müzikte birkaç isme sıkıştırdılar insanları. MTV’sinden çok dinlenen radyolarına kadar hep aynı şeyler, aynı havalar... Ama sanki şimdilerde yine bir değişim rüzgarı var gibi. Albüm satışları düştü. Artık performanslar ve kulüpler tekrar önemli hale geliyor herkes için.

Ciddi havaları dağıldı biraz
MÜDAVİMLERDE...

Tabii eğlence işi bu topraklarda hep biraz garip. Öyle çok eğlenene pek de iyi gözle bakmazlar. Dansını bastıracaksın biraz. Etrafa bakacaksın ciddi ciddi. Sanırım biz bu havayı dağıttık az da olsa. Bırak eğlen, keyfini çıkar orada olmanın. Hayat kısa! İnsanlar bu çağrıya uydu. İş budur. Tüm sorun nasıl yaşadığın. Gerisi hikaye. Bu sene ayrıca yeni kurduğumuz Roxy Junk markasıyla Roxy ruhunu dışarıya da taşıyacağız. Diyelim ki evinizde bir davet vereceksiniz... Roxy Junk, müziğiyle, içkisiyle, ses sistemiyle size özel daveti hazırlayıp uygulayacak.

Şimdi daha yakışıklıyım
BENDE...

Bu fotoğraf çekildiğinde 30 yaşındaydım. Şimdi 48... Bence daha yakışıklıyım.(Gülüyor) Herkes tahmin edebilir, Roxy’yi kotardığımız enerjiyle çok daha fazla para kazanılacak başka işler yapılabilirdi. Ama dediğim gibi, bu işi yaptığıma ben kendi adıma memnunum, ancak böyle bir işte diyeceğimi der, güzel de yaşayabilirdim, vakit ayırıp kitaplar, romanlar yazabilirdim. Bu arada dünyayı da gezdim sayılır. İşin güzel yanı, hala bir yandan da çocukça eğleniyoruz.

False
Haber Yorumlarını Göster
Haber Yorumlarını Gizle