Güncelleme Tarihi:

Toroslar’ın en büyüleyici zamanı. Bahar yerini yaza bırakırken doğa yemyeşil yüzüyle karşılıyor bizi. Ovada kalan son serinliğin ve tenimize tatlı tatlı dokunan ılık rüzgârın tadını çıkararak ilerliyoruz. Bu ılık rüzgâr, yüzyıllardır buraları mesken tutmuş kadim bir yürüyüşün, Yörük göçünün habercisi.
Biz Akdeniz’de yaşayanlar onların bu göçebe hayatına pek uzak sayılmayız; dağ yollarında ya da dik bir dönemeçte ansızın yankılanan keçi çanlarına ve o neşeli seslere mutlaka şahit oluruz. Bir Antalyalı olarak bu kültürün içine doğdum. Ben çocukken Yörükler bizim köye çadır kurarlardı. Ali Dedemle çadırlarına koyun sütü almaya giderdik. Annemin ailesi de vaktiyle Osman Dede liderliğinde Antalya’ya göçüp yerleşmiş ama yazları hayvanlarını alıp yaylaya çıkarlarmış. Bu miras sayesinde biz hâlâ her yaz Antalya’nın sıcağından sadece bir saat uzaklaşarak serinliğe kaçıyoruz, şehir yanarken yaylada yorganla yatıyoruz.
Sarıkeçili Yörükleri üniversiteden arkadaşım Mehmet’in (Doç. Dr. Mehmet Çınar) doktora çalışmasıyla girdi hayatıma. Mehmet, Sarıkeçili Yörükleri üzerine tez yazarken bilgisayar başında kalmayarak onlarla aylarca birlikte yaşadı, gözlem yaptı ve hayatlarına dahil oldu. O anlattıkça içimde müthiş bir merak ve göçe katılma isteği uyandı.
Eskiler bilir, havalar ısındı mı Yörük’ün devesi bile burnunu yaylaya dikermiş. Madem develer yönünü çoktan Toroslar’a dönmüştü, bizim de zaman kaybetmeye niyetimiz yoktu. Yaylaya doğru göç yolculuğunda olduklarını öğrendiğimiz an biz de düştük yollara.
Bilinçli tercih
Sarıkeçili Yörükleri, Türkiye’de konargöçer yaşam tarzını tam anlamıyla sürdüren en kalabalık Yörük topluluğu ve aynı zamanda son Oğuz boylarından biri. Onları diğer Yörüklerden ayıran özellikleriyse içlerinde hâlâ develerle göçen ailelerin olması. Keçileri, koyunları, develeri, kamyonları ve traktörleriyle yılın en az altı ayını yollarda geçiriyorlar. Yaklaşık 200 aile bu hayatı sürüyor. Tüm aileler deve kullanmıyor ama birkaç aile hâlâ bu kültürü yaşatıyor. Zorunlu bir göç hali değil bu, kendi istekleri ve bilinçli tercihleriyle sürdürdükleri köklü bir yaşam tarzı. Kış aylarında İçel, Silifke, Gülnar ve Anamur’un dağ etekleriyle sahillerinde konaklıyorlar. Yazın Konya’nın Seydişehir-Beyşehir yaylalarıyla Karaman-Ermenek yaylalarında yaşıyorlar. Yolculuk boyunca uygun yerlerde ikişer, üçer gün konaklayarak ilerliyorlar.
Göç yolları genellikle belli. Yolun üzerindeki köylerin muhtarlığından geçiş izni alıyorlar. Neredeyse her bölgede tanıdıkları olduğu için sürünün aşısı, doğum ve ölüm gibi işlemler daha kolay hallediliyor. Çocuklar göç yoluna en yakın köyün okulunda eğitimini alıyor. Düğün ve cenazeler yine bu köylerde yapılıyor.
Ailelerin çadırları genelde birbirine mesafeli. Her ailenin 100’ün üzerinde hayvanı olduğundan hayvanların birbirine karışmaması ve özel hayatın gizliliği adına bu mesafe şart. İlginçtir ki,
keçiler çadırlarını asla karıştırmıyor, otlamaktan dönünce kendi çadırlarının etrafında koşup ağıllarına giriyorlar.
Göçebe yaşamda kadının rolü büyük ve ağır. Erkenden kalkıp ateşi yakmak, yemek yapmak, çamaşır-bulaşık yıkamak, süt sağmak tamamen kadının sorumluluğunda. Peynir ve yoğurt yapmak yine onların maharetli ellerine bakıyor. Çadırın sorumlusu kadınlar, akşamları ocağın etrafındaki külleri süpürüp bir yere topluyorlar çünkü akşam vakti kül atmanın uğursuzluk getireceğine inanılıyor. Göçebe yaşamda en çok ilgimi çeken şeylerden biri inanç ritüelleri. Evlerini ve hayvanlarını olumsuzluklardan korumak için geliştirdikleri birtakım gelenekler var. Örneğin, ‘gök göz’ dedikleri mavi gözlü insanların nazarının değeceğine inanılıyor. Süt sağımı ve peynir yapımı sırasında bir yabancının olmamasına özen gösteriyorlar. Bir yabancı varsa süte doğrudan bakmaması, sağım bittikten sonra da “Bereketini görün” diyerek iyi dileklerde bulunması bekleniyor.
Sabahın ilk ışıklarıyla Antalya’dan Karaman, Ermenek’e doğru yola çıkıyoruz. Birkaç gün kalmayı planlıyoruz çünkü Yörük göçünün saati, günü belli olmaz, yağmur yağarsa göç durur. Şansımıza hava güneşli. Biz Ermenek’te Marassa adlı tarihi bir konak otelde kalıyoruz. Ertesi sabah gündoğumuyla Kuş Ali’nin çadırına gidiyoruz. Kızı Fatma’yla eşi Mustafa ve oğulları Ali’yle Kuş Ali’nin eşi Hatice Teyze hazırlanmaya başlamışlar. Çadırları söküp develere sarıyorlar. Elimizden geldiğince toparlanmalarına yardımcı oluyoruz. Ali Amca traktörüne atlıyor, Mustafa keçileri topluyor, Fatma, Ali ve Hatice Teyze develeri ayaklandırıyor. Şimdi göçe hazırız. Yürüyerek kafileye dahil oluyorum. Birkaç kare fotoğraf yakalayayım derken keçiler alıp başını gitmiş bile. Yörük evladı Ali ve arkadaşımın kızı Umay’ın elinden tutarak develerin arasında yürümeye başlıyoruz. Develerin hızına yetişmek kolay değil. Öğleye doğru yayla yolunda birkaç gün konaklayacakları alana varıyoruz.
En güzel an
Bu yolculukta amacımız dışarıdan bir göz olarak çekim yapmak değil, bir işin ucundan tutarak hem onlara destek olmak hem de göç ruhunu bizzat yaşamak. Çadırlarını beraber kuruyoruz, keçileri otlandıkları meralardan ağıla sokmalarına yardım ediyoruz. Her şey yerli yerine oturduğunda sıra en güzel ana geliyor; ateşte çay zamanı. Fatma Teyze’nin odun ateşinde demlediği çay, aynı sofrayı paylaşarak yediğimiz yemek, son zamanlarda tattığım en lezzetli şey. Göçebe yaşamı az da olsa tecrübe etmek, modern toplumun belirlediği yapay sınırların dışına çıkabilmek huzur veriyor bana. Modern dünyaya meydan okuyan bu kadim ve özgür kültürün korunması ve yaşaması dileğiyle.
Yörük sözlüğü
Ocakçı: Şifacı
Bortlamak: Devenin doğurması
Gün eğilmesi: İkindi vaktinden sonra günün geceye dönmesi
Kara çadır: Keçi kılından yapılan geleneksel Yörük çadırı
Kışlak: Yörüklerin kışı geçirdiği sıcak ve korunaklı bölge
Maya: Dişi deve
Sağacak: Ateşin üzerine konan üç ayaklı demir düzenek
Sehil: Sahil, kışla yurdu, sıcak olan yer
Yaylak: Yazın çıkılan serin ve yüksek yayla alanı
Yoğurt çalmak: Sütten yoğurt yapmak



