GeriKelebek ERGUVAN'I UĞURLARKEN... Boğaz'a, sandal sefası'na, mehtâba buyrun...İstanbul'da, "erguvan zamanı" baharın en güzel dilimi. Sonuna yaklaşırken, güller tomurcuklanır;
MENÜ
  • Yazdır
  • A
    Yazı Tipi
    • Yazdır
    • A
      Yazı Tipi

ERGUVAN'I UĞURLARKEN... Boğaz'a, sandal sefası'na, mehtâba buyrun...İstanbul'da, "erguvan zamanı" baharın en güzel dilimi. Sonuna yaklaşırken, güller tomurcuklanır;

ERGUVAN'I UĞURLARKEN... Boğaz'a, sandal sefası'na, mehtâba buyrun...İstanbul'da, "erguvan zamanı" baharın en güzel dilimi. Sonuna yaklaşırken, güller tomurcuklanır; evvela, sarılı kırmızılı goncalar "Ceee..." der.Benim doğum günüm arifesinde, önce kandil kandil at kestaneleri dallara yürür. Sakız beyazı manolyalar kapıdadır, ama rüzgârın sertlik dozuna göre nazlanırlar. Manolya hep dalında durmalı, koparılmamalıdır. Kazara koparıldı ise, asla koklanmamalıdır; anında sararıp solar. Yaa, taze gelinin nazından beter...At kestanelerinin kırmızısı da var. Ama, o kırmızının tam tonunu anlatmakta benim kelime hazinem kifayetsiz kalıyor. Nar çiçeğinin en kırmızımtırak koyu tonu mu desem, yoksa gül kurusundan kırmızıya geçerken ki son istasyon mu? Gel de, çık işin içinden. Harika birşey. Boğaziçi'nde, her iki yakada da, birkaç yalının bahçesinde nadide numunelerimiz mevcut. Her bahar nefesimi tutuyorum, başlarına bir şey gelmiş olmasın diye... Sonra, o kızıl kandilleri görünce, ruhumda bir ferahlık ki, sormayın gitsin. Bu sene de varlar; bir tatil günü atlayın gelin, görün.(Farkında mısınız, ülkenin istikrarsızlığı; her alanda, nereye gittiği belirsiz, ama çok ani yaşanan değişim, hepimizi "gündelik" yaşamaya itiyor. En azından, beni. Bu bahar ben varım, erguvanlar var, kızıl kandiller açtı; canım sağ, bol bol çilek yedik... Gelecek sene ne olur? Hiçbirimiz yerinde olmayabilir ya da tam kadro hayatta ve mutlu olabiliriz. Ben, bu yılın "hasadı" ile yetinip yüreğimin tüm içtenliği ile şükrediyorum.)Küçüksu'nun karşı yamacını sarı sarı katır tornakları sarmaya başladı. Bizim mahallede hâlâ var. Aynen şarkıda olduğu gibi, ayva çiçek açtı mı, yazın başlangıcıdır. Alev alev çiçekleri ile ruhları tutuşturan nar çiçekleri açtı mı da, vay halimize; yaz, yarı yolu çoktan kat etmiş demektir. Yaz elimizden kayıp gidiyor korkusu yüzünden, o zarif nar çiçeklerinde, daima coşku ve hüzün beraber gider. İlk nar çiçeği gördüğünüzde, ruhunuzda hareketlenen sıcak esintilere kulak verin, derim.Erguvan, Boğaziçi, Çatalca ve kısmen Adalar'ın süsü... Birileri, her koru ya da orman yangınından sonra, nedense, şehrin orasında burasında çam ormanları kurmaya kalkar. Beyhude çaba diye buna deniyor herhalde... Büyük, geniş yapraklı ağaçlar ekilmeli ki, yanlıştan dönülsün, ağaçlar da kolay tutuşmasın. Zira, çam dediğin bir kibrit çakmaya bakıyor. İğne yapraklılar, adı üstünde, Marmara çırası gibi bir anda kül oluyor.Bu şehr-i İstanbul'un bulvarlarını ise, ıhlamur ve erguvan ağaçları ile bezemek şart. Avrupa'da çoktan uyandılar, boş buldukları her yere ıhlamur ekiyorlar. Bizim Küçüksu'da anayol girişinde, iki yanda ıhlamur ağaçları var. Haziran başında, hele dingin gecelerde burcu burcu kokar. Sanki, ağır kokudan sokağa giremezsiniz. Rüzgâr efil efil estiğinde, ıhlamur kokusu taa balkona taşınır. Ihlamur koklamak için, balkona çıkış baheneleri yaratılır. Çamaşır çoktan toplanmıştır, ama, her nasılsa, biri balkonda unutulmuştur. Sonra, "Ya, çiçekleri sulamış mıydık?"a sığınılır. Tüm bu ufacık hileler, işin gerçeği, tabiatın bahşettiklerine, benim nacizane şükranımın ifadesi.İddiasız, ama zarif çiçekleriyle, badem ve erik ağaçları... Minik erikleri yerden toplamaya başladım bile. Bilye büyüklüğünde bir avuç toplamıştım. Canım'la yedik geçen gün. Kıkır kıkır gülerek, çocukluğumuzda ağaçlara tırmanıp erik aşırdığımız günlerine gittik. Sırayla öbür ağaçlar da, birbirinden güzel gelinler olurken, sessiz sedasız şebboylar, gülümseyen sümbüller ve leylaklar açar... Mor ve pembenin cümbüşü, leylak ve sümbülle yaşanır. Tabii, bir de akasya türünün o en "estetik" yaratılmışı, mor salkımlar ile... Mor salkımı gördün mü, bil ki, Boğaz tepelerini erguvan sarmıştır. Her işi bırak, bulduğun deniz üzerinde seyreden ilk nesneye atla, temaşaya dal.Papatyaların hükümranlığı altındaki çayır çimende ise, bizim karşıdaki bostanımız da dahil, her yanı çoktan, mini minnacık mine çiçekleri, ebegümeci ve hindiba sarmıştır.Ruhlarımızı ise, erguvanın eflatuni pembeliği. Yeni yetme yaşlarımdan beri, Boğaziçi'nin yamaçlarını hiçbir mahir çiçekçinin beceremeyeceği tarifsiz güzellikte buketlerle süsleyen erguvan ağaçlarının varlığını, kendi servetimmiş gibi benimsedim.Bir iki hafta evvel, Canım, iş çıkışı geldi. Ben de, her zamanki gibi gecikerek, akşam yemeği hazırlıyorum. Küçük Beyimiz resmen burnundan soluyor, celallenmiş. "Ne oluyor güzelim, ne var?" demeye kalmadı, anlatmaya başladı: "Serviste geliyoruz. Boğaz Köprüsü'nü geçerken baktım, erguvanlar açmış." Canım da Boğaz çocuğu, hemen heyecanlanıp haykırmış: "Ayyy bakın, erguvan ağaçları açmış. Demek ki, bahar sahiden geldi..." Minibüsteki servis yolcularından bir genç kız, "Ne ağacı dedin Abi, anlamadım" demez mi? Canım'ın, kıza, yüzünde baştansavıcı bir tebessüm, yüreğinde ise, 'Bu ne cehalet?' dercesine, katmerli bir nefretle baktığına eminim. Bense, "köyden yarın gelmiş", her nasılsa iğreti bir iş bulmuş, bu zavallı kızcağız için üzüldüm. Erguvan'ı tanımıyordu... Yazık...Erguvangiller'in Latince ismi "Caesalpiniaceae." Bizdeki erguvanlar, yani "cercis siliquastrum", bildiğimiz akasya familyasından. Farsça olan kelime iki türlü okunuyor: "Erguvan" ya da "Ergavan." Ansiklopediler, pembe kırmızı dumanlı çiçekleri yüzünden, erguvanı süs ağacı olarak sınıflandırıyor.Eskiler, Kırmızı Şarap'a "Şarab-ı erguvan" dermiş. Ada çayının erguvani kırmızı renginden de söz edilir.Madencilikte, bir altın tozunun kalay-II klorür ve kalay-IV klorürden meydana gelen bir karışımla indirgenmesinden elde edilen çökeltiye de "cassius erguvanı" ya da "Mineral erguvan" deniyor. Çok güzel erguvan rengindeki bu bileşik, çinicilikte kullanılıyor. "Çivit erguvanı" ise, sülfatlanmış çivit.Erguvanla ilgili kıyamet nerede kopuyor, oraya geliyoruz. "Eskiçağ erguvanı" biraz katliamla karışık. Romalılar, imparatorların pelerinlerini boyadıkları erguvan rengini, "murex brandaris" denilen bazı yumuşakçalardan çıkarırmış. Ama, binlercesini öldürmek pahasına. Erguvan rengini nadir kılan da bu. Neyse, iki bromlu çivitten oluşan bu boya maddesi, günümüzde sentetik yoldan elde ediliyor. Katliam Sierra Leone'de devam ediyor, ama hiç olmazsa "murex brandaris" soyu kurtulmuş.Akdeniz ikliminde görülen erguvanın en yaygın türü, "cercis siliquastrum"un boyu 8 m.'yi buluyor. Aslında, boyu 2 ila 10 m. Arasında değişen ağacın gövdesi iğri büğrü, odunu sert, iyi cila tutuyor. (Bu da kıyıma uğramaz, inşallah!)Kışın yapraklarını döküyor. Çiçekler gövdeden doğrudan çıkıyor. Sonradan süren yaprakları koyu yeşil, yürek şeklinde. "Yürek yapraklı" bir ağaç, ne büyük nimet!...Katolik Kilisesi bir âlemdir. Hıristiyan düşmanı bildiği herkes, her ırk ya da millet alehine efsane üretmekte üstüne yoktur. Ne hikmettir bilinmez, Hıristiyanlar da tüm bu "mesnetsiz" hikayelere inanırlar. Neymiş efendim, erguvanın Hıristiyan dünyasındaki ismi, "Yahuda ağacı" imiş???? Bizim ağacımızın önceleri beyaz olan çiçekleri, İsa Peygamber'i Romalılar'a ihbar edip çarmıha gerilmesine sebep olan havarisi Yahuda, kendini bu ağaca asınca, ya kandan ya da utançtan o kızıl pembeye dönüşmüş.Altı mor sümbüllü bağ... Sümbülün rengi tamam da, ya erguvan? Asıl bu rengi nasıl anlatmalı?Roma imparatorları -ama, sadece onlar- erguvan renkli pelerin giyebilirdi. Erguvan, tuhaftır: eflatun desen değil, mor hiç değil, pembe değil, kırmızı da değil. "Erguvani", eflatunla karışık kırmızı gibi. Çiçekçilikte, "erguvanî", bazı çiçeklerin al rengi için kullanılıyor. Ada çayının erguvanî kırmızı rengi gibi.Bence, erguvan, herkesin kendine has bir "erguvan"ı olsun diye böylesine esrarlı.Ama, o esrarengiz rengin bizi alıp olmadık, bizden uzaklaşmış güzel günlere götürdüğü kesin. Hani şu, insanların biribirlerine "Bu ne hal yahu? Lodosa tutulmuş uskumruya döndük vallih! Dediği günlere.Ortaokul senelerimde, babamın subaylık vazifesi nedeniyle Ankara'da idik. Annem, kış günlerinde, öğle yemeği için uskumru hazırlardı. Hem kolay. Hem ucuz, hem çok besleyici. Öğlenci idim o zamanlar. Babam 35 kuruş harçlık verirdi; abur cubur yemez, ondan da artırırdım. Uskumru ve palamut ucuzdu; zira, biz yiyebiliyorduk.Uskumrular pek tombuldu; hepsinin tadı hâlâ damağımda, Karadeniz'den geliyorlardı. Karadeniz'de uskumru varsa, Boğaz'da da vardır. O zamanki aklımla bu lezzetli ve şişko şeyin nereden geldiği pek umurumda değildi. Ancak, okula gidince her zamanki sıska halime zıt, karnımın niçin o kadar şiş olduğunu izah etmekte zorlanıyordum. Malum, çocuk kısmısı pek meraklıdır, durmadan hayali senaryolar üretir.Görüyorsunuz işte, erguvan derken, birden nerelere geldik. Hemen erguvana dönelim. Erguvan zamanı, Osmanlı'da 18. ve 19. yüzyıllarda padişahların Boğaziçi'ne sandal sefalarını başlattığı günlerdi.Belki, bana inanmayacaksınız. Ama ben, Sultan Mahmud I, Sultan Selim III'ün ve onların muhteşem romantizmini aktaran Ahmet Refik Altınay'ın yalancısıyım.Selim II, malum şairdi. Şairliği sadece "İlhami" mahlasıyla şiir yazmasından ötürü değil, elbette. Tüm benliğinin güzel olana açık oluşu idi, onu şair ruhlu kılan.Tam da Fransız İhtilali'nin patlak verdiği sene tahta çıkışı, imparatorluk için, herhalde, hayırlı oldu. Ama, onun için?Sultan'ımız Efendimiz, bir "şarkı"sında, "Gice bir yağlı piyadeyle geçüb deryâde..." diye hoş bir deniz gezintisine davetiye çıkarıyor. Ama, tenezzühün vaktini geçişi pek uygun: "Üsküdar'a gidelim, geldi çün vakt-i leylakBir iki saz ile al dilberi, gel zevkine bak...""Leylak vakti" ve Üsküdar deyince, orada duracaksınız. Ne de olsa, komşu semtimiz. Günümüzde, sadece alışverişe gidip kalabalığından sıkıldığımız ya da aktarma için uğradığımız bir yer gibi görünebilir, çoğu kez. Fakat, güzel camileri ile ruhaniliğini ve estetiğini hâlâ koruyor, onca sıkışıklığın ortasında.Peki, padişah Üsküdar'a nasıl gelecek? Herhalde azman Laz motorları ile değil! Kayıkla...Daha Sultan Ahmed III döneminde başlayan batı meftunluğu Selim II devrinde, (1789-1808) iyice doruğa çıkmıştı. Ancak, Boğaz sefalarının başlangıcı Sultan Mahmud I'in hükümranlık yıllarına (1730-1754) Sultan Mahmud I, Patrona Halil İsyanı'nın son kırıntılarını da temizledikten sonra, Belgrad ve Sırbistan'ı Avusturya'dan geri alınca, itibarı pek yükselmişti.Bu itibarını, erguvan zamanı Boğaz'a sandal gezilerine çıkarak ve dahası, Boğaz'ın tam orta noktasına şipşirin bir "kasr" inşa ettirerek süsledi: Küçüksu.Biz Küçüksu sakinleri Sultan Mahmud I'e minnet borçluyuz. Düşünsenize, kış, yaz ya da bahar olsun, günbatımına yakın, her şeyden bıkıp kendinizi sahile attığınızda, güzelim ağaçlıklı yolun sonunda, sizi işlemeleri abartılı bir kasır karşılar. Ağaçların serinliğinin altına girdiğiniz anda, Boğaziçi'nin trafik gürültüsü geride kalır. Sakin, latif bir gezinti sizi bekler. Denizin iyot kokusu, esintisi, güneşin cilveli ışık oyunları, her günü bambaşka bir renk cümbüşüdür. Hem de, tarih... İsmini namlı deremizden alan kasır, yaz aylarında gerisindeki çayırda kaynayan kocaman mısır kazanları ve koşuşan çocukların neşeli avazeleri ile bir bütündür. Denize bakar, düşüncelere dalar, kasıra bir "Merhaba" sarkıtıp gezintiyi Göksu kahvede tamamlarsınız. Zira, demli çaylar sizi bekliyordur.Erguvan zamanı başlattığı Boğaz sefaları ile de tarihe geçen Sultan Mahmud I, sahiden kafa dengi, hayatın zevkini çıkarmayı bilen bir şahsiyet. Her ayın 10'unda saraydan görkemli bir sandal kafilesiyle ayrılıp fıstıki makam, tabir yerindeyse, salına salına Küçüksu kasrına gelirmiş. Kameri takvime göre, ayın 14'ünde mehtap zamanı. Ayın, günbegün, daha doğrusu, gecebegece, nasıl tombullaştığını keyifle izlermiş. Slutan'ın Küçüksu'daki ikameti on günlük. Mehtap küçülmeye başlayınca, tası tarağı toplayan padişah, yine haşmetli kayık kafilesiyle sarayın yolunu tutarmış.Saraydaki tatsız işleri bilemeyeceğim ama şu her ay on günlük mehtap kaçamağına bayıldım. İnsanın padişah olası geliyor. Bundan böyle, has adamım, Sultan Mahmud I... Ruhu şâd olsun. Bakın arkadaşlar, benden söylemesi... Ay her gece tombullaşıyor, dolunaya az kaldı. Erguvanların el sallayıp bizi -bu senelik- terketmesine az kala, siz de bir Boğaz sefasına çıkın.Bakın, Boğaziçi'nin renk çümbüşüne meftun Sultan Mahmud I'in, 1754'te, bir Cuma selamlığı, dönüşünde tam demir kapıdan saraya girerken at üstünde ölüşüne kadar "mehtap"ın hakkını nasıl verdiğini, Ahmet Refik Altınay'dan ("Eski İstanbul Nasıl Eğleniyordu?") dinleyelim:"Boğaz'ın ruha ferahlık veren serin rüzgârlarla titreşip cilveleşen suları, ay ışığının gümüş çisentileri ile aşk sarhoşu gibi sallanırken, kıyıda beyaz bir güvercin yuvasını andıran küçük ve zarif Küçüksu Kasrı'nın rıhtımından, önde yakınlarını, ortada Sultan Mahmud'u, arkada koruyucusunu taşıyan sandallar, sessizlik içinde uzayıp geceyi dinleyen denizde beyaz köpükler dağıtarak açılır, ayın ışıklı bölgesi altına gelir ve süzülürdü. (...) Sultan Mahmud I müziğe de çok meraklı idi. Çağının en seçkin saz ve ses sanatçılarını çevresine toplamıştı. Kışın, Topkapı Sarayı'nın divanhaneleri, yazın çoğunlukla Küçüksu Kasrı çok coşkun müzik âlemlerine sahne olurdu."Sözümüzü bağlamadan evvel, Sultan Selim III'ın erguvan zamanı başlayan sandal seferlerinin haşmetini aktaralım.Efendim, padişahın gezintisi bir gün öncesinden halka duyurulurdu. O gün, İstanbul ahalisi yol boyunca seyre dökülürdü. Sultan'ın gideceği yere, yine önceden çadırlar kurulup hazırlanır, padişah varınca buralarda dinlenir, yemek yer, namaz kılardı. O çadırlar boşuna -yani, sırf padişah namaz kılsın diye değil- kurulmuyordu; gezinti sonunda, binlerce seyircinin ortasında pehlivanlar güreştirilir, cambazlar oynatılır, ayılar (???????) boğuşturulurdu. Sultan da, başarılı olanlara üç beş altın bahşiş verirdi.Göz kamaştırıcı bir alayla süzülürdü Sultan Selim III, Boğaz'ın sularında.En önde, padişah kafilesine yol açan altı büyük sandal. Büyük sandal diyorum, zira bunlara 100 ila 150 içoğlanı binerdi. Bunların sağında ve solundaki iki sandala da haseki ağaları bulunurdu. Haseki ağalarının durumu, azıcık "müşkil..." Zira, ayakta durup ellerindeki değneklerle çevredeki özel kayıklara buyruk veriyorlar, Padişah'ın gelmekte olduğunu haber veriyorlar. (Buradan çıkan sonuç, içoğlanlarının buyruk verme yetkisi olmadığı ve acıklı bir biçimde dekoru tamamladıkları.)Altı sandallık içoğlanları kafilesinin ardından, "sarık sandalı" geliyor. Padişah'ın değerli mücevherlerle süslenmiş sarığını tutan kişi, tek başına bu sandalda. Adamcağız görevini hakkıyla yapabilmek telaşıyla, sarığı habire sağa sola sallar, hem Padişah'ın gelişini haber verir, hem de temsili bir biçimde hünkârın halkı selamlayışı tamamlanırdı.(Cumhuriyet'in Osmanlı'dan ne çok geleneği günümüze taşıdığının en güzel örneklerinden biri de bu "sarık sallama" hikâyesi olmalı. Her ilimizin kurtuluş günlerinde, kortejin en önünde, bir adet Atatürk büstünün taşınmasının kökü nerede, sizce?)Sarık sandalının ardından her biri saray ağalarından birini taşıyan altı sandal daha gelirdi. Toplam 14 sandal idi, Padişah'a öncülük eden kafile.Veeee, nihayet, Hünkâr!...Padişah kayığı da, bir değil, iki tane. Biriyle, Boğaz'a giderken, öbürünü de, Boğaz dönüşü kullanıyor Hünkâr. Anlaşılan "az kullanılmış" meraklısı. Yahut, en basitinden, avama gösteriş!"Padişah kayıklarında, som gümüşten parmaklıkla çevrili, dört sütunlu, üç fenerli birer köşk vardı. Köşkler, uçları sırma işlemeli, incili, saçaklı kırmızı çuha ile örtülüydü. Hünkâr köşkün altındaki ipek şiltelere uzanır, arkada ise, bostancıbaşı dümen tutardı. Köşkün içine ancak, sadrazam ya da hayli önemli bir iki kişi alınabilirdi. Ancak, bu zevat, Hünkâr'ın karşısında, gümüş parmaklıkla bölünmüş bir yerde, aşırı hürmetkâr bir tavırla el pençe divan otururlardı.Merasim bu kadarla bitmiyor...Padişah kayığının iki yanında bostancılar iki dizi oluşturur (ahaliye, "her an kelleniz gidebilir" mesajı mı?), her birinin ortasında birer başçuhadar bulunurdu. Bunların ellerindeki minik sandalyeler, Hünkâr karaya vardığında binek taşı olarak kullanılırdı.Hünkâr kayığının mahmuzunda, uçmaya hazır bir küçük kırlangıç oyması olduğu için, padişah kayığına da "Kırlangıç" denirdi. İkinci kayıkta, silahtar ağa bulunur ve padişahın kılıcını taşırdı. (Bu kılıcın, cellatları izbe bir hücrede kendisini kıstırdığında işe yaramayışı, ne hazindir...)En arkadan da, harem ağalarını taşıyan kayıklar gelirdi. Bu kayıkların en baştakinde, etrafı gururla temaşa eden kızlar ağası pek bir kibirle etrafa hava basardı. İnsanın, "Ayyy, havan batsın..." diyesi geliyor. Ayol, hayatta üç kuruşluk şansın olsa, harem ağası olmazdın. Hadi oldun diyelim, Boğaz'a sandal sefasına çıkıyorsun, kayıkta bir tane cariye yok! Böyle sefanın...Görüyorsunuz efendim, halk "ayran budalası" misali seyirci. Sandal sefasına çıkanlarda ise, hem zevk, hem dert bir arada. Tıpkı, hayat gibi...Erguvanlarımız güzeldir...Jülide ERGÜDER - 7 Haziran 2000, Çarşamba
False