İZZETLİ, MUHABBETLİ, HAKİKATLİ, ŞEVKATLİ, GAYRETLİ,

İZZETLİ, MUHABBETLİ, HAKİKATLİ, ŞEVKATLİ, GAYRETLİ, EDEPLİ KADINLARLA EVLENİLİR Gözlerine aşk perdesi inmiş erkek okuyucum. Sana suallerim var. Dest-i izdivâcına tâlip olduğun kadınla sevdanın derin kuyularına düştüğün kadın aynı mıdır? Mahdum ve kerîme'lerle süslenmiş bir hayat mıdır seninki? Bir ailen var mıdır? Yoksa halâ yalnızlığın ve umarsız aşkların hasadını mı yapmaktasın?.. Sakın unutmayasın ki ideal AŞK'ın mutlu sonunu; aile oluşturur. "Onlar ermiş muradına..." cümlesinin ardı, mutlu bir yuva, güzel çocuklar ve tutkularını tüketmiş bir hayattır. Sizin okuduğunuz romanlarda ise böyle masallara yer yoktur. Eski zaman aşk romanlarında yanlış adamla evlenilir. Bir takım vehimler sonucu öteki kadının izdivâcına tâlip olunur. Böylece aynı zincire bağlanmış iki aşk mahkumu, kendilerini başka zincirlerle başka mahkumlara bağlarlar. İlk sayfadan son sayfaya varıncaya dek o mutlu son beklenilir. Ama bir türlü varılamaz oraya. Böylece 'ideal aşkın' öngördüğü 'mutlu aile' şablonu da hiçbir vakit ortaya çıkmaz. Bu romanların kıssadan hisse bölümü içinde sevenlerin bu dünyada kavuşmaları mümkün değildir. Ecel onları temelli ayırdıktan sonra ancak ahrette buluşabilirler. Zaten büyük bir ihtimalle ahretin aşıkların buluşma bölümüne çocukları da almazlar. Kısacası mutlu aile yoktur bu romanlarda. Ama aile her zaman vardır; aile kurmanın kuralları da vardır... Aile kurulacak kadın; tertemiz, bembeyaz olarak erkeğina gelecek kadındır. Feleğin çarkından geçmiş kadınla evlenilmez. Aile kurulmaz. Ancak hayatın tüm anlamını kendini hasrettiği erkeğin yanında keşfeden, ona çocuklar doğuran ve sonuna kadar kadınlık vazifesinin tüm icaplarını yerine getiren bir kadınla aile kurulabilinir. Şehevî duygulardan, hafifmeşrep tavırlardan uzak durur bunlar. Bir erkeği mesut edebilecek her türlü fâîdeli bilgiyle donatılmışlardır. Öteki kadınlar ise iffetsiz, kifayetsiz ve günahkârdırlar. Onlar bir çiçek gibi yakada taşınır, solup gidince fırlatılıp atılır. Bizim romanlarımızda her türlü kadın, erkek vardır. Ama 'mutlu aşk' yoktur, der okuyucusuna muharrirlerimiz (ama bunu Baudelaire ve Aragon da böyle söylemektedir). Bu yüzden evlenilinir, çocuk sahibi olunur, bir aile kurulur, ama hep yanlış kişilerle. Gerçek aşk ötekiyle olandır. Salondaki saatin boğuk çınlamaları sabahın altısı olduğunu haber verir. Fecrin ateşi yeni bir günün habercisi olurken, hummalı sayıklamalarla geçirilmiş bir gece daha nihayete erer. Belki dışarıda hüzünlü bir yağmur da vardır. Günler geçer, mevsimler değişir. Zamanın ve ruh halinin göstergeleri içiçe geçmiş durumdadır. Sonbahar sonsuz melankoliyi, yaprak dökümünü, uzaklara giden bir türlü haber alınamayan sevgilileri anlatır. Hüzünlü bir yalnızlık içinde, kocaya ya da efendi babaya sofra kurulur. Cismanî olarak orada olunur ama ruh, uzak sisli dağlara hapsolunacak bir yalnızlık kulesi aramaya gitmiştir... Bir tabak sofraya bırakılır, gözler pencereye çevrildiğinde taflanlı bahçede, ıhlamur ağaçlarının çıplak dalları ruzgârda titremektedir. Nilüferlerle dolu havuzda günün son ışıkları kadınları ve erkekleri sonsuz hüzünlere boğar. Hayatta nadiren çıkabilecek fırsatlar birer birer elden kaçmakta, kader ağlarını insanların mutluluğunu hiç düşünmeksizin ağır ağır dokumaktadır. Puslu bir yağmur havasında, dökülen yapraklarda yalnızlık büyür... Aşk, gitgide uzaklaşan bir trenin dumanları arasında kaybolup gitmektedir. Romancılarımız sonbaharı severler, uzun uzun detaylı tasvirlere konu ederler onu. Ya hayatın sonbaharına gelinmiş; kaçan fırsatlar, olabilecek olanlar sislerle kaplı bir aynada tekrar tekrar izlenmektedir, ya da mutlu sona ulaşma ümidi yavaş yavaş sönmektedir. Beklemek ve küçük şeylerden teselli bulmak ve elbette hep sabır... Kalplerde zehirli çiçekler gibi büyütülen ağrılı, sancılı gecelerin, ıstırap dolu uyanışların gözyaşlarıyla sulanan bir sabır... Uzak mekanlarda kaybolmuş, ulaşılamayan, siması hatırlandıkça hasretlere garkolunan bir sevgiliye duyulan ihtiyaç... Ve yüreğin en ücra köşesine gizlenmiş dile getirilemeyen umutlar... Romancını sonbahar tablosunun renklerini, gölgelerini, figürlerini bunlar oluşturur. Sarı ve kahverengi egemen renktir ve hepsi hüzünle karıştırılmıştır. Sonra kış gelir. Bir yıkım fırtınası eser gönüllerde. Ruhlar üşür, başkalarıyla izdivaç zorunluluğu ortaya çıkar, sevgilinin imgesine bile veda edilir. Buhranlı geceler birbirini izler. Sonunda mutlaka verem olunur. Dışarıdaki karın beyazlığındaki mendillere gizli gizli kan tükürülür. Alevin karşısında gözlerini alevlere dikip düşündüklerinde, başlarında geçen felaketler onları ye'se düşürür. Nedense hep ölüm akla gelir. (Ölüm, bekleyiş ve acı, tarihte mevcut tüm aşk hikayelerinin değişmez sacayağı değil midir?) Ve ölüm kışla bitişmiştir. Yanyana durur ve romanda acı çeken kişilerin gözlerinin içine bakarlar birlikte. Sonbaharda acı çekilir ama kış'ta mutlaka ölünür. Kış tasvirlerinde uzun monologlar yeralır. Uzun kış gecelerinde sözlü iletişimin sona ermesi, uzun iç monologların ortaya çıkmasına neden olur. Ölüm duygusuna teslimiyetin yolaçtığı edilgenlik ve kadere razı oluş konuşma arzusunu kırar. Her monoloğun son parçası bir biçimde hep intihar düşüncesine saplanır. Uzun kış gecelerinde gramofonda takılıp kalan kırık plak gibi hep bir ölüme ulaşmak düşüncesi döner durur. Romancı kış tablosunu yaparken beyazın içinden sürekli siyah rengi çıkarır. Kış mevsimi aşkı derinleştirir. Yüzeysel olan artık derinlere kök salmıştır. Baharın geldiği şeftali, badem ağaçlarının çiçek açmasından anlaşılmaz. Yürekler havalanır, küçük bir kuşun kanat çırpışı helecanlara dönüşür. Nedense bir sabah siyah elbise yerine canlı renkli, üzerinde fistolar bulunan bir elbise seçilir. Asî, yerinde duramayan bir bukle tatlı bir sitemkârlıkla yola getirilir. Aynanın karşısında 'bu ben miyim?' sorusu defalarca tekrarlanır. Yüze yayılan pembelikten biraz utanılınır. Bahar, ince hastalığa yakalanmışların bile yanaklarına renk verir. Acaba bu menhus illetten halâs olunabilecek midir? Herkes biraz umutlanır ve pencerenin önünde bir saka kuşu gamsız gamsız şakımaya başlar. Uzun kış günlerini azab içinde geçiren erkek, kaderin onu sevkettiği çıkmaz sokakların ardını düşünmeye başlar. Belli bir mektupla herşey normal güzergâhına döner. Umut yavaş yavaş silkinir ve sonunda coşkulu bir haykırmayla ayağa dikilir. "Canım, cânânım, ruhumun nâdîde çiçeği..." diye başlayan bir mektup kaleme alınmaya başlanır. Tek bir kelime beğenilmez yırtılıp atılır. Yüzlerce defa yeniden yazılır. Mektubun her satırının bir çiçek olup açması, bir kuş olup şakıması arzulanır. "Ya yanlış anlarsa" düşüncesi ardarda eklenen sigaraların dumanı içinde hep kendini gösterir. Mektubun postaya verildiği gün kışın gönüller üzerindeki ağırlığı sanki kalkmıştır. İlk kıpırdanışlar vakti geçtiğinde aşk yine gelir yüreklerin üzerine çöreklenir. Her türlü saadet, melânet, acı, ihanet, fedakarlık ortalığı toza dumana bulamaktadır. Gül açmış ve orada durmaktadır ama dikeni de vardır. Koklanmak istediğinde dikenlerini batıran gül, aşıkları cinnet noktasına götürür. Fırtınalı, inişli çıkışlı bir mevsimdir ilkbahar. Yaz, bastırılmış bir cinselliğin uzaktan duyulan çağrısıdır. Gönüller vücutları kızıştırır. Ama nizam buna uygun değildir. Açık bir cinsellik çağrısı, hafifmeşrep kadınlar, uçarı beyzadeler için mümkündür. İlahî aşkın tarafları için böyle bir durum sözkonusu olamaz. Ya artık vakit çok geçtir ya da henüz çok erkendir. Bir itiraf düzlemine sığınır romancı tensel aşkı konu ederken. Kadın ancak ölüm döşeğinde, geçmiş zaman kipi ile seslenebilir. "Kollarının arasında kırılıp parçalanmaya ihtiyacım vardı!.. Beni zorla almalıydın, beni zorla esir etmeliydin!.. ne aptalmışız YaRabbî..." Uzakta kalmış, gerçekleşmesi mümkün olmayan bir hayalin ateşiyle yanıp tutuşur aşıklar. Yaz, asla düşünülmemesi, hissedilmemesi gereken duyguları açığa çıkarır. Satıraralarında cinsellik, pişmanlıklar içinde haykırarak kendisine bir çıkış yolu aramaktadır. Sıcağın kızıştırdığı bedenler ihanet düşüncesine saplanır. Onun hissettiklerini o da hissediyorsa, ya düşüncelerini kuvveden fiile çıkarırsa? Sahip olunan uhrevî duyguya edilen ihanet muhakkak cezalandırılmalıdır. Uzun yaz günlerinde intikam yeminleri edilir. Planlar yapılır, planlar bozulur. Aşk ayağa kalkmış, tüm duyguları da ayaklandırmıştır. Ama bunların şiddetinden ürkülür. Bastırmak, aşkın vazgeçilemeyen boyutudur. Sayfalar birer birer öte yana devrildikçe, mevsimler gelir geçer, yapraklar dökülür, çiçekler tomurcuklanır. Ayrılıklar, felâketler, kavuşmalar birbirini izler. Soğukalgınlıkları zatürreeye, öksürükler vereme dönüşür. Ölüm özlenir, ıstırap aşkın öznesi olur. Vuslat hep başka baharlara kalır. Fonda aşk, ama hep aşk vardır. Herşey kurmacadır. Bunu yazar da okuyucu da bilir. Ama sözü edilen aşk da hiçbir kumacaya, kategoriye sığmaz. Sonunda roman aracılığıyla aynı fikirde olunur. Aşka hakkı teslim edilir. Her mevsim, aşkın değişik bir yüzünü anlatır. Duygular, tutkular, arzular her biri birer renk olup yazarın fırçasıyla mevsimler tablosunda dağılır gider. H. BERKAY- 21 Şubat 2001, Çarşamba
Haberle ilgili daha fazlası: