GeriMagazin Ölü fare gösterip ellerimi bağladılar
MENÜ
  • Yazdır
  • A
    Yazı Tipi
    • Yazdır
    • A
      Yazı Tipi

Ölü fare gösterip ellerimi bağladılar

Ölü fare gösterip ellerimi bağladılar

Ben türküleriyle tanıdım onu ama her ne hikmetse bir süredir polemikleri, sosyal medya linç haberleriyle takip ediyorum. Söylediğine göre derdi taraf olmak değil, itirazı haksızlığa... Şükriye Tutkun ile yolumuz yüzlerce kilometre uzakta, Kahramanmaraş’taki bir organizasyonda kesişti. Mülteci çocukların arasında geçmişe daldı, 2 yaşında terk edildiği çocuk yurdundaki günlerine döndü. O duygusal anların ardından karşılıklı oturduk, her şeyi açık açık konuştuk. Eski bir belediye başkanını zan altında bırakacak iddialarda da bulundu, yürek burkan anılar da paylaştı.

Sizi zaten yıllardır dinlerdim ama son dönemde türkülerden ziyade sosyal medya linçleriyle, polemiklerle, davalarla gündemdesiniz. Neler oluyor?

- Önce geçen yılki olay, değil mi? Fahrettin Altun’la ilgili olan...

Aynen öyle... Herkes Fahrettin Altun’un çardağı yasal mı değil mi diye konuşurken, sen “Ama bu haksızlık” diye kendini ortaya attın. Neden?

- Ateşe attım hatta... Hem de hiç farkında olmadan. Neden sorusunun cevabı da çok basit; onlara destek olmak amacıyla.

Ölü fare gösterip ellerimi bağladılar

Altun ailesine destek verme gereğini niye duydunuz ki?

- Benim için isimlerin önemi yok. Ortada bir insana yapılan haksızlık vardı. Fahrettin Altun’a laf atanlar, kanser tedavisi gören yoksul bir adam vakfa ait kiralık evinden atılırken sesini çıkarmadı, neden? O da buradaydı. Adam kahrından öldü. Üstelik o ev hâlâ boş duruyor. Buna hiçbir yetkilinin gıkı çıkmıyor, sonra vay efendim Fahrettin Altun orada çardak yapmış. Bunun adı ikiyüzlülük.

Dediniz... Ve eski dostlarınız dahil pek çok kişi ayağa kalktı.

-O zamana kadar beni arayıp sormayan solcu arkadaşlarım arıyor, “Sen ne yaptığının farkında mısın? Sen kendinde misin, ne yapıyorsun?” diyor. Ne yapmışım ben ya! Yıllarca gururla koltuğumun altında taşıdığım gazete, Cumhuriyet gazetesi, inanın benim anneannem bile o gazeteyi okurdu- bugün nasıl yalan haber yapıyor, hiç anlamıyorum. Yalı fotoğrafı basıp “Burada oturuyor” dediler. Zaten en başta ona itiraz ettim, orada değil burada oturuyor, komşumuz.

Siz önceden onları tanıyor muydunuz? Görüşmüşlüğünüz var mıydı?

- Tanıyorum, tanıyorum derken “Hoş Geldin” hediyemi alıp evlerine gitmiştim ilk olarak.

Ev hediyesi... Kaldı mı öyle adetler?

- Tabii. Kuzguncuk öyle bir yerdir. Komşuluğun yok olmadığı çok güzel bir semt. Fahrettin Altun ve eşi Fatmanur Altun da komşuluk olayına hemen ayak uydurdu. Ayrıca taşınırken kedilerini arkalarında bırakmamışlar, bir hayvansever olarak da çok hoşuma gitti bu durum açıkçası.

Sizin de kedileriniz varmış. Kaç tane?

- 15-16 var. Hiçbiri bana yük değil. Sağlıklarını takip ediyorum, mamalarını veriyorum, enerjim yettiği kadar devam.

MURAT HAZİNEDAR BİZİ DOLANDIRDI

Yine o yalı-çardak çıkışınıza döneyim. Bu çıkış, işlerinize yansıdı mı? İyi ya da kötü anlamda soruyorum.

