GeriArmağan Çağlayan Kasaba düğünlerini özlemişim
MENÜ
  • Yazdır
  • A
    Yazı Tipi
    • Yazdır
    • A
      Yazı Tipi

Kasaba düğünlerini özlemişim

Uzun bir aradan sonra ilk kez cumartesi akşamı çok eğlendim.

Hem de çok. Hatta beni yakından tanıyanların çok şaşıracağı bir şey bile oldu. Otuz sekiz yaşımda, hayatımda ilk kez sarhoş bile olabildim. Şimdi sarhoş oldum diye yazdım ya, okuyuculardan bazılarının neler dediğini duyar gibiyim. ‘Bu yazıları çocuklar da okuyor, bunu yazmak içkiye özendirmektir’ ya da ‘Bari sen yapma, o kadar konuşuyorsun televizyonlarda, ama içki içtiğini yazarak, içkinin iyi bir şey olduğunu söyleme’ falan gibi şeyler söylüyor. Ben ‘sosyal içiciyim’ yani, sadece sosyal bir olayda içki içerim. Ayrıca eğer okuyorsa, sarhoş olabildiğim haberine en çok eski(!) psikiyatristim sevinmiştir sanırım. Bende ki ‘süper ego’ yu yenmek için az uğraşmadı adamcağız. Terapi bitti, ben sarhoş oldum!

***

Şimdi beni neyin bu kadar eğlendirdiğini merak ediyorsunuz değil mi?
Düğüne gittim. Evet yanlış okumadınız ya da yanlış yazmadım, sadece çok sevdiğim bir arkadaşımın düğününe gittim. Aynı çocukluğumda ki gibi... Benim çocukluğumun kasabada geçtiğini bilmeyeniniz kalmamıştır. Kasabanın ne demek olduğunu, kasabada yaşamanın nasıl bir şey olduğunu, çok özlediğim kasaba hayatını bana tekrar bu düğün hatırlattı işte. Çünkü kasaba düğünleri çok özeldir, kasabalıların hayatında çok da önemlidir. Sadece evlenen insanlar ve onların yakınları için değildir önemi. Orada yaşayan herkes içindir.

Düğünler kasabaların en önemli sosyal etkinliklerinden bir tanesidir çünkü. Sıkıcı, bunaltıcı, her günün birbirine benzediği kasabalarda, herkes ‘Düğün olsa da gitsek’ diye bakar. Çünkü o düğün, o gece için yapılacak yepyeni bir şeydir. Hatta o kadar ki, davetli olmayanlar bile giderler. Düğün salonuna girdiğinizde, duvarın dibine dizilmiş, delikanlıları görürsünüz ilk olarak. Onlar davetli değildir. Sadece yapacak daha iyi bir işleri olmadığı için o düğüne gelip, davetsiz olduklarının altını çizercesine, duvarın dibine dizilirler, ve en beğendikleri kızlara ‘kesik’ atarlar.(Zaten kasaba düğünlerinin bir çoğu başka bir düğüne vesile olur)

Gelin ve damadın ‘sahneye’ çıkmasını bekleyen delikanlılar duvarın dibinde dikilirken, kasabanın ‘gelinlik çağındaki’ genç kızları da, pisti bir uçtan diğer bir uca katetmekle meşguldürler. Hele gelinin ve damadın akrabası olanlar, Gebze- Haydarpaşa arasında çalışan banliyö trenleri gibi, beş dakikada bir, o taraftan bu tarafa, şu taraftan diğer tarafa gidip gelirler. Saçlarını en dikkat çekici, ama yaşlarına hiç de yakışmayan bir kokoşlukla ‘düğüne giden bekar görümce’ topuzu yaptırırlar ama bu topuz onları kesmez, bir de yüzlerinin iki yanına lüle kondururlar, en spiralinden!

En dikkat çekici, ama kendilerini yaşlarından çok büyük gösteren tuvaletler giyerler. En makbulü de, boyunlarından geriye doğru sarkıttıkları ama arkalarından uçuşan tüllerin olduğu tuvaletlerdir. Pistin bir ucundan diğerine doğru yürürken, başlarını önlerinden hiç kaldırmazlar ama arkalarından uçuşan tüller çok hoşlarına gider. Hep yapılacak çok önemli, ama çok acele bir işleri varmış gibi hızla yürürler bu yüzden. Yaptıkları tek şey de, annelerinin ya da akrabalarından birisinin kulağına eğilip gereksiz bir şey söylemektir. Amaç kendini gösterebilmek ne de olsa!

***

‘Kız tarafı’
ve ‘erkek tarafı’ olarak iki kampa bölünmüş olan düğün salonunda, iki kamp arasındaki gerginliği zaman zaman siz bile hissedebilirsiniz. Erkek tarafı yaptığı için düğünü, kız tarafının ağır topları salona gelinle damadın sahneye çıkmasına 10- 15 dakika kala gelirler. Amaç ne kadar ekabir, ne kadar sosyete olduklarını bütün gelenlere göstermektir.

Bu kadar geç gelmelerine rağmen, önden mutlaka ailenin en küçüklerinden birisini yollayıp kendilerine yer tutturduklarından dolayı fena sayılmayacak bir yere yerleşirler, mümkün olduğu kadar etraflarıyla ilgisiz gözükerek. (Bu nerede oturacağım gerginliği zaman zaman o kadar tırmanır ki, iki grup arasında, bu sebeple ayrılan çiftler bile bilirim!)

Artık herkes antresini yapmıştır, şimdi sıra gelinle damadın antresinde. Ufak bir koşuşturmacadan sonra ışıklar söner, kasabanın genç kızları ile delikanlılarının ellerini havada tutup, bir de ellerinde mum tuttukları köprünün altından gelinle damat iki büklüm çıkarlar. Genel olarak günlerden cumartesidir, müzik de komparsita! Ve gelinle damat loş bir ışıkta ilk danslarını ederlerken, kızın annesinin gözleri ıslanır, erkeğin annesinin yüzünde ‘Oh aldık ya kızınızı oğluma’ türünden bir gurur ifadesi, kızın babasının gözleri ıslaktır, ama hep başka yerler bakar ki ağladığı anlaşılmasın, erkeğin babası ise sarhoş ama gururludur.

Orkestra komparsitadan ‘Samanyolu’ şarkısına geçtiğinde (Bu ilk dans edilirken seçilen şarkı, çiftin flört ettikleri ya da nişanlı oldukları süre içinde ‘Bu şarkı bizim şarkımız olsun’ diye seçtikleri şarkıdır) damat kısa bir tedirginlikten sonra günlerdir dans bilen arkadaşlarıyla çalıştığı ‘Dans sırasında gelin nasıl tutulacak?’ derslerinden edindiği bilgileri aklına getirip, hemen gelini kavrar ve ilk dans başlar. Dans sırasında gelinle damat utangaç ama ölçülü tavırlarla bir o yana bir bu yana salınırlarken, kısa kısa konuşmalar yapmaktadırlar. Damat genel olarak gelinin ayağına basmamaya çalışırken, gelinin başı da gelinliğin kuyruğuyla derttedir ki, bu durum içinde zaten gelinin kızkardeşinin ilkokul ikiye giden kızına bir gelinlik diktirilmiş, giydirilmiştir. O kızcağızda düğün boyunca ‘Gelinlik kuyruğundan sorumlu devlet bakanıdır’ zaten!

Ve sonra o an gelir. Damadın gelinin duvağını açıp ‘yüz görümlüğü’ takacağı ve gelini alnından öpeceği, sonra da iki tarafın akrabalarının takılarını takacakları, kasabalılar için en önemli an. Bu an önemlidir, çünkü daha sonra günlerce kimin kime ne taktığını, kayınvalidenin geline kaç tane bilezik taktığını konuşacaklardır. Salonda bulunanlar çaktırmadan ‘ayak uçlarına’ kalkarak, kimin ne taktığını kaçırmamaya özen gösterirler ki, sonra ki dedikodulara ekleyecek şeyleri olsun!

Sonra tekrar dans başlar, piste ufak ufak akrabalar ve yakın arkadaşlarda çıkarlar. Tabii ki düğünün en havalı anı, kızın babasının gelinle, damadın da kendi annesiyle dans ettiği andır. Orkestra hızlı şarkılara geçtiğinde, bu durumu kendine yakıştıramayan herkes tek tek yerine oturur.

Pist birden bomboş kalır. Kendi düğünlerinde pistin boş kalmasına gönlü asla ama asla razı olmayan görümce, hemen arkadaşlarının yanına giderek, onları zorla dans etmeye kaldırmak ister.

Diğer kızlar nazlanır, önce annelerine, sonra babalarına, en son erkek kardeşlerine bir bakış fırlattıktan sonra, kendilerini piste atar ve en son moda ‘Tolga Han’ dans figürleri ile dans etmeye başlarlar. Kızlar karşılıklı geçerek, ‘oynamaktadırlar.’ Herkes pisttekilere dikkat kesilir, çünkü bu dans edenler de daha sonra ki günlerin konuşma malzemesi olacaklardır.

***

Salon giderek sıcak olmaya, limonata ve kola bardaklarının içinden gizlice votka ve viski içen delikanlılar da giderek sarhoş olmaya başlarlar. Ve o an gelir. Orkestranın ‘çiftetelli’ çaldığı an. Birdenbire pist Mahmutpaşa’ya döner. Hani iğne atsanız yere düşmeyecek kıvama... Çünkü zaten herkes bu anı beklemektedir. İçindeki kurtlarını dökeceği anı. Ufak daireler oluşur, herkes dairenin ortasına girerek hünerlerini gösterir. Ama pistin diğer bir köşesinde ‘içindeki canavarı’ uyandırmamaya çalışarak, sadece kollarını yana açıp oynarmış gibi yapan hanım hanımcık gelinle, çapkın damat çiftetelli oynamaktadır. Tabii herkes o tarafa yönelir. Ama birazdan müzik biraz daha hızlanınca, hemen serçe parmaklar tutuşur, halay pozisyonu alınır ve başlanır halay çekilmeye.

Bu halay artık düğün boyunca bitmez ama zaten en önemli şeyde kimin halay başı olduğudur! Halaylar bitmez ama yarın erken kalkması gerekenler yavaş yavaş düğün salonun terk ederken, gizlice içtiği içkiden gözleri kızarmış olan damat da ‘Gitseler artık da, biz de evimize gitsek’ diye davetlilere ve olmayanlara bakmaktadır.

En son halaya gelinle damat da alındıktan sonra, düğün salonu hızla boşalır. Saat 23.00 olmuştur ki, bu zaten kasabalılar için çoktan yatılıp uyunulması gereken bir saattir. İşte cumartesi günü çocukluğumun bu düğünleri aklıma geldi. Ne kadar sıcak, ne kadar samimi ve ne kadar içtendi her şey. Ne kadar kuralsız ama bir o kadar da kurallıydı her şey.

Sevgili arkadaşım, hep mutlu ol...

NASIL BÜYÜDÜM

Ben büyürken, santrifüjli ve merdaneli çamaşır makineleri vardı.
X