GeriHürriyet Cumartesi Köpürtülen duyguların bir sıkımlık canı var
MENÜ
  • Yazdır
  • A
    Yazı Tipi
  • Yorumlar
    0
    • Yazdır
    • A
      Yazı Tipi

Köpürtülen duyguların bir sıkımlık canı var

Köpürtülen duyguların bir sıkımlık canı var
Abone Olgoogle-news

Psikoterapist Tuğçe Isıyel’in hayatımıza etki eden karşılaşmalardan yola çıkarak yazdığı ilk kitabı ‘Ya Hiç Karşılaşmasaydık‘ raflardaki yerini aldı. Isıyel’le ilişkileri, onları dönüştüren sosyal medyayı ve ‘varoluşun sızlayan yeri’ sözleriyle tanımladığı çocukluğumuzu konu eden kitabı üzerine söyleştik.

◊ Kitapta “İnsanın ağrıyan, sızlayan yeri neresiyse orası bedenin merkezi gibi hissedilir. Varoluşun sızlayan yeri de çocukluktur” diyorsunuz. Ne var bu çocuklukta?

Yaşadığımız çoğu şeyin nüveleri çocuklukta atılıyor. Olumlu ya da olumsuz... İlk karşılaşmalarımız hep çocuklukta oluyor ve onları büyük oranda içselleştiriyoruz. Yetişkin hayatımızdaki tercihlerimiz, ihtiyaçlarımız, önceliklerimiz, alışkanlıklarımızın büyük çoğunluğunun temeli aslında çocuklukta atılıyor. Çocuklukta alınan darbelerin etkisi daha yıkıcı oluyor.

Kitabınızda kişilerin ilişkilerdeki bilmeme hakkının da altını çiziyorsunuz...

İlişkilerdeki bilmeme hakkı, özellikle çift terapisi seanslarımda epey gözlemlediğim bir şey. Çiftler birbiri hakkında her şeyi bilme hakkına sahip olduklarını düşünüyorlar. Birliktelik-bireysellik dengesi bozuluyor bu nedenle. Tamam, bilinmesi gereken şeyleri bilelim ama her bilgi işlevsel mi? Yoksa bu bilme arzumuz yüzünden toksik bilgiye de maruz kalıyoruz muyuz? Bunlar hem duygusal hem zihinsel açıdan bize yük. Bilme hakkımız olduğu gibi bilmeme hakkımız da var. Ayrıca, insanların birbiri hakkında her şeyi bilmek istemesi ilişkideki arzuyu öldürüyor.

İyi ayrılmak mümkün değilmiş gibi yaşıyoruz

Kitabınızda “Ayrılıklarda hissedilen öfke, aslında ayrıldığımız kişiye değil, birleşemediğimiz ve ayrılmayı başaramadığımız kendimize karşı yükseliyor” diyorsunuz. Bunu biraz açabilir misiniz?

İlişki kurmak zor çünkü insan her ilişkide aslında kendisindeki bir şeylerle de uğraşıyor ve ilişki bittiğinde yoğun bir başarısızlık hissi yaşayabiliyor. Ayrılamayan ama aslında hiç birleşmemiş çiftler biliyorum. O ilişkinin toprağının kendisine iyi gelmediğini inkâr eden kişiler... Bu durumda kişi öfkesini neye yansıtacağını bilemiyor. Her ayrılık vurdulu kırdılı olmak zorundaymış gibi, iyi ayrılmak mümkün değilmiş gibi yaşıyoruz. Halbuki ilişkide yaşanan hiçbir şeyin faturası tek kişiye çıkarılamaz.  

Köpürtülen duyguların bir sıkımlık canı var

Hızlı yükselişin hızlı inişi oluyor

Artık ilişkileri yürütmek daha mı zor?

İnsan her çağda insan, ilişki her çağda ilişki. Elbette her döneme özgü bazı zorluklar olabilir ama burada, bu çağla ilgili bir yorum yapacaksak hemen kolay olana yönelmek istiyoruz; zorluk yaşamayalım, emek vermeyelim, süreçleri es geçelim, hemen sonuca ulaşalım... İlişki kurmanın kendisi zor bir kere. Çünkü kimse ilişkide aynı kalamaz, değişip dönüşmeniz gerekir; kendinizle karşılaşmanız, risk almanız gerekir. Bazen bildiklerimiz sarsılıyor, ezberimiz bozuluyor, içimizden yükselen başka sesleri duymaya başlıyoruz. Ötekiyle ilişki kurabilmek için önce kendimizle ilişki kurabilmeyi başarmak gerekiyor.

Kısa zamanda çok şey paylaşıp bir anda ortadan kaybolanları tanımlayan ‘ghosting’ adında yeni bir tanım girdi hayatımıza. Bunun hakkında ne düşünüyorsunuz?

Çiftler yoğun yazışmaların ardından; çok şey paylaşmış, yoğun bir iletişim hatta ilişki yaşıyormuş yanılsamasına kapılabiliyor. Sonra bir şey oluyor ve taraflardan biri pat diye ortadan kayboluyor. Ya ötekinde bir şey görüyor ya da kendinde... O yoğun yazışma niye oldu
o zaman? O yoğunlukta kişiler kendi duygularını köpürtüyormuş gibi geliyor bana. O köpürtülen duyguların bir sıkımlık canı var aslında. Hızlı yükselişin hızlı inişi oluyor. Tabii kişinin hiçbir şey söylemeden ortadan kaybolması, o kişiyle ilgili bilgi de veriyor.

Köpürtülen duyguların bir sıkımlık canı var

Sosyal medya aynalanma ihtiyacımızı gideriyor

Sosyal medyanın hayatımıza girmesiyle onaylanma beklentimiz daha da gün yüzüne çıktı sanki...

Hepimizin onaylanma, takdir görme, aynalanma ihtiyacı var aslında. Bu çok temel bir ihtiyaç. Yaptıklarımızın karşıdan nasıl göründüğünü merak ediyoruz. Sosyal medyayla bunlara çok hızlı yanıtlar almaya başladık. Like’lar, retweet’ler bir şekilde aslında o dış bakışa duyulan bağımlılık. Bu durum kendi iç bakışımızı, kendimizle olan temasımızı kesintiye uğratıyor ve içsel değil dışsal onaylanmayı merkeze alan bir hale geliyoruz.

Toplum olarak art arda felaketlerle karşı karşıya kalıp günden güne endişeli insanlara dönüşüyoruz. Bu durumla nasıl mücadele edebiliriz?

Felaketler hep vardı, hep de olacak. Hayat zor. Kendimizi bir şeylerden izole ederek değil, yaşayarak mücadele etmeliyiz. Hayatımıza anlam katarak, üreterek, ruhsal bağışıklığımızı güçlendirerek... Sosyal destek sistemlerimizi güçlendirerek kendi kabilelerimizi yaratmak, o dayanışma ruhunu yaşatmak da çok önemli ve şifalı...

 

 

False
Haber Yorumlarını Göster
Haber Yorumlarını Gizle