Kanat Atkaya: ’80 Kuşağı buluştu tasası bana düştü



Kanat ATKAYA

BİR süredir ortalıkta gezinen bir e-posta var.

Belki size de denk gelmiştir.

‘‘Dımdırı dımdırı yaptıysanız;

dımdırı dımdırıyı hatırlıyorsanız;

dımdırı dımdırıyı izlediyseniz;

dımdırı dımdırı giydiyseniz;

eveeet siz 80'lisiniz!’’ gibi bir şey.

Ben bütün o bahsedilenleri yaşamış bir '80 Kuşağı mensubu olduğum için, tuzum kuru.

Káh gülerek, káh iç geçirerek listeyi okudum.

Gözümün önünden, vatkalı ceketler, Galaktika'dan Bonanza'dan enstantaneler, Alman Bravo dergileri, Kajagoogoo posterleri, Stan Smith spor ayakkabıları, Spor ve Sergi Sarayı'nda seyredilen basketbol maçları filan geçip durdu.

Bu ‘‘yakın döneme nostalji’’ krizini, 1980'lerde nefret ettiğim şeyleri, mesela Modern Talking'i filan düşünerek umduğumdan çabuk atlattım.

*

1980'ler üzerine çok sıkı geyiklere katılmış, hatta kimi zaman bizzat geyik sürüsünü gütmüş biri olarak, canımın daha fazla 1980 hikayesi istemediğini düşünüyordum.

Yanıldığımı, gazeteye gelen bir zarf sayesinde anladım.

Gelen zarfın içinden Roxy'de düzenlenecek 1980'ler gecesini duyuran bir davetiye çıktı.

Bir anda ‘‘Orada olmalıyım! Bu uğurda engel tanımam’’ olmadım tabii ki.

‘‘Varsa var canım, işim olmaz Roxy'de Moxy'de’’ deyip güne devam ettim.

Birkaç gün sonra lüzumsuz insan Topesto aradı ve en kibar haliyle sordu: ‘‘1980'ler gecesi varmış lan, gidiyor muyuz?’’

Cevap olarak, ‘‘Bak öküzkafa! Ben öyle bir nesle aşina değilim’’ dedim.

‘‘Kuşağını red mi ediyorsun... Artık gerçeklerle yüzleşme zamanı geldi efendi! Evet, biz taktık o tuhaf renkli kaşkolleri, biz içtik Akola'ları, biz dinledik Nena plaklarını, bizdik o biz!’’ dedi.

Kısa cevap verdim: ‘‘Gaza gelmem!’’

‘‘Biz Riko'yla gidiyoruz, ne halin varsa gör!’’ dedi ve telefonu kapattı.

*

Akşam evde, hem kitap okuyorum hem televizyon seyrediyorum. Tabii ikisinden de bir şey anlamıyorum.

Ama bir şekilde beynimin içinde uğuldayan ‘‘Geeeel! 80'lere geeeel!’’ çağrısını yenmem lazım.

Dayanadım, kalktım, giyindim ve ‘‘İleride senin heykelini dikip, altına da Karaktersizlik Abidesi yazacaklar’’ diye söylene söylene Roxy'nin yolunu tuttum.

‘‘Bizimkiler inşallah dans etmiyorlardır’’ diyerek içeri girdim.

Riko ve Topesto'nun dans kültürleri sadece Tolga Han'dan kaptıklarını iddia ettikleri figürlerlerden ibaret.

Ortaya çıkan manzara Martha Graham Dans Topluluğu'nu danstan soğutur, o kadarını söyleyeyim size.

Bunların dans ettiği çoğu mekan, sadece o gece boşalmakla kalmadı, bir daha müşteri gelmediği için kapısına kilit vurmak zorunda kaldı.

Abarttığımı düşünüyorsunuz ama Riko ve Topesto, hálá ‘‘One Way Ticket’’ın figürlerini deforme ederek dans eder.

Amma uzadı dans işi yahu. Baktım içerisi dolu, ‘‘Ohhh!’’ dedim.

Bizimkiler barın kenarında bir yer bulmuşlar, gürültüye rağmen vor vor konuşuyor.

Beni görünce ‘‘Bize bira ısmarla yoksa dans ederiz’’ dediler.

Mecburen ısmarladım.

*

DJ gayet iyi. Bazı klasik 80 hitlerini hálá dinlediğimiz için, bir etki yapmadı.

Ama bazı parçalarda ‘‘Aaaaa, hakikaten bu da vardı ya!’’ deyip, nakarat kısmından biz de girip söylemeye başladık.

2-3 saat takıldık, çok eğlendik filan falan.

Sonuna kadar kalmadan çıktık.

Yürürken Riko, ‘‘Ben 1980'lerde nefret ettiğim şeyleri de seviyorum şimdi’’ dedi.

Normal şartlarda kafadan sarmamız gerekirdi arkadaşı.

Ama nedense Topesto'yla ben de onayladık.

Adile Naşit'i, Kaygısızlar'ı, Hey Dergisi'nin ‘‘Bu Üçlü Çok Güçlü’’ başlığını (Ben gazeteciliğe çok sevdiğim Hey'de başlamıştım. Hatta benim bir yazıma bu başlığı attıkları zaman Riko ve Topesto gülmekten çatlamıştı) Alaska okuma seanslarımızı hatırladık.

Tatlı serserilik zamanları üzerine laflaya laflaya Topesto'nun evine ulaştık.

Topesto'nun ağır konuşacağı tuttu ve ‘‘İnsanın kuşağı hain bir ayna gibi. Bu gece etrafa şöyle bir baktım. İyi gözüken insanlar bana moral verdi. Ama kötü gözükenler de kendimi kötü hissetmeme yol açtı. Hain ayna dememin sebebi bu. Tuhaf bir gerçeklik yani...’’ diye devam etti.

Riko'yla şöyle birbirimizi kestik ve ‘‘Hababam'ı seyredelim mi?’’ diye lafı ağzına tıktık Topesto'nun.

Hababam hálá hayatımızdaki en güzel şeylerden biri...

X

Kıyamet demeyelim de felaket diyelim

Video konferans aracılığıyla partisinin 4 ildeki kongrelerine seslenen Cumhurbaşkanı Erdoğan, konuşmasının sonunda Sivas’takilere sordu: “Sivas’ta kar var mı?”

Cevap geldi: “Yok...”

Ardından Yozgat’a sordu: “Yozgat, kar var mı?”

Cevap yine “Yok” şeklinde geldi...

Ocak ayında Sivas’ta, Yozgat’ta kar olmaması kıyamet değilse bile felaket habercisidir.

Erzurum’da, bakın Erzurum diyorum, köylülerin ocak ayında kar duasına çıktığını okudum; daha ne olsun?

Durum malum; müthiş bir kuraklık yaşanıyor.

Antalya Çayboğazı’ndan İznik Gölü’ne, güzelliğinin kurbanı olan Salda’dan

Yazının Devamını Oku

Hangi aşı hangi mesaj?

Atilla İlhan 1970’lerden itibaren “Hangi Serisi” olarak da bilinen bir dizi kitap yayınlamıştı: “Hangi Sol, Hangi Sağ, Hangi Atatürk, Hangi Batı, Hangi Seks, Hangi Küreselleşme vb.”

Günümüzde bu seriye yeni kitaplar eklemek gerekirse sanırım en popüler başlıklar “Hangi Aşı” ve “Hangi Mesajlaşma Uygulaması” olur...

Eş, dost, akrabanın “aşı” konusundaki tartışmalarında keskin taraflar belirmesine, karşıtların keskinliğine, aşı yanlılarının bölünmüşlüğüne ve kafa karışıklığına bir “güncel siyaset tartışması” muamelesi yaparak mesafe koymaya, direnmeye çalıştım uzun süre.

Uzlaşma yanlısı bir çizgi izlemeye çalıştım, tarafları akla-mantığa davet ettim ve kaosun da nihayetinde kendi çözümüne ulaşacağını düşünerek kendi fikrimle birlikte kabuğuma çekildim.

Rahat bıraktılar mı? Hayır!

“Aşı olacak mısın? Hangi aşı? Pekiii, bilmem kim olacak mı? Olmak istemeyene zorla aşı yapılacak mı? Acıyor mu acaba? Aşı yaptırmayana bundan sonra su yok mu? Hapı çıkacak mı? Aşı olacak mısın? Hangi aşı?..”

Benim gibi uzun süre tekrarlanan sorularla karşılaşınca fenalaşanlardansanız halimi tahmin edebilirsiniz!

Yazının Devamını Oku

Erken atan yol aldı

Galatasaray, Gençlerbirliği karşısında gelen farklı galibiyeti doğru okumalı.

Fatih terim’in ceza dönüşü sahaya çıktığı ilk maçta çözmesi gereken kadro denklemi daha da karmaşık hale gelmişti; ancak yapacak bir şey yok, ‘yeni normal’ bu... Geçen haftanın kötülerinden Linnes ve saracchi’yi yoğun maç trafiğinde dinlendirmek istediğimi söyleyen terim, Emre taşdemir ve Şener Özbayraklı ile başladı oyuna. İki oyuncu da cansiperane şekilde oynarken savunmaya da hücuma da müthiş katkı sağladılar. Mbaye Diagne 27’nci saniyede sezonun en erken golünü atarken, servis yapan da Emre taşdemir’di zaten.

Marcao ve taylan’ın katılımıyla omurgasını düzelten sarı kırmızılılar ‘çok erken’ golün ardından da yoğun baskıyı sürdürdü.

BELHANDA’YA ŞAPKA ÇIKARMALIYIZ

Oğulcan Çağlayan, Mbaye Diagne, Emre Akbaba ve Arda turan ilk yarım saatte skor farkını artıracak net fırsatlar yakaladı, Galatasaray atakları sıklaştı, ikinci golün gelmesi ‘an meselesine’ dönüştü.

Doğru vuruş, Arda turan’ın pasında Younes belhanda’dan geldi. Konyaspor karşısında ‘kaçak güreşen’ Belhanda, 30’uncu dakikadaki bu golün ardından ilk yarı sona erene kadar ‘hat trick’i tamamlamıştı dün akşam. Bu durumda şapkayı çıkartmak gerekir.

İlk yarıda sadece 4 faul yapan Galatasaray (rakip 10 faul), ikili mücadelelerde ise yüzde 72 üstünlük sağlamıştı. Bu istatistiği genç kaleci Übeyd’in kendisini çok fazla suçlamaması için özellikle veriyorum. Sakın yıkılmasın, yılmasın, bu kötü tecrübeyi bir şekilde motivasyon kaynağına dönüştürsün, üzülmesin.

DERBi iÇiN iŞARET DEĞiL

İkinci yarıda 20 dakika kadar direnç göstermeye çalışsa da dengesi bozulan Gençlerbirliği oyuna tutunamadı, oğulcan ve penaltıdan babel’in attığı gollere engel olamadı. Son haftalarda yakaladığı ivmeyle İstanbul’a gelen Gençlerbirliği, erken yediği golün etkisinden kurtulamamanın bedelini ağır ödemiş oldu. Galatasaray farklı galibiyeti de doğru okursa, gelecek hafta oynayacağı zorlu Beşiktaş derbisi için bir işaret olarak görmezse akıllı davranmış olur. Bu tecrübeye sahip ve böyle yapacağından eminim.

Yazının Devamını Oku

Bir devlet meselesi olarak mutluluk

Ara sıra beliren “Bhutan’da Mutluluk Bakanlığı var” temalı haber geçtiğimiz günlerde Hürriyet Seyahat sayesinde yeniden karşıma çıktı.

Bhutan, Hindistan’la Çin arasına sıkışmış, dış ilişkiler, savunma gibi pek çok konuda Hindistan’a bağlı, anayasal monarşi ile yönetilen, yani hem kralı hem de 2000’li yıllarda kurulan ve ülkeyi yöneten seçilmiş bir meclisi olan bir memleket.

Budizmin doğduğu ve dünyaya yayıldığı bir coğrafyada, nüfusun büyük bölümü Budist. Asırlarca kapalı kaldıktan sonra yavaş yavaş dünyaya açıldılar.

Televizyon yayını ve internet 1999’dan sonra girdi ülkeye. Geliri biraz enerjiden, biraz tarımdan, biraz turizmden...

Ancak turist olarak Bhutan’a gitmek pek kolay ve ucuz değil. Bhutan’ın belirlediği koşullarla, taşıyıcılarla, rehberlerle ve hiç düşük olmayan ücretlerle gidip belirlenen yerleri görebiliyorsunuz gibi bir durum var.

Ülke bir cennet parçası... Ekolojik hassasiyeti çok yüksek bir ülke; ormanlarını, sularını, dağlarını ve bütün canlılarını kesin kurallarla koruyor.

750 bin nüfuslu küçük krallık küresel ısınmanın sonuçlarından direkt etkileneceği için net kurallar belirlemiş. Ülkenin yüzde 60’ı yasayla koruma altında ve bu sayede karbon ayak izi

Yazının Devamını Oku

Attığın hava kıydığın can

Daha öncesi de mutlaka var fakat İstanbul “dev havai şimşek gösterisi” kavramıyla 1988’de, İkinci Köprü açılırken tanışmıştı.

“Japonlar yapmış abi!” kavramının yerleşmesinde kendince etkisi olduğuna inandığım büyüklükteki gösteri İstanbul’un pek çok noktasından izlenmişti.

Sonrasında çoğunlukla Cumhuriyet bayramlarında veya milli futbol zaferi gibi kutlamalarda görüldü bu büyüklükte...

Bir de düğünler var elbette. 2000’li yıllarda düğün sahiplerinin bütçelerine göre nasıl kontrolden çıktıklarını Savaş Özbey’in 2003’te hazırladığı haberin başlığında görebiliyoruz: “Cebine elli milyonu koyan da atıyor fişeği, 150 bin dolarını harcayacak yer arayan da...İtalya’nın başkenti Roma’da yeni yılı kutlamak için kullanılan havai fişekler nedeniyle yüzlerce kuş öldü.

O dönemde Meral Tamer gibi havai fişek gösterilerine karşı çıkanların sesi zayıf olsa da çıkmaya başlıyor ama bir yasal düzenleme yok, ceza yok, denetim yok ve böyle hava atacağını düşünen çok!”

Giderek karşıt olanların sayıları artsa da gündemde güçlü bir sese dönüşemiyor.

Geçen sene temmuz ayında Sakarya’nın Hendek ilçesinde havai fişek üretilen fabrikadaki katliam gibi kazada 7 kişi hayatını kaybettikten, 127 kişi yaralandıktan sonra konu bir kez daha gündeme geldi.

Ankara, İstanbul ve başka belediyeler kutlamalarında artık havai fişek kullanmayacaklarını duyurdular.

Havai fişeğin zararları anlatılmaya çalışıldı, tehlikelerine dikkat çekildi, serbestçe satılması eleştirildi, yasaklanması istendi.

Yazının Devamını Oku

Şok, panik basiretsizlik

Emre Kılınç’ın kırmızı kart görmesi G.Saray için dönüm noktası oldu.

Malum, futbol kâğıt üzerinde oynanmayan ve sonuçları istatistiklerle tahmin edilemeyen bir oyun; geniş kitleler tarafından sevilmesinin temel nedenlerinden biri de tam olarak bu...

Öyle olsaydı, geçen hafta kendi sahasında ağır bir yenilgi yaşayan Antalyaspor ile lider Galatasaray arasındaki maçın kolayca sarı kırmızılılar tarafından 3 puana çevrileceğini düşünürdük.

Ancak her maç kendi hikâyesini yazıyor ve bu sebepten seviyoruz futbolu...

HAYALi FiGÜR GiBi

G.Saray alışıldık baskısını kuramazken, Akdeniz temsilcisi de savunma katmanlarını sıkılaştırarak oynayacağını ilk dakikalardan itibaren belli etti.

İlk yarıda aradığı çıkış yolunu bulamayan, alternatif üretmek konusunda sıkıntı yaşayan, rakibi bunaltamayan Galatasaray hayali figür gibi tüketti zamanı.

Topa hakim olmak veya pas trafiğini risksiz şekilde yürütmek açısından sıkıntı yaşamasa da tehlikeli olamadı Galatasaray ve hem kendisini hem de oyunu uyuttu 45 dakika boyunca.

ANTALYA iSTEDiĞiNi ALDI

Yazının Devamını Oku

Dünya dönüyor düşmesek bari

Adı: Epizoanthus martinsae...

Atlas Okyanusu’nda, 400 metre derinlikte, siyah mercanların üzerinde yaşıyor...

5 yıla yayılan ve bugüne kadarki en kapsamlı araştırma kabul edilen seferde bilim insanlarının “keşfettiği” 12 yeni canlı türünden biri...

‘Epizoanthus martinsae’nin başka bir dünyadan ışınlanmış gibi algılanan formuna, eşsiz güzelliğine bakarken “Geç bulduk, çabuk kaybedeceğiz” diye söylendim.

Keşfi yapanlar insanoğlunun ısıttığı, zehir bastığı, yaydığı okyanuslarda yükselen asit düzeyinin mercanları hızla çürüttüğünü, haliyle yeni tanıştığımız dostumuzun da aralarında bulunduğu pek çok türün yok olacağını söylüyor.

Epizoanthus martinsae’yi yeni tanıdık gitse ne olur demeden önce mercanlarla, balıklarla, denizin hayat sunduğu başka başka canlılarla, okyanuslarla birlikte insanoğlunun neleri kaybedeceğini bilim insanları yıllardır anlatıyor.

Ancak gem vurulamayan siyasi veya ekonomik hırslarıyla gelecek kuşakların hakkını kemirmeye, tüketmeye iman etmişlerin borusu öttükçe devran da böyle dönüyor.

İnşa edilen tüketim bağımlısı toplumun,

Yazının Devamını Oku

Bir mucize olarak müzisyenlik

Türkçe Sözlü Hafif Gotik Müziği...

Günlerdir “sıkça dinlediğim şarkılar” arasında yer alan “Düğüm”ü ve genel tarzını böyle hınzır bir tanımlamayla sunuyor Kana Kana...

“Kana Kana”, müzik macerasını yıllardır takip ettiğim, Kaçak’tan, Gaddar’dan ve daha pek çok başka yerden tanıdığım Övünç Dan’ın “çekmecede uyurken” uyandırılmış bir projesi.



Yeni çıktı, geçen hafta; müzisyenlerin ayakta kalmaya çalışırken üretmeye de devam ettiklerini işaret eden örneklerden biri...

Yaklaşık dört yıl önce, Şubat 2017’de

Yazının Devamını Oku

Kimyasal bir hadise

Galatasaray taraftarının iyi bildiği bir ortam oluşmaya başladı!

Fikstürün sıkıştırmaya başladığı bir dönemde, sahada ve ‘kulübede’ eksilmiş vaziyette çıkılan Trabzon seferi. Rakip takım Abdullah Avcı ile birlikte canlanmış, puan kaybını minimize etmiş, savunma açısından çok mesafe kat etmiş fakat eksiklik ve fikstür yoğunluğundan onlar da payına düşeni alıyor. Şartlar gibi oyunun da hassas bir denge içinde başladığını gördük. Galatasaray alışık olduğu üzere topa sahip olup oyunu rakip sahada oynamak, kenarlara inmek, kısa pas varyasyonlarıyla rakibi hataya zorlamak azmindeyken, Trabzonspor da hızlı çıkış fırsatları kovaladı.

FEGHOULİ ÇIKINCA...

Oyunun dengesini bozan ilk hadise, Feghouli’nin sakatlanarak oyundan çıkması oldu. Hücum hattındaki eksiklerle başı dertte olan G.Saray, pas hattının merkez unsurlarından birini kaybedince, Trabzon’un da iştahının arttığını gördük. Ancak dengeyi asıl değiştiren, ilk yarı sona ererken Emre Kılınç ve Oğulcan üzerinden gelişerek Arda ile gole dönüşen atak oldu. Kaptan Arda’nın attığı golün ötesinde mücadelesi, oyun aklı, özetle yıldız kumaşını parlattığı anları çoğaltması da dikkat çekici ve sevindiriciydi.

2-0’DAN SONRA RÖLANTİ

İkinci yarıda oyunu istediği tempoda sürdürmeyi başaran G.Saray, 55’te Oğulcan’la ikinci golü de bulunca maçı rölantiye alıverdi. 2-0’ın ardından iki takım da kendince fırsatlar kovaladı ancak G.Saray oyunu dikte ettiren taraf olmayı sürdürdü, Trabzon ekibi ağırlığını koyamadı ve maç da böylece sona erdi. Bu zorlu maçtan net bir galibiyetle dönmek G.Saray için çok mühim elbette; ancak asıl büyük kazanç giderek kendini belli eden takım ruhuyla ilgili kimyasal bir işaret. G.Saray taraftarının iyi bildiği, kenetlenmeyle ortaya çıkan türden bir kimya belirmeye başladı; bakalım neler olacak?..

<div style="margin: 0 auto; max-width: 100%; min-width: 300px;"><div style="position: relative; padding-bottom: 56.25%; height: 0; overflow: hidden;"><iframe style="width: 300px; min-width: 100%; position: absolute; top: 0; left: 0; height: 100%; overflow: hidden;" src="https://embed.dugout.com/v2/?p=eyJrZXkiOiIzbnJ1akg2dCIsInAiOiJzcG9yYXJlbmEiLCJwbCI6IiJ9" width="100%" height="400" frameborder="0" scrolling="no" allowfullscreen="allowfullscreen" data-mce-fragment="1"></iframe></div></div>

Sanal Oyunlar SADECE Misli.com'da! Oyun türünü seç, tahmini yap, tutarı belirle ve hemen oyna...

Yazının Devamını Oku

Yetiş ya Marslı kardeşim!

Meşhur İngiliz yazar H.G. Wells’in uzaylıların dünyayı işgalini konu alan “Dünyaların Savaşı/War of The Worlds”ü alanında ilk değildir ancak en büyük etki yaratan eser olmuştur.

Kitap bilimkurgu tarzının bu alandaki üretiminde bir kilometre taşı olmanın ötesinde “gerçek manada da” paniğe ve bugün trajikomik olarak anılan bazı hadiselere yol açmıştır.

Aslında illa birilerini suçlamak gerekiyorsa bu Wells ve başyapıtı değil, kitabı 1938’de ABD’de Cadılar Bayramı münasebetiyle radyoda seslendiren Orson Welles olmalıdır.

Radyoda Welles’in sesinden Marslıların dünyayı işgal ettiğini duyan ve buna inanan ABD’liler panikle ne yapacaklarını şaşırmış, olay manevi sarsıntının ötesinde büyük maddi kayıpları da tetiklemiştir.

Bugün yaşadığımız dünyada vaziyete bakınca “Gelsin uzaylılar da ne olursa olsun; hatta gelsinler lütfen!” diyeceklerin sayısı daha fazla çıkabilir.

“Uzaylılar geliyor” diye paniğe kapılacak kimse kalmadığını görmek için Obama döneminde CIA direktörü olarak görev yapan John Brennan’ın geçtiğimiz günlerde bir radyo programında söylediklerine ve sonra yaşananlara bakmak yeterli.

Brennan, “İnsanlığın evrendeki tek yaşