Gezginlere açık davet

Gezginlere açık davet

Şimdi gezmek zamanı. Geziler artık dijital fotoğraflar ve avuç içine sığacak kadar küçük kameralarla ölümsüzleştiriliyor. Ama onlar gördüklerini çekiyorlar. Ya o an sizin hissettiklerinizi, duygularınızı kim kayıt altına alacak? Tabii ki siz. Tek yapacağınız şey bir defter ve kalem almak ve her akşamüstü, yaşadığınız günü sayfalara aktarmak. Büyük gezginlerin, yazarların çoğu böyle yapmış ve ortaya çok önemli eserler çıkmış.

Gezmek de, gördüklerini yazmak da bir sanattır. Öyle gezi yazıları vardır ki, insanı elinden tutar, anlatılan yerlere götürür sanki. Yazıyı bitirdiğinizde o uzak diyarlar artık bildik bir yer olur çıkar. Sokaklar, sesler, insanlar, mekânlar hiç görmeseniz de yabancınız değildir. Her gezi yazısı, seyahatname bu etkiyi bırakmaz. Bunun için yazı erbabı olmak gerekir. Ben, edebiyat insanlarının gezi yazılarının tadına hiç doyamam. Onların yazdıklarını altını çize çize okurum. Kitap bittiğinde de onlar gibi yazamadığım için kalemime öfkelenirim.

Cumhuriyet dönemi edebiyatçıları, kıskandıklarımın başında gelirler. Örneğin Yakup Kadri, kendisi için “bir sükûnet sığınağı” olan İsviçre Alpleri’ni öylesine güzel anlatır ki, insan soğuğu iliklerinde hisseder. Şair Ahmet Haşim “Frankfurt Seyahatnamesi”nde, Frankfurt’a ustaca övgüler yağdırır ki, bu hiçbir cazibesi olmayan kent, cennetten bir köşeye dönüşür. Falih Rıfkı Atay öylesine cümleler kurar ki, sayfalar sinema perdesine döner, insanlar satırlar arasında canlanır.
Gazeteci Safiye Erol, yazılarında gittiği yerleri bir fotoğraf netliği ile anlatır. Onun yazılarını okurken, anlattığı yerin içinde dolaşırken bulurum kendimi. Onun anlatımında sadece coğrafya betimlemeleri yoktur. Mekânın ruhunu da yansıtır okurlarına. İşte onun kaleminden Edirne’den bir kırıntı: “Bin bir hayal içinde kendimde gölge kesilerek tozlu dar sokakları geçiyorum. Ara sıra bir tahta kapı aralanıyor, ot bağlamış iç avluları görüyorum. Vaktiyle çiçek cenneti olan Edirne’den bir kırıntı, bergüzar gibi üç-beş saksı karanfil, küpeçiçeği, öbecik latinler. Eli testili kızlara, akşam yemeği için yoğurt kâseleri götüren oğlanlara rastlıyorum...”

Samet Ağaoğlu, Şair Şukufe Nihal, Ahmet Hamdi Tanpınar, Halit Ziya Uşaklıgil, Enis Batur, Nedim Gürsel ve adını unuttuğum diğer yazarlar... Bunların gezi yazılarını okumak insana “kaymaklı keyif” verir.

Bu hafta sizi Cenap Şehabeddin ile tanıştıracağım. Onun “Avrupa Mektupları” adlı kitabından aldığım alıntıları size aktaracağım. Bu alıntıları okuduğunuzda sanırım siz de bir sokağın, mekânın, kentin böylesine güzel nasıl anlatılabildiğine şaşıracak, belki de kıskanacaksınız.
/images/100/0x0/55eb064cf018fbb8f8a6114b

Cenap Şehabeddin (1871-1934), Servet-i Fünun şair ve yazarlarındandır. Asıl mesleği doktorluktur. Tevfik Fikret’le birlikte, Türk şiirinin ve düzyazının yenileşmesinde önemli katkıları olmuştur. Alıntılar yaptığım “Avrupa Mektupları” adlı kitabı, 1917-1918 yılları arasında Tasvir-i Efkâr Gazetesi hesabına yaptığı Avrupa gezisi gözlemlerini içerir.

ŞEHABEDDİN’İ OKUYUNCA VİYANA’YI MERAK EDERSİNİZ

Yazar, sonbaharın griliğine bürünmüş Viyana’nın güneşe olan hasretini şöyle anlatır: “Güneş, sonbahar ve kış aylarında Viyana için bir turfanda değeri alır. Zaman zaman sis yarılıp da güneşin bir parçasını gösterdi mi, sanıyorsunuz ki güneş gökte bir hapishaneden kurtuldu, siz yerde bir zindandan çıktınız ve özgürlük sarhoşluğu ile birbirinize atılıyorsunuz. Kalbiniz taze bir bahar duygusu ile süslenmiş gibi oluyor.”

Cenap Şehabeddin’in satırları sanki bir fotoğraf makinesidir. Okuyunca anlatılanı görürsünüz. İşte Viyanalı kadınlar için yazdıkları. Sanki bir fotoğrafa bakar gibi oluyor insan: “Viyana’nın büyük caddelerinde rastgeleceğiniz kadınlar ve erkekler, size sık sık saygıdeğer şairemiz Nigâr Hanımefendi’nin sözünü hatırlatır: ‘Yarabbi, bu şehirde hiç mi çirkin yok?’ Özellikle kadınlar, hemen hemen hepsi seher gibi pembe ve masumluk kadar beyazdır...”
Şair, Viyana’nın dünyaca ünlü pastanesini şöyle anlatır: “Cafe Zaher gibi pastanelerde yer bulmak gerçek başarıdır. Oralardaki kalabalığın derecesini anlatmak için bizim Fatih-Harbiye tramvayının saat beşten sonraki durumunu hatırlatacağım! Özellikle Cafe Zaher’de müşteriler tam anlamı ile diz dize, omuz omuza ve sırt sırta oturuyorlar. Garsonlar biraz üzerinizden atlayarak geçerler. Kalabalık sıcaklığı artırır; sıcaklık da yumurta, jambon, çikolata, bira ve likör kokularını şiddetlendirir...”

Cenap Şehabeddin için ayrıntılar çok önemlidir. O ayrıntılar yan yana gelince anlatılan mekan satırlardan kurtulup canlanır, okuyanı içine alır. İşte Viyana’da bir alışveriş caddesi: “Gartnerstrasse’de herkesin iştahını gıcıklayan vitrinler birbirini takip eder: İşte bir çiçekçi vitrini, yanında kumaşçı vitrini: İki manzara birbirine o kadar benziyor ki çiçekler nerede bitiyor, kumaşlar nerede başlıyor pek kolaylıkla kestirilemez. İşte çakır bir göz kadar firuzeler, gözyaşı gibi pırlantalar, kan damlası renginde yakutlar ve pek derin denizleri hatırlatan zümrütlerle dolu kuyumcu vitrinleri. Yarım düzinesi bir avuç içine sığacak kadar ince nanzuk çamaşırlar. İşte balmumu kuklalar üstünde titreyen fistanlar ve kostümler... Ve hepsi birer çağıran göz gibi okşayıcı ve birer uçurum gibi tehlikeli...”

Ben de Viyana’ya gittim, gezdim gördüm ve yazdım ama böylesine lezzetli olmadı! Seyahat çantanıza defter kalem koymayı unutmayın. Fotoğraflarınızı anlatırken, duygularınızı da okursunuz.

SEYAHAT MEKTUPLARINIZI BEKLİYORUZ

Hürriyet Seyahat, okurlarının gezi yazılarını Seyahat Mektupları başlığı altında yayımlıyor. Gittiğiniz, sevdiğiniz, şehirleri, köyleri, kasabaları word belgesi olarak boşluksuz 7500 vuruşu geçmeyecek şekilde yazın. Seyahatte çektiğiniz fotoğraflarınızla birlikte, elektronik posta yoluyla bize iletin, yayımlayalım. (seyahat@hurriyet.com.tr)

LEZZET yazıp 3111’e gönderin, size en yakın Mehmet Yaşin’in tavsiye ettiği lezzet noktaları ve önerileri cebinize gelsin. Sadece 2 sms/4 kontör. Turkcell aboneleri yararlanabilir.
Haberle ilgili daha fazlası: