GeriHürriyet Cumartesi Çocuk büyürken bütün aile iyi niyetli ama sonuç facia!
MENÜ
  • Yazdır
  • A
    Yazı Tipi
  • Yorumlar
    0
    • Yazdır
    • A
      Yazı Tipi

Çocuk büyürken bütün aile iyi niyetli ama sonuç facia!

Çocuk büyürken bütün aile iyi niyetli ama sonuç facia!
Abone Olgoogle-news

‘Taksim Hold’em’ filminin yönetmeni olarak tanıdığımız Michael Önder’in kaleme aldığı ‘Fanatik’ adlı tiyatro oyunu futbol tutkusu üzerinden yola çıkarak bir aile ölçeğinde kimliklerimizi ve ailelerin çocuklarını kendi doğrularına paralel olarak biçimlendirme çabalarını sorguluyor. Önder’le oyunu yazma nedenini, futbolla olan ilişkisini, filmini ve tiyatro deneyimini konuştuk...

*  Önce yazarından dinleyelim, oyun ne anlatıyor?

Fanatik’ futbola ilişkin bir oyun gibi görünüyorsa da arkadaşlarımın çocukları oldukça, o çocukları okullara sokarken yaşadıkları kaygılardan doğdu. Bir okulu ya da o okuldaki eğitimi tartışırken yavaştan bir insan nasıl şekilleniyor, anlıyorsunuz. Orada işte “Ben o okula gönderirsem şu olur, bu okula gönderirsem bu olur” gibi ebeveyn mantığını zorlayan gerekçelerin öne çıktığını görüyorsun. Mesela birinin çocuğu Galatasaray’ı kazanmış ama baba Fenerbahçeli, diğerinin dedesi onu bir kulübe yazdırmış, babası da karşı kulübe yazdırmış vs. İşte bu durumlarla karşılaşan çocuklar ne yaparsanız yapın sorunlu büyüyecek. Ailedeki herkes iyi niyetli ama sonuç facia.

*  Bütün bunlardan yola çıktın yani...

Evet, bu tabloyu görünce insanın kimlikleri nasıl oluşuyor, bunu düşünmeye başlıyorsun. Malum önce beden terbiye ediliyor; uyuma, tuvalete gitme gibi. Sonra kimlik geliyor; aile kimliği, millet kimliği vs. Bir arkadaşımın çocuğunun kreşinde müdür ölmüş. Yönetim bir mail atmış, orada görmüştüm. Çocuğa ölümü anlatmaya çalışmışlar ama o yaşlarda durumu anlayacak erişkinliği doğal olarak yok. Belki direkt anlatsalar daha doğru olacak. Ben de buradan yola çıkarak bir ailenin çocuğunun üzerine titremekle yanlış yaptığı, belki de bu işin doğrusunun bile olamayacağı üzerine bir metin kaleme almaya karar verdim.

Çocuk büyürken bütün aile iyi niyetli ama sonuç facia

Çocuğum olsa kafayı yerim!

*  Ya işin futbol kısmı?

Türkiye’deki kimliklerden belki de en önemlisi gibi görünüyor ve akıldan uzak tartışılıyor. Belki de en keyifli kısmı da bu. Futbol zaten fanatikliği kabul eden bir alan. Gerçeklikten uzak, kaçış, farklı bir bakış, ritüelistik bir şey. Ve böyle Galatasaraylılık şudur ya da Fenerbahçelilik, Beşiktaşlılık şudur budur gibi genellemeler öne sürülüyor. 20-25 milyon taraftarı olan camialar var ortada ama herkesi kavraması tartışmalı kavramlar öne sürüldüğünde ya da kendilerine grup kimliğinin üzerinde bir kimlik eklemeye başladıklarında absürtlük ortaya çıkıyor. Üstelik artık Twitter da var; bütün bu türden metaforları üretmeye müsait bir ortam hazırlıyor. “Sen Galatasaraylısın ya da Fenerbahçelisin-Beşiktaşlısın, öylesin, böylesin”... İyi ya da kötü bütün bunlar kendi kafana göre uydurduğun şeyler ve kimlik işini buradan tanımlayınca en absürt durum çıkıyor. Ben de oradan başladım hikâyeye.

*  Oyunda baba Tanju, anne Eda, babaanne Bilge Hanım, hatta ‘rahmetli’ dede; hepsi kendi doğruları çizgisinde minik Atlas’ı kendilerine benzetmeye çalışıyor. Peki ‘Atlas nasıl kurtulur’?

Zor valla, ömür boyu terapi görecek! Çözümünü ben de bilmiyorum. Zaten esasında oyunun metni de bir çözüm peşine düşmüyor. Karakterlerin her birinin bir çözümü var elbette ama benim, oyunun yazarı olarak bir çözüm önerim yok. Basit bir öneriyle ‘Sevgi her şeyi halleder’ derler, ‘Aileler sevgisini göstersin, mesele çözülür’ derler ama pedagojik eğitime bakılınca böyle bir şeyin olmadığını görüyoruz. Sevginin de bir sınırı var fayda olarak. Kimilerine göre bazı çocukların eksiklikleri, onları daha sonrası için daha güçlü, daha başarılı kılıyor. Oyunda ne oluyor dersen anne ve babanın birbirinden tutarsız davranması gibi basit bir durum var. Sonuçta çok önem verdiğin bir varlık olan çocuğun için düşüneceğin o kadar çok şey var ki, galiba benim bu yüzden çocuğum olmayacak! Bazı durumlar, kararlar için kafayı yerim herhalde.

*  Filmin ‘Taksim Hold’em’, ‘Gezi’ döneminden pasajlar sunuyordu. Neden öyle bir konu seçtin?

Senaryoyu yazmaya başladığımda geriye dönecek bir durum yoktu. Olaylar daha yeni olmuş, hatta hâlâ içindeydik. Ama Gezi’ye fiziksel olarak gitmekten farklı ne yapabiliriz diye düşünüyorduk. Herkes bir arayıştaydı o zaman. Kendime dedim, film yapmayı biliyorsun, bu yaşadıklarınla ilgili bir şey yazmalısın. Hırsım ve kızgınlığım o sırada enerji veriyordu. Ama yazım süreci iki yıl sürdü. Yazarken ben de değiştim, duygularım da. Bir filmin anlatısının sınırları, yazar olarak sınırlarım, benim gerçekten ilgimi çeken temaların ne olduğunu daha net görmeye başladım. Ele aldığım mesele artık Gezi’nin hikâyesi değildi, kendimin ve çevremin tutarsızlıkları ve körlükleri oldu. Sonra fark ettim, bu tutarsızlıklar zaten tüm Türkiye’nin sorunu. Hatta dünyanın sorunu... Yani çok uzun ve kendimi de yeniden tanıdığım bir yazma süreciydi. Bir daha aynı yoğunluğu bir projeyle yaşayabilir miyim bilmiyorum.

İsmim Michael ama İngilize benzemiyorum

* Çok sorulmuştur ama bir de ben sorayım: İsmin, yani Michael nereden geliyor?”
Evet, çok soruldu. Açıklayayım: Annem İngiliz, İngiltere’de doğdum. Anneme, “Madem Türkiye’de yaşayacaktık, neden Türkçe bir isim vermediniz” diye sorduğumda “Baban istiyordu” dedi. Abimin ismi de James. Öte yandan tipim İngilize benzemediği için lakap gibi kalıyor. Öyle olunca insanlar sormaya başlıyor tabii, “Michael da niye Michael” diye. Kadıköy’de bir dürüm kebapçıda çalışan çıraklardan birinin lakabı Michael’di mesela, çünkü Michael Jackson gibi çok iyi dans edermiş. Peki benimki niye böyle, bir açıklaması olması lazım! Bir de Michael Türklere aşina bir isim, yabancı gibi değil de lakap gibi geliyor kulağa. Ben de bunun acısını çekmiş biri olarak üniversiteden sonra tekrar İngiltere’ye gittiğimde bu sefer de başka bir sorun çıktı; isim normal de tip uymuyordu Michael’a. Hani Çinlilerin zor okunan isimleri olur da kendilerine İngilizce isim verirler ya, onun gibi, “Seninki de başka bir isim de bunu mu kullanıyorsun?” diyorlardı. Yani ismime ilişkin tuhaflıklar yaşadım bugüne kadar, muhtemelen bundan sonra da yaşayacağım.

Çocuk büyürken bütün aile iyi niyetli ama sonuç facia

Fanatik’ oyun programı
* 26 Şubat Duru Ataşehir
* 6 Mart Maslak Sahne 42
* 14 Mart Kenter Tiyatrosu
* 24 Mart Baba Sahne Kadıköy

 * Sinemadan sonra tiyatro. Yaratıcılık ve diğer meseleler açısından iki ayrı sanat dalı, iki ayrı disiplin. Bu konuda neler söylersin?

Sinemada yapım süreci çok zor; git ona buna fikrini anlat, para bulmaya çalış; bir sürü kısıtlayıcı süreçten geçiyorsun. Filmin sınırları küçülüyor, yapman zorlaşıyor, eser işletme belgesi için başkasının onayına ihtiyacın var, dağıtım problemleri, seyirci sayısı vs. Belki sen kimsenin izlemediği, belki de izlemek istemeyeceği bir film yapıyorsun. Bütün bunlar hevesi kıran, mesleği zorlaştıran engeller. Tiyatroda bunlar yok ya da ben yeni olduğum için öyle geldi. En

azından yazdığın şey olduğu gibi sahneleniyor. Sinemada bir de fonlar konusu var; “Biz senin paranı yakacağız” diyerek alıyorsun sanki. Esasında büyük para değil ama yine de bir meblağ tutuyor. Mesela bizim “Taksim Hold’em" için harcadığımız parayla iyi bir restoran açabilirdik. Ayrıca korsan da yok tiyatroda. Tamam, filmin korsana düşünce daha çok insana ulaşıyor, daha çok kişi izliyor ama bu aynı zamanda emeğinin karşılığı sana gelmeyecek demek. Yeni proje yazmak için maddi özgürlüğün de olmayacak demek. Korsan tiyatroda olmaz dedim ama daha ilk gösteride baktım ki oyunu ceketinin altından telefonla kaydeden biri var. Çıkışta bekledim, buldum adamı. Dedim ki: “Meraktan soruyorum, neden çektiniz?” Cevabı şöyleydi: “Karım, Salih’in (Bademci) hayranı, Instagram’ına koyacaktı.” Neyse bu duygularla yola çıktım ve tiyatro camiasını bilmediğim için bodoslama daldım. Tabii bunda Damla (Sönmez) ve Ushan (Çakır) vasıtasıyla tanıştığım oyunumuzun yönetmeni Çağrı Şensoy’un varlığı, özel bir insan olması, yaklaşımları, onun ve ekibinin tecrübesi büyük katkı sağladı.

 * Ya zorluklar?

Tiyatronun zorlukları farklı. Burada sanki filmin çekimiyle prömiyeri aynı gün gibi oluyor. Filmde çekimlerde uğraşıyorsun, burada ise oyunu sahneye koymada büyük bir çaba gerekiyor. Sana sahneyi geç veriyorlar, biletlerle sen ilgileniyorsun vs, işin o kısmının stresi çok yüksek. Ayrıca filmde bir sahneyi beğenmedin, ertesi gün tekrar çekebilirsin, tiyatroda bu şansın yok. Keza seyirci refleksleri de çok önemli; ilk sahnede gülmeye başlıyorlar, işin rengi, tadı, motivasyonu değişiyor. Ama bizim oyun için söylüyorum, ekip çok deneyimli ve bu tür duygusal dalgalanmaların üstesinden rahatça geliyor.

 * Tiyatro yönetmeyi düşünüyor musun?

Düşünüyorum ama şimdi yaşadığım türden bir deneyime sahip olmalıydım. Zaten Çağrı (Şensoy) da Salih (Bademci) de diyorlardı “Bir gör nasıl oluyor bu süreç” diye. İnsan sinemadan gelince tabii ki daha bir özgüven sahibi oluyor, “Sinema daha büyük operasyon, ne olacak ki?” türünden bir düşünceyle sahaya çıkıyorsun. Gerçi orada da şöyle bir durum vardı; ben daha önce birçok filmde çalışmıştım ama iş kendi filmin olunca bütün deneyimlerin çöpe gidiyor. Yeni bir heyecan, yeni bir serüven. Özetle yaşadıklarım benim için büyük kazanç oldu, ileride tiyatro yönetmenliğini de düşünüyorum.

 * Oyunculara ilişkin görüşlerini sorsam…

İlk olarak oyundan Nuran’ın (Özenen) haberi oldu. Bodrum’da bir dost sohbetinde Asu’ya (Maro) “Ses rengi ne ilginç, Bilge karakterine ne kadar uyar” dedim. O muhabbet sırasında bana “Michael, madem oyun yazıyorsun, bana göre rol var mı?” diye esprisine sordu. 25 yıl AST’ta (Ankara Sanat Tiyatrosu) tiyatro yapmış, İstanbul’a gelince de dizi oyunculuğu derken tiyatroyu bir süre bırakmış. “Bir metin var, istersen göndereyim” dedim. Sorduğuna pişman olmuş mudur bilemem. Salih (Bademci) ise 27 Mart’ta Dünya Tiyatro Günü için düzenlenen bir etkinlikte sahneye çıkmış ve şarkı söylemişti. Orada ilk kez canlı görmüştüm. Onun zaten ne kadar yetenekli bir oyuncu olduğunu biliyoruz. Komedi zekâsı çok güçlü bir oyuncu. Metni okumaya başladığından itibaren seyrederken çok keyif aldım. Beyni tıkır tıkır işliyor. Hani derler ya “Tiyatro için doğmuş”, öyle bir yetenek. Mesela oyunu Kadıköy’deki sahneye koyduğumuzda izlerken şöyle düşündüm: Sanki farkında olmadan rolü onun için yazmışım. Neslihan’la (Arslan) da yeni tanıştık. Bence onun işi en zoruydu; çünkü Eda karakteri çok sağlam, çok akılcı, çok mantıklı görünüyor ve diğerlerinin falsoları daha erken çıkarken onun çelişkileri daha sonra beliriyor. Nesli bu meselenin üstesinden başarıyla geldi. Ayrıca Salih’le uyumu da mükemmeldi, zaten ikisi ‘İstanbullu Gelin’ dizisinde birlikte oynuyorlardı ve bu da bence oyuna özel bir katkı sağladı.

Çocuk büyürken bütün aile iyi niyetli ama sonuç facia
 * Oyuna getirilen en büyük eleştiri sanırım Eda karakterinin dönüşümü, teslimiyeti. Bu konuda neler söylersin?

