Güncelleme Tarihi:

Son günlerde hayat biraz normal gidiyor. Böyle durağan zamanlarda hayatımda öne çıkan şey kitaplar oluyor. Neredeyse bütün boş zamanımı kaplıyor kitaplar. Kitap deyince romanlar, özellikle eski romanlar dikkatimi çekiyor. Bir sorumluluk gibi bu benim için, birileri yazmış ve ben okumamışım gibi bir rahatsızlık hissediyorum, ödevmiş gibi... Hani kitap okumak, tartışmak için bir araya gelen gruplar vardır ya... Ben hiç böyle bir ortama denk gelmedim. Ama birileriyle bir araya gelmişken bir anda ‘şu kitabı okudun mu’ deyip fikrimden bahsediyorum. Karşımdaki okuduysa fikrini söylüyor.
Jack London’ın okumadığım kitabı yok, yani PDF’i olan ya da seslendirilenleri okudum. Sizin deyiminizle dinledim. Bana ikisi de aynı eylemmiş gibi geliyor, yani bana göre ben de sizin gibi okuyorum, öyle hissediyorum. PDF’i takip ederek dinlemek ya da bir insan sesinden dinlemek biraz daha farklı tabii ama sonuçta o kitaptaki her satır sizin gözünüzün önünden akıyor, bende de aynısı oluyor, kulaktan geçme suretiyle. Fakat kişiler, mekânlar hepimiz tarafından bir şekilde hayal ediliyor. Ama hepimiz farklı hayal ediyoruz. Olay örgüsü yani yaşananın sonucu bizi aynı düzleme çıkarıyor. Ama kitaptan aldıklarımız aynı olmuyor. Biten kitabın verdiği hissiyat da... Hissiyatımı anlatınca ben öyle hissetmedim diyen de oluyor. Bu konuda konuşuyoruz. Bilmiyorum ne faydası var ama laf lafı açıp kitaplardan konuşmak bana ilginç bir keyif veriyor.
Asıl meselem şu; Jack London okuyunca kişiler, mekânlar kafamda gerçek kişiler ve mekânlar olarak geçiyor. Gemiler, denizler, yelkenler, dağlar, ovalar ve daha da ötesi giyimler, hayvanlar... Hepsi gerçekten kafamda var. Tabii çok eski zamanlar olduğu için gerçeğe en yakın olanları buluyorum kafamda. Peki, fantastik kurgu olanlar... Onları gerçek görüntüler gibi hayal edemiyorum. ‘Yüzüklerin Efendisi’, ‘Harry Potter’, ‘Percy Jackson ve Olimposlular’... Bunları da okudum. Bunlar ve Jules Verne kitapları hep çizgi film gibi geçiyor kafamdan. Eğer varsa resimler nasıl acaba diye düşündüm şu an, kitap seslendirenler bunları da anlatmalı bence. Mesela çizgi romanlar neredeyse hiç seslendirilmiyor. Çünkü daha zor galiba onları seslendirmek.
Peki, benim gerçek olanları gerçek gibi hayal edip, fantastik olanları çizgi film izler gibi hayal etmem doğal mı? Hiç görmemiş bir arkadaşımla uzun zamandır birlikte kitap okuyoruz. Bu sabah birden ona sordum “600 kat, yerden ne kadar yüksek, hayal edebiliyor musun” diye. “Tabii” dedi ama bana anlatamadı tam olarak. “600 kat da nereden çıktı” diyebilirsiniz şimdi. Bir kitapta bununla karşılaştık ve kitapta birden fazla geçiyor. Bana göre yerden bakınca sonu görünmeyen bir yükseklik. Ama hiç görmemiş biri için nasıl oluyor bu yükseklik diye en az bir saat konuştuk. Bakın sadece bir cümleden bahsediyorum, kitap için kimin nasıl hayal ettiğini konuşsak günlerce sürer. Arkadaşım şöyle anlattı hayal ettiği 600 katı: “Bildiğim en yüksek katlı binayı büyütüp ona göre yüksek bir bina inşa ediyorum.” Ben de bir çok bilmiş olarak dedim ki: “Hayır, yapamazsın. Bu 600 katlı binayı yere yatırsak, yani bir yol gibi düşün. Kör yürüyüşüyle 10-15 dakika yürümen gerek.” “Evet, biliyorum” dedi. “Peki, sen neye göre bunu kurabiliyorsun” diye sorunca, “Bildiğim, bizim apartmana göre, sen anlat o zaman” dedi. Bir şekilde yine onun bildiği, mukayese edebileceği bir bina üzerinden anlatmaya çalıştım fakat bahsi geçen binanın genişlik ve derinlik anlamında neye benzediğini tam olarak bilmiyordum çünkü gerçek binayı ben de göremedim. Geleyim benim hayalime... 600 kat çıkıp aşağı bakarsam aşağıyı göremem bence. Bir nevi bulutlar benden daha aşağıda kalır, yani bir uçaktan bakıyorum gibi... Bu hayal 600 katla da bitmiyor, bunun üstüne bir de Olimpos Dağı’nı koyunca aşağıda neler oluyor hiç bilmiyoruz, biz Olimposlular yerine geçince. Peki, siz Olimposlu olunca nasıl gözüküyor aşağısı? Bana yazar, benimle paylaşırsanız çok mutlu olurum. Hoşçakalın, iyi pazarlar...