GeriKeyif David Mitchell: İnsan çok şeydir, insan her şeydir…
MENÜ
  • Yazdır
  • A
    Yazı Tipi
    • Yazdır
    • A
      Yazı Tipi

David Mitchell: İnsan çok şeydir, insan her şeydir…

David Mitchell: İnsan çok şeydir, insan her şeydir…

‘Bulut Atlası’nı başyapıt olarak gösteriyorlardı. ‘Jacob de Zoet’in Bin Sonbaharı’yla daha da iyisini yazdı. Doğan Kitap tarafından henüz yayımlanan ’Kemik Saatler’ ise çıtayı daha da yükseğe koydu… Dünyanın en iyi yazarları arasında sayılan David Mitchell ile kendine özgü bir evren kurduğu ‘Kemik Saatler’ üzerine konuştuk.

Ölümün ve ölümsüzlüğün sınırlarında dolaşan, fantastikle gerçeğin iç içe girdiği bir kitap ‘Kemik Saatler’. Nasıl başladınız yazmaya, nereden çıktı bu fikir?

- Kırklı yaşlarımın başında aynaya baktım ve gençliğimin geçip gittiğini gördüm. Sonra kendime şu Faustyen soruyu sordum: Vücudumun daha da yaşlanmaması için, ölümü oyuna getirmek için, hayatta kalmak için ne yapardım? Bilincimi budar mıydım mesela? 'Kemik Saatler' işte bu kısa soruya uzun bir cevap. 

Karakterlerinizin ömrü bir kitapla sınırlı değil. ‘Kemik Saatler’de önceki romanlarınızdan isimler var. Bir David Mitchell evreni yaratmak mı istiyorsunuz?

- Yazarlık hayatıma böyle bir fikirle başlamadım. İlk başlarda kitaplarımdaki kapılardan girip çıkan karakterler olması hoşuma gidiyordu. Ama sonra bu şekilde, bağlantılar üzerinden bir edebi evren ürettiğimin farkına vardım. Şimdiyse bu durum süregiden bir hırsa dönüştü. 

Peki siz en çok hangi edebi evreni seviyorsunuz? Marvel mi DC Comics mi ya da Tolkien ve George R. R. Martin’in evrenleri mi? Yoksa bir başkası mı?

- Bahsettiğiniz dört evrenin de kendine has meziyetleri var. Büyük kızım bir DC Comics fanı; beni o tür evrenlerle o tanıştırdı. DC ve Marvel evrenleri çok geniş ve birden fazla isim tarafından tasarlanıp başarıya ulaştılar ama biraz da bu karmaşıklığın altında kalıyorlar. Ana karakterleri genç tutmak için hikâyeye tekrar tekrar başlıyorlar ya da paralel boyutlar üretiyorlar.  

David Mitchell: İnsan çok şeydir, insan her şeydir…

O halde Tolkien ve Martin’i ayırıyorsunuz… 

- Tolkien ve Martin öyle değil tabii; hem daha küçük hem daha nüfuz edilebilir işler onlarınki; çünkü tek kişinin elinden çıkma. Martin’in Tolkien’e epey borçlu olduğu da aşikâr ama seks ve şiddete bu denli başvurması ve biraz kaba kaçan realizmi Westeros’u kendine özgü bir fantastik dünya haline getiriyor. Laf açılmışken: Ben Ursula le Guin’in yarattığı dünyaları da çok severim. 

Altı novella’dan oluşan çok uzun bir kitap bu. Yazarken sizi en çok ne zorladı? Her bir karakter için doğru jargonu tutturmak mı? Parçaları birleştirmek mi? Zamanlar arasında gidip gelmek mi? Ya da başka bir şey mi?

- Merkezkaç eğilimlerle merkezcil olanları dengede tutmak zor oldu.  

Nasıl yani?