Eğer onun dönüşebileceğini görmesem karakter olarak seçmezdim. Atıyorum, her insan Tanju gibi fanatik de olmaz tabii ama benim Eda’ya eleştirim de ordan geliyor. Elbette o rasyonel, akılcı, özgürlükçü. Ben pozisyon olarak da Eda’ya yakınım, hatta belli açılardan Eda benim diyebilirim. Ama sonuçta geldiği nokta teslimiyet değil. Bu halinin esinlenme noktası İngiltere’deki Finli bir arkadaşımın eşi. O da çok özgürlükçüydü, akılcıydı, moderndi ama çocuğunun olası cinsel kimliğine ilişkin günün birinde ondan beklemeyeceğimiz bir yaklaşımını ağzından kaçırdı. Sonra da gerekçesini “Onun için zor olur” diye açıkladı. Daha sonra bu argümanın sıkça kullanıldığını gördüm. Ben Eda’nın durumunda çelişki görmüyorum, aksine meseleye farklı bir gerçeklik kattığını düşünüyorum. Bütün mantıksız insanlar geliyor, bir yerde mantıklı olabiliyor, Eda çoğu konuda mantıklı ama bir konuda mantıksız. Kimse sürekli haklı, sürekli haksız değil. Bence izleyenin kimliğiyle de ilişkili bu meseleyi nasıl yorumladığı; doğal olarak kendinden bakıp pozisyon alıyorsun. Aynı şey "Taksim Hold’em"de de vardı. Bence bir kısmı kendimize karşı dürüst olamadığımızdan kaynaklanıyor, bir kısmı da pozisyon alma isteğimizden. Kendi durduğumuz yerden bakıp diğer pozisyonu ya da pozisyonları yanlış görüyoruz. Eleştirilerin hepsi doğru ama o perspektifte doğru. Bir de metni herkes kendince yorumlayabilir, izleyen öyle görmüşse ben çıkıp da “Öyle değil” diyemem.

 * Bir de futbol özelinden şöyle durumlar var: Mesela İskoçya’da Celtic-Rangers rekabetinin kökeninde din, İspanya’da Real Madrid-Barcelona çekişmesinin temelinde etnik meseleler, Boca-River derbilerinin geçmişinde de sınıfsal tercihler var. Oysa bizdeki rekabeti besleyen üç ana takımın rekabetinde böylesi ayrımlar yok. Buna ne dersin?

Bu durum zaten meseleyi daha da komikleştiriyor. Ben mesela 1988’de girdim Galatasaray Lisesi’ne, o zamanlar Galatasaray taraftarının sayısı daha azdı ve ‘elit zümre takımı’ şeklinde adlandırılıyordu. Geçenlerde ders verdiğim üniversitede bir öğrencim “Galatasaray halk takımı” dedi. “Neden böyle söylüyorsun” diye sorduğumda “Taraftarı en çok olan o çünkü” cevabını verdi. Benim ilk tuttuğum dönemden sonra gelen özellikle Avrupa’daki başarılar ve UEFA Kupası şampiyonluğu dengeleri değiştirdi elbet. Ama öte yandan rekabetin kökleri meselesine dönersek; iş tıpkı Monty Python’ın ‘Life of Brian’ındaki sol franksiyonların niye bu kadar çok ve neye göre ayrıldıklarının anlaşılamaması durumuna benziyor. Bizde de biraz uzağa gidip baksan taraftarların niye bu kadar ayrı göründüğünü anlayamazsın. Oysa o taraftarlar küçük ölçekte diğer takımlardan farklı olduklarını söyler ama genelde ister istemez Türkiye’nin daha üst kimliklerinde buluşurlar. Orada bir radikalleşme yoktur. Genelde de erkek egemen söylemin hâkimiyeti vardır.

 * Futbola dönersek senin fanatikliğinin ölçüleri nedir?

Eskiden özellikle Avrupa maçlarına giderdim. Hatta Manchester United’la 0-0 kalıp Şampiyonlar Ligi’nde ilk kez gruplara kaldığımız maçta çıkan hengâmede belimi incitmiştim. Sabahları gidip yer kapmaya çalıştığım bile olmuştur. Ben bir de romantik bakıyorum meseleye; amatörlüğü, oyunun içindeki farklılıkları seviyorum. Ama artık her şeye profesyonellik hâkim. Sadece bizde değil bütün dünyada tabii ki. George Best’ler yok artık. Şimdiki mesele de profesyonellikten kaynaklanan yüksek beklenti. Madem bu kadar pahalı bu iş, o zaman ya çok iyi futbol oynayacaksınız ya da bize ilginç gelecek, hikâyeleri farkı futbol kişiliklerine sahip olacaksınız. Ama ne öyle portreleriniz var ne de iyi oynuyorsunuz. Bir de televizyonlardaki futbol programlarına bakıyorum, tartışılan şeyler çok manasız. Her şeye nefret ve düşmanlık hâkim. O zaman ister istemez arana mesafe koyuyor ve soğuyorsun…

Çocuk büyürken bütün aile iyi niyetli ama sonuç facia

Futbol gerçekten de hayata benziyor

 * Hatırlarsın, ‘rahmetli’ Savaş Dinçel’in ‘Dar Alanda Kısa Paslaşmalar’da canlandırdığı karakter “Futbol fena halde hayata benzer” diyordu. Sorun futbolda değil de bizim taraftarlık biçimlerimizde galiba…

Evet, ben mesela okulda senaryo derslerinde futbolu drama örneği olarak gösteriyorum. İyi bir maç, iyi bir filmin değerlerini taşır. Sona doğru kahramanın kaybedeceğini sanırsın, finale doğru daha önce çalışılmış bir şeyin meyvesi alınır, bir katarsis yaşarsın falan… Oyun kuralları içinde futbol gerçekten de hayata çok benziyor. Bizdeki problem ise galiba sosyal hayatımızı futbola benzetme çabası. Ben bunu aslında yönettiğim "Taksim Hold’em" filminde de işlemeye çalıştım. Bir grubun üyelerinin kendilerini her ne kadar açık fikirli ve aydın olarak tanımlasa da aslında dışarıya olabildiğince kapalı durduklarını anlatmaktı derdim. Orada da grup aidiyeti çok önemliydi. Bu durum parti boyutunda da, ne bileyim dernek boyutunda da aynı mantığı üretiyor. Sorun yaşandığında “Kol kırılır, yen içinde kalır” deniyor. Yani bizde daha çok hayat, futbol fanatikliğine benzemeye başladı.

* Etkilendiğin, ilham aldığın tiyatrocu ve sinemacıları (yazar, yönetmen vs.) sorsam…

Zor bir soru. Her sene birileri ekleniyor. Geriye dönüp dönüp baktığım insanlar var. Bunların ortak özellikleri yazar olarak inanılmaz iyi, zeki, hızlı akan, komik ve derin diyaloglar yazmaları. Billy Wilder, Alexander Mckendrick, Aaron Sorkin, Woody Allen, Michael Arendt. Bir grubun, sınıfın ya da toplumun çatlaklarını çok iyi gözlemleyen dramarik ironisi yüksek filmler yazan, Thomas Vinterberg, Asgar Farhadi, Ruben Ostlund. Fransızların orta sınıf davranış komedileri çok iyidir; Yasmina Reza, Francis Veber bunlardan birkaçı. Hepsinin temelinde olan oyun yazarlarından Menander, Moliere, Oscar Wilde, Bernard Shaw’ın zamansız komedilerinden sürekli yürütmeye çalışıyorum. Türkiye’de beğendiğim birçok oyun yazarı ve senarist var. Yerli yazarların yeni oyunlarını izlerken ben daha fazla etkileniyorum, çünkü o sırada içinde bulunduğum dünyayı ve problemleri yansıtıyor. Konuları içselleştirmem kolaylaşıyor ve bazen bu dünyada yalnız olmadığımız hissini veriyor. Birkaç örnek verecek olsam Özen Yula, Yiğit Sertdemir, Berkun Oya, Ebru Nihan Celkan, Berkay Ateş, Seray Şahiner, Erdi Işık, Murat Mahmutyazıcıoğlu derdim ama daha da var ve yeni oyunlara gittikçe bu liste artıyor

 

 

False
Haber Yorumlarını Göster
Haber Yorumlarını Gizle