Geneleve ilk kez karımla gittim

Güncelleme Tarihi:

Geneleve ilk kez karımla gittim
Oluşturulma Tarihi: Mayıs 04, 2014 09:18

Haberin Devamı

“Atina’dan bildiriyor” sözcükleriyle özdeşleşmişti bir zamanlar... Gençlik yıllarında Cambridge’i, Paris’i, Berlin’i mekân tuttu; sonra yurda dönüp siyasal bilgiler fakültesini bitirdi. Reyting rekorları kıran haber bültenlerinin değişmez ismiydi. Hafızalarımıza “Acı var mı acı”, “Her nerede yaşıyor ve yaşatılıyorsan” gibi kült cümlelerle kazındı... Kim ne derse desin Kerkük’lü Muhtar Molla Tevfik’in torunu Reha Muhtar tam bir fenomen. Ama artık yıllardır hayatına damga vuran ‘gazeteci doğulur, gazeteci ölünür’ mottosundan vazgeçip yepyeni yaşam biçimlerine yelken açmış... Gelin onu a’dan z’ye birlikte tanıyalım.


* Soyadının hikâyesinden başlayalım muhabbete... Bu ‘muhtarlık’ kimden yadigar?
- Dedem Kerkük’ün en büyük mahallerinden birinde 25 sene muhtarlık yapmış. Soyadımız oradan geliyor. Medreseyi bitirmiş, her gün bir cüz Kur’an okuyan, dindar bir adammış rahmetli. Sarıkamış gazisiydi. Soğuktan donduğu için beş ayak parmağını da kesmişler. Boğaz’a karşı seninle oturup bu röportajı yapmamızı, belki de ondan bana miras kalan genler ve enerji sağlıyor.
* Kendisinden mi dinledin bu öyküleri?
- Yaşarken göremedim ama çok ilginç bir insanmış dedem. Anlattığım yıllarda Kerkük’ün yüzde 80’i Türk... Dedem de Kerkük ve çevre illerin Türkiye’ye bağlanması için çalışanlardanmış. Molla Tevfik derlemiş ona ama duvarından Atatürk resmi de eksik olmazmış.
* Atatürkçü bir molla yani...
- Babam anlatmıştı; Atatürk öldüğünde resminin üzerine siyah çarşaf koyarak evde 40 gün yas ilan etmiş. Mustafa Kemal’i Kerkük’ü de kurtaracak lider olarak görüyormuş. Ben Türkiye’nin bugünkü konumunu, dedem ve onun gibilerin verdiği mücadelenin yansıması olarak görüyorum.

ANNEMLE BABAM SON MOHİKANLAR

* Çocukluk yıllarından neler hatırlıyorsun?
- Babam, dil ve tarih-coğrafya ile ilahiyat fakültelerinde profesördü. Annemin bütün ailesi İstanbul’da yaşadığı için ve tabii babam da evlendikten sonra hanımköylü olduğundan yazları anneanneler, teyzeler, çoluk çocuk hep beraber Yeniköy’deki evimizde geçirirdik. Kışları da babamın işi dolayısıyla Ankara’da kalırdık.
* Çoluk çocuk derken var mı başka kardeşin?
- Lafın gelişi öyle söyledim. Ailede tek çocuk benim.
* Tek çocuk olduğun için şımarık olduğun söyleniyor...
- Onu kim söylüyor bilemem. Annemle konuştuysan, öyledir. Tek çocuk olduğumdan dolayı aşırı ilgi gördüğüm, bir yerden sonra da bu ilgiden rahatsız olduğum doğru.
* Annen babana göre daha laik, Atatürkçü bir aileden geliyor. Tartışmalar olmuyor muydu aralarında?
- Yoo, Atatürkçülük konusunda çok farkları yoktur. Babam Bağdat Üniversitesi’ni bitirmiş. Annem de üniversiteyi İstanbul’da okuduğu için Cumhuriyet ideolojisiyle büyümüş ve ondan etkilenmiş.
* Biri Cumhuriyet kadını, diğeri Osmanlı erkeği... Yolları nerede kesişmiş?
- Bağdat’ta.
* “Çıkalım seninle Bağdat yoluna... Sen bir şahinsin, ben garip serçe” misali...
- (Gülüyor) Aynen öyle. Edebiyat fakültesini bitirdikten sonra annemi doktora yapmaya Bağdat Üniversitesi’ne göndermişler. Babam onun Arapça öğretmeni. Tanışıp evleniyorlar. Daha sonra da Türkiye’ye geliyorlar.
* Nedir 55 yıllık bu evliliğin püf noktası?
- Ben olmasam bu kadar sürmezdi herhalde. (Gülüyor) Evimizde ayrılma konusu hiç gündeme gelmedi. Hatta annemle babamın ayrılabileceği aklımın ucundan bile geçmedi. Onlar ‘son Mohikanlar’. Ben de boşanırken ayrılık fikrine yabancılığımdan ötürü duruma bir türlü adapte olamadım.

GAZETECİ OLMAMI İSTEMEDİLER

* Annen, Reha Muhtar’ı hayatının merkezine koymuş galiba.
- Annem için evlilik büyük ölçüde oğlu demekmiş. Hatta bu yüzden ben doğunca işini bırakmış.
* Yeniköy’de yalıda büyümüşsün ama bir mürebbiyen bile yokmuş. Neden bir bakıcı tutmamışlar?
- O zamanlar kreş yok, köyden gelen hizmetçiler var. Annem beni onlara emanet etmek istemediği için kendisi bir anaokulu açtı ve benim öğretmenim oldu. Koleje girince yine bir baktım, orada da annem öğretmenim olarak karşımda. Peşimi hiç bırakmadı anlayacağın.
* Bazı çocuklarda tersine teper böylesine ilgi.
- Bende de öyle oldu zaten. 1 yaşına kadar hiç ağlamamışım. Hatta liseye kadar çok uysaldım denebilir. Lisede yavaş yavaş isyan dönemim başladı. Otoriteye karşı çıkmayı, yeni alternatifler yaratmayı, özgürlüğü sokaklarda aramayı seçtim. Ailem tarafından verilmiş hayat modelini hiç kabullenmedim. Hep başka hayatlar aradım.
* Annen ve baban gazeteci olmanı gerçekten istediler mi?
- Hayır, onlar benim hep eczacı, doktor ya da akademisyen olmamı istedi. Ama ben kafamın dikine gittim.

Haberin Devamı

Sylvia Kristel gibi cinsel partner Ali MacGraw gibi sevgili isterdim

Haberin Devamı

* Yanılmıyorsam sinemanın hayatında çok önemli bir yeri var...
- Evet, yıllar sonra filmlerin hayatımı şekillendirdiğini anladım. Ya filmler bir süre sonra benim hayatım oldu ya da hayatım gibi filmleri izledim. Ama sonuç hep aynı. Ben filmleri etkiledim, filmler de beni.
* Kafam karıştı abi, o nasıl oluyor ki?
- Yaşamımın bazı dönemlerinde bir film beni çok etkiliyor; o kahramanı rol model olarak seçiyorum, içselleştiriyorum. Ardından yeni bir dönem, yeni bir film geliyor.
* İlk kahramanın kimdi, Superman mi?
- (Gülüyor) “İyi, Kötü ve Çirkin” beni etkileyen ilk film. Rol modelimse Clint Eastwood’du. İyi olanı seçmiştim anlayacağın.
* İyilerin hep kazandığı ‘hayaline’ mi kapılmıştın?
- İyilerin finalde intikamını alıp mutlu sona ulaşabileceklerine inanırdım. Hayatımı hep ‘film böyle bitecek’ diye belirlerdim. Bu işlerin intikamla olmayacağını çok geç öğrendim. Aşkla tanışmadığım çocukluk yıllarımın erkek kahramanıydı o... Uzun bir süre de devam etti. Ardından “Love Story” yıllarım geldi.
* Ve sonunda Reha Muhtar aşkla tanışır...
- İlk aşklarım “Love Story”nin platonik fragmanı olmaktan öteye gidemedi. Ali MacGraw’a benzeyen kızlara aşık oldum. Ölümden intikam almak istercesine o duyguları paylaşıp saçlarını okşayabileceğim; yumuşak, tatlı, sevecen, sonsuz aşkları aradım...
* “Love Story”nin Jennifer’ı sonunda ölüp Oliver’i tek başına bırakır...
- Genç yaşta bir kızın ölmesi ve aşkın yarıda kalması üzerine odaklanmışım. Filmde beni asıl etkileyen, ölümün aşkı bitirmesi oldu.

ÖLÜMLE BAŞ ETMEYİ ÖĞRENİYORUM

* Korkuyor musun ölümden?
- Çocukluğumda korkardım. Şimdi ölümle baş etmeyi öğrenme süreci yaşıyorum.
* Aşk, yanına ne zaman cinselliği çağırdı? Hangi filmle ‘muradına erdin’?
- (Gülüyor) Cinsellikle tanıştığım günlerin habercisi Emmanuelle ve onun unutulmaz oyuncusu Sylvia Kristel oldu.
* Emmanuelle gibi bir sevgili arayışında oldun mu hiç?
- Arkadaşlarım arasında “Emmanuel benim sevgilim olsun” diyene hiç rastlamadım. Herkes onunla sevişmek isterdi. Bu, egemen kültürün erkek beynini yıkaması bence. Doğal olanı, insanın cinselliği aşkı en yoğun yaşadığı kadında bulması. Ama bize “ya muhteşem bir cinsellik yaşayacaksın ya da muhteşem bir aşk” diye diretmişler. O yüzden de ben Sylvia Kristel gibi bir cinsel partner, Ali MacGraw gibi bir sevgilim olmasını hayal ederdim.
* Şimdiki aklınla Emmanuelle gibi bir kadınla aşk yaşamak ister misin?
- O sakat bakış açısını değiştirmek için hâlâ uğraşıyorum. (Gülüyor)
* Bu sadece bizim topluma ait bir bakış açısı mı?
- Bence değil. Bu yanlış kültür bombardımanı bizde biraz daha fazla olmakla beraber dünyanın her yerinde var. Fransa’da da Amerika’da da Emmanuelle, aşık olunacak bir kadından çok seks objesi olarak görülür.

Haberin Devamı

Annem beni kadınlardan kıskanır

* Gazetecilik nereden düştü aklına?
- Aileye isyan edip sol görüşten etkilenince doktor, mühendis falan olunmuyor tabii. Eee ne kalıyor geriye? Gazetecilik ya da yazarlık. Siyasetle ilgilendiğin için hobilerin de bunlar oluyor. Üniversite ikinci sınıftaydım, Abdi İpekçi öldürüldü ve benim de hayatım değişti. * O neden?
- Milliyet bizim evin gazetesiydi. Hep orada çalışmak isterdim. Abdi Bey’in ölümü sanki beni Milliyet’e ve bu mesleğe çağırdı. O sıralarda siyasal bilgilerde okuyordum zaten.
* Sağ-sol çatışmalarının en yoğun olduğu dönemlerden söz ediyorsun. Hiç örgüte girdin mi?
- Ya ben bunları 30-40 sene sakladım. Şimdi söylesem devrimci disipline ayıp olur. (Gülüyor) Ben sadece teorik anlamda çalışmalar yapardım. Şiddetin olduğu eylemlere katılmadım, elime silah almışlığım yok. Bir gün devrimci bir arkadaşımın ağzının burnunun kırıldığını gördüm ve çok ürktüm. Devrimciyim ama kavga kültüründen gelmiyorum.
* ‘Fiziksel çatışma eşiğine’ takıldın yani.
- İyi ki takılıp kalmışım, eşiği aşarsan seni kullanırlar. Ama inanmadığım için değil, ailemden gördüğüm terbiyeden dolayı o boyutlara gelmedim.
* Bu çalkantılı dönemde baban da akademisyen olduğu için zorluklarla karşılaşmıştır herhalde...
- O dönem akademisyenlere yapılan suikastlar bizim aileyi de çok etkiledi. Mesela öldürülen Bahriye Üçok, babamın fakülteden oda arkadaşıydı. Ali Babacan’ın halası Hatice Hanım da öğrencisiymiş. Babam, üniversitede başörtüsü eylemini ilk başlatanın o olduğunu anlatır.
* Ferdane Hanım ile Cemal Bey, oğullarının bugünkü halinden memnunlar mı?
- Şimdi gidip onlara “Nasıl bir hayatı olsun çocuğunuzun?” desen, herhalde böyle yaşamamı isterlerdi. Ben kendi çocuklarımla birlikteyim, hemen yan evde de onlar oturuyor. Senin anlayacağın beş çocukla birlikte yaşıyorum.
* Beş çocuk mu?
- İkisi kendimden önceki, üçü de kendimden sonraki kuşaktan, toplam beş çocuğum var. Cebimde beş nüfus cüzdanı taşıyorum. Annemle babamınki de bende. Artık çok yaşlandılar, onların da sorumluluğunu almak zorundayım.
* Ağır bir yük değil mi tüm bunlar?
- Yük olmuyor ama ağır geldiği kesin. Beni tek çocuk olarak el bebek gül bebek yetiştirirlerken, tapu dairesinde işler nasıl yürütülür, evde sigorta nasıl değiştirilir falan öğretmemişler... Bu işlerin hepsine yabancı olduğum dönemde ‘beş çocuk’ birden geldi üzerime.
* Annenle babana karşı sert bir ‘baba’ mısın?
- Anneme karşı biraz otoriterim. Aksi halde onu yönetemeyeceğimi biliyorum.
* Ne o, yoksa yazdığın yazılara falan da mı karışıyor valide hanım?
- Önceleri “Bu kadar siyaset okudun, şimdi de kalkmış kadınları yazıyorsun” diye sitem ederdi. Bir-iki kere cevap verdim. Koskoca dünya edebiyatının bu konulardan çıktığını falan anlatmaya çalıştım ama sonra bir gün şak diye beynimde şimşek çaktı. Anladım ki annem aslında beni kadınlardan kıskanıyordu, o yüzden “cevap verme” dedim kendi kendime...

Gaf dedikleri şehir efsanesi

Haberin Devamı

* Dikkat ediyorum da artık kelimeleri seçerek kullanıyorsun. Oysa eskiden gaflarınla meşhurdun. Karısını öldüren birine “Başınız sağ olsun” dediğin anlatılır hep. Bunları gerçekten sordun mu?
- Karısını öldüren bir adama “Başın sağ olsun” demem için hapiste olmam lazım. Katil adamı ben nasıl alırım yayına? Gaf dediklerinin toplasan üç tanesi gerçek, gerisini türetiyorlar. Şehir efsanesi yani... Ama ben de, sağda solda bu lafları okuyunca keyifleniyorum. Kült bir kişisel tarih oluştu.
* Bunca yıldan, bu kadar başarıdan sonra “Acı var mı acı” ile anılmak üzmüyor mu seni? Ya da şöyle sorayım; pili mi bitti Reha Muhtar’ın yoksa başka bir boyuta mı geçti?
- “Acı var mı acı”, “Tüneli kaçmak için mi kazdınız” gibi cümlelerin bazıları espriydi, bazıları da biraz şov için söylenmişti. Kimsenin hâlâ yanına bile yaklaşamadığı reyting rekorları kırdım o dönem. Hepsini kalbimin sesini dinleyerek yaptım. Bütün bu tatmini yaşadıktan sonra gün geldi, 42-43 yaşında hayata sadece gazeteci olmak için gelmediğimi fark ettim.
* Nasıl fark ettin bunu, vahiy mi geldi?
- Deniz’le ilişkimizin üçüncü haftasında yurtdışına gidecektik. Telefon açıp “Uçak sabah 7’de, uyanabilecek misin?” diye sorduğumda “Biz oyuncuyuz, alışkınız” dedi. Baktım oyuncular da kendi aralarında bir kutsanmışlık yaratmışlar aynı gazeteciler, askerler gibi. Biri “Biz vatan kurtarırız” diyor, öteki “Biz gazeteciyiz, gece gündüz tanımayız, haber yaparız”... Kutsanmış, gerçek olmayan hayallerin arkasında bir meslek oluşturmuşlar. Oysa hiçbir meslek bu kadar kutsanacak değere sahip değil.
* Kendi kendilerine kurdukları ideolojilerin gazına mı geliyorlar yani?
- Evet, kesinlikle. Oyunculara “Siz sabaha kadar uyumayan Superman’lersiniz” deniyor. Çünkü gündüz çekimlerinin masrafı daha fazla oluyor. Gece çalıştırmak için insanları “Siz harikasınız, yorulmazsınız, inanılmazsınız” diye gazlıyorlar, onlar da kendini kutsanmış zannediyor. Bir müddet sonra da bu kutsanmışlığın esiri oluyorsun.
* Yaşam mottonu değiştiren bu duygu muydu?
- Evet. Yaşadıklarımın maddi çıkarların ağır bastığı sanal ideolojiler olduğunu fark ettim. Ardından da başka bir hayatı deneyimlemeye başladım. O zaman, Çetin Emeç’lerden, Uğur Mumcu’lardan idealize ettiğim ‘gazeteci doğdum ve gazeteci ölürüm’ dediğim yaşam biçimim bir anda bitti. “Benim mesleğimden öte daha fazla şeylerden beslenmem lazım ki öbür dünyaya daha dolu gideyim” diye düşünüp bir sonraki noktayı denemeye başladım.

GENEL YAYIN YÖNETMENLİĞİ TEKLİFİNE “HAYIR” DEDİM

* Kuantuma merak sarman, yeni bir hayata başlaman... Bunların hepsi ölüme yaklaşma endişesinden olmasın?
- Bilgeler, işin sırrının ölmeden ölebilmek olduğunu söyler. O noktaya ne kadar yaklaşırsan, ruhunu o kadar geliştirirsin. Geçenlerde bir gazeteden genel yayın yönetmenliği teklifi geldi; inanır mısın hiç heyecanlanmadan “hayır” dedim. Demek ki o alanda her şeyi yapmış, hayat mecramda yeni bir bölüme geçmişim. Artık bu keyfi daha fazla ertelemek istemiyorum. 22 yaşında ertelediğim hayatı 42-43’te yeniden yaşamaya başladım. Düşündüm de aradaki 20 seneyi hiç yaşamamışım.
* Yoksa dünyevi zevklerden yavaş yavaş arınıyor musun?
- Hayır, tam aksi bütün dünyevi zevkleri tadını çıkararak yaşıyorum. Ama bunun reklam unsuru olarak görünmesini istemiyorum.
* Yıllarca insanları mercek altına almanın bedelini ödüyor olabilir misin?
- Belki de... O yaptığım şeyin aynısını bana evrenin gösterdiğini biliyorum. Bu yüzden de kızıp sinirlenmiyorum, kabulleniyorum. Gazetecilerin hayatlarının sonraki dönemlerinde hep aksaklıklar yaşamasının biraz da ah almayla ilgili olduğunu düşünüyorum.

Haberin Devamı

Geneleve ilk kez karımla gittim

* Hâlâ ülkemizde birçok erkek ilk deneyimini genelevlerde yaşıyor. Aşk adamı Reha Muhtar’ın da böyle bir tecrübesi var mı?
- Şimdi sana başlık çıkacak, devamını iyi dinle: İlk kez 22-23 yaşlarındayken gittim geneleve, hem de karımla...
* Yok artık!
- (Gülüyor) Karım yazardı, aynı zamanda sıkı da bir feminist. “Genelevde sömürülen kadınları görüp yazmak istiyorum” dedi. Ben nereden bilirim genelevi? Birkaç arkadaşa sordum, yerini öğrendim.
* Geneleve kadın alıyorlar mı, onu nasıl soktun içeri?
- Karıma erkek kıyafeti giydirip geneleve öyle girdik. Oranın nabzını yokladı, gözlem yaptı. O ne düşünüyordu bilmiyorum ama ben gerçekten kendimi berbat hissettim. Durup dururken başımıza bir iş gelecek, durumu anlayıp bizi oradan atacaklar diye çok korktum.
* İlk ve son gidişin miydi?
- Tabii. Bir daha hiç gitmedim.

Kadınları bana kızım öğretecek

* Aşk acısı çektin mi hiç?
- Tabii ki çektim. Aşk acısı çekmemiş adama ben adam demem. Gitsin morgun kapısında bekçilik yapsın.
* İlişkilerinde de iş hayatın kadar cesur musun?
- Risk ve macera konusunda cimri sayılmam. Bu aptal cesareti midir, onu da bilmiyorum.
* Bunca yıldır hayatın dikenli yollarında yaşıyor ve yaşatılıyorsun... “Kadınları anladım” diyebilir misin?
- Karşı cins olarak kadını öğrendim ama bu bir şey ifade etmiyor. Kadını kadın gibi öğrenmen, onunla gerçek bir empati kurman gerekiyor.
* Bu imkansızı istemek...
- (Gülüyor) Bu konuda büyük bir çalışma yapıyorum; doğduğundan beri kızımı birebir gözlemliyorum. Onun üzerinden kadın karakterini öğreneceğim. Bana kadınları Mina öğretecek.
* Peki bu çalışmanın öncesinde kadınlardan ne öğrendin desem?
- Erkek olmayı öğrendim sadece.
* Bilmiyor muydun zaten?
- O kadar kolay değil. Kadın bir erkeğin hayatına kaliteyi sokar. Bir hanzoyla, çok kaliteli bir adamı ayıran şey, hayatlarından geçen kadınlardır. Bir kıronun hayatına giren kadın kaliteliyse, o adamın giyimi, kuşamı, konuşması değişir.

KADININ GİRMEDİĞİ TOPLUMLAR KIRO KALMAYA MAHKÛMDUR

* Çetin Altan “Sosyal hayata kadının girdiği toplumlar, daha medenileşir” demişti.
- Aynı şeyi söylüyorum zaten, kadının girmediği toplumlar kıro kalmaya mahkûmdurlar. Benim hayatımda bu durum annemle başladı. Sonra da beraber olduğum kadınlarla dramlarım, mutluluklarım, kalitem ortaya çıktı. Kişiliğimizi tabii ki kadınlar belirleyecek. Başka ne belirlesin; siyaset mi?
* Ama Reha Muhtar’ın hayatı siyaset ve haberler arasında geçti...
- Bak şöyle anlatayım; benim hayran olduğum gazeteci Çetin Emeç’ti. Sonra bir suikasta kurban gitti. Bir yandan deli gibi gazetecilik yaparken, bir yandan da ustam olarak bildiğim rahmetlinin kızı Mehveş Emeç’le beraberdim.
* Hayatındaki kadınlara baktığımız zaman Gülşen, Nilüfer, Mehveş Emeç, Deniz Uğur gibi hem güzel hem akıllı kadınlar görüyoruz. Eh, sen de bir Brad Pitt sayılmazsın...
- Onu sen diyorsun. Kadınların bende ne bulduğunu bilemem ama ben onlarda ne bulduğumu biliyorum.
* Lafı dolandırmayalım lütfen. Nasıl tavlıyorsun bütün bu güzel kadınları?
- “Kadınları uçururum, muhteşem bir erkeğim” gibi zırvalamayı beklemeyeceksin herhalde benden... Onlarla beraber olmak için hiçbir ısrarım olmuyor. Dolayısıyla, talep onlardan geliyor. Kendimle ilgili bildiğim tek şifre bu.
* Duyan da sanır ki senden devlet sırrını deşifre etmeni istedim.
- (Gülüyor) Sen bu işte bir kurnazlık arıyorsun ama ben Reha Muhtar olmadan önce de hiçbir kadına yazmazdım, olduktan sonra da yazmadım. Zaten bunu da beceremem. Bundan bir kurnazlık çıkarman da takdire şayan yani. Birinden ilişki talep etmezsen, o zaman merak uyandıran taraf sen oluyorsun. Sanırım olay da bu.

ERKEK, CİNSEL AÇIDAN KADIN KARŞISINDA ÇARESİZ

* Bu sözlerini okuyanlar artık daha dikkatli davranacaklar.
- Hiç fark etmez. Bu bir politika değil. Tek çocuğum ben. Zaten talepkâr olmayı öğrenmemişim, her şey istemeden verilmiş bana.
* Ertuğrul Özkök’ün seni ‘kadınlardan en iyi anlayan 10 erkekten biri’ olarak seçmesi boşuna değil galiba.
- Erkeğin cinsel açıdan kadının karşısında ne kadar çaresiz kaldığını anlattığım yazıdan esinlendi herhalde. Erkeğin en büyük handikapı, cinsellik konusunda yaşadığı biçarelik. Bu da onun hayatını yönlendiriyor.
* Gerçekten bu kadar zavallı mı erkekler?
- Evet, zaten bu yüzden başka kadınlara yöneliyor, “sanal çapkınlık, güçlü erkek” efsaneleri yaratıyorlar. Tüm bu palavraların altında yatan şu: Kadının cinsel potansiyeli o kadar fazla ki, erkek onun karşısında çaresiz kalıyor.
* Bu kadar felsefeden sonra harbiden söyle, aşk var mı aşk?
- Hayatımın bir “Yalan Rüzgârı” figürü olmasını istemiyorum artık. O yüzden kendimi çektim bu işlerden. Üç çocuk babası bekar bir adamım. Enerjimi dağıtmak istemiyorum.
Gazetelerde iyi bir sevgili, iyi bir baba, muhteşem bir insan olarak fotoğraflarımın çıkıp çıkmaması da umurumda değil. Bu röportajı da sana bir yıl önce söz verdiğim için yapıyorum zaten.
* Laf röportaja gelmişken, seninle de konuşan ünlü Rus kadın gazeteci, “Söyleşi yaptığım adamların çoğuyla yattım” demiş. Listede sen de var mısın?
- Dedim ya ben kimseye asılmam. O birkaç kadeh şarap içti. Sonrasını ben hatırlıyorum, o hatırlıyor mu bilemem.

Eski sevgilim ayrılığımızı hiç kabul etmedi

* Hiç evli bir kadınla birlikte oldun mu?
- Evliliği bitmek üzere olan bir sevgilim oldu. Ayrılmıştı, hukuki süreç devam ediyordu. Sonra hukuki süreç de bitti ve biz birlikte yaşadık. Karımdan sonra aynı evde yaşadığım ilk kadın oydu. 3,5 yıl büyük aşk yaşadık.
* Hâlâ görüşüyor musunuz peki?
- Ayrıldık, fakat birbirimize sevgimiz hiç bitmedi. 24 yıldır devam ediyor. Birkaç yıl önce bir sabah telefonuma mesaj geldiğini gördüm. Açtım; “Bugün seninle birlikteliğimizin 18’inci yıldönümü” diyordu. Benden sonra sevgilileri oldu, aşklar yaşadı. Fakat ayrıldığımızı hiç kabul etmedi.

Haberle ilgili daha fazlası: