Güncelleme Tarihi:

Pskiyatr Prof. Dr. M. Hakan Türkçapar’ın gazeteci Yenal Bilgici’nin sorularını yanıtladığı ‘Bana Ne Oluyor? İyi ve Anlamlı Bir Hayatı Kurmanın Yolları’ kitabı Kronik Kitap’tan çıktı. İyi ve anlamlı bir yaşam için derinlikli bir rehber sunan kitap; insanın kendini anlama yolculuğunu ‘Ne arıyorum’, ‘Neden dağılıyorum’, ‘Bana ne oluyor’ ve ‘Nasıl sürdürürüm’ başlıklarıyla dört temel bölümde ele alıyor. Mutluluk, farkındalık, uyku, rutinler, kaygı ve depresyon gibi konular; psikoloji, psikiyatri ve antropoloji perspektifiyle tartışılıyor.
Bilgici “Bana ne oluyor” sorusunun hayatlarımız için temel bir anahtar olduğunu şöyle ifade ediyor: “Cevabı bulmak kolay değil. İnsanın kendi duygularını, kendini analiz etmesi; onları apaçık anlaması zordur. Bu kitapta kendi adıma biraz kopya çekme yoluna gittim ve hayata sizler adına da biraz kolaylık getireceğini umarak bu soruyu Hakan Türkçapar’a sordum.” Prof. Türkçapar, kitapta anlamlı bir hayatın değerlerle ilişki kurmak ve güçlü toplumsal bağlar geliştirmekten geçtiğinin altını çiziyor. Kitap bunları nasıl yapılacağına ilişkin öneriler içeren bir diyalogdan oluşuyor.
Mutluluğu tarif ederken bahsettiğiniz üç ana boyutun -haz, anda kalmak ve anlam bulmak- günümüz toplumunda dengelenmesi nasıl mümkün?
Seçenek bolluğu, kaybetme korkusu, tatminsizlik; hepsi bir araya gelince karar vermek, odaklanmak, bir şeye bağlanmak çok zorlaşıyor. Seçenek fazlalığı maalesef günümüz dünyasında tatminsizlik, pişmanlık ve mutsuzluk üretiyor. Ama şunu da söyleyelim: Mutluluk bulunmaz, inşa edilir. Seçtiğimiz bir yolun iyi hale gelmesini sağlayacak olan bizim o yola adanmışlığımız, kararlılığımız ve çabamızdır.
Basit ama etkili adımlar
Dikkati tiyatro sahnesindeki projektöre benzetiyorsunuz; günümüzdeki ‘dikkat dağınıklığı ekosistemi’ içinde bu projektörün kontrolünü ele nasıl geçiririz?
Sosyal medya, ‘Alice Harikalar Diyarı’nda Alice’in masum bir merakla girdiği ve içinde zamanı, yönünü ve benlik sınırlarını kaybettiği o tavşan deliğine benziyor. Yapmamız gereken, deliğe girmemek, sınır koymak. Bildirimleri kapatmak, ekran süresini sınırlamak ve çalışırken telefonu başka odada bırakmak basit ama etkili adımlardır. Dikkat aralığı kısa olan insanlara uzun uzun bir duvara bakmayı bile öneririm; bir noktaya bakmak zihni yavaşlatır. Kâğıt ve kalemle not tutmak, aynı anda tek bir işe odaklanmak projektörün kontrolünü kademeli olarak geri almanın yollarıdır.
İnsan beyninin çoklu görev yapmaya uygun olmadığını, bunun hızlı dikkat değiştirme olduğunu söylüyorsunuz...
Zamanla yarışma hissi gerçek; bunu inkâr etmiyorum. Ama çözüm aynı anda daha çok şey yapmak değil, bir şeyi gerçekten bitirmek ve ardından öbürüne geçmektir. Bizim ‘multitasking’ (çoklu görev) zannettiğimiz şey aslında görevler arasında gidip gelmek, yani hızlı dikkat değiştirmedir. Her geçiş enerji tüketir, zihni yorar ve hata riskini artırır. Bunu verimlilik sandığımızda yanılıyoruz; hem daha çok yoruluyor hem de daha az üretiyoruz. Multitasking yanılgısı uzun vadede bilişsel kapasiteyi ve karar verme kalitesini düşürüyor.
İyi bir hayat kurmakta uykunun rolü nedir?
Dikkatin, belleğin, öğrenmenin arka planında uykudaki onarım faaliyeti var. En doğrusu ritmi korumak ve uykuyu bir tasarruf kalemi değil, bilişin temel bakımı olarak görmektir. Uykudan tasarruf edilmez. Çaldığınız saatleri vücudunuz eninde sonunda geri alır, ya uzun bir uyku ya da düşen dikkat, artan hata olarak öder.
Seçenek bolluğunun karar yorgunluğu ve tatminsizlik yarattığını söylüyor ve ‘yapay seçeneksizlik’ öneriyorsunuz...
Seçenek fazlalığını aşmanın yolu, kendimizi bilinçli olarak yapay bir seçeneksizliğe almaktan, yani bir tür işleyiş çerçevesi kurmaktan geçiyor. “Bu budur, başka bir yol yok” diyebilmek bir özgürlük kısıtlaması değil; dikkatinizi derinleştirmenin yoludur.
Patolojik seviyede mükemmeliyetçiliğin ‘oldum’ hissini hiç üretmediği için üretkenliği bozduğunu, ertelemeciliğe yol açtığını belirtiyorsunuz. ‘Yeterince iyi’ kavramını hayata nasıl dahil ederiz?
Önce şunu sormak lazım: Standartlarım nereden geliyor? Çoğu zaman içselleştirilmiş dış eklentilerden geliyor; ‘Kusursuz olayım ki eleştirilmeyeyim, reddedilmeyeyim’ kaygısından. O kaygıyı fark etmek, mükemmeliyetçiliğin bir gelişim yöntemi değil, bir korunma-savunma ve olduğu yerde sayma yöntemi olduğunu görmek, ‘yeterince iyi’ye kapıyı aralıyor. Mesele mükemmel olmak değil, makul derecede iyi olabilmektir.
Suçluluk duygusunun aslında ahlaki bir refleks ve harekete geçirici bir güç olduğunu ancak günümüzde yerini ‘başkasını suçlama kültürü’ne bıraktığını belirtiyorsunuz; bu değişim toplumsal dayanışmayı nasıl etkiliyor?
İyi ki hâlâ suçluluk duygusu yaşayabilen insanlar var, yoksa dünya daha kötü bir yer olurdu. Ama önemli olan bu duyguyu nasıl kullandığımız, buradan eylemsizlik ve sadece kendini cezalandırma çıkarsa bir yere varmaz. Aksine bunu bize ve çevremize iyi gelecek bir işaret gibi görmemiz ve o yönde değişime dönük adım atmamız önemlidir. Bunun toplumsal dayanışmaya etkisi oldukça olumlu olur. Bugün modern toplumda bireyselleşme o kadar kutsanıyor ki toplumsal bağlar zayıflıyor. Düğün, cenaze, gündelik ritüeller; bir arada olmayı sağlayan o ortak çerçeveler kayboluyor. Yalnızlık
artıyor, depresyon çoğalıyor. Oysa dünyanın herhangi bir yerinde bir insanın acı çekmesi bile bizi etkiler; bu faydacı bir hesap değil, insan olarak içimizde var olan bir özellik.
Bir ve bütün olmanın toplumsal boyutunu sizce nasıl yeniden canlandırabiliriz?
Ben bireysel mutluluk diye bir şeye pek inanmıyorum. Bazen “Bu devirde bu kadar saflık olur mu” denilen şeyler aslında bize en iyi gelecek şeylerdir: Saf iyilik, diğer insanı düşünmek, başkası için bir şey yapmak... Bu sadece bireysel değil, toplumsal olarak da genlerimizde var. Bunu sürdürmeliyiz. Bugün bu toplumsal boyutu yeniden canlandırmaya küçük ritüelleri geri kazanmakla başlanabilir; komşuyla selam, bir tanıdığa sadece konuşmak için telefon açmak... Ben gerçekten şuna inanıyorum: Sarkaç bir uca gittiyse, bir noktada öbür uca da gelir. 60 bin yıl önceki insanın özündeki bağ kurma ihtiyacı, vicdan ve anlam arayışı hâlâ bizde duruyor. Bu yüzden umutluyum; o özü unutmamak, ona aykırı davranmamaya dikkat etmek bence bugünün en temel sorumluluklarından biri.
‘Olumsuz duygular bize neyin önemli olduğunu gösterir’
Hayatın anlamının entelektüel bir çabayla odalarda aranarak bulunmayacağını, duyguların arkasından çıktığını belirtiyorsunuz. Duygularımız bu arayışta nasıl bir pusula görevi görür?
Hayatın anlamını sadece entelektüel bir çabayla keşfetmeyi beklemek boşunadır. Anlam, hedefi aşar ve her koşulda aşar. Bu yüzden anlam arayışı için masa başından değil, yaşantının ortasından başlamak gerekiyor; zor anlarda, yoğun duygularda, bizi derinden etkileyen ilişkilerde ve kararlarda. Çünkü acı veren şey değer verdiğimiz şeye dokunur; duygu bize tam da bu dokunuşu haber veriyor. Pusula size hedefi vermez; ama yönü gösterir. Olumsuz duygular da bize nerede olduğumuzu değil, neyin önemli olduğunu gösterir. ‘Neden bu kadar öfkelendim’ sorusunu sorduğumuzda, arkasındaki değeri ve ideallerimizi keşfederiz.