GeriHayat İran Türkiye olacak mı?
MENÜ
  • Yazdır
  • A
    Yazı Tipi
    • Yazdır
    • A
      Yazı Tipi

İran Türkiye olacak mı?

İran Türkiye olacak mı?
refid:29027744 ilişkili resim dosyası

İranlıların Amerika’ya ‘Büyük Şeytan’ dediği, ABD’nin Tahran’ı bombalama tehditleri savurduğu günler geçti.

30 Haziran’da nükleer anlaşma imzalanıyor, 36 yıllık düşmanlık bitiyor.
Ambargonun kalkması, yanıbaşımızdaki 2500 yıllık devi uyandıracak.
Ülkede değişim rüzgarı esiyor.
Rejim, yeni nesli zapt etmekte zorlanıyor.
Tarihi dönemeçte İran’a girdik, hükümet yetkilileriyle, uzmanlarla görüştük.
Ama gerçek, sokakta ve gizli kapılar ardındaydı.
Gözetim altındaydık. Bazen bir casusluk romanında gibi köşe kapmaca oynadık, bazen askerlere, polise yalvardık.
Sonuçta İran’da girilmedik yer bırakmadık.
Gece alemcileriyle, futbol holiganlarıyla tanıştık.
Yüksek sosyeteyle de takıldık, ambargo delen kaçakçılarla da…
Dağ başında mahsur kaldık, karakola düştük.
Ve fark etmeden İran’a aşık olduk.
Başımıza gelen her şeyi anlatacağız.
Bazı isimleri, onları riske sokmamak için değiştirerek…

İran Türkiye olacak mı

Sebati Karakurt ve Çınar Oskay

YALNIZ VE GÜZEL İRAN DÜNYAYA AÇILIYOR

Dikkatli bir göz, ilk kez gördüğü bir ülkeyi havaalanında çözmeye başlar.
İmam Humeyni Havaalimanı çocukluğumun Yeşilköy’ü gibi…
Başı sonu belli olmayan sıra, kaynak yapanlar, ağır, asık suratlı görevliler, didik didik edilen pasaportlar, yiten zaman…
Otele geç saatlerde ulaşıyoruz.
Ömrünü Irak, Afganistan, Suriye’lerde geçirmiş, şimdi bunları neden yaptığını sorguladığı yaşa gelen fotomuhabiri Sebati (Karakurt) bıkkın...
Odadaki televizyon kanalları karlı çıkınca “Gün yüzü görmesin kimse!” diye söylenip başını yastığa dayıyor.
Ben bir umut, interneti zorluyorum…
Hürriyet.com.tr, erişime kapalı! Twitter, unut! Facebook, Instagram, başka bir isteğiniz?
Tabii daha acemiyiz.

İran Türkiye olacak mı


Amir’siz bir yere gitmek yok!

Sabah ilk iş tekmil veriyoruz yetkililere.
Yeşil polo tişörtlü, temiz yüzlü, 25 yaşlarında kibar bir delikanlı. Adı Amir. Hafif mahcup, “Bu gezinizde size ben eşlik edeceğim” diyor.
-Nasıl? Sürekli mi? Ya başka şehirlerde, geceleri?
-Kural böyle, gazetecilik yapacağınız her yere benim de gelmem gerekecek.
Başına geleceklerinden habersiz, bizi Tahran turuna çıkarıyor.
Kendi halinde, tutucu bir Ortadoğu kenti bekliyorum.
Ama burası 13 milyon kişilik bir gezegen!
İstanbul kadar enerjik, Ankara gibi ciddi, Antalya gibi güneş sarısı…
Köprülerde yan yana dizili bayraklar…
Büyük bulvarlarda sonu gelmeyen çınarlar... Akşamları mavi, kırmızı ışıklarla kaplanıyorlar.
Billboardlar’da reklam yerine çağdaş sanat eserleri var.
Kent Elbruz Dağı eteğinden platoya 20 kilometre uzanıyor.
Kuzey, aşağıdaki yoksul mahallelerinden beş-altı derece serin.
Dağdan akan su, yüzlerce kanalla tüm caddelerde akıyor, kenti ferahlatıyor.
Akşam, bize kaldığımız oteli ayarlayan, yıllar önce İspanya’da tanıştığım İranlı bir DJ ile buluşuyoruz.
Tahran’ın gizli partilerine giriş biletimiz o.
Uzun yıllar gece hayatında örselenmiş ruhu İran’da da huzur bulmamış. Sorularından, rahat olmadığını fark ettim.
Belli ki kuyuya kendi ipimizle ineceğiz.