- Olumlu bir yansıması olmadı, tam tersine işlerim kesildi. Mesela almam gereken bazı ödemeler aksadı, vermeyi reddettiler. Beşiktaş Belediyesi ile mahkemeliğiz şimdi.

Sebep?

- Önce “Vereceğiz parayı” diyorlardı, şimdi “Biz onu ödedik” diyerek reddediyorlar.

İyi de elde bir dekont falan yok mu?

- Sözde aracı firmaya ödemişler. Benimle WhatsApp yazışmaları duruyor ama...

Şimdiki belediye başkanıyla mı yaşadınız bu sorunu?

- Yok, bizi Murat Hazinedar dolandırdı. Önceki belediye başkanı...

Dolandırdı derken... Bu çok ağır bir itham ama...

- Ama konser paramı vermedi benim. Görevden de alındı. Sonrası ha bugün ha yarın... Sonunda gittim yeni belediye başkanına, dedim ki “Bu sizin suçunuz değil, önceki yönetimin suçu.

Bunu yaşayan bir tek siz misiniz?

- Yok yok... Hande Yener’in de 600 bin lirasını vermemişler. Polat Yağcı gitmiş zorla faiziyle birlikte almış.

Yeni başkanla yaptığınız görüşme de mi işe yaramadı?

- Yok. “İsterseniz yeni bir konser yapalım, o parayı da bu şekilde tahsil edeyim” dedim. Bir sene geçti aradan... En sonunda “Ödeyelim” dediler, avukatımı yönlendirdim. Ama konserin üstünden geçmiş üç sene, haliyle faizini hesapladık. Biz faizini hesaplayınca o ödeme de iptal oldu. Belediye başkanı “Vermeyin” demiş. Şimdi de mahkemede “Biz ödedik” diyorlar. Yahu yazışmalar var. Özellikle miktarı da belirttim, “En azından 40 bin liranın bir kısmını verin” falan diye. Bilerek rakam söyledim yani... Elimde belge olsun. O arada Cumhuriyet gazetesini de benimle ilgili “Sümüklerin efendisi” diye bir başlık attığı için mahkemeye verdim.

Sen CHP kökenli olduğunu söylemiyor muydun?

-  Öyleyim. Ama ne bileyim işte... O olaydan 3-4 ay önce de Eskişehir’de CHP’lilere konser verdim ben... Çıktık izleyicilerle beraber “Yaşa Mustafa Kemal Paşa yaşa” dedik, yumruklarımız havada falan. Bir AK Partili de çıkıp laf etse ya... Etmediler. Tek kötü yorum yok. O konserin öncesindeyse Zehra Zümrüt Selçuk’la bir paylaşım yapmıştım. Ben 14 yıl devletin yurtlarında kalmışım, benim bakanım sonuçta. Yıllardır her bakanla görüşmüş, “Bir katkım olursa emrinizdeyim” demişimdir.

Evet, yurtlarda büyüdüğünüzü hiç saklamadınız siz.

- Niye saklayayım? En başından beri bunu söylüyorum ki yurtlardaki çocuklara örnek olabileyim. Yurtlarda bulunan çocuklardan biri bile görse, “Aaa Şükriye abla da yurtta yetişmiş. Ben de onun gibi olabilirim” dese, iki çocuk beni örnek alsa, bu bana yeter.

Çok özel olacak belki ama sormak istiyorum. Aileniz sizi neden yurda bıraktı?

- Annem iki kere menenjit geçirmiş. Sara hastasıydı. Akıl hastanesinde de yatmış. Son dönemde bir de demans teşhisi konmuştu.

Yani size bakabilecek durumda değildi.

- Değildi.

Peki sizi görmeye yurda gelir miydi?

- Tabii ki. Onca sorununa rağmen annem kadar melek bir insan görmedim. Nur içinde yatsın. Vefat etmeden benim albüm yaptığımı gördü ama... Televizyonda beni gösterip “Bakın, benim küçük kızım” dermiş.

Ölü fare gösterip ellerimi bağladılar

MÜLTECİ ÇOCUKLAR BANA GEÇMİŞİMİ HATIRLATTI

◊ Sizinle karşılaşmamıza Yunus Emre Enstitüsü vesile oldu. İkimiz de enstitünün düzenlediği organizasyondayız. Ben izleyiciyim, siz sahnede. İlk kez mi bu tür bir işbirliği oldu?
- İlk değil. Daha önce Üsküp’te bir etkinliğine katılmıştım, sonra Ürdün-Amman’da... Bu insanları boşuna sevmemişim. Yunus Emre adına yakışır şekilde çalışıyorlar.

◊ Bugün Suriyeli mülteci çocuklarla bir aradaydık. Neler hissettin?
- Geçmişi hatırladım. Yurttayken bizim de böyle bir bahçemiz, bugünküler gibi ziyaretçilerimiz vardı. Bugün ben ziyaretçiydim, o çocuklar da ben...

◊ Benzerlikler gördünüz mü?
- Görmez olur muyum? Biz de harçlık isterdik, getirilen kurbanların boynuzunu tutmak için yarışırdık, taşır gibi yapardık ki bahşiş versinler.
Buradaki çocukların koşuşturması benim yaşadıklarımdan farksızdı. Hani gelip ziyaretçilere dokunuyorlar, çiçek toplayıp veriyorlar falan ya... Aynı şeyleri zamanında ben yapıyordum.

PANDEMİ YÜZÜNDEN ÇOK OTURDUK, YETER ARTIK

◊ Televizyona dönmek gibi bir niyetiniz var mı?
- Belki hatırlarsınız, 3 yıl önce Rüstem Avcı ile “Arda Boyları” diye bir program yapmıştım.
Yeniden program hazırlığındaydık ki araya pandemi girdi. Yakında “Serenat” adlı yeni programımızın çekimlerine başlayacağız.

◊ Hangi kanal için hazırlıyorsunuz?
- TRT Müzik... Son zamanlarda da çok iyi işler yapıyor TRT. İbrahim Eren’i gerçekten çok takdir ediyorum, genç beyin.

◊ Yani hem sahne hem de televizyon çalışmalarıyla pandemi molasına son veriyorsunuz.
- İnşallah. Pandemi yüzünden çok dinlendik, çok oturduk. Yeter artık...

KÜLTÜR ELÇİSİ OLMAK İSTİYORUM

◊ Yunus Emre ile olan bağınız enstitü işbirliğinden ibaret değil. Bir de özel projeniz varmış.
- Evet. Yunus Emre Yılı kapsamında bir Yunus Emre müzikali, daha doğrusu müzikli gösteri yapmayı düşünüyoruz. Onun hazırlıkları içindeyiz. İçinde dans da olacak, şiir de, Yunus Emre’nin şiirlerinden bestelenmiş eserler de... Bu kültürü, Türk müziğini ve Türkiye’nin sesini duyurmak istiyorum.

◊ Hedefiniz bu projeyle dünyaya açılmak mı?
- Nereye kadar gidebilirsek... 1996 yılında albümüm çıktı, o zamandan beri kültür elçisi olmak istiyorum. Belki Yunus Emre Yılı buna vesile olur...

Ölü fare gösterip ellerimi bağladılar

TAYYİP ERDOĞAN’I BABA GİBİ GÖRÜYORUM

◊ Kaç kardeşsiniz?
- Annemden bir ablam, babamdan da bir abim var. Annemle babamın tek çocuğuyum.

◊ Onlar da mı sizin gibi yurttaydı?
- Yok. Ablam annemin ilk eşinden. Onlar ayrıldığında ablam babasında kalmış, babaannesi bakmış. Abimse babamın yanındaydı, Ordu’da... Sersefil olmuş, babam ona da sahip çıkmamış.

◊ Babanız sizi niye terk etmiş?
- Bir gün annemle kavga ediyorlar. Babam çekip gidiyor, boşanmak için falan da gelmiyor galiba. Yıllar sonra beni bulmak için geldiğinde ise trafik kazası geçiriyor.

◊ Tam Türk filmi...
- Maalesef bu kadar da değil. Sonrasında evde babamın sebep olduğu çok büyük bir yangın çıkıyor. Annemden sonraki eşi ve iki kızları, o yangında can veriyor. Babam daha da iflah olmuyor. 59’unda vefat etti.

◊ Hiç görüşme fırsatı bulmuş muydunuz?
- İki kere. İkisinde de hastanedeydi... Yani toplasan bir saat konuşmuşluğumuz yok. Yani “Tayyip Erdoğan’ı baba gibi görüyorum” sözümü, benim yaşadıklarımı yaşayanlardan, babasız büyüyenlerden başka kimse anlamaz.

◊ Yaşadığınız son sosyal medya lincinin konusunu da böylece siz açmış oldunuz. Neden öyle bir paylaşım yapma gereği duydunuz?
- Ya siz Tayyip Bey’in torunuyla olan o fotoğrafı gördünüz mü? O kadar güzel bir fotoğraf ki, açıkçası özendim. Çünkü ben hayatımda hiç böyle bir şey yaşamadım.
Aslında aynı fotoğrafı, yanlış hatırlamıyorsam babamın ölüm yıldönümüydü, paylaşmıştım ben. O kare bir kez daha karşıma çıkınca yine paylaşayım dedim.

◊ Sosyal medyadaki dalgalanmadan sonra kendisiyle hiç bunları konuştunuz mu?
- Tayyip Bey’le mi?

◊ Evet...
- Yok. Tayyip Bey’le bugüne kadar hiç görüşmedim ki bunu konuşayım. Bir kere el sıkışmışlığım var, o kadar. Ama Emine Hanım ile çok konuştuk. Sağ olsun sever, destekler beni, ben de kendisini çok severim.

◊ Siz kaç yaşındaydınız yurda bırakıldığınızda?
- 2... Çocuklar için yurttakiler artık ailen oluyor. Çok yakın bir arkadaş ediniyorsun mutlaka, her şeyini onunla paylaşıyorsun. ABirbirinizi koruyorsunuz. Ablaların koruduğu küçük kızlar oluyor ayrıca...

◊ Ablalar, küçükleri neden koruyorlardı?

- Her çocuk o kadar da iyi ve uyumlu olmuyor maalesef. Bazıları bana da işkence ederdi. Ölü fare getirip gösterirlerdi, ellerimi bağlarlardı. Belki küçükken aynı şeyleri başkaları da onlara yaptı. Bilemezsin ki... Ama istisna onlar tabii. Sevgi ilişkisi ve dayanışma çok daha fazladır çocuklar arasında...

◊ O dayanışma günleri yurttan ayrılınca unutuluyor mu?
- Yoo... Benim hâlâ görüştüğüm arkadaşlarım var. Beni koruyan Ayten mesela, 8-9 yaşlarından beri beraberiz.

BENİ KEŞFEDEN YURTTAKİ HOCALARIMDI
◊ Şarkı söylemeyi sever miydiniz?
- Severdim. Çok da söylerdim. Bana hep şarkı söyletirlerdi. Zaten oradaki hocalarım keşfetti beni. Kimileri çıkıp kötülüyor ya onları, çok yanlış. Zamanında Uğur Dündar yatılı yurtlarla ilgili bir program hazırladı hani, ondan sonra insanlar bütün yurtlara “taciz yuvası” gözüyle bakmaya başladı. Tabii bu durumda biz de taciz mağduru! Herkes acıyarak bakıyordu. Sonra bir de iğrenç dizi yaptılar; “Kırgın Çiçekler”. Yurt kızları arasında hırsız mı ararsın, katil mi...

◊ Ama algı zaman içinde değişti sanki, siz ne düşünüyorsunuz?
- Emine Erdoğan hanımefendi bunun için çok uğraşıyor. Konuyu önemsiyor, “koruyucu aile” diyor. Yurt diye bir şey kalmadı zaten, Sevgi Evleri oldular artık.

◊ Değişen sadece isim mi?
- Hayır tabii ki. En azından çocuklar normal yatakta yatıyor. Benim zamanımda demir karyola vardı, Hapishane gibiydi. Biz dışarıya da çıkamıyorduk, öyle bakkalmış çakkalmış falan yoktu. Yıllar önce benim de kaldığım Kasımpaşa Çocuk Yuvası’na uğradım bir gün, çocuklar okçuluk kursuna başlamış, inanamadım. Ayrıca her çocuğu iş sahibi yapmaya çalışıyorlar. Eskiden 18 yaş dedin mi sokağa bırakırlardı, şimdi öyle bir şey yok. Devlet, her şekilde destek olmaya çalışıyor.

 

 

 

 

 

 

En lezzetli yemek tarifleri burada

False