- Her bir bölüm farklı bir on yılda geçsin, farklı biri tarafından anlatılsın, farklı bir stile ve ‘duygu paleti’ne sahip olsun istedim. Beri yandan bu altı bölüm tek bir romanda birleşmeli; bir novella koleksiyonu gibi görünmemeliydi. İşte bununla uğraşmak en zoruydu. 

Kitap ‘Zamansızlar’ dediğiniz iki grubun, Muvakkitler (Horologists) ve Münzevilerin (Anchorites) kadim mücadelesini anlatıyor. İyilere karşı kötüler gibi biraz… Peki bu kadar basit mi gerçekten bu mücadele? Yoksa her birimizde iki gruptan izler var mı? Okurun ahlaki bir seçim yapması gerekiyor mu? 

- Bu kadar basit ve aşikâr olmadığını umuyorum. Münzeviler, tamam, ölümü dize getirmek için ruhlara musallat oluyor ama bir de şöyle düşünelim: Dün karides yedim, bir önceki gün de tavuk. Onlar öldü; bu sayede ben de yaşadım. Vejetaryenler bile, ahlaki açıdan çok daha  hilesiz hurdasız olsalar da, yaşayan organizmaları tüketiyor. Münzevilerin yaptıkları her şey hayatta kalmak için yaptıklarını düşünüyor. Hepimiz aynısını yapmıyor muyuz? Genetik kodlarımız bunu gerektirmiyor mu? Münzeviler diyor ki, her sene bir iki insan ortadan kayboluyorsa ne olmuş yani, sonuçta dünyada insan kıtlığı yok. Her sene daha fazla insan bungee-jumping yaparken ölüyor! 

Muvakkitler de ahlaki açıdan saf değil.

- Benzer şekilde, Muvakkitler, Münzevilerin bu yaptıklarını önlemeye çalışırken peri kızı gibi davranmıyor. İyilik yapmak için şiddete başvurmak zorundalar. Yani iki grubun da ahlaki durumu biraz karmaşık. Hayat gibi… 

David Mitchell: İnsan çok şeydir, insan her şeydir…

 

BOĞAZ KÖPRÜSÜ ÇOK ÖZEL BİR YER OLDUĞU İÇİN KİTAPTA 

Kitapta İstanbul’dan gönderilmiş bir kartpostal var (Bildiğim kadarıyla, eserleriniz içinde modern Türkiye’ye dair tek referans da bu). İstanbul’u seçmenizin özel bir nedeni var mı? 

- İlkin, Türkçe’deki fantastik editörüm Meriç Mekik’in bana doğru kartpostalı, doğru pulu ve 'air mail' sticker'ını bulduğunu söylemeliyim. Böylece otantik bir kartpostalım oldu. İkincisi, henüz öğrenciyken kız arkadaşımla İstanbul'a gelmiştik ve o hatıraları 'Kemik Saatler'de kullanmak istedim. Biliyorum, Avrupa'nın doğu sınırı biraz belirsiz ama Boğaz Köprüsü üzerindeyken iki kıtayı ayıran özel bir yerde olduğunuzu da hissediyorsunuz. Sembolizme karşı koyulamıyor bazen. 

Siz en çok hangi karakteri sevdiniz yazarken? (Tahminim: Ed Brubeck) 

- Hangi çocuğumu daha çok seviyorum yani?! Evet, Ed’i seviyorum… Bağımlılığını kendine dahi itiraf etmekten kaçan, savaş bağımlısı bir gazeteci…  Marinus’u seviyorum çünkü başka yüzyıllarda geçen kitaplarımda, başka vücutlarda çoktan boy göstermişti. O, insanlığın sembolü gibi biraz da. Hugo Lamb’ı seviyorum çünkü en uzun seyahat onunki… Holly’i seviyorum çünkü 1980’lerden 20140’lara anlatıyı kendi hayatında o birleştiriyor. Yazar Crispin Hershey’i seviyorum çünkü benim nezaketten söyleyemediğim ancak edepsiz bir versiyonumun söyleyebileceği her şeyi o söylüyor. 

“Ancak biteceğini bildiğin şeylere değer veriyorsun” diyor Holly Sykes. Ama bir yandan sizin karakterleriniz bitmiyor; hayatlarının ötesine geçiyorlar. Siz de eserlerinizde ölümden ve ölümsüzlükten sıkça bahsediyorsunuz. Ölümden korkuyor musunuz? 

- Makul ve duyarlı yaşam formlarının çoğu sağlıklı bir ölüm korkusu hisseder. Bir yırtıcı geldiğinde kaçmamız ya da savaşmamız bundandır. Ben de farklı sayılmam. Beri yandan hayatın amaçlarından birinin fanilikle bir ilişki tesis etmek olduğuna inanıyorum; bu ilişkiyi kuralım ki ecel geldiğinde hayatı mümkün olduğunca huzur içinde ve hazırlıklı biçimde terk edelim. Son anlarımın panikle, dehşet ve çaresizlik içinde geçmesini istemem. İyi yaşamanın bir amacı iyi ölmeyi öğrenmektir belki de.   

David Mitchell: İnsan çok şeydir, insan her şeydir…

HER DÖNEM SIRA DIŞI GÖRÜNÜR AMA BU DÖNEMİN SIRA DIŞILIĞI BİLE SIRA DIŞI

Geleceği hep ‘karanlık’ resmediyorsunuz. Bu kitapta da durum farklı değil. Gerçekte ne düşünüyorsunuz bizi bekleyenler hakkında?

- Eh, benim kristal kürem sizinkinden net değil ama evet gelecek hakkında kaygılıyım. İnsanların yapıp ettikleri, gezegende bizi ayakta tutan yaşam destek sistemine zarar veriyor, siyasi kurumlarımız da bunu geri çevirmeye muktedir değil. Birçok insan, bilimsel kanıtlara rağmen zararın hakiki olduğuna inanmıyor… Nüfusun şişmesi, demagogluk, terörizm, üstüne üstlük bu yıl liberal demokrasinin aşınması, seçmenin ‘yalan haber’e bağımlı hale gelmesini de ekleyin… 21’nci yüzyıl bana epey karanlık geliyor.  

Ne olacak peki? 

- Vazgeçmemiz lazım. İnsan, kolay korkutulabildiği ve ihmalkâr olduğu kadar akıllı ve zariftir de. İnsan çok şeydir. İnsan her şeydir. 

Kitapta ‘güç’ üzerine hayli entelektüel bir sohbet de yer alıyor. “(…) Deliler genellikle iktidar diye yanıp tutuşur, akıllıların da pek çoğu onu ister, ama bilgeler uzun vadeli yan etkilerinden korkar” diyor bir karakter. Brexit ve Trump üzerinden nasıl yorumlarsınız siyasetteki  yeni güç dengelerini? 

- Bardağın boş tarafına bakarsak, kaotik bir geleceğe, çözülmeye, ticari sınırlara, yoksulluğa ve gelişmiş silahlara sahip iki ya da daha çok devletin tutuşacağı bir savaşa doğru ilerliyoruz. Ama ‘istenmeyen sonuçlar yasası’, sizin aleyhinize değil lehinize de işleyebilir. Uluslararası siyasette kağıtlar yeniden dağıtılıyor. Belki Trump'ın veya Brexit'in taraftarlarının istediği gibi küreselleşmenin adaletsizlikleriyle gerçekten mücadele edilir. Ama bugüne dek sadece sığ sloganlar duyduk. Rakiplerle çokça dalga geçildi. Bana fikirler iflas etmiş gibi geliyor. Göreceğiz. 2017 çok ilginç geçecek. Her dönem sıra dışı görünür ama bu dönemin sıra dışılığı bile sıra dışı.

David Mitchell: İnsan çok şeydir, insan her şeydir…

 

‘BULUT ATLASI’ FİLMİNDEN MEMNUNUM 

Uzun süre yaşadığınız Japonya üzerinizde nasıl bir etki bıraktı?

- Dokuz yıl orada yaşadım. Yabancı olmanın ne demek olduğunu orada öğrendim. Bugün televizyon ekranlarında, tren istasyonlarında gördüğümüz, Akdeniz sahillerine çıkan göçmenlerden çok daha ayrıcalıklıydım elbette. Başka kültürleri ve dilleri çalışmanın değerini o dönemde anladım. Umuyorum ki o yıllar beni daha sabırlı ve hoşgörülü bir insan yapmıştır. 

Sizi Murakami’yle kıyaslayanlar oluyor; bu da Japonya etkisi mi sizce?

- Bir şey diyemem buna. En iyisi kıyaslayanlara sorun. 

Şu anda İrlanda’da, kitapta da önemli yeri olan Cork’ta yaşıyorsunuz. Harika bir yer olduğunu biliyorum ama edebiyat dünyasından bu kadar uzak olmanın dezavantajları yok mu?

- Bilakis, edebiyat dünyasından uzak olduğu için buradayım. Batı Cork, yani bizim yaşadığımız kırsal bölge nefes kesecek denli güzel. İnsanlar para kazanmaktan çok yaşamlarının kalitesine önem veriyor. Bir de artık 13 yıldır buradayız; iki çocuğumuz var; taşınma mevzusu kabus olur benim için.  

Bir süre öğretmenlik de yaptınız. Ne zaman sadece yazarlıkla geçinebileceğinize karar verdiniz? 

- 32 yaşında, karım ve ben önce İngiltere, oradan da İrlanda’da yaşamak üzere Japonya’yı terk ettiğimizde tam zamanlı bir yazar oldum. Naiftim ve yazarak bir aile geçindirmenin ne kadar zor ve nadir bir şey olduğunu idrak edemiyordum. Ama şanslıydım da, her şey yolunda gitti. Bugüne dek. 

‘Bulut Atlası’ndan sonra ‘Kemik Saatler’in de sinemaya veya televizyona uyarlandığını görmek ister misiniz? 

İyi bir iş çıkarırlarsa, harika olurdu. Gündeme gelmezse de sorun değil. Film uyarlamaları pastadaki çilek ama bir pasta değil sonuçta.  

‘Bulut Atlası’ filmini sevdiniz mi?

Memnunum ben filmden. Bazılarının sevmediğini biliyorum ama ben onlardan değilim. 

David Mitchell: İnsan çok şeydir, insan her şeydir…

 

ORHAN PAMUK BAŞ UCUMDA DURUYOR

En zalim eleştirmenleriniz hakkında ne düşünüyorsunuz? ‘Kemik Saatler’de belli bir bölümde olduğu gibi hain entrikalar planlıyor musunuz onlar için?

- Aslında ben eleştirmenler açısından şanslıyım. Bana öyle sert sözler söyleyen çok isim olmadı. Negatif eleştiriler elbette acı veriyor ama bugünlerde onları okumaktan kaçınıyorum. Böyle davranıyorum ki, o cümleler hafızama nakşolmasın. Okumuyorum, bunun yerine, eleştirmenlerin ismini bir sonraki romanımda azıcık değiştirip, onları korkunç şeylere maruz bırakıyorum! Ufak bir şey ama yasal ve kendimi iyi hissettiriyor. 

New York Times’taki ‘iyi’ bir eleştiride sizin için şöyle denmiş: “Yazmakla ilgilendiği romanlar hep yazması ‘zor’ romanlar.” Öyle mi gerçekten?

- Yazması zor, evet; çünkü kolay yazılan romanlar ne yazar ne de okur olarak ilgimi çekiyor. Ama romanlarımın zor okunur olmadığını umuyorum. Okurun verdiğinden çok aldığını umuyorum. 

Şu an ne üzerinde çalışıyorsunuz? 

- Genç bir blues/saykodelik/folk üçlüsü üzerine bir roman yazıyorum. 1967-1970 arasında geçiyor. 

Ne okuyorsunuz peki?

- Yeni romanım için araştırma yapıyorum çoğunlukla. Bir yandan ilgisiz şeyler de okuyorum. İzlanda sagaları, Carlo Rovelli'nin kuantum fiziği hakkındaki eseri… Orhan Pamuk'un 'Kafamda Bir Tuhaflık'ı da yatağımın baş ucunda duruyor şu an. Harika bir yazar Pamuk.

 

 

TRUMP’IN MEKSİKA’DA YENİDEN DOĞMASINI İSTERİM

David Mitchell: İnsan çok şeydir, insan her şeydir…

Sizin kitaplarınızda insanlar, zaman ve mekânlar arasında hiç durmadan dolaşıyor. Bugünkü göçler hakkında ne düşünüyorsunuz peki? 

- Hürriyet’e göç hakkında ‘vaaz vermeden’ evvel biraz tevazumu takınmam lazım. Sonuçta Türk okuruna hitap ediyorum. Bilgim kısıtlı ve net bir cevabım yok. Zaten böyle cevaplar olsaydı, mevcut kriz de olmazdı. Ama emin olduğum şeyler var. Siyasi sığınma arayan, tehlikeli ve yoksul yaşamlardan kurtulmak isteyenlerle, Rus bombalarından, zehirli gazlardan, cehennemi manzaralardan kaçmak isteyenler arasındaki çizgi belirsiz mesela. Halep’te doğmuş olsaydım, bu tehlikeli ve meşakkatli seyahate ben de çıkardım. Buna eminim. Hiç kimsenin, alternatifi daha da kötü değilse, hayatını bu denli tehlikeye atmayı göze almayacağına da eminim. Kitlesel göçün ev sahibi toplumu iyi ve kötü yönde değiştirdiğini ve ev sahiplerinin bu negatif yönleri yabancı düşmanlığı ve ırkçılıkla suçlanmadan tartışabilmesi gerektiğinden de eminim. Diktatörlerin kötü yönetimlerinin ve başvurdukları gündelik şiddetin göçü tetiklediğinin;  bu yüzden bu şiddet ve kötü yönetimin hedef ülke için de meşru bir mesele olduğuna da eminim. 

Batı dünyası üzerine düşeni yapıyor mu peki?

- Bu kadar boyutlu bir konu için basit kaçıyor bu soru. Çünkü “Hayır, tabii ki yapmıyor” cevabı doğru. Ama “Batı ülkeleri, vatandaşlarının istediğinden fazlasını yapıyor” cevabı da doğru. Bir de şu cevap var: ‘Hayır, Batı üsteni düşeni yapmıyor ama bu konu illa Batı’ya mı sorulmalı? Çin ne yapıyor? Japonya ne yapıyor? Rusya nasıl yardım ediyor? Suudi Arabistan en son ne zaman binlerce mülteci alacağını söyledi.” “Yardım talebi sınırsız, ama yardım kaynağı sınırlı” da doğru bir cevap olur.  

Biraz fazla olmadı mı bu kadar soru?

- Yani şunu demeli. Bir ülkenin kolektif bilince ve kültürel açıdan homojen bir kimliğe sahip olması korkarım ki imkânsız. Kasvetli bir seçim bu. Ama kozmik adalet diye bir şey varsa, Esad ve Putin'in bir sonraki yaşamlarında Halep’te doğmasını umarım. George W. Bush ve Blair de Felluce’de yoksul ailelerin çocuğu olsunlar. Trump’ın da Teksas’ta domates toplayarak ailesini geçindirmeye çalışan Meksikalı bir kadın olarak yeniden doğmasını isterdim.

 

 

En lezzetli yemek tarifleri burada

False