İran Türkiye olacak mı


Tahran’da Beethoven

Sokakta bir poster: Tahran Senfoni Orkestrası, Beethoven 9’uncu Senfoni…
Haydi konsere!
Humeyni resminin altında, başörtülü koro…
Salon ağzına kadar dolu.
Şef, Herbert Von Karajan’ın asistanı, Berlin Filarmoni’nin eski şefi Alexander Rahbari, 40 yıl sonra ülkesine dönmüş.
Gözlerimiz dolarak ‘Neşeye Çağrı’yı dinliyoruz.
Konser sonrası bizi partiye götürecek DJ, açık açık ekiyor.
Kızmıyorum çünkü anlattığı tür bir partide yakalanmanın cezası ölüm!
Elbruz Dağı’nın kartal yuvası Derbent’e çıkıyoruz o akşam.
Dar sokaklarda reçel dükkânları, sardunyalar, menekşeler, akan su ve bülbül sesleri arasında kendimi Sinbad gibi hissediyorum.

Devrik Kraliçe’nin hazinesi

Ertesi gün hedefimizde Tahran Çağdaş Sanat Müzesi var.
Burada bir hazine gizli.
Eski İran Kraliçesi Farah Diba’nın sanat koleksiyonu…
Picasso, Matisse, Van Gogh, Warhol, Pollock…
Değeri 2-5 milyar dolar arasında, halka kapalı bir depoda.
Müze Müdürü’ne başvuruyor, daha doğrusu yalvarıyoruz.
“Pazar günü gelin, elimden geleni yapacağım” diyor.
Yine Tahran sokaklarına dadanıyoruz.
Vanek Meydanı’nda rüyadan uyanıyoruz.
Ahlak polisi ve çarşaflı görevli iki kadını tuttukları gibi minibüse tıkıştırıyor.
Başörtüsünü gevşek bırakanlara karşı sıkılar.
Yazın 40-45 derecede binlerce kadını kontrol etmek iyice zorlaşıyormuş.
Zaten çoğunun saçı neredeyse tamamen açık. Sürekli düşüyor başörtüleri.
Siyaset bilimci arkadaşımız Hamed: “Türkiye laik ama Müslüman bir ülke. Biz ise bir İslam Cumhuriyetiyiz ama ne kadar müslümanız, emin değilim” diyor. Baskı insanları dinden soğutmuş.
Sebati ahlak polisine takıyor kafayı: “Ne hakla yahu! İşten eve giden insanlar! Senin anneni, karını yoldan çevirdiklerini düşün!”
Akşam otelin cafesinde bir şarkıda Michael Jackson’ı duyuyoruz ki İran’da yasaklı.
Sebati ilerdeki polislere: “Alo! Burada Michael Jackson çalıyor, siz hâlâ uyuyorsunuz!” diye bağırıyor.

İran Türkiye olacak mı


Ben sanatın politik olanını severim

Bizim gergin DJ arada arayıp “Oteli ödesene” diyor. Giderken ödeyeceğiz, anlam veremeyip, sallıyorum.
O gün başka bir arkadaşım Meryem bize hip Tahran’ı gezdiriyor.
Kuzeydeki meşhur ‘District 1’deyiz.
Havuzlu konaklar, mermer duvarlar, görkemli apartmanlar…
Türkiye’de böyle bir semt yok.
Sam Center’daki Divan restoran Paris ile İran estetiğini birleştirmiş.
Karlı dağlara bakan terasta şık işadamları puro içiyor, hoş kadınlar sohbet ediyor…
Meryem bir koleksiyoner, bizi Tahran’ın sanat ortamına sokuyor.
Etemat Galeri’de Muhammed Zarifi sergisi var.
Tablolarda bıyıklı, şapkalı Yunan Zorba gibi dans eden bir figür...
“O benim dedem” diyor Muhammed, “Ben çocukken her gece sarhoştu. Dostlarıyla ‘Baba Kerem’ dansı yapardı. Şimdi bu dans yasak, o dostluklar da kalmadı.”
Akşam evine davet ediyor: “Size Baba Kerem’i öğreteceğim!”
İran’da muhalefet doğrudan değil, sanatla, şiirle yapılıyor.
Araya sıkıştırıveriyorlar.
Asgar Farhadi’nin Oscar alan ‘Bir Ayrılık’ filmini hatırlıyorum.
Kızına Farsça dersi için yardım eden baba, eş anlamlı sözcükleri çalıştırırken ‘ayaklanma’ ve ‘isyan’ı öğretiyordu.
Söyleşi için aradığımız ev hapsindeki yönetmen Cafer Panahi, “Film çekmeme izin veriyorlar. Ama konuşmam yasak. İzin verin, ben filmlerimi çekeyim” dedi.

İran Türkiye olacak mı


Tahran’da ‘hangover’
Akşam iki partiye birden davet ediliyoruz.
15 yaşında ilk kez diskoya gidecek çocuklar gibi şeniz.
Önce Muhammed’in evinde Baba Kerem’li yemek. Sonra başka bir evde parti…
İki katlı, sade, zevkli bir ev…
Camlar, perdeler kapalı. Bir vantilatör havayı çeviriyor.
İçki, arak. Bir tür kuru üzüm brandy’si. Plastik su şişesinde…
Ev sahipliği yarışındalar. Mustafa Sandal, Tarkan, İbo... Her satırı ezbere söylüyorlar!
Türkiye’nin yumuşak gücü bir gerçek.
Herkes Fatmagül, Arka Sokaklar, Kurtlar Vadisi diyor…
Ama bir numara Survivor. Köylerde bile!
3-4 kişi Acun’a selam söyledi. Rica ediyorum, bir programınızda İran’a selam gönderin.
İran’da TV yayını şu: Yemen’de çatışmalar, ağıt yakan çocuklar, Irak Savaşı şehitleri, dini programlar… Bir de 70 yaş üzeri erkek sunucular ve belgesel.
Dal görmekten imanımız gevredi. Hep ağaç dalı ve çiçekler…
Sebati: “Amman millet tahrik olmasın!” diye kızıyor yine.
Ama yasağa rağmen her evde uydu var.
Eskiden helikopterler Tahran göklerinden uyduları tespit edermiş, şimdi göz yumuyorlar.
İran’daki 9-10’uncu günümüzde otelde ATV’yi buldum.
Dakikalarca reklam ve dizi tanıtımı izledim.
Türkiye bir rüya ülkesi gibi göründü gözüme.
Allahım, ne şanslıyız aslında.
“Bunları korumak için her şey yapılır” diyor insan.

İran Türkiye olacak mı


Bitiririm sizi tehdidi!
İki gece yokluktan çıkmış gibi eğlenince, Meryem “Sizinle biraz daha takılırsam beni taşlayacaklar ve taşların parasını aileme ödetecekler!” diye çıkıştı. Devlet recm edilen kadına atılan taşların parasını aileden tahsil ediyormuş!
Bu iki dünya şizofrenik bir durum yaratıyor. Denge kaçabiliyor.
Günlerdir görüşmediğimiz huzursuz DJ bombayı patlattı.
Telefonumda bir mesaj...
Bize oteli ayarlamıştı ya: “Kendinizi zeki sanmayın! Oteli ödemeden kaçacağınızı sanıyorsanız yanılıyorsunuz! Ordunun başının oğlu arkadaşım. Sizi pasaport kontrolden geri çeviririm! Yakarım sizi!”...
Sinirden ellerim titreyerek arıyorum, neyse ki açmıyor.
Safevi, Sasani artık soyağacı nereye kadar uzanıyorsa eleştirellik içeren bir yanıt gönderiyorum!
Meryem’i de aramış: “Bunlar nerede? Beni atlatabileceklerini mi sanıyorlar. Timsahım ben timsaah!” demiş!
O noktada gülmekten ölüyoruz, çocuğun ne kullandığını öğrenmeye karar veriyoruz.
Ben yine de akşam hesabı kapatıyorum önceden.
Onca gerginlik arasında “Timsahım ben” diyen bir manyakla uğraşamayacağım.
Tahran’daki son gecemiz, dostlarımızla veda yemeği yiyoruz.
Şık bir Meksika-İspanyol restoranı ‘Lemon’.. Tapas, enchilada, alkolsüz sangria…
Latin müziği, erkek vokalistler, çünkü kadınların şarkı söylemesi yasak…
Ama yemekler bitip, kahve geldiğinde masanın aurası düşüveriyor.

İran Türkiye olacak mı


İran’ın kalbine seyahat

Trafik yürek istiyor. Arjantin Meydanı’nda bir kadın şoför, bir yayaya çarptı. Öldü sandık, ayağa kalktı.
Cumhurbaşkanı Yardımcı’sıyla söyleşiden çıktım. Caddede elimi kaldırdım, orta şeritteki taksi direksiyonu sağa kırdı, arkadan gelen bindirdi.
Yine de bu macerayı yaşamalıyız. Araba kiralayıp İran dağlarına dalıyoruz.
Gece çökerken debriyaj balatası patlıyor, vites kutusu boşalıyor.
Karanlık, dağ başı ve telefon çekmiyor…
O kadar umutsuzuz ki Sebati kendine “Bir hafta sonra geçecek. Bunları hatırlamayacağız” diye telkinde bulunuyor.
Otostopla bir otel buluyoruz.
Ertesi gün arabayı kamyonla Kazvin’e çektireceğiz.
Masrafı karşılayabilecek miyiz, belli değil.
Ambargo yüzünden para transferi yasak, kredi kartı zaten geçmiyor.
Bütün program da suya düşecek.
Arabayı ayarlayan Hamed’e gece yarısı otelden ulaşıyoruz: “Arabayı bırakın, elinizi sürmeyin. 50 kere söyledim düzgün bir araç versinler diye.”
Sevinçten apaçi dansı yapıp, bunalımdan uyuyakalan Sebati’yi kaldırıyorum.
O ana kadar bastırmış acısını. Rahatlıyor ve “Bir sigara versene” diyor. 12 yıl önce bırakmış!
Sabah şirket yeni araba gönderiyor Tahran’dan. Bu sefer şoförlü.
Hayatımızın en korkutucu yoluna giriyoruz. Köyleri birleştiren toprak katır yolu.
Bu arabanın da sadece tek freni çalışıyor. Frene asıldığında tekerlekler kilitleniyor, araba kayıyor. Yanımız uçurum!
Sürücü sevimsiz ve inatçı. Bir iki kez arabayı istiyorum, vermiyor.
Camı sonuna kadar açıyorum. Tek elim pencerenin üstündeki tutma kolunda, araba uçuruma kayarsa maymun gibi camdan atlayacağım.
Hareketi sürekli zihnimde tatbik ediyorum. Tek endişem durduk yere atlamak, o derece tetikteyim.
Ama Sebati’nin arka camdan çıkma şansı yok. “Seni bırakmam. Sen de kapıyı açıp atla” diyorum.
Kapıyı açma denemesi yapalım diyoruz. Çocuğu iyice demoralize etmemek için tatbikattan vazgeçiyoruz.
“Bu şoförün saçları hep böyle miydi, şimdi mi dikleşti?” diye soruyor Sebati.
Ağlayacak halde, saatlerce dağ yolundayız.
Yol tam düzeldiğinde arabadan dumanlar yükseliyor!
İlk sinir krizimi geçirip “Çek sağa” diyor, bavullarımı bagajdan, atarcasına çıkarıyorum. Sebati de aynısını yapıyor...
“Yürü git! Senin frensiz arabanda ölecek değilim!” diyorum.
Ama indiğim yerde kurtlarla, kartallarla yeni bir yaşam kurmam gerekecek.
Dumanı söndürüp, ölüm otomobiline giriyoruz yine.
Hazar’a ulaştığımızda kendimi kumsala atıyorum.
Elimi, yüzümü ıslatıp, bir yudum içiyorum suyundan, şükrederek…
Bir tamircide freni yaptırıyoruz. Bu sefer ayrı bir bela: İran otobanları!
İranlılar gerçek mümin. Ahirete inanmayan böyle araba sürmez! Trafik, kurallara isyan ettikleri tek yer.
Bizimki, prensip olarak ters şeritten gidiyor.
Birden karşımıza bir araba çıkıyor. Panikle o da bizim şeride geçiyor!
Çığlıklar içinde, son anda yırtıyoruz.
Bağırarak Amir’e “Söyle şuna, bana versin arabayı, gebereceğiz burada” diyorum.
Amir hala Pers rafineliğiyle konuşup “Yorgun değilmiş, yorulursa söylermiş” havalarında.
Beş dakika geçmiyor. İki şerit çıkış, bir şerit iniş var.
Çocuk orta şeritten kaptırmış gidiyor, oysa sağ şerit boş.
Tamam, bu şerit bizim ama karşıdan gelecek İranlının bu tür bir hassasiyeti olmayacağını bilmiyor muyuz?
Gözlerim faltaşı gibi açık. Ve bir anda burun buruna geliyoruz yine biriyle!
Ben canımı sokakta bulmadım!
Arabanın konsolunu yumruklaya yumruklaya Allah ne verdiyse bağırıyorum.
Sebati de çocuğa İngilizce ‘iltifat’ sıralıyor.
Çocuk hışımla arabayı sağa çekiyor, kapılar açılıyor.
Gözlerimizdeki hayatta kalma kararlılığını görünce geri adım atıyor, direksiyona geçiyorum. İnsan gibi Tahran’a dönüyoruz.
Çocuk arkadaşlarına mesaj atma numaraları yapıyor, herhalde gelip bizi dövecekler. Teknik olarak haklı: Tehdit var, gasp var.
Ama onun gönlünü hoş tutmak için Hakk’ın rahmetine kavuşacak değildik.
O gece yayın yönetmenim Sedat Ergin telefonda “İşleri tamamlayın, öyle dönün” deyince gezi uzuyor.
Biz daha çok haber yapacağımız için mutluyuz.
Mihmandarımız Amir’e müjdeyi verdiğimde ise çocuğun ruhunun bedenini terk ettiğini gördüm.
Bir daha toparlayamadı zaten, son güne kadar boş baktı.
Bazı haberlerde “Ben arabada bekleyebilir miyim” diye soruyordu.
“İki saat buradayız” diyorum, “Tamam, ben böyle iyiyim” diyor.
O gece de pasaportumuzu vizeye verdiğimizden otele alınmadık.
Bir belge için karakollarda süründük.

İran Türkiye olacak mı


Bugün büyük gün!

İran’ın reformist Cumhurbaşkanı Ruhani’nin yardımcısı Mesud Sutanifer ve İslam Devrimi’nin efsanevi ismi Haşimi Rafsancani ile görüşeceğiz…
Tabii son anda vere vere aynı saati veriyorlar: 17.00!
Sebati ile kara kara düşünüp, ayrılmaya karar verdik.
O, gizli hayranı olduğu Rafsancani’ye, ben Cumhurbaşkanı yardımcısına…
Tabii bürokrasi için büyük sorun. “Gitmeyin Rafsancani’ye” diyor basın ajansındaki görevli.
Yahu adam İslam Devrimi’ni yapmış, Dini Lider Hamaney’in göreve gelmesini sağlamış!
Yok!
Sonunda öyle aralıksız saçmaladım ki neden bahsettiğimi ben bile anlamıyordum.
Yaka silkip Sebati ile ayrı ayrı gitmemize izin verdiler.


Üçüncü sinir krizi

Cumhurbaşkanı Yardımcısı güya yarım saat mesafedeymiş.
Bir buçuk saat sonunda hâlâ adres arıyorlardı.
Sonunda kapıyı açtım. “Nerede bu binaaaa!” diye arabadan inip şuursuzca yürümeye başladım.
Cumhurbaşkanı yardımcısı bekliyor. Amir hala “Sakin ol” diyor.
Sora sora, takım elbiseyle koşturarak binayı bulduk, söyleşimizi yaptık.
Türkiye’de işlerin tıkır tıkır yürümesine alışmışız.
Ticarette, turizmde başarımızın bir sebebi bu bence.
Biz ne ara bu kadar Batılı olduk?
Amir “Gelip tek bir iş yapamadan dönenler var. Bence yüzde 50 iyi bir oran. Burası İran” diyor.
Tamam, biz Amir’e ve kendimize hayatı dar ettik ama okuyucularımıza neredeyse hedeflediğimiz her haberi ulaştırıyoruz işte.
Dağları delen Ferhad!
Bu gece de rahat yok. Otelden çıkarıyorlar “Yer yok” diye. Petrol zirvesi varmış.
Resmen karaborsaya düşüyoruz.
Karşımıza hayatım boyunca unutmayacağım bir tip çıkıyor: Ferhad…
Avarel gibi ince uzun, haylaz, kaçık… Çevirmediği dümen yok.
Bize bir gecelik daire buluyor. İki Hong Kong’luyla paylaşacağız.
“İçki de var” diyor, ne alakaysa.
Böbreği kaptırmamayı umarak “İyi” diyoruz, yoksa parkta yatacağız.
Kentin batısında bir apartmana giriyoruz.
Loş bir ışık, sigara dumanı, boğucu dekorasyon…
Hong Konglu dedikleri çocuklar Hintli çıkıyor.
Şişman olan, Star Wars’taki Jabba gibi koltuğa çıplak ayaklarıyla uzanmış, tişörtünün altından göbeği fışkırmış, boynunda altın kolye, bileğinde künye…
Yanındaki arkadaşıyla Hint aksanıyla “Hoşgeldiniz” diyorlar.
Nazikçe selamlayıp, Ferhad’a dönüyorum: “İçki nerede!”.
Fransız şarabı olduğu iddia edilen kırmızı sıvıdan, püskürtmemeye çalışarak bir yudum alıyorum. Direkt arak’a geçiyorum.
Hintliler müthiş mavracı. Güler yüzlü, zehir gibi iki fırlama…
Gemiciler. İstanbul gecelerinden, St. Petersburg limanına her yeri biliyorlar.
Muhabbet her yerde aynı konuya dayanır: “Favorimiz İran kızları” diyorlar. Bakışları, kadınsılıklarını seviyorlarmış. Beni aşağılıyorlar, “Sen hafif Avrupalı olmuşsun” diye…
Soruyorum: “İyi de Hong Kong’dan nasıl gemi yolluyorsunuz? Ambargo yok mu?”
Cevap (süratli Hint aksanıyla): We-do-not-understand-English! (İngilizce anlamıyoruz!)
Kahkaha dolu sohbet sonrası Ferhad bizi başka bir daireye taşıyacağını deklare ediyor.
Adam oda spekülatörü. Sürekli telefonda onun bunun yuvasına musallat oluyor.
Gittiğimiz, eski bir generalin eviymiş. Bahçe katı, tek yatak!
Sifon çalışmıyor. Su istedik, ayran getirdi.
Ertesi sabah Tebriz’e uçacağız.
Ferhad gitmeden zorla para bırakıyor.
Sabah da evin sahibi Sebati’ye para veriyor!
Bu evde kaldığımız için tazminat mı acaba?
Oda parasını almıyor. “Tebriz dönüşü bakarız” diyor.
Çelişkilerle dolu güzel İran!
İşte insanı böyle ite kaka kendine aşık ediyor.
Her çıkmazda bir gül uzatıyor.
Sebati havaalanı yolunda “Acaba İranlıların şanssızlığı arada Türkiye’nin olması mı” deyiveriyor.

İRAN NEREYE KOŞUYOR?

Şah “Benim büyüttüğüm çocuklar devrim yaptı. Sizin büyüttüğünüz çocuklar ne yapacak, çok merak ediyorum” demiş zamanında.
Ayetullah Humeyni’nin oğlu bugün Instagram’da.
15 torunundan yedisi rejimi eleştiriyor.
1979’da Amerikan Büyükelçiliği’ni basan öğrenci liderleri bugün reformcu.
Kitap basmak için bandrol gerekiyor ama yazarlar kendileri bastırıp el altından dağıtıyor.
Freedom House’a göre İran, internet özgürlüğü sıralamasında dünya sonuncusu.
Ama herkeste Facebook, Twitter, Instagram var. VPN ile Opendoor ile bir yolunu buluyorlar.
Cumhurbaşkanımız “Twitter denen bir bela var” demişti.
Aslında cesur, yaratıcı, özgür insan en büyük bela!
Bunu ezmek isteyene Allah kolaylık versin!
Yatak odasından, ne giydiğine, hangi müziği dinlediğine kadar her şeye burnunu sokan rejime karşı günlük hayat bir direniş alanı oluyor.
Dini Lider Hamaney buna ‘kültür savaşları’ diyor.
Rejimin hamlesi biraz taktiksel.
Herbert Marcuse ‘baskıcı tolerans’ demişti.
Gerçek muhalefeti bastırmak için bazı özgürlüklere yol vermek…
Sisteme yapısal tehdit oluşturmayan alanlarda açılıp, iktidar ilişkilerini pekiştirmek…
Halk şimdilik buna razı.
Çünkü kimse kan görmek istemiyor.
Irak savaşında 1 milyon kişi öldü. (1981-1988)
Biz oradayken hâlâ yeni cesetler bulunuyordu.
2009’daki Yeşil Hareket polis insanlara ateş açtı.
Kendileri de eski devrimci olan yöneticiler işlerin nereye gidebileceğini biliyor olmalı.
Böyle muazzam bir topluma bunları yaşatanlara isyan ediyorsunuz.
Bunca baskının ortasındaki asaletleri, zarafetleri insana öyle dokunuyor ki…
Mihmandarımız Amir 13 gün aynı yeşil tişörtü giydi.
Sebati sonunda “Aynısından kaç tane var” diye sordu.
“Sadece bu” dedi.
Çevirdik lafı, “Sebati de hep siyah tişört giyer” diye.
Ama Amir her gün tertemizdi.
Belki annesi her akşam yıkıyordu tişörtünü, belki kendisi.
Dağlarda mahsur kaldığımız köyde sessizdi Amir.
“Ne oldu?” diye sorduğumda, “Üzülüyorum bu insanlara” dedi.
“Hastane olmadığı için yakınlarını kaybetmişler. En çok bu masum insanlara üzülüyorum”...

‘BİLMEDİĞİNİZ İRAN’ YAZI DİZİSİ HÜRRİYET’TE SÜRÜYOR!
YARIN: TAHRAN’DA BEETHOVEN DİNLEMEK... RUHANİ’NİN 40 YIL SONRA İRAN’A GERİ ÇAĞIRDIĞI EFSANE ORKESTRA ŞEFİYLE SÖYLEŞİ…

En lezzetli yemek tarifleri burada

False