GeriKeyif Orhan Pamuk: Anselm Kiefer’in stüdyosundageçen günüm
MENÜ
  • Yazdır
  • A
    Yazı Tipi
  • Yorumlar
    20
    • Yazdır
    • A
      Yazı Tipi

Orhan Pamuk: Anselm Kiefer’in stüdyosundageçen günüm

Orhan Pamuk: Anselm Kiefer’in stüdyosundageçen günüm
refid:28708704 ilişkili resim dosyası
Abone Olgoogle-news

“Evet, önce söz vardı” der sanki Kiefer’in resimleri bakana. Ama resimlere ve dünyaya bakmak, yani onları dikkatle görmek, harfleri okumaktan çok daha hoş bir duygu veriyor insana. Acaba resimlere bakarken onları okuyabilir miyiz? Kitaplara resim, resimlere kitap gibi bakabilir miyiz? Anselm Kiefer, yalnız büyük bir ressam değil, derin bir insan da.

Benim için resim yapmak, ileride bir gün yaşayacağım mutlu hayatın bir parçası oldu hep. Yedi ile yirmi iki yaşlarım arasında ressam olmak istedim ve özellikle ergenlik ve ilkgençlik yıllarımda bol bol resim yaptım. Ailem de destekliyordu beni. İstanbul’da, eski eşyalarla dolu bir dairede küçük bir stüdyom bile vardı. İleride büyük bir ressam olacaktım.

Yirmi yıl sonra, bu hayallerimin hiçbiri gerçekleşmemişti; İstanbul’da romanlar yazıyor, onları yayımlıyordum. Ama hâlâ resim, şimdinin değil ileride yaşayacağım mutlu hayatın bir parçasıydı.

1980’lerde arada bir Anselm Kiefer gibi büyük bir ressamın harika eserleriyle karşılaştığımda, yaşamam gereken asıl hayatı kaçırdığım için kıskançlık ve pişmanlık arası bir duygu kaplardı içimi. Ama aklımın bir yanıyla da asla o mutlu hayatı yaşayamayacağımı hissederdim. Kiefer’in eserinin, güçlü büyük tablolarının gösterdiği gibi resim mutluluğu, çocukluk ve gençliğimde sandığım gibi yalnızca imgeler ve hayaller ile düşünmekten ibaret değildi. Fırçanın ve aletlerin kararlı vuruşlarının gücü, ressamın gövdesinin varlığı da sanat denen sihirli denklemin bir parçasıydı. Benim gövdem, omzum, kolum ve elim yapamazdı bu resimleri. Anselm Kiefer’in resimlerinin gücü bu acı gerçeği biraz olsun kabul etmeme yardım ederdi.

Orhan Pamuk: Anselm Kiefer’in stüdyosundageçen günüm

Gene de ama Kiefer gibi biri olabileceğimin hayali, en azından hâlâ iyi bir ressam olabilme umudu aklımın bir köşesinde, unutmaya çalıştığım bir günah gibi, yıllarca beni huzursuz etti. Büyük boy, dramatik tablolarının yanında Kiefer’in özellikle erken döneminde fotoğrafın yardımıyla ürettiği küçük defterlerin, onu yazarların, kitapseverlerin seveceği çok özel bir sanatçı haline getirmesinin de bu mutlu huzursuzlukta payı var.

Kiefer’in eserinde kitaplar, tıpkı metinleri gibi kutsal şeylerdir. Bu duyguyu Kiefer’in eserinin bize hatırlatması, harflerin, kelimelerin, metinlerin –Heidegger’in deyişiyle– şeyliğini hatırlatmasıyla mümkün olur. Kiefer’in bütün hayatı boyunca ürettiği çeşit çeşit kitap ve daha sonraki yıllarda kurşun, cam, başka metal ve alçı levhalarla yaptığı büyük boy kitap heykelleri, biz bu eserlere bakanlara kitabın kutsallığının metin kadar dokuyla mümkün olduğunu vurgular. İster kâğıt üzerine yaptıkları olsun, ister madeni kitap heykelleri olsun Kiefer’in bütün kitapları, benim gibi bir yazarda, kitapların aslında birer metinleri değil dokuları olduğu için kutsal olduğu yanılsamasını uyandırır.

“Kelimelerin temsil ve işaret ettikleri şeyleri değil ama onların dokularını, kelimelerin aralarında kurdukları ilişkileri görelim” der gibidir Kiefer’in kitapları. Tek tek tuğlalarla değil, oluşturdukları duvarın dokusuyla büyülenmek gibi bir şeydir bu. (Kiefer tuğla duvarları görmeyi, tuğlaları tek tek resmetmeyi, tuğla fabrikalarını sever ama resimlerine baktığımızda tuğlaları, hatta duvarı da değil, duvarın dokusunu görürüz en çok.) Kiefer’in bazı resimleri bu yüzden mi o kadar güzeldir; yoksa o kadar güzel oldukları için mi bu düşünceleri yürütürüz, bu konuları aklımdan geçirdiğim zaman karar veremem.

Orhan Pamuk: Anselm Kiefer’in stüdyosundageçen günüm

KELİMELER, HARFLER, AĞAÇLAR, DALLAR, BU KIRILGAN ÇİÇEKLER

Karar vermekte hiç zorlanmadığım şey ise şudur: Kiefer’in ‘kitaplarından’ diğer resimlerine yayılan şey işte bu kitabi dokudur. Sanki bu büyük ressam; dağları, Alman ovalarını, ormanları, Alman efsanelerini ya da unutulmuş eski demiryolu hatlarını ve yolları biz onları kitap gibi okuyalım diye resmetmektedir. Kiefer’in kitaplarından resimlerine, dışarıya bir ışık gibi yayılan edebi doku böylece, sanki onun resimlerinde gördüğümüz her şeyi okunur kılar. Resimdeki ağaçlara, demiryolu hattına, dağlara bir metne bakar gibi bakarız: Resmin sırrı az sonra biz şu enerjik, hareketli, şaşırtıcı yüzeyi okurken çıkacaktır ortaya ama resmi okumak o kadar da kolay bir şey değildir.

Orhan Pamuk: Anselm Kiefer’in stüdyosundageçen günüm

Kiefer’in stüdyosuna beni galericisi Thaddeus Ropac götürdü. Paris dışına çıkan arabada hem gergin hem de hayatında ilk defa sinemaya götürülen bir çocuk gibi heyecanlıydım. Ressam ile daha önce 2008’de Salzburg’da tanışmıştım, resimlerini, eserlerini müzelerden, kitaplardan biliyordum. Onları stüdyoda görünce belki de yeni şeyler hissedecektim. Belki bir gün roman yazmayı bırakır, bütün vaktimi resmetmeye verebilirdim.

Dev stüdyo o kadar büyüktü, çevrede hayranlıkla bakılacak o kadar çok şey vardı ki, yeni resimler karşısında kafam karıştı.Üstelik ressamın dünyası çok tanıdıktı, bazı resimlerin, şu çocuksu uçak heykellerinin, afyonçiçeklerinin benzerlerini çok görmüştüm. Ressamın artık tanıdığım el yazısını resimlerin üzerinde görmek beni biraz rahatlatıyordu. Kiefer hangi efsaneden, kimin hangi şiirinden (Ingeborg Bachmann’ın, Paul Celan’ın ya da Arthur Rimbaud’nun) yola çıktığını, resmin dayandığı tarihi ya da hikâyeyi bize hatırlatmak için resimlerinin üzerine yazılar yazmıştı gene.

Orhan Pamuk: Anselm Kiefer’in stüdyosundageçen günüm

Anselm Kiefer’in sonsuz stüdyosunda resimler arasında sarhoş gibi yürürken “Yazıyla resmin, efsane ile manzaranın kardeş olduğunu ressam çok iyi gösterdigi için mi o kadar seviyorum ben bu resimleri” diye gene soruyordum kendime. Kelimeler, harfler, ağaçlar, dağlar, bu kırılgan çiçekler ve unutulmuş yollar, hepsi aynı metnin ve aynı dokunun bir parçasıydı. Gözümün bakmaya doyamadığı yoğun güzellik, sanki anlaşılması zor, karmaşık temel bir metnin ve dokunun uzantısıydı. Bu çetrefil metni anlamak, resmi, ressamın dramatik fırça vuruşlarını okumak için işte gene sabırsızlanıyordum. Öte yandan bu dokunun tükenmeyeceğini, kelimeler ve imgeler arasında hızla gidip gelen bakışımın, şu ufuk çizgisinin, üzerinde yazılar ve işaretler okuduğum bu dağın ötesine geçip rahatlayamayacağını da biliyordum. Kelimeler ile imgeler, metin ile resim arasındaki bu bitmeyen gerilim Kiefer’in eserinin temel gücüdür.

ONA RESİMLERİMİ GÖSTERMELİ MİYİM?

Orhan Pamuk: Anselm Kiefer’in stüdyosundageçen günüm

“Önce söz vardı” der sanki Kiefer’in resimleri bakana. Ama resimlere ve dünyaya bakmak, yani onları dikkatle görmek, harfleri okumaktan çok daha hoş bir duygu veriyor insana. Acaba resimlere bakarken onları okuyabilir miyiz? Kitaplara resim, resimlere kitap gibi bakabilir miyiz?

Resmi ve metni birleştiren şey her ikisinin de arkasında okumak ve bakmakla tükenmeyecek efsaneler olmasıdır. Bildiğim ressamların belki de en yeteneklisi, en hırslısı ve en edebisi olduğu için Kiefer’in dünyasını bu kadar çok seviyor, ona hem kendimi yakın hissediyor hem de her yeni resimde şaşıyordum. Dev stüdyoda Kiefer’in harikaları karşısında heyecanlanırken, içimdeki çocuk hâlâ ressam olabileceğimi, kafamdaki âlemi resimle de ifade edebileceğimi saflıkla bana söylüyordu. İçimdeki olgun adam, işini seven mutlu romancı ise zaten Kiefer’in resimleri gibi romanlar yazdığımı, alçakgönüllü ve gerçekçi olmam gerektiğini sürekli bana hatırlatıyordu. Baktığım resimlerin güzelliği ile kafam karışmış, çocukluk hayallerime bağlı kalıp ressam olmadığım için hayıflanıyordum. Belki de hayıflanmayı sevdiğim için.

Aynı akşam Ropac, Paris’te Seine kıyısındaki evinde bir yemek verdi. Anselm ile beni yan yana oturttuktan sonra masadaki davetli kalabalığına şöyle dedi: “Biri yazar olmak istemiş, sonra ressam olmuş. Diğeri de ressam olmak istemiş, yazar olmuş.”

Hep birlikte güldük buna. Ama konu benim için gülünecek, eğlenceli bir şaka olmaktan çok, ne yazık ki hâlâ acı veren bir şeydi. Bu yüzden mi beyaz şarabı hızla içiyordum? Beyaz eldivenli ve dikkatli garsonlar da bardağımı hiç boş bırakmıyorlardı.

Bir süre sonra kafam dönerken, cebimdeki hatıra-not defterini düşünmeye başladım. İçinde özenle, hevesle çizdiğim bazı pek çok küçük resim vardı. Acaba en iyilerini yanımda oturan bu büyük ressama gösterse miydim? O anlardı.

Orhan Pamuk: Anselm Kiefer’in stüdyosundageçen günüm

Öte yandan bunun uygun olmayacağını da çok iyi hissediyordum. Herkes bana gülecekti. Thomas Mann’ın, Tonio Kröger adlı hikâyesinde kalabalık ve resmi bir akşam yemeğinde birden şiirlerini çıkarıp okumaya başlayan saygın askerin gülünç durumuna düşecektim. Belki de resimlerimi Anselm’e bir köşede yalnız kaldığımda gösterebilirdim. O çok nazikti, anlayışlıydı, resmetme isteğimi saygıyla karşılardı.

Aklımın daha sağlam, gerçekçi bir yanı ise şöyle fısıldıyordu bana: Ne lüzum var bunlara. Resim yapmadan duramıyorsan, onları kimseye göstermeden evinin bir köşesinde yap. Büyük sanatçılardan, kimseden sakın onay almaya kalkışma hiç.

Bu benim için o kadar dokunaklı bir konuydu ki, masada havadan sudan konuşan, gülüşen davetlilerin mutluluğuna içerliyordum. Anselm de onlarla konuşuyor, hayatta istediğini fazlasıyla gerçekleştirmiş biri gibi dünyanın tadını çıkarıyordu. Sofrada bir an yalnız hissettim kendimi. Ben de sohbete katıldım. Evet, evet, ona kendi resimlerimi asla göstermemeliydim. Ama gene de elimi ceketimin cebine atıp defterimi çıkarma dürtüsünü hissediyordum.

Orhan Pamuk: Anselm Kiefer’in stüdyosundageçen günüm

Bir ara Kiefer bana döndü. Çekingen, hatta kararsız bir ifade belirdi yüzünde.

“Biliyor musun, bir kitap yazdım” dedi. “Onu okumanı isterdim.”

“Adı ne? Kim yayımladı?”

“Notizbücher. Ama İngilizcesi yok.”

Uzun bir sessizlik oldu. Şimdi Anselm Kiefer’i daha da çok sevdiğimi düşündüm. Yalnız büyük bir ressam değil, derin bir insandı da o. Onu kendi resimlerimle rahatsız etmediğim için çok iyi yapmıştım. Üstelik şimdi bir ressam olamamamı tevekkülle kabul ediyordum. Bu, yıllardır ilk defa başıma geliyordu.

Yemek uzun sürmedi, kalabalık, Paris gecesine bir anda dağıldı. Dışarıda rüzgâr, yağmur vardı. Coşkuluydum. Seine boyunca yürümek, düşüncelerimi toparlamak, Anselm Kiefer’in stüdyosundaki günümü düşünmek istedim. Güzel resimler, efsanevi ve kitabi manzaralar gözümün önünde kendi hatıralarım gibi canlanıyorlardı. Kiefer’in yazdığı kitapta ne olabileceğini merak ettim. Ama gözümün önünde ressamın harika resimlerinden başka bir şey canlanmıyordu. Üstelik şimdi, bütün hayranlar gibi, bazen o resimleri kendim yapmış gibi hissediyordum kendimi.

Orhan Pamuk'un Füsun'u...

Orhan Pamuk: Anselm Kiefer’in stüdyosundageçen günüm Orhan Pamuk: Boza satışlarını arttırdım

Orhan Pamuk: Anselm Kiefer’in stüdyosundageçen günüm Çınar Oskay'ın özel Orhan Pamuk söyleşisi

False
Haber Yorumlarını Göster
Haber Yorumlarını Gizle