GeriHürriyet Cumartesi ‘Bu hikâye herkes için iyi bir dirayet ve umut örneği’
MENÜ
  • Yazdır
  • A
    Yazı Tipi
  • Yorumlar
    0
    • Yazdır
    • A
      Yazı Tipi

‘Bu hikâye herkes için iyi bir dirayet ve umut örneği’

‘Bu hikâye herkes için iyi bir dirayet ve umut örneği’
Abone Olgoogle-news

Everest’e tırmanırken sırra kadem basan iki dağcı... Ve yıllar sonra onların izini süren bir ekip... 1924’te kaybolan dağcılar George Mallory ve Sandy Irvine’in hikâyesini anlatan ‘Everest’in Büyük Gizemi’ isimli belgeselin görüntü yönetmeni, fotoğrafçı ve dağcı Renan Öztürk’le konuştuk.

Everest’e çıkmak pek çok dağcının en büyük hayali. Ancak 9 bin metre yükseklikteki bu dağ ne yazık ki pek çok dağcıya mezar oluyor. Sandy Irvine ile dağcı arkadaşı George Mallory de onlardan ikisi. 1920’de tırmanış sırasında sırra kadem bastılar. Aralarında Türk fotoğrafçı Renan Öztürk’ün de olduğu bir grup dağcı bir asır sonra bu ikilinin izini sürmek üzere yola çıktı. Bu adrenalin dolu tırmanış bir belgesele konu oldu. Ayrıntılarını belgeselin görüntü yönetmeni, fotoğrafçı ve dağcı Renan Öztürk’ten dinledik.

İsminiz Renan Öztürk ama bu röportajı İngilizce yapıyoruz...

Baba tarafım Türk. Dedem ve babaannem Ankara, Koçhisar’da yaşıyor. Türkiye’de büyük bir ailem var. Annem Amerikalı. Ben de ABD’de büyüdüm, halen orada yaşıyorum.

Dağcılıkla ne zaman ilgilenmeye başladınız?

Küçükken National Geographic dergisi alırdım. Bir kez kapakta Himalayalar’ın çılgın kaya kulelerinden birini görmüştüm. Kendimi ona tırmanırken hayal ettim. Beni dağcılığa iten ana etken buydu. Üniversitedeyken bizim belgeselde de yer alan dağcı Mark Synnott gelip Himalayalar’ın bu bölgesi üzerine bir slayt gösterisi yapmıştı. Bu, macera peşinde koşma arzumu daha da körükledi. 20 yıl sonra onunla aynı ekipte National Geographic hikâyeleri anlatabileceğim hiç aklıma gelmezdi.

Belgeselde konu edilen George Mallory ve Sandy Irvine’in hikâyelerini ilk duyduğunuz zamanı hatırlıyor musunuz?

Mallory’nin cesedini bulan Conrad Anker yakın dostum, o yüzden bu gizemli hikâyeyi iyi biliyordum. Mark Synnott da akıl hocalarımdan biri. Irvine’in cesedinin konumu hakkında elinde bilgi olduğunu söyledi. Böylece hem gerçekleşme şekli hem de ekip üyeleri sebebiyle başından itibaren ‘ruhani’ bir tırmanışa başladık.

‘Bu hikâye herkes için iyi bir dirayet ve umut örneği’
8 Haziran 1924’te Everest’in zirvesine tırmanırken kaybolan Sandy Irvine (üstte, sol başta) ve George Mallory (üstte, soldan ikinci).

Sırtınızı cesede yaslıyorsunuz

Dağcıların cansız bedenlerini gördünüz mü?

Belgeseli izlemeniz gerek. Sürprizi kaçırmak istemiyorum ama pek çok ceset gördük. Oraya tırmanmanın gerçekliği bu. Muhtemelen 15 cesedin yanından geçmişizdir. Bazen tırmanışta oturabileceğiniz tek yer oluyor. Cesetlerin olduğu bir yere oturuyor veya sırtınızı bir cesede yaslıyorsunuz. Ürkütücü bir his.

Kayıp dağcıların hikâyesinde sizi en çok etkileyen ne oldu?

O ikisinin hikâyesini daha fazla öğrendikçe sadece dağcı değil; dil öğrencisi, fotoğrafçı, sanatçı ve mühendis olduklarını da anlıyorsunuz. Bu yaratıcı ve fiziksel becerilerin birleşimi hakkında bilgi edinmek çok ilham vericiydi. Onlar çok az şeyle çok şey başarmışlar. Bu hikâye herkes için iyi bir dirayet ve umut örneği bence.

Çivili botları bile yokmuş

Günümüzün ileri teknolojisini düşünürsek, 1920’lerde hangi malzemeler olsaydı Mallory ve Irvine kurtulabilirdi?

Öncelikle bence oksijen sistemleri çok iyiymiş. Günümüz sistemleri daha hafif olsa da çok da büyük bir fark yok. Bunun sebebi de Irvine. Kendi sistemlerinin mühendisi oydu çünkü. Daha ziyade kıyafet farkı vardı. Şimdi herkesin elektronik ısıtıcılı botları ve eldivenleri var. Kalın dağcı kıyafetleri var. Onlarda botları çiviyle sabitleyen kramponlar bile yokmuş. Çivisiz standart botları varmış. Bence en büyük dezavantajları buydu.

Dağcılığa meraklı gençlere neler tavsiye edersiniz, nereden başlasınlar?

Zirveye çıkmanın peşinde koşmak yerine size ilham verecek bir manzara bulun ve onun peşinde koşun. Sizi o teşvik etsin.

En büyük mesele hayatta kalmak

◊ Dünyanın zirvesine tırmandığınızda neler hissettiniz?

Zirveye 4.5 metre kala durmayı seçtim ben. Bölgede yaşayan Şerpalarla ve diğer yerel kültürlerle birlikte çok çalıştım. Bu dağın onlar için çok kutsal olduğunu biliyorum. Onlara saygı duyup o son adımları atmamanın en iyisi olacağını düşündüm. Dünyanın zirvesinde durmak çok çarpıcı bir tecrübe. Ama benim için zirveden ziyade ona çok yakın bir yerde olmak benim için daha değerli.

‘Bu hikâye herkes için iyi bir dirayet ve umut örneği’

Everest zirvesine çok yakınken gündoğumunu izledik. Hayatımın en özel anlarından biriydi. Oradaki ışık gördüğünüz hiçbir şeye benzemiyor.

Tırmanışta fotoğraf veya video çekmek dışında neler yapıyorsunuz? Müzik dinlemek gibi rutinleriniz oluyor mu?

National Geographic için göreve çıktığımda tamamen bununla meşgul oluyorum. Ayrıca dağdayken o kadar bitkin düşüyorsunuz ki rutin yaptığınız şeylerin çoğunu gerçekleştiremiyorsunuz. Çünkü hayatta kalmaya çalışıyorsunuz. En büyük mesele bu.

Ölümle burun buruna geldiniz mi hiç?

Tabii. Everest tırmanışında oksijen sistemimi kırdım. Şerpaların yardımına rağmen kendimi ölümün kıyısında hissettim. Vücudumu tutarlı bir şekilde hareket ettiremiyordum. Orada yürüyemeyecek olsanız sizi aşağıya taşıyabilecek kimse yok. İşiniz biter.

‘Everest’in Büyük Gizemi’ belgeseli bugün saat 20.00’de ve 23.10’da National Geographic’te yayımlanacak.

False
Haber Yorumlarını Göster
Haber Yorumlarını Gizle