GeriAyşegül DOMANİÇ YELÇE Kas Hastalıkları Toplantısı
MENÜ
  • Yazdır
  • A
    Yazı Tipi
    • Yazdır
    • A
      Yazı Tipi

Kas Hastalıkları Toplantısı

Merhabalar sevgili okurlar. Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı Özürlü ve Yaşlı Hizmetleri Genel Müdürlüğü, engellilerin ve ailelerinin sorunlarını tam olarak anlayabilmek ve bu sorunlara doğru çözümler getirebilmek için, her engel grubuna yönelik ayrı bir toplantı düzenliyor.

Konu ile ilgili sivil toplum örgütleri ve akademisyenlerin davet edildiği bu toplantılarda, engel gruplarının farklı özelliklerinden kaynaklanan sorunları ve ihtiyaçları dile getiriliyor ve çözüm yolları aranıyor. Bu çerçevede yapılan ve bu kez kas hastalıklarına ayrılmış olan üçüncü toplantı, 3 Mayıs 2012 tarihinde İstanbul Büyükşehir Belediyesi 1453 Topkapı Sosyal Tesislerinde gerçekleştirildi. /images/100/0x0/55eb0066f018fbb8f8a4901d

Kas hastalıkları, kolay anlaşılabilmesi için bu adla anılan ancak tıp literatüründe nöromüsküler (sinir-kas) hastalıklar olarak adlandırılan; zamanla kasları güçsüz düşüren, hatta yok eden bir grup hastalığı ifade ediyor. Nöromüsküler hastalıklar birbirlerine benzeyen karakterler sergilemekle birlikte, aslında her hastalık kendine özgü bir seyir gösteriyor. Bugün ilerleyen tıp sayesinde birbirlerine benzeyen bu hastalıkların aslında farklı oldukları anlaşılmış, yapılan ayırıcı tanı incelemeleri ile 500’den daha fazla nöromüsküler hastalık olduğu belirlenmiş bulunuyor. Benim hastalığım da işte bunlardan biri. Merak edeniniz olursa, tam adı; Fasyoskapulohumeral Distrofi (FSHD)

Bu toplantıya davet edildiğimde hem engelli bir yazar, hem de bir kas hastası olarak çok sevindim ve heyecanlandım. Ve toplantıya büyük bir hevesle katıldım.

Toplantıda konuşan Özürlü ve Yaşlı Hizmetleri Genel Müdürü Sayın Dr. Aylin Çiftçi, sıkıntıyı yaşayanlara kulak verilmeden tek taraflı görüşlerle ulaşılan çözümlerin kapsamlı ve tatmin edici olamayacağını vurguladı. Genelin içerisinde farklı gereksinimleri ile özelleşen engel gruplarının artık özel olarak /images/100/0x0/55eb0066f018fbb8f8a4901fdeğerlendirileceğini belirten Sayın Çiftçi, sorun ve çözüm önerilerinin bizzat sorunu yaşayan kişiler, uzman akademisyenler ve Genel Müdürlük olmak üzere tüm taraflarca ele alınarak geliştirilebileceğini ifade etti. Dr. Aylin Çiftçi, sorunlar ve çözüm önerileri konusunda Genel Müdürlüğün yetkileri çerçevesinde kurumsal kapasite ve çalışmaların daha da arttırılacağını söyledi.

Toplantıya katılan KASDER (Kas Hastalıkları Derneği) Başkanı ve Yönetim Kurulu Üyeleri, kas hastalarının yaşadıkları sıkıntıları, dernek çalışmalarında gereksinim duydukları psikolog ve fizyoterapist ihtiyaçlarını ve gönüllü çalışacak kişilere duyulan gereksinimi aktardılar. Dernek yetkilileri, ayrıca, kas hastalıklarının tanılanmasında ve sağlık kurulu raporu alınmasında yaşanan sıkıntıları gündeme getirdiler.  

ALS Derneği Başkan ve Yönetim Kurulu Üyeleri ise, hızlı ilerleyen ALS hastalığının tanılama ve müdahale aşamalarında hızlı davranılmasının çok önemli olduğu söylediler.

Kırk yıldır kas hastalığı ile mücadele eden biri olmama karşın, ben de çok şey öğrendim bu toplantıdan. Örneğin, bazı kas hastalıklarının solunumu etkilediklerini bilmekle birlikte, bu hastaların yaşamının belirli cihazlara bağlı olduğunu bilmiyordum. Bu yüzden, özellikle ALS hastalarının yaşadıkları, solunum cihazı sorunları /images/100/0x0/55eb0066f018fbb8f8a49021ivedi çözüm gerektiren sorunların başında yer alıyor.

Toplantıda da dile getirdiğim bir düşüncemi burada yinelemek istiyorum. Bence, özel engel grupları ile ilgili derneklere farklı bir statü kazandırılmalı. Bu dernekler, Devlet desteği ile, Devlet’le el ele çalışmalı. Devlet derneklere maddi destek sağlarken, dernekler de Devlet için bilgi ve çözüm üretmeli.

Biz engelliler ve ilgili derneklerimiz, Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı Özürlü ve Yaşlı Hizmetleri Genel Müdürlüğü’ne teşekkür borçluyuz Türkiye’de bir ilk olan bu toplantılar için. İnanıyorum ki, çok şey kazandıracak bu toplantılar bize… 

Engellerimizi hissettirmeyecek, engelsiz bir yaşam dileği ile...

X

Engelli öğretmen adayları atama bekliyor

Engelli öğretmen adayları atama, anneleri ise onlardan gelecek güzel bir haber bekliyor...

Merhabalar sevgili okurlar...

Son birkaç gündür atama bekleyen engelli öğretmen adaylarından yüzlerce mektup aldım. Gençler daha önce şubat ve haziran ayında iki atama verildiğini, ancak bu yıl haziran ayında gerçekleşmesi gereken ikinci atamanın yapılmayacağını öğrendiklerini ve çok büyük hayal kırıklığı yaşadıklarını ifade ediyorlardı.  

Kendileri için ayrılan 500 kontenjanın yetersiz olduğunu düşünen 2511 engelli öğretmen adayı hala ümitlerini kaybetmiş değil. Çaresizlikleri onları bu durumu değiştirmek için daha güçlü çabalamaya devam etmeye yöneltiyor.  Benden de kendilerinin sesi olmamı, onların çığlıklarını duyurmamı istediler. Konu hakkında doğru bilgi alabilmek amacıyla Millî Eğitim Bakanlığı’nın ilgili birimini aradım ve gerçekten de haziran ayı için öğretmen ataması konusunda herhangi bir çalışmaları olmadığını öğrendim.  

Onların mektupları, bir anne olarak, beni çok etkiledi. Zira anneler evlatlarının üzüntülerini katlanarak yaşıyorlar. Hele bir de çocukları engelli olursa, acıları büyük bir dağ oluyor içlerinde. Yüzlerini güldürmek istiyorlar çocuklarının, ama bu kez bunu başarabilmek ne yazık ki mümkün değil onlar için.  

Önümüzdeki pazar Anneler Günü. Hepimizin bildiği gibi sevginin en güzeli ve değerlisi olan anne sevgisi başka hiçbir sevgiyle karşılaştırılamaz. Annelerimiz bizi dünyadaki tüm kötülüklerden canları pahasına korurlar, hatalarımızı affederler. Kelimelerle anlatılamayan fedakârlık ve karşılıksız sevginin karşılığıdır ‘anne’.  

Ben de bir anneyim. Kendi annesini oldukça erken kaybetmiş bir anne... Belki de bu yüzden kendi annemle yaşayamadığım ne varsa hepsini kızımla birlikte gerçekleştirmeye çalıştım. Onunla güldüm, onunla ağladım. Gözündeki bir damla yaş beni tarifsiz acılara boğdu. Başarıları ise gururlandırdı ve mutlandırdı.  

Anneler günü ile ilgili ilk resmi kutlama önerisi Amerika’da 1872 yılında Julia Ward Howe tarafından barışa adanan bir gün olarak tasarlandı. Ve Boston’da bir yürüyüş düzenlenerek kutlandı.1907 yılında Philadelphia’da Anna Jarvis annesinin ölüm yıldönümü olan mayıs ayının ikinci pazarının ‘Anneler Günü’ olarak anılması için bir kampanya başlattı. İlk etapta böyle bir uygulamanın anayasada yeri yoktur denilerek hukuksal olarak engellenmeye çalışılsa da Anna’nın mücadelesi başarıyla sonuçlandı. Bir sene sonra Philadelphia’da gerçekleştirilen Anneler Günü Anna Jarvis’in izleyenleri tarafından büyük kitlelere ulaştırıldı. 1911 yılına gelindiğinde hemen hemen her ülkede Anneler Günü kutlanıyordu. 1914 yılında ABD Başkanı Wilson resmi bir açıklamayla mayıs ayının ikinci pazarının ‘Anneler Günü’ olarak anılacağını duyurdu. Türkiye’de de Türk Kadınlar Birliğinin girişimleriyle 5 Mayıs 1955 tarihinde mayıs ayının ikinci pazar gününün tüm dünyada olduğu gibi ‘Anneler Günü’ olarak kutlanmasına karar verildi. Ve o yıl, yılın annesi olarak 93 Harbinin meşhur kahramanlarından 98 yaşındaki Erzurumlu Nene Hatun seçildi.  

Yazının Devamını Oku

Sevdiklerimize zaman ayırmalı ve güzel anılar biriktirmeliyiz

Merhabalar sevgili okurlar.

Bugün 30 Nisan… Benim için çok önemli bir gün… Bundan 45 yıl önce kaybettiğim annemin doğum günü ve bundan 5 yıl önce kaybettiğim çok sevgili kuzenimin ölüm yıldönümü… Onların birbirlerine olan sevgileri dışındaki ortak noktaları, her ikisinin de meme kanserinden vefat etmiş olmaları.  

Meme kanseri kadın kanserleri arasında en fazla görülen ve akciğer kanserinden sonra en sık ölüm nedeni olan kanser türü. Tüm kadın kanserlerinin %24’ünü ve kanserden ölümlerin %14’ünü oluşturuyor. Her 8 kadından 1’inin hayatının belirli bir zamanında meme kanserine yakalanma olasılığı bulunuyor. Meme kanseri nadir olarak erkeklerde de görülebiliyor. Her 100 kadına karşın 1 erkek meme kanseri tanısı alıyor. 

Kanser, vücut hücrelerinin kontrol edilemez bir şekilde sürekli çoğalması neticesinde oluşuyor. Meme kanseri de meme dokusundaki süt kanallarında yer alan ve süt üretiminden sorumlu bulunan hücrelerin kontrolsüz şekilde çoğalmasına bağlı olarak gelişiyor. Meme kanseri varlığında, kanser hücreleri zaman içinde çoğalarak kitle oluşturuyor. Diğer kanser türlerine kıyasla daha yavaş gerçekleşen bu durumun ardından kanser hücreleri lenf nodlarına sonra da kan dolaşımı aracılığıyla vücudun farklı bölgelerine sıçrayabiliyor. Çoğunlukla

50-70 yaşları arasında ortaya çıkan meme kanseri, 1. derece akrabalarında meme kanseri olanlarda daha sık görülüyor. Bu yüzden meme kanseri taraması büyük önem taşıyor. Meme kanseri belirtisi göstermese bile, 40 yaşına gelen tüm kadınların düzenli aralıklarla mamografi yaptırmaları öneriliyor.  

Meme kanseri belirtileri arasında meme ucundan akıntı gelmesi, şekil bozukluğu, meme ve koltuk altı bölgesinde şişlik ve/veya kitle varlığı gibi semptomlar yer alıyor. Meme kanseri tedavi yöntemleri ise meme kanserinin teşhis edildiği evreye göre farklılık gösteriyor. Meme kanserinin tanısı ne kadar erken konulursa tedavi şansı da o kadar yüksek oluyor. Bu nedenle meme kanseri riskine karşı 20 yaşından sonra her kadının adet döneminin sona ermesinin ardından gelen ilk haftada elle meme muayenesi yapması gerekiyor.  

Meme kanseri genetik ve çevresel faktörlere bağlı olarak oluşuyor. Ailede meme kanseri öyküsünün bulunması kişinin meme kanserine yakalanma riskini arttırıyor. Ayrıca;

* Radyasyona maruz kalmak

* Meyve ve sebze bakımından fakir diyet uygulamak

Yazının Devamını Oku

Sahici ve kalıcı bir değişim ve dönüşüm mümkün

Merhabalar sevgili okurlar... Pandemi sürecinde en çok etkilenen alanlardan biri de eğitim kuşkusuz. Bu konuda çalışmalar sürdüren derneklerden biri de yönetim kurulu başkanlığını sevgili dostumuz Sinan Kurmuş’un üstlendiği Köy Okulları Değişim Ağı (KODA).

KODA, kırsal kesimde çocuklardan başlayarak tüm topluma yayılacak ve kırsal kalkınmayı destekleyecek yenilikçi bir eğitim anlayışını hayata geçirmek için bir araya gelmiş bir topluluk. Amacı köy okullarının eğitim potansiyelinde sahici, kalıcı bir değişim ve dönüşüm yaratabilmek olan dernek; bunu yapmanın yolunun çocuğun eğitiminde yer alan yetişkinleri – yani öğretmenleri, aileleri, köy halkından gönüllü yetişkinleri – güçlendirmekten, kırsalın şartlarına ve ihtiyaçlarına uygun nitelikli eğitim programları ve materyallerinden geçtiğini düşünüyor.

KODA’nın kurucusu Mine Ekinci köyde büyümüş ama hiç köy okulunda okumamış. Ailesi halen köyde yaşıyor. Başarılı bir öğrenci olarak liseyi İstanbul’da Robert Kolej’de yatılı olarak okuyan Mine üniversite eğitimini Boğaziçi Üniversitesinde Siyaset ve Uluslararası İlişkiler bölümünde tamamlamış. Lisansını tamamladığında, eğitimde fırsat eşitliğine odaklanmak istediğini biliyormuş. Bunun üzerine Harvard Üniversitesinde Eğitim Politikaları alanında yüksek lisans yaparak kırsalda eğitim alanına odaklanmış. Henüz 30 yaşında olan bu genç hanımın sivil toplum macerasını başka bir yazıda sizlerle  paylaşmak istiyorum, zira genç yaşına rağmen dokunmadığı hayat kalmamış.

KODA, Mine’nin kafasını kurcalayan bir soruyla başlamış: “Bu kadar fırsat eşitsizliği var. Peki köy okullarındaki eğitimin niteliği artırılabilir mi?” Türkiye’ye geri döndüğünde bu soruya cevap arayan birkaç kişiyle beraber yollara dökülmüşler. Köy köy dolaşmış, bolca araştırma yapmışlar. Köylerde öğretmenlerle tanışmışlar; ailelerle, çocuklarla konuşmuşlar. Zaman içinde gönüllü bir ekip toplanmış, mekân sahipleri onlara evlerini açmış, arama toplantıları yapılmış. Bunların sonunda ilk çocuk atölyeleri etkinliğini geliştirdiklerinde, KODA 2016 yılında fiilen işe başlamış.

KODA; pek çok projenin yansıra, şu anda COVID-19 Bilgi ve İletişim Ağı projesini yürütüyor. Proje kapsamında 3.000 köy muhtarına ulaşarak bir ağ oluşturulmuş ve çeşitli materyaller hazırlanmış. Bu materyaller bilgilendirici ve yol gösterici olduğu kadar eğlenceli de. Örneğin, herhangi bir köy evinde kolaylıkla bulunabilecek malzemeler ile oynanabilecek yaratıcı oyunlar var: Eski Çoraplardan Top Yapalım, Mandallı Matematik, Kuru Yapraklardan Hayvan Figürleri, Dal Parçalarından Oyuncak Yapalım gibi.

COVID-19 Bilgi ve İletişim Ağı projesinin içerikleri (https://www.koda.org.tr/bia-icerikler/) arasında uzaktan eğitim sürecinde internetin olmadığı ya da kısıtlı olduğu durumlarda velilere çözüm önerileri, köy yaşamı ve koronavirüs, öğretmenlerin salgın sürecinde çocuklarla iletişim kurmaları hakkında öneriler, kaygı düzeyi yüksek çocuklarla konuşmanın yolları gibi konularda yalın ve etkili öneriler bulunuyor. Ben özellikle çocuklara mektup yazma önerisini çok sevdim. İçerikler içinde özel gereksinimli çocuklara yönelik öneriler bulunduğunu görmek de beni ayrıca sevindirdi.

Her zaman söylediğim gibi, sivil toplum kuruluşları bir toplumun olmazsa olmazları. Ülkemizin daha ileri gidebilmesi için büyük görev düşüyor onlara…

Engellerimizi hissettirmeyecek engelsiz bir yaşam dileği ile…

 

Yazının Devamını Oku

Kanserde erken tanı hayat kurtarıyor

Merhabalar sevgili okurlar.

 Kanser; DNA hasarlarının birikmesi sonucu oluşan, köken aldığı dokudan başka bölgelere metastaz yapma (yayılma) potansiyeline ve kontrol edilemez çoğalma özelliğine sahip hücrelerin oluşturduğu, alt türleri ile 1000’den fazla sayıda hastalığa verilen genel ad. 

 

Ülkemizde kanser hastalarına ve yakınlarına yardımcı olmak, kanserle ilgili araştırmaları desteklemek ve hekimlerin eğitimine katkı sağlamak amacı ile; 1947 yılında Ankara’da “Türk Kanser Araştırma ve Savaş Kurumu Derneği” kurulmuş bulunuyor. 1956 yılında da kanser Araştırma ve Savaş Kurumu’nun tavsiyesi ile, Nisan ayının ilk haftası Türkiye’ de Ulusal Kanser Haftası olarak kabul edilmiş durumda. Bu özel hafta boyunca, kanserin erken tanı ve tedavisi konusunda halkı uyarıcı ve farkındalık kazandırıcı etkinlikler düzenleniyor.

 

Dünyada her yıl 14 milyon yeni kanser vakası tespit ediliyor. Bu sayının gelecek 20 yıl içinde, %70 artarak, 22 milyona ulaşabileceği tahmin ediliyor. Önemli bir halk sağlığı problemi olan kanser hem dünyada hem de ülkemizde sebebi bilinen ölümler sıralamasında, kalp ve damar hastalıklarından sonra, ikinci ölüm sebebi. 

 

Ben kanserle yakından tanıştığımda henüz 23 yaşındaydım. Annem meme kanseri olmuştu ve teşhiste geç kalınmıştı. Bir göğsü oldukça zorlu bir ameliyatla alındı annemin. Ameliyatın ardından uzun süreli bir radyoterapi tedavisi gördü. Tedavi sırasında göğsünde yanıklar oluştu, ayrıca kolu sürekli şişmeye ve ağrı yapmaya başladı. Ancak annem göğsündeki yanıklar ile kolundaki ağrıya ve şişliğe alıştı -ya da biz öyle zannettik- ve hiç şikâyet etmedi. Ta ki bir yıl sonra karnında yoğun bir şişlik oluşuncaya kadar… 

 

Yazının Devamını Oku

Otizme Mavi Işık Yak

Merhabalar sevgili okurlar.

Otizm Spektrum Bozukluğu -kısaca Otizm-, “doğuştan gelen ya da yaşamın ilk yıllarında ortaya çıkan karmaşık bir nöro-gelişimsel farklılık” olarak tanımlanıyor. Otizme neyin neden olduğu bilinmemekle birlikte, beynin yapısını ya da işleyişini etkileyen bazı sinir sistemi sorunlarından kaynaklandığı düşünülüyor. 

 

Otizm belirtileri, genellikle, yaşamın ilk üç yılında fark ediliyor. Bu belirtiler:

   -Göz teması kuramamak

   -İsmi söylendiğinde dönüp bakmamak

   -Dönen nesnelere karşı aşırı ilgi duymak

   -Sallanmak, parmak uçlarında yürümek gibi hareketlere sahip olmak

   -Yaşıtlarının oyunlarına ilgi duymamak

Yazının Devamını Oku

Veremsiz Bir Türkiye!

Merhabalar sevgili okurlar.

Halk arasında verem hastalığı olarak bilinen tüberküloz, hava yoluyla yayılan bulaşıcı bir akciğer hastalığı. Akciğerlerde yerleşen ancak kan ve lenf yoluyla tüm vücuda dağılabilen tüberküloz, çok önemli bir mikrobik hastalık. Dünya Sağlık Örgütü verilerine göre, her yıl yaklaşık 10 milyon kişi tüberküloz tanısı alıyor; 1,5 milyon kişi de bu hastalık nedeniyle hayatını kaybediyor. 

 

Tüberküloza neden olan bakteri, 24 Mart 1982’de, Dr. Robert Koch tarafından keşfedilmiş bulunuyor. Dünya Sağlık Örgütü tarafından alınan karar doğrultusunda; 1996 yılından beri her yıl 24 Mart tarihi, dünya genelinde, “Dünya Tüberküloz Günü” olarak anılıyor. Bu özel günde tüm dünyada ve ülkemizde konu ile ilgili farkındalık etkinlikleri düzenleniyor; Böylece tüberküloz konusunda toplumun bilgilendirilmesi ve bu hastalığa bütün kesimlerin dikkatinin çekilmesi sağlanmış oluyor.

Tüberkülozun en erken ve en sık belirtileri 2-3 haftadan uzun süren öksürük, ateş, gece terlemesi, iştahsızlık, kilo kaybı, yorgunluk, halsizlik, balgam çıkarma, göğüs ve sırt ağrısı, nefes darlığı ve kan tükürme, Tanısı konulmamış tüberküloz hastaları en önemli bulaş kaynağı. Tüberküloz hastalığı gelişiminde en riskli gruplar ise 5 yaş altındaki çocuklar ve yaşlılar. Ayrıca HIV enfeksiyonu olan kişiler, bağışıklığı baskılayıcı tedavi görenler, Silikozis (sinsi bir solunum yolu hastalığı), Diabetes Mellitus (şeker hastalığı), kronik böbrek yetmezliği, lösemi, lenfoma, akciğer kanseri hastaları, ideal vücut ağırlığının çok altında olanlar, sigara içenler, ilaç bağımlılığı olanlar ve alkol kullananlar riskli grup içerisine giriyorlar.

 

Mycobacterium Tuberculosis adlı bakteriden kaynaklanan ve tedavi edilebilir bir hastalık olan tüberküloz, verem aşısı ile önlenebiliyor. Verem aşısı, diğer adı ile BCG, özellikle çocuklarda kanla yayılan ve ağır seyreden tüberküloz hastalığını önlemede çok etkili. Bu aşı, ülkemizde, ikinci ayını tamamlayan bebeklere çeşitli sağlık merkezlerinde ücretsiz olarak yapılıyor. 

 

Verem/ tüberküloz, insanlık tarihinin en eski hastalıklarından biri. İnsanlık tarihi boyunca zaman zaman salgınlara yol açan, ölümcül seyreden, Hipokrat’ın ‘phytisis’ (erime/tükenme) olarak tanımladığı tüberküloz; tedavi edilebilir bir hastalık olmasına karşın, günümüzde bile hâlâ bir tehdit olarak varlığını sürdürüyor. Tüm dünyada ilk on ölüm sebebi arasında yer alan tüberküloz, küresel bir halk sağlığı sorunu. Birleşmiş Milletler Sürdürülebilir Kalkınma Hedefleri’ nin sağlıkla ilgili hedeflerinden biri de 2030 yılına kadar tüberküloz epidemisinin sona erdirilmesi. Bu hedefe ulaşmak amacıyla ülkemizde de Ulusal Tüberküloz Kontrol Programı yürütülüyor. Bu program; tüberkülozdan korunma, erken tanı, yeterli ve uygun tedavi, sosyal koruma ve psiko-sosyal destekler ile hastalığın görülme sıklığının ve tüberküloza bağlı ölümlerin azaltılması, hastalığa bağlı yıkıcı maliyetlerle karşılaşan ailelerin sıfırlanması amacı ile “Veremsiz Bir Türkiye!” hedefine ulaşmak için yürütülen faaliyetleri kapsıyor.

Yazının Devamını Oku

Dijital Eğitim Platformu Projesi

Merhabalar sevgili okurlar.

Milli Eğitim Bakanımız Ziya Selçuk’un birkaç gün evvel açıkladığı yeni Eğitim Platformu Projesi beni çok heyecanlandırdı. Dünya Bankası ile yapılan bu projede, ‘Seç-Beğen-İzle’ formatında, isteyen herkes istediği alanda eğitim alabilecek. 

 

Çok geniş kapsamlı bir proje olan söz konusu dijital platform, Dünya Bankası’ ndan alınan büyük bir bütçe ile hayata geçiriliyor. Bakan Selçuk, bu platform ile yediden yetmişe herkesin istediği yüz binlerce eğitim içeriğine kolay ve ücretsiz erişim sağlayabileceğini söylüyor. Kurulum çalışmalarına başlanmış olan platformda verilen eğitimlerin, Mesleki Yeterlilik Kurumu tarafından onaylanarak sertifikalandırılmasının da gündeme geleceği söyleniyor. İsteyenler bu platforma mobil cihazlardan, televizyonlardan, bilgisayarlardan, EBA destek merkezlerinden ya da Halk Eğitim Merkezlerinden ulaşabilecekler.

 

Bu platform evde otururken mobil telefondan takip edilerek herhangi bir konuda sertifika alınabilmesini sağlayacak. Sayın Bakanımız Ziya Selçuk “Türkiye’nin geleceği, dünyanın geleceği, sürekli yenilenen ve giderek yeni becerilere ihtiyaç duyulan iş kollarında. Mesleki eğitim ve hayat boyu öğrenme kapsamında hangi becerilere ihtiyaç varsa, bunların tamamını halledeceğiz.” diyor. 

 

Büyük bir bütçe ile hayata geçirilen platformun yurtdışı tarafı da olacak. Sayın Bakan Selçuk altyapı çalışmalarının sürdüğünü; hayat boyu öğrenmeden örgün eğitime, öğretmenlerin mesleki gelişimine kadar tüm ihtiyaçlara cevap verecek bir platform olacağını ifade ediyor. Yani, “Kendim için ne yapabilirim? Danışmanlık desteği hizmeti istiyorum.” diyenler de bu platforma başvuru yapabilecekler. 

 

Yazının Devamını Oku

Seyit Ali Onbaşı

Merhabalar sevgili okurlar. 

Annem edebiyat, dedem tarih öğretmeniydi benim. Çocukluğum dedemden kahramanlık hikâyeleri dinleyerek ve annemin öğrencilerinin hazırladıkları ödevleri kaçamak olarak okuyarak geçti.

 

Osmanlı tarihini önce dedemin anlattıklarından öğrendim ben. Dedem çok okuyan, kendini sürekli geliştiren, mesleğine aşık bir adamdı. Öğrencileri O’nu çok severlerdi. Bense anlattıklarını büyük bir hayranlıkla dinlerdim. Ve ondan dinlediklerimi hiç unutmazdım… Birinci Dünya Savaşı’nda Çanakkale Cephesi’nde çarpışan Seyit Ali Onbaşı’ nın beni çok etkileyen hikâyesi ise o günden bugüne aklımdan hiç çıkmadı. 

 

1889 yılında Balıkesir’de dünyaya gelen Seyit Ali, 1909 yılında Osmanlı Ordusu’ na katılmış, Balkan Savaşı’nda çarpışmıştı. 1914 yılında Birinci Dünya Savaşı’nın başlamasıyla da Çanakkale Cephesi’nde topçu eri olarak görevlendirilmişti. Çanakkale Boğazı’ nı ve İstanbul’u ele geçirmeyi amaçlayan İtilaf Devletleri, Şubat 1915’ te Çanakkale Boğazı’na yönelik saldırılar başlatmıştı. En güçlü saldırının tarihi ise 18 Mart 1915’ti. İtilaf Devletleri donanması İstanbul’a gitmek için Çanakkale Boğazı’ndan geçiyordu. Donanma tarafından Anadolu ve Rumeli hattındaki tabyalara yoğun bombardıman yapıldığı sırada, Seyit Ali Rumeli Mecidiye Tabyası’ nda bulunuyordu. Bombardıman esnasında düşman gemilerinden atılan bir mermi, Seyit Ali'nin tabyasındaki cephaneliği havaya uçurmuştu. Tabyadaki askerlerden on dördü hayatını kaybetmiş, yirmi dördü ise yaralanmıştı. Yalnızca Seyit Ali ile Niğdeli Ali adlı arkadaşı yara almadan kurtulmuşlardı. 

 

Bombardımandan sonra tabyada çalışır durumda tek bir top kalmış, ancak bu topun da mermiyi kaldıran kısmı (kaldıraç) bozulmuştu. Seyit Ali arkadaşı Niğdeli Ali’nin yardımıyla, sırtına 215 kilo ağırlığında top mermisini yüklemiş, iki metre yükseklikte bulunan topun merdivenlerinden çıkarmış ve mermiyi namluya sürerek karşıdaki gemiye ateş etmeye başlamıştı. Üçüncü atışında İngilizler’ in en büyük savaş gemilerinden birini (HMS Ocean) arka pervaneden vurmuştu. Atılan top geminin yan yatmasına ve kontrol edilemez bir duruma gelmesine neden olmuş; İngiliz gemisi daha önce Nusret Mayın Gemisi tarafından döşenen mayınlardan birine çarpmış ve bugün Çanakkale Şehitler Anıtı’nın bulunduğu alanın karşısında sulara gömülmüştü. Bu olaydan sonra İtilaf Devletleri donanması Çanakkale’ den ayrılmış, Seyit Ali’ye ise kahramanlığından ötürü “onbaşılık” unvanı verilmişti. 

 

Yazının Devamını Oku

Doktorluk yalnızca bir meslek değildir

Merhabalar sevgili okurlar.

Çocukluğumdan beri doktorluğun yalnızca bir meslek değil, bir yaşam biçimi olduğuna inanmışımdır. Sadece hayatını başkalarına adayacak olanların seçebileceği bir yaşam biçimi…

 

Osmanlı Devleti’ nde ilk Cerrahhane (Osmanlı Devleti’ nde orduda görevlendirilmek üzere cerrah yetiştiren müessese), II. Mahmut döneminde Hekimbaşı Mustafa Behçet’ in önerisiyle kuruldu. 14 Mart 1827’de, Şehzadebaşı’ndaki Tulumbacıbaşı Konağı’nda, Tıphane-i Amire ve Cerrahhane-i Amire adı ile kurulan bu okul Türkiye’de modern tıp eğitiminin başlattı. Okulun kuruluş günü olan 14 Mart tarihi ise 1919 yılında “Tıp Bayramı” olarak kutlanmaya başlandı. 1976’dan beri de sadece 14 Mart günü değil 14 Mart’ı içine alan hafta Tıp Haftası olarak kabul ediliyor ve hafta boyunca yurt genelinde çeşitli etkinlikler yapılıyor. 

Doktorlar, eminim ki, herkesin hayatında önemli bir yer tutuyorlar. Ama sanırım benim hayatımdaki yerleri çok daha büyük bu özel insanların. Eğer bugün hayattaysam bunu onlara, çok zorlu bir ameliyatla beni baştan yaratan Sevgili Doktorlarıma borçluyum. Kendi doktorlarımın şahsında tüm tıp camiasının bayramını kutluyor, şahsım ve benimle aynı duyguları paylaşanlar adına yürekten teşekkür ediyorum onlara. Ve bu yazıda 1800’lü yıllarda yaşamış ve tıp alanında büyük başarılara imza atmış olan -Doktor James Barry adıyla tanınan- Margaret Ann Bulkley’ den söz etmek istiyorum. 

 

1790 civarında doğduğu sanılan Margaret, İrlanda’da yoksul bir ailenin çocuğu olarak dünyaya geldi. Amcası James Barry İrlanda’ da meşhur bir ressamdı. Margaret çocukluktan itibaren tıpla ilgilenmeye başladı. Ancak o zamanlar kadınların resmi bir eğitim alması pek mümkün değildi. Margaret Ann Bulkley 18 yaşına geldiğinde, amcası öldü. Margaret bu tarihte amcasının kimliğine büründü; artık ismi James Barry idi ve o tarihten sonra asla gerçek kimliğini açık etmedi. 

 

Barry, amcasından kalan mirası kullanarak, Edinburgh’ta tıp fakültesine kayıt oldu. İnce sesi, narin vücudu ve yumuşak cildi nedeniyle çoğu arkadaşı onun tıp fakültesi okumak için çok genç olduğunu düşünüyordu. Hatta üniversite yönetimi bile Barry’ nin yaşının aslında ifade edilenden daha küçük olduğunu düşündüğünden, onu final sınavına almamayı planlıyordu. Ancak o dönemin Buchan Bölgesi Kontu David Steuart Erskine tarafından desteklenen James, tıp fakültesinden mezun olmayı başardı. Mezuniyeti sonrasında da çalışmalarına aralıksız devam ederek, 1813 yılında, İngiltere’de cerrahların yeterlilik belgesi gibi görülen “Royal College of Surgeons” diplomasını aldı. Artık diplomalı bir hekim ve yetkin bir cerrah olduğu tescillenmişti. 

Yazının Devamını Oku

İstiklâl Marşımız tam 100 yıl önce bugün kabul edildi

Merhabalar sevgili okurlar

Bugün, Türk Milleti’ nin bağımsızlık mücadelesinin simgesi olan İstiklâl Marşımız’ ın kabulünün 100. yıldönümü. Bu özel gün Türkiye genelinde çeşitli etkinliklerle kutlanıyor. Ben de bu anlamlı günde Milli Marşımızın tarihçesine kısaca göz atalım istiyorum.

 

Maarif Vekâleti (Eğitim Bakanlığı) tarafından, Kurtuluş Savaşı’nın başlarında savaşın milli bir ruh içerisinde kazanılmasını sağlamak amacıyla bir güfte yarışması düzenlendi. Yarışmaya toplam 724 şiir katıldı. Son şiir gönderme tarihi olan 23 Aralık 1920’den sonra güfteler Eğitim Bakanlığı tarafından incelendi ancak içlerinde İstiklâl Marşı olabilecek bir eser bulunamadı. Yarışmaya para ödüllü olduğu için katılmamış bulunan Mehmet Akif, Maarif Vekili Hamdullah Suphi Bey’in kendisine yazdığı 5 Şubat 1921 tarihli davet mektubundan sonra fikrini değiştirdi ve Türk Ordusu’ na hitap ettiği şiiri kaleme alarak Bakanlığa teslim etti.

 

Şair şiirde, Kurtuluş Savaşı’nın kazanılacağına olan inancını; Türk Askeri’ nin yürekliliğine ve özverisine güvenini; Türk Ulusu’ nun bağımsızlığa, Hakk’a, yurduna ve dinine bağlılığını dile getiriyordu. Hamdullah Suphi Bey, Mehmet Akif’in şiirinin önce cephede asker arasında okunmasına karar verdi. Batı Cephesi Komutanlığı’ na gönderilen şiir askerin beğenisini kazandı. 

 

Ön elemeyi geçen 7 şiir, 12 Mart 1921’de Mustafa Kemal başkanlığındaki Meclis oturumunda tartışmaya açıldı. Mehmet Akif’in şiiri, Meclis kürsüsünde Hamdullah Suphi Bey tarafından okundu. Şiir milletvekillerini öyle heyecanlandırdı ki diğer şiirlerin okunmasına gerek görülmedi. Bazı millet vekillerinin (mebusların) itirazlarına karşın, Mehmet Akif’in şiiri coşkulu alkışlarla kabul edildi. Mehmet Akif kazandığı 500 liralık ödülü yoksul kadınlara ve çocuklarına iş öğreterek yoksulluklarına son vermek amacıyla kurulan Darül Mesai’ ye bağışladı. Şair, ayrıca, İstiklâl Marşı’nın Türk Milleti’nin eseri olduğunu ifade ederek Marşın güftesini şiirlerini topladığı Safahat’ e dahil etmedi. 

 

Yazının Devamını Oku

Şiddetin gölgesinde kutlanan Dünya Kadınlar Günü

Merhabalar sevgili okurlar

8 Mart Dünya Kadınlar Günü’ ne ülkemizde bu yıl da yine “kadına şiddet” damga vurdu. Gazete manşetlerinde Samsun’da sokak ortasında eski eşi tarafından ölesiye dövülen ve Ankara’ da yine eşi tarafından boğazlanıp yere yatırılarak darp edilen kadınların hikâyeleri yer aldı. 

 

Kadın Cinayetlerini Durduracağız Platformu’ nun verilerine göre; 2020 yılında 300 kadın cinayeti işlendi, 171 şüpheli kadın ölümü gerçekleşti. Platformun Ocak 2021 verilerine göre de 23 kadın cinayeti işlenirken, 14 şüpheli kadın ölümü gerçekleşti. Şubat 2021’de ise 28 kadın öldürüldü, 12 kadının ölümü de şüpheli bulundu. 

 

Dünya Bankası’nın yayımladığı “Kadınlar, İş Dünyası ve Hukuk” adlı rapora göre, dünya genelinde erkek ve kadınlara yasal olarak ekonomik haklar veren ülke sayısı sadece 6. Türkiye, bu listede 187 ülke arasında 85. sırada yer alıyor. Rapor çalışmasında on yıllık mali ve yasal eşitsizlik verileri ile seyahat özgürlüğü, annelik, aile içi şiddet ve varlık yönetimi hakları gibi faktörlere de bakılmış bulunuyor. Dünya Bankası’na göre bu alanlarda iki cinsiyet arasında yüzde yüz eşitliği sağlayan ülkeler yalnızca Belçika, Danimarka, Fransa, Letonya, Lüksemburg ve İsveç. 85. sıradaki Türkiye’de ise bu oran %79,38. Küresel düzeyde ise kadınların erkeklerle aynı haklara sahip olma oranı ortalama %75. 

 

Yüzde oranları, değişik bölgeler arasında da önemli farklılıklar gösteriyor. Örneğin; Avrupa ve Orta Asya’da %84,7 olan eşitlik yüzdesi, Ortadoğu ve Kuzey Afrika’da %47,3’e düşüyor. ABD %83,75’lik skoruyla ilk 50 ülke arasına bile giremiyor. Suudi Arabistan ise %25,6 olan eşitlik yüzdesi ile son sırada yer alıyor. 

 

Yazının Devamını Oku

Ülkemizden bir kadın hikâyesi

Merhabalar sevgili okurlar

Dünya Emekçi Kadınlar Günü, Birleşmiş Milletler tarafından tanımlanmış olan ve her yıl

8 Mart’ta kutlanan uluslararası bir gün. Kadın Hakları Hareketi’ nde bir odak noktası olan bu özel gün, insan hakları temelinde kadınların siyasi ve sosyal bilincinin geliştirilmesine; ekonomik, siyasi ve sosyal başarılarının kutlanmasına ayrılıyor. Bu özel günde, ben de sizlere ülkemizden bir kadın hikâyesi anlatmak istiyorum. 

 

Hikâyemizin kahramanı Ayten’i tanıdığımda kırklı yaşlarının sonlarındaydı. Bizim eve, bana can yoldaşı olmak için gelmişti. Kısa zamanda kaynaşmış, birbirimizi uzun zamandır tanıyormuşçasına derinden sevmiştik. Tanıştıktan kısa bir süre sonra, filmlere konu olabilecek hayat hikâyesini paylaşmıştı benimle. 

 

14 yaşına bile gelmeden bir akrabası ile evlendirmişlerdi Ayten’i. O kadar küçüktü ki evlendiği gece, korkudan, kaçıp kayınvalidesi ve kayınpederinin yatağına sığınmıştı. Bir süre sonra da eşinin aslında amcasının kızını sevdiğini öğrenmişti. Ama yapacak bir şey yoktu. Bu yüzden, büyüklerimizin söylediği gibi, kan kusup ‘kızılcık şerbeti içtim’ demeyi öğrenmişti. 

 

Ayten’in iki çocuğu olmuştu bu evlilikten; biri oğlan, diğeri kız. Dört elle sarılmıştı çocuklarına Ayten; ama yine de gücü bu evliliği uzun süre sürdürmeye yetmemişti. Kocası ondan ayrılıp amcasının kızı ile evlenmiş, çocuklarını da ona vermemişti. Ayten, bunun üzerine İstanbul’a gelmiş ve ev işlerini yapmak üzere bir ailenin yanında işe girmişti. 

Yazının Devamını Oku

Benim kitaplarımı okuyan savaş düşmanı olsun

Merhabalar sevgili okurlar

“Bir bahçede hep aynı çiçekten olursa, o bahçe güzel olmaz.

Sen, ben, o varız diye güzel bu bahçe.

Koparma farklı çiçekleri; kalsın renkleriyle, kokularıyla…”

 

Bu anlam yüklü dizeler, dünyaca ünlü hümanist yazarımız Yaşar Kemal’e ait. Bildiğiniz gibi. Büyük Usta 28 Şubat 2015 tarihinde bedenen ayrıldı aramızdan. Ancak, eserleri ve fikirleriyle hâlâ yaşıyor ve sonsuza dek yaşamaya devam edecek… 

 

Yaşar Kemal’in ölümünden bir yıl kadar sonra Prof. Dr. Teoman Akünal, Talha Apak, Ayşe Semiha Baban Gökçeli, Zülfü Livaneli ve Davut Ökütçü öncülüğünde Yaşar Kemal adına bir vakıf kuruldu. Vakfın amacı, öncelikle; “Ben angaje, bağımlı bir yazarım; kendime ve söze ve insanın onuruna bağımlıyım.” diyen Yaşar Kemal’in değerleri ve duruşu (özgürlük, eşitlik, insan ve doğa sevgisi, kültürel farklılıklara saygı ve sahiplenme) doğrultusunda, Türkiye ve dünya toplumları nezdinde Yaşar Kemal'in bakış, yaklaşım ve değerlerini yaygınlaştırmak olarak belirlendi. 

 

Yazının Devamını Oku

Engelli kadınlar sivil toplum örgütlerinde haklarını arıyorlar

Merhabalar sevgili okurlar

Türkiye Körler Federasyonu görme engellilerin ekonomik, sosyal, kültürel, sportif, mesleki vb. hak ve çıkarlarının korunup geliştirilmesi, toplumun diğer kesimleriyle eşit hak ve olanaklara sahip, özel ihtiyaçları dikkate alınan bireyler olarak toplumsal yaşama etkin katılımlarının sağlanması amacıyla çalışan bir sivil toplum örgütü. Altı Nokta Körler Derneği, Çağdaş Görmeyenler Derneği, Evrensel Görme Özürlüler Derneği, Görme Özürlüler Derneği, Türkiye Görme Engelliler Derneği, Uygar Görme Engelliler Derneği ile Körlere Eğitim ve Destek Derneği bu federasyonun üyeleri. 

 

Türkiye Körler Federasyonu’ndan kadınlar, engelli kadınların sivil toplum örgütlerinin yönetim ve karar süreçlerinde aktif yer almasını istiyorlar. Geçtiğimiz günlerde de bu isteklerini dille getirmek üzere bir duyuru yayınladılar.  

 

“Engelli kadınlar sivil toplum örgütlerinde haklarını arıyorlar: Kararlara katılamıyor, temsil edilmiyoruz“ sözleri ile başlayan duyuru şöyle devam ediyor:

“Türkiye Körler Federasyonu’ndan kadınlar, engelli kadınların sivil toplum örgütlerinin yönetim ve karar süreçlerinde aktif yer almasını istiyor. Federasyon’dan “Biz engelli kadınlar sesimizi duyurmak istiyoruz çünkü söyleyecek sözümüz var”:

Hayatın her alanında ve özellikle yönetim ve karar mekanizmalarında aktif yer almak istiyoruz. Engelli kadınlar olarak hem kadın hem de engelli olmamız nedeniyle çifte ayrımcılığa uğruyoruz. Ayrımcılığın nedeni ve sonucu olarak engelli örgütlerinde ve engellilerle ilgili olmayan örgütlerde yönetim ve karar mekanizmalarında yeterince yer alamıyoruz.

Türkiye Körler Federasyonu olarak Avrupa Birliği Sivil Düşün Programı desteğiyle, “Engelli Kadınların Sivil Toplum Örgütlerindeki Etkinliğinin Araştırılması” konulu bir çalışma başlattık. En az 200 engelli kadının katılacağı bir araştırma anketi hazırladık.

Yazının Devamını Oku

Coronavirüs salgını çocuklarda miyopluk gelişimini arttırdı

Merhabalar sevgili okurlar. 

Geçtiğimiz yıl Mart ayında tanıştığımız Coronavirüs (Covid-19) pek çok şey değiştirdi yaşantımızda. Artık eskiden olduğu gibi sosyalleşemiyor, sevdiklerimizle kucaklaşamıyoruz., Alış-veriş merkezlerine gidemiyor, ihtiyaçlarımızı on-line mağazalardan temin etmeye çalışıyoruz. 

 

Küresel boyuttaki Coronavirüs salgını, hayatın diğer alanlarında olduğu gibi, eğitim alanını da derinden etkiledi. Dünyada hemen hemen tüm ülkeler virüsün yayılma hızını azaltabilmek için çocuklar ve gençlerin eğitimine ara verdiler. Unesco’nun verilerine göre; 191 ülkede okullar fiziksel olarak eğitime ara verirken, 5 ülkede okullar kısmen kapandı. Dünya genelinde yaklaşık 1,723 milyar öğrenci bu durumdan etkilendi. Süreç içinde dersler dijitale taşındı ve oyun oynamak, arkadaşlarıyla sohbet etmek (chatleşmek) gibi nedenlerle zaten bilgisayar başında olan öğrenciler artık vakitlerinin tamamını bilgisayar başında geçirmeye başladılar. 

 

Bezmialem Vakıf Üniversitesi Hastanesi Başhekimi ve Göz Hastalıkları Anabilim Dalı Öğretim Üyesi Prof. Dr. Arif Koytak, pandemi nedeniyle 2020 yılında hem eğitimlerini sürdürmek hem de sosyal faaliyetlerini gerçekleştirmek amacıyla bilgisayar, tablet ve telefon ekranlarına maruz kalan çocuklarda miyop oranının arttığını söylüyor. Prof. Koytak bu durumu kanıtlayan ilk bilimsel araştırmanın Çin’den geldiğini ifade ediyor. 

 

Yaklaşık 125 bin çocuğun son beş yıldaki göz kırma kusuru ölçümlerine dayanılarak yapılan çalışma; Çin’de, 2020 yılının ilk altı ayında uygulanan sıkı sokağa çıkma yasağı ve uzaktan öğretim gibi uygulamaların 6-8 yaşları arasındaki çocuklarda miyopluk gelişimini belirgin olarak arttırmış olduğunu gösteriyor. Araştırma bulgularına göre 2020 yılında miyopluk görülme sıklığı önceki yıllara göre 6 yaşındaki çocuklarda 3 kat, 7 yaşındaki çocuklarda 2 kat, 8 yaşındaki çocuklarda da 1,4 kat artmış durumda. 

 

Yazının Devamını Oku

Egzersizler, Ergonomi ve Ortezler

Merhabalar sevgili okurlar. 

17 Şubat Çarşamba akşamı, Koç Üniversitesi Tıp Fakültesi ve Türkiye Kas Hastalıkları Derneği’ nin ortaklaşa gerçekleştirdikleri “Tüm Yönleriyle FSHD Webinarı” na konuk ve konuşmacı oldum. 

 

Musküler Distrofi’ lerin en yaygın görülen türlerinden biri olan FSHD, genetik ve ilerleyici bir hastalık. Genellikle buluğ çağından sonra başlıyor ve ileri yaşlarda tekerlekli sandalye ihtiyacı ortaya çıkabiliyor. 

 

Çoğunuzun bildiği gibi, ben de FSHD (Facioscapulohumeral Muscular Dystrophy- Fasiyo Skapulo Humeral Musküler Distrofi) hastalarından biriyim. Konunun disiplinler arası yaklaşımla ele alındığı toplantıda, ben de FSHD’ yi hasta gözünden anlatmaya çalıştım. Birbirinden değerli hocaların konuyla ilgili sunumlarını zaman içinde sizlerle paylaşmaya çalışacağım. Bugün ise, tedavisi henüz mümkün olmayan bu amansız hastalığın etkilerinin azaltılmasını sağlayacak tek uygulama olan rehabilitasyon konusuna değineceğim.

Webinar’ da bu konu, Koç Üniversitesi Tıp Fakültesi Fiziksel Tıp ve Rehabilitasyon Ana Bilim Dalı Başkanı Prof Dr. Özden Özyemişçi Taşkıran tarafından ele alındı. Prof. Taşkıran, “Rehabilitasyonun Yeri: Egzersizler, Ergonomi ve Ortezler” başlıklı sunumda, FSHD hastalarının neden egzersiz yapması ve ne tip egzersiz yapması gerektiğinden, elektrik uyarımı gibi diğer yöntemlerden, Ortezler/Yardımcı Cihazlar’ dan söz etti. Kendisinden öğrendiğime göre; kas hastalığının kendisine bağlı zayıflık yanında, hareketsizliğin getirdiği kondisyon kaybı vücutta kas kitlesinde azalmaya vücuttaki yağ oranında ise -özellikle karın çevresi başta olmak üzere- artışa neden oluyor. Egzersiz ve hareketlilik kaslarda mevcut olan kuvvetin korunması ve potansiyelin ortaya çıkarılması açısından oldukça büyük önem taşıyor. 

 

Kondisyon artışı; kasları kuvvetlendirmenin ötesinde yorgunluğun azalması, enerji artışı ile birlikte kalp ve akciğer sağlığı, kemik erimesini önleme ve genel sağlığı iyileştirme gibi birçok olumlu etki yaratıyor. Sonuç olarak günlük yaşamı kolaylaştırıyor, yaşam kalitesinin artmasını ve ömrün uzamasını sağlıyor. Ancak, yapılacak egzersizlerin bireysel olması, her bireyin durumuna göre özel olarak planlanması gerekiyor. Yani hastalar durumlarına özel egzersizlerden yarar görüyorlar.

Yazının Devamını Oku

Hayata bir başkasını yaşatarak veda etmek

Merhabalar sevgili okurlar. 

Dünyamızın ve ülkemizin en önemli sağlık sorunlarından biri, tedavisi yalnızca organ ve doku nakli ile mümkün olan hastalıklar. Organ ve doku nakli bekleyen hastaların sayısı tüm dünyada ve ülkemizde giderek artıyor. Türk Böbrek Vakfı verilerine göre, Ulusal Organ Nakli Koordinasyon Sistemi bekleme listesinde yer alan kronik böbrek yetmezliği rahatsızlığı bulunan hasta sayısı, yaklaşık, 25.000. Bu hastaların tümü, yaşamlarına devam edebilmek için kadavradan nakil olabilmeyi bekliyorlar. 

 

Görev yapamayacak kadar hasta ve hatta vücuda zarar veren organın sağlamı ile değiştirilmesi işlemine, organ nakli deniliyor. İleri düzeyde kalp, karaciğer ve böbrek yetmezliği olan hastalarda, sağlıklı bir yaşam ancak organ nakli ile mümkün olabiliyor. Bugünkü yazımda sizlere biri yurtdışında diğeri ise ülkemizde gerçekleştirilen iki böbrek nakli ameliyatından söz edeceğim.

 

En yakın arkadaşlarımdan biri eşi ve iki oğlu ile birlikte neredeyse kırk yıldır Avustralya’da yaşıyor. Eşi bundan yirmi yıl kadar önce aşırı halsizlik, yüksek tansiyon, konsantrasyon eksikliği ve ayak bileklerinde şişkinlik şikâyetleri ile doktora başvurdu. Yapılan tetkikler sonucunda, halk arasında ‘nefrit’ olarak adlandırılan “glomerülonefrit” teşhisi konuldu. Tanıyı koyan nefroloji (böbrek hastalıkları) uzmanı, arkadaşımızda böbrek yetmezliği olduğunu, hastalığının giderek ilerleyeceğini ve 7 ile 20 yıl arasında bir zaman dilimi içinde diyalize ihtiyaç duyacağını söyledi. 

 

Arkadaşım ve eşi bu beklenmedik habere alışmaya çalışarak tetkik ve tedavileri sürdürmeye devam ettiler. Zaman içinde arkadaşımın eşinin sağılığı giderek bozuldu ve vaktinin çoğunu hastanelerde geçirmeye başladı. Bundan dört buçuk yıl kadar önce de rutin bir kontrolde sol böbreğinde kanser görüldü ve böbreğinin bir bölümü alındı. Bu operasyon onun böbrek fonksiyonunu tümden azalttı ve bir süre sonra diyalize başlamasını zorunlu kıldı. Artık haftada üç gün altışar saat bir makineye bağlanıyor ve başlama/bitiş kontrolleri ile birlikte ortalama sekiz saatlik bir zaman dilimini bir merkezde kendi durumundaki kişilerle birlikte geçiriyordu. 

 

Yazının Devamını Oku