GeriKelebek Hürriyet Yazıişleri'nin rütbesiz müdürü Erol Türegün
MENÜ
  • Yazdır
  • A
    Yazı Tipi
    • Yazdır
    • A
      Yazı Tipi

Hürriyet Yazıişleri'nin rütbesiz müdürü Erol Türegün

Kibar, eşine ve Kadıköy'e aşık bir İstanbul beyefendisi olduğunuz söyleniyor.- Böyle düşünülmesi güzel bir şey. Kadıköy'e 1950'de geldik. Başka semtlerdeki akrabalarımızda kaldığımız geceler ağlıyordum; Kadıköy'e gidelim diye. Kadıköy'den ayrılamıyorum.Alışverişe çıktığınızda bir torba evinize, iki torba da iki kızınıza getirirmişsiniz. Bütün ailenin babası olmak neden?- Evimi çok seviyorum. Eşimi, işimi, çocuklarımı çok seviyorum.Gazetenin barında hiç görülmemiş olmanız da mı bu nedenle?- Yok, gidemem. Yani bilmem. İçkiyi sevmiyorum. Bar gibi yerlerde herkesin elinde o var. Gece hayatım yok. Gitmek zorunda kaldığımda da sıkılıyorum. Eşimle gittiğim zamanlar hariç. Evde çamaşır yıkıyorum, bulaşık yıkıyorum. Açıklık getireyim, düğmeye basıyorum. Gazetecilikte en ihtiyacımız olan şey, dinlenmek. İşte ben evimde dinleniyorum. Günde 12 saatten fazla çalışıyoruz. Türkel'in tablolarında bir gizem var. Tabloya girip dinleniyorum.Kola içtiğinizde sarhoş oluyor muşsunuz?- Mideme dokunuyor. Fikret (Ercan), içki içmediğimi bildiği için kola içmemem gerektiğini, sarhoş olacağımı söylüyor.Paylaşımcılığınız nedeniyle mal mülk edinemediğiniz de söyleniyor.- Biz öyleyiz. Bu bir yapı meselesi. Sıkıntıdaki dostlarımıza, akrabalarımıza, sevdiklerimize yardım ederiz. Önce Allah, sonra patronun izniyle gözümü kapatıncaya kadar mesleğimde çalışacağım.Gazetecilik muhabirliktirYazıişlerinin rütbesiz müdürü diyorlar sizin için.- Bir görev birlikteliğindeyiz. Öyle bir havaya insan giremez. Ben haber yazıyorum. Ertuğrul Bey de yazıyor. O zaman Ertuğrul Bey Genel Yayın Müdürlüğü mü yapıyor? Muhabirlik yapıyor. Gazetecilik muhabirliktir. Görevli olan her arkadaşımızın yaptığı her işi biz de yapıyoruz. Çalıştığım her yerde çok uyumlu çalıştım. Uyumsuz gibi görünen arkadaşlarımın aslında öyle olmadığını sözle değil, hareketlerimle anlattım. Hiçbir zaman uyumsuzluk çekmedim, çevreme de çektirmedim.Terazi, danışılan kişi olduğunuz da söylendi...- Fazla methetmişler ama öyleyim herhalde. İki uyarı, hayatımda önemli rol oynamıştır. Akşam Gazetesi'ndeyken, CHP Kadıköy Gençlik kolu Başkanı’ydım. 20 yaşındaydım ve Gazetecilik Okulu'nda okuyordum. İstihbarat Şefi Kemal Aydar beni polis-adliye muhabiri yaptığında tepki gösterdim. Stajyerdim o zaman. Siyasi haberler yapmak istiyordum. Ahmet Emin Yalman beni çağırıp polis-adliye muhabirliği yapmayan, gazeteci olamaz dedi. Kulağımda küpe oldu. Kuşkulu bakmayı, haberin arkasını aramayı, dedektif gibi düşünmeyi kazandırdı. Bir de Erol Simavi beni çağırdı. Gazetede basılmış bir kadın fotoğrafı gösterdi. Güzel mi dedi. Hayır, dedim. Başlığı bir açtı, Sarıyer güzeli... Erol Simavi, başlığı koyanlara, bir şeyi görmeden hüküm vermeyin dedi. Gazetecilik danışma ve birikim mesleği. Yaptığımız bir hatayı, ertesi gün iki milyon insan görüyor. Bana danışıyorlar ama ben de onlara danışıyorum.Üç renk kalemim varÜç renk kalemle toplantılara katılmanız neden?- Mavi, kırmızı ve ispirtolu kırmızı kalemle. İspirtoluyla gündemi işaretliyorum. Maviyle birinci sayfaya girecek haberleri tespit ediyorum. Kırmızı kalemle de o haberlerin önemli olanlarını işaretliyorum. Bunun çok faydasını gördüm. Tek renk kalemle not alan arkadaşlarım, hangi haberin önemli olduğunu bulmak için hepsini okumak zorunda kalırlar. Çekmecenizin biri ilaçla dolu. Her gün nöbetçi olan eczane gibi...- Doğru. Cafer (Yarkent)'in başı ağrır, gelir. Gazetenin doktoru Gündüz'ün benden ilaç istediği çok olmuştur.(Erol Bey'in eşi Türkel Hanım'a soruyorum)Erol Bey, evde de gazetedeki gibi sakin, titiz, nazik ve mütevazı mı?- Bakışından ne hissettiğini, istediğini anlıyorum. Bağırmasına gerek kalmıyor. çocukluğunda da böyleymiş. Okuldan geldiğinde çantasının yeri belliymiş. Odası hep düzenliymiş. İşe giderken pijamasını fırlattığı hiç olmadı. Evlendiğimden bu yana kravatsız görmedim.(Erol Bey, söz kravattan açılınca, bir anısını anlatmadan geçemiyor)- 1937 doğumluyum. 13 yaşındayken Urfa'dan İstanbul'a geldik. Babam hakimdi. Feneryolu'nda bir akrabamız oturuyordu. Bir pazar sabahı buluşup denize gidecektik. Sabah mayomu giyinip üzerine takım elbisemi giyindim. Bir de kravat taktım. Akrabamız beni böyle görünce düğüne mi gidiyoruz Erol, dedi. Ben denize dahi kravatla gittim.Haydarpaşa Lisesi yıllarınızda size James Dean Erol derlermiş.- Derlerdi. O zamanlar James Dean modası vardı. Saçlarımızı öyle tarardık, tek çorap giyiyorduk. Biri kırmızı, diğeri siyah. James Dean'a benzerdim. Nezih Demirkent, Can Bartu okul arkadaşlarımdı. Futbol oynardık. Can Bartu bizi kuyruğa dizerdi. Fikret Bey (Ercan), lise yıllarınızda uzun atlama ya da futbolda dereceniz olduğunu söyledi.- (Kahkaha) Yok, onu sallamış. Fikret, kendisini ping pongda yendiğimi söylemez ama. Olimpiyat üçüncüsü Fikri Saral, liselerarası yarışlarda bizi uzun atlamada yetiştiriyordu. Gazete yöneticilerinde spor tutkusu başladı. Ortayaş sendromundan mı?- Yorumlamıyorum ama bazen gülerek seyrediyorum. Olduğum gibi yaşıyorum. Sporu istiyorum ama hem vaktim yok hem de yaşım uygun değil. Türkel'le vakit buldukça yürüyoruz. Şiir kitabınız var.- 1964'te Yeditepe Yayınları'ndan çıktı. Adı Beş Akşam. Burada herkesin şiiri yayımlanmazdı. Seçici Kurul'da Behçet Necatigil, Behçet Kemal Çağlar, Fazıl Hüsnü Dağlarca vardı. Bir süre şiiri bırakıp şarkı sözleri yazdım. İsteyenler oldu ama biriktirmeyi düşünüyorum.Yeni şiir kitabı?- 13 saat mesaiye dalınca olmuyor. Ama mısralar geliyor aklıma. Teyp alıp okudum. Ama o da olmadı. Edebiyat matinelerinde devamlı şiir okurdum.Ressam eşTürkel hanım, 21. kişisel sergisini New York'ta açıyor. 30 yıldır resim yapıyor ve yurt dışında da sergiler açıyor. Aşık Veysel tablosu, devlet müzesinde. Abu Dabi, Kuveyt'e davet edildi. Bir tablosunu Sağır ve Dilsizler Okulu'na bağışladı. Okuldaki sınıflardan birine adı verildi. Tabloları sarayları süsledi. Türkel hanım, ev kadını olduğunu, boş kaldığında eşine sataşacağını düşündüğü için 30 yıldır resim yaptığını söylüyor. Bu niyetle başladığı resimde profesyonelleşmekten de memnun. ‘‘Gazeteci eşi olmak zor’’ diyor. Yine de ona engel olacak bir şey yapmadığı için gönlü rahat. Büyük kız Figen, şiir yönünün babasından geçtiğini övünçle söylüyor. Gazeteci kızı olmaktan memnun değil. babasının gözaltı günlerini hiç unutamıyor çünkü. Babasının haberler nedeniyle kendisi için sürekli endişelenmesinden yakınıyor. kendisinin de babasına düşkün olduğunu söylemeden edemiyor. babasıyla gurur duyuyor.Evine de işine de erken gelirGözaltı ve cezaevine aşına bir gazeteci! 1959'da Vatan Gazetesi'ndeyken Sansaryan Han'da gözaltıyla tanıştı. Aynı yıl ikinci kez aynı yerdeydi. 12 Mart Askeri Darbesi'nde, Akşam Gazetesi Yazıişleri Müdürü’yken, gazetenin yazarı Çetin Altan'la birlikte Selimiye'deydi. 12 Eylül 1980 Askeri baskılarının daha ilk günlerinde, ‘‘Zam geliyor’’ haberiyle kendini bir kere daha Selimiye'de buldu. Dün gibi hatırlıyor Türegün ailesi. Askeri cipler dolusu, eli tüfekli askerlerin Erol Bey'i götürmelerini. Erol Türegün de 12. günün sonunda eli kelepçeli, ifade vermeye götürülüşünü, tabut gibi hücreyi ve fareleri hiç unutmuyor.Erol Türegün, 36 yıllık eşi Türkel Hanım'a ve yaptığı tablolara aşık. İki kızı ve iki kız torunu var. ‘‘Evine ve işine en erken gelen’’ ünvanına sahip. Beş dakika sektirmiyor. ‘‘Rütbesiz’’, nazik ve titiz yöneticiliğinin yanısıra uzun hapşırmaları ve fıkralarıyla meşhur.Evin duvarları, Türkel Hanım'ın tablolarıyla dolu. Üç boyutlu ‘‘Ağlatan Tablo’’ da annelerinin mezarında ağlaşan çocuklarla bir köpek ve toprağın altında yatan, yavrularına doğrulmuş, ellerini uzatmış anne resmedilmiş. Ben, ağlamaklı bir halde tabloyu seyrederken, Erol Bey de bu tablodan esinlenerek yazdığı ‘‘Yavrularım’’ ve ‘‘Özlem’’ şiirlerini okuyor...Türegün ailesinin resim, şiir, huzur ve nezaket dolu evinden, fal baktırmadan dönmüyorum. Ressamlığının yanı sıra böreği, mantısı ve baktığı kahve fallarıyla ün
False