GeriKelebek Deltanın kehanetlerle örülü durağı: DİDYMA
MENÜ
  • Yazdır
  • A
    Yazı Tipi
    • Yazdır
    • A
      Yazı Tipi

Deltanın kehanetlerle örülü durağı: DİDYMA

Kumandanlar kumandanı Büyük İskender, bir savaştan önce, Delphi’deki Apollon Tapınağı’na giderek kahinlere danışmak ister. Ancak, Nefaste günüdür ve kahinlere danışmak yasaktır. Buna rağmen İskender, kendisi giderek rahibeyi omuzlarından tutar ve zorla tapınağa getirir. Bu güç karşısında şaşıran rahibe, bir an durur ve ağzından ‘’Sen yenilmezsin oğlum!’’ sözleri dökülür. İskender, o günden sonra, bir daha kahinlere danışmasının gerekmediğine, çünkü ‘’yenilmezsin’’ sözcüğünü duymasının kendisi için yeterli olduğuna karar verir. Ünlü tarihçi Plutarch, ‘’İskender’in Hayatı’’ adlı eserinde, kumandanın kehanet arayışını böyle anlatır... İskender’in duyduğu cümlenin özü, kendisi için bir işarettir artık.Milet ve Priene’den sonra, şimdi Büyük Menderes Deltası’nın kehanetlerle örülü durağı, Didyma var. Bir kiliseden dönüştürülen Didim camiinin arkasından, koyunların otladığı bir patikadan geçerek, Milet’ten Didyma Apollon Tapınağı’na uzanan mermer kutsal yola varıyorum. Bugün, hemen yanından arabaların ve tur otobüslerinin geçtiği bu yol, bu haliyle de son derece etkileyici. SÜTUN ORMANIStrabon’un, ‘’... Brankhidler ülkesinde Didyma Apollon’unun kehanet ocağı... ’’ diye bahsettiği, Milet’in kutsal mekanı Apollon Tapınağı, ilk anda, Strabon’un sözlerindeki kadar gizemli görünmüyor. Bir zamanlar koruluklarla çevrili bu kutsal mekanın bugün önünden asfalt bir yol geçiyor. Etrafı, turistik lokantalar ve dükkanlarla çevrili. Tapınak, neredeyse her zaman turist gruplarıyla dolu. Bu da kaçınılmaz olarak, bu anıtsal yapının mistik havasına gölge düşürüyor. Yine de etrafı kesintisiz olarak, yedi basamaklı bir merdivenle çevrili, bu bir sütun ormanıymışcasına yayılan tapınağı görür görmez, büyülenmemek elde değil.Büyük Menderes, Milet’i limanlarından mahrum etmeden önce, bu tapınak, varlıklı insanların çözüm aramak için akın akın geldiği, çağın en önemli kehanet merkezlerinden biriydi. Miletli zenginler burada, yaşamlarındaki sorunları, kahinlere danışarak halletmeye çalışırlardı. Diğer yandan, bu limanlara ‘’hem ticaret, hem ziyaret’’ düşüncesiyle gelenler, kutsal yolu adeta bir turist gibi keyifle yürüyerek, hem bu çok bahsedilen ünlü tapınağı görme fırsatı bulur, hem de işlerinde daha çok başarı için, kahinlerin onlara yol göstermelerini umarlardı. Hele bir de festival zamanı ise bu tapınağın sunduğu müzik ve spor şenliklerine katılarak, umduklarından fazlasını bulurlardı. Bir de imparatorlar vardı... Onların derdi, zaferdi. Onlar için en önemlisi, kahinlerin, savaş stratejilerinde, kendilerine yardımcı olmalarıydı. Hele bu yolun sonunda başarı varsa, tapınağa yağdırdıkları hediyelerin haddi hesabı olmazdı. Bazen adamlarını tapınağa yollayıp, avlusunda bulunan onlarca defne ağacından yaprak toplatır ve kendilerine ‘’zafer tacı’’ yaptırırlardı.İşte Medusa... Bugün Didim’in birçok poster ve kartpostallarında görülen simgesi. Saçları yılanlarla örülü, alnından yaban domuzu dişleri çıkan Medusa, Büyük Menderes gibi hem koruyucu, hem de korkutucu... Kötülük yaptığından saçları yılana dönüşen Medusa’nın, tapınağı kem gözlerden koruduğuna inanılırdı. Ne var ki tamamlanabilseydi, dünyanın yedi harikasından biri olabilecek kadar görkemli bu tapınak, Medusa’ya ve kahinlere rağmen, tabiatın gücüne karşı gelemedi ve depremlerle yerle bir oldu. KÖYDE KREMALI KAHVEMenderes Deltası’nın köylerinden biri olan Akköy, aslında bir balıkçı köyü. Yine de köylüler geçim kaynağı olarak alternatifler arıyor, tütüncülük yapıyorlar. Bu, Söke Ovası için gerçekten de sıradışı bir durum. Yakın bir zamanda da çilek yetiştirmeye başlamışlar. Balıkçıların çoğu, 31 yıllık geçmişi olan Akköy Su Ürünleri Kooperatifi’ne bağlı. 600 aile, balıkçılıktan ekmeğini çıkarıyor. Avlanma zamanı geldiğinde, köylüler, deltanın bir ucunda bulunan Kabahayıt ve Karaca lagünlerinin bir kısmını kapatarak, bir dalyan kuruyor, buradan kefal, levrek ve çipura avlıyorlar.Didim yolu üzerinde, Akköy Dalyanı’nın merkezi Taşburun’da, kooperatife bağlı balıkçılar çay molasında. Birazdan yeniden yanyana sıralanacak ve ritmik hareketlerle, kargıdan perdeler örmeye devam edecekler. Balıkçılar, lagünlerin denizle bağlantılı yerlerini, ‘’tonoz’’ da dedikleri bu perdelerle kapatıyor ve bu şekilde dalyana giren balıkların, denize çıkmalarını önlemiş oluyorlar. Yer yer üç dört kilometre uzunluğa varan tonozların, sık sık yenilenmesi gerekiyor. Zaten hazırlıklara şubat ayında başlıyor ve beş ay boyunca bu tonozlar üzerinde çalışıyorlar. Değiyor da; ‘’Taşburun balığı’’, pazarda en çok arananı.Tur otobüsleri, Milet’ten Didim’e ve Altınkum’un ünlü kumsalına doğru yol alırken, birçokları Akköy’ü, meydanındaki kahvesinde yaşlıların toplandığı, sıradan bir köy sanır. Bugüne dek, büyük ölçüde kendini gösteremediğinden, Akköy, turistler tarafından pek ilgi görmemiştir. Oysa, Cafe Olive’in genç sahipleri, Erkin ve Sara ile Akköy’ün arka sokaklarında dolaşırken, buranın sadece bir küçük köy olmadığını farketmek zor değil. Erkin ve Sara, Akköy’ün bağları sökülüp tütün ekilmeden önce, evlerinde yapılan, eski şarabın tadını yakalamak ve burayı biraz da turizmle tanıştırmak için köye yerleşmişler. Erkin’in doğup büyüdüğü, dedesinin yıllarca bakkal dükkanı olarak kullandığı iki katlı evi, sanat galerisi- kafe haline getirmek için uğraşıyorlar. Köyde, onların dışında, fazla genç yok, çoğu Didim’de çalışıyor. Akköy’den, Amerika ve İngiltere’ye giden de çok olmuş. Yarı Kütahyalı, Fransa’da resim eğitimi almış olan Sara, turistik yerlerde sık rastlanmayan gerçek bir samimiyetle, kremalı kahve getiriyor masaya. Akköy’ün sadeliğiyle, 17 kilometre uzaktaki, iddialı Apollon Tapınağı belirgin bir tezat oluşturuyor. Bu sütun ormanının içinde dolaşırken, insan boyunu aşan sütun kaidelerinde de Büyük Menderes başrolde. Mermere oyulmuş motiflerde, sonsuzluk ve bereket yine onun kıvrımlarında var. Her ne kadar buradan akmıyorsa da her haliyle ‘’ben buradayım’’ diyor. Yolculuğu boyunca, kıvrıla kıvrıla ilerleyen Büyük Menderes, kentlerin kaderini değiştirdi belki ama felaketin yanında çoğu zaman da bir mucize oldu. Doğal hayatın, balıkçıların, çiftçilerin ve sanatın yol göstericisi, asırlar sonra hálá, koca bir tarihi yüklenmiş, akmaya devam ediyor... Apollon Tapınağı káhinleri sorunlarınız için emrinizdeRoma devri yazarı Cicero’ya göre kehanet, geleceği görebilme bilimiydi. Kehanetin, insanlığa faydası olduğuna inanılırdı. Kahinler, doğa olaylarını gözlemleyerek, geleceği görebilme gücüne sahiptiler. Başka tür bir kehanetin ilhamı ise doğrudan Apollon’dan gelirdi.En eski tür kehanet, kuşlar vasıtasıylaydı (Ornithomancy). Gök tanrılarına en yakın olan bu hayvanlar, haberci olarak görülürlerdi. Olaylara ve kişilere göre değişen, iyi ya da kötü kuş kahinler vardı. Eğer kuş sağda görünürse iyi, solda görünürse kötü haberdi.Rüya tabirleri de antik dünyada önemliydi (Oniromancy). Kelimelerin yorumuyla (Cledomancy) ilgili kehanet ise duyulan bir kelime ya da cümlenin duyan için bir işaret olduğuna inanmaktı. Yunan ve Roma devirlerinde, suyun olağanüstü bir gücü olduğuna inanılırdı. Kaynaklar ve nehirler, kahinler için kutsaldı. Homeros’un dediğine göre, Olympialılar yargıda, Styx Nehri’nin sularıyla, tanıkların yalan söyleyip söylemediklerini ortaya çıkarabilirlerdi. Rahip ve rahibeler, bu kutsal sudan içerler ve bu onlara ilham kaynağı olurdu. Kutsal kehanet merkezlerinde yapılan kazılarda, kahinlere ulaştırılan soruların yazıldığı birçok kurşun levha bulundu. Tanrıların cevapları da soruların altına yazılmıştı. Bazı sorular oldukça basit, bazıları da saçma sapandı. Örneğin, Agis adlı bir vatandaş, tanrıya, battaniye ve yastıklarını çaldırdığını mı yoksa kaybettiğini mi sormuş. Bir başka levhada ise; hangi mesleği seçmesi gerektiğini soran birine, tanrının, babasının mesleğini devam ettirmesini ve balık avlamayı öğrenmesini tavsiye ettiği anlaşılıyor.Herodot’un dediğine göre, Anadolu’da 18 resmi kehanet tapınağı vardı. Ancak hiçbiri Didyma Apollon Tapınağı’yla rekabet edemezdi. ADIM ADIM KEHANET Putlara tapınılan devirlerdi... Her tanrının bir rolü vardı. Tanrıların en yakışıklısı Apollon, gündüzün ve ışığın, iyileştirmenin ve kehanetin tanrısıydı. Tanrının kehanetleri, Apollon Tapınağı’nın rahibesi Pythia’nın ağzından kelimelere dökülürdü. Hayatında hiçbir yanlış davranışta bulunmamış ve fakir köylülerin yanında yetişmiş Pythia, zengin ve soylu bir aileden gelir, Apollon’un karısı olarak kabul edilirdi. Apollon, sosyal bir tanrıydı, tapınaklarına gidip gelirdi. Yokluğunda Şarap Tanrısı Dionysos onun yerine bakar ve yine Pythia’nın yardımıyla, kehanette bulunulurdu. Apollon, gündüzün tanrısıysa, Dionysos da rüyalarla dolu gecelerin ve güneşsiz kış günlerinin tanrısıydı. Bu nedenle, birçok tapınağı ikisi paylaşırlardı. Apollon’a adanmış, Delphi’deki Kehanet Merkezi’nden sonra, Didyma’daki, ikinci en önemli kehanet tapınağıydı. M.Ö. 6 yüzyılda kahinlere başvurmak çok popülerdi. Sokrat, devlet adamlarına her sorunla karşılaştıklarında, Pythia’ya danışmalarını tavsiye ederdi. Apollon Tapınağı’na, sorunlarına çözüm bulmaya gelenler, önce girişteki kuyudaki kutsal suyla temizlenirlerdi. Resmi ve kişisel danışmalar için farklı ücretler alınır ancak devlet adamlarının soruları, diğerlerinden 11 kat daha fazlaydı. Kurban edilen hayvanların tepkilerine göre, Apollon’un sorulara cevap verip vermek istemediğine karar verilirdi. BEN OLSAYDIM BUNLARI YAPARDIMMilet- Didim arasındaki kutsal yolda yürümekDidyma Apollon Tapınağı’nda, antikçağın kehanet sürecini adım adım yaşamakAkköy’ün, henüz turizmle tanışmamış, dar sokaklarında dolaşmak Tapınak avlusunun duvarlarında, yapımı esnasında çizilen planları bulmaya çalışmak Büyük Menderes’in lagünlerindeki dalyanları için, kargıdan tonoz ören balıkçıları izlemekTapınağın insan boyunu aşan kaidelerinde, Büyük Menderes’in kıvrımlarını bulmakDolunayda, Oracle Pansiyon’dan Apollon Tapınağı’nı seyretmekAkköy köylülerinin şarabından tatmak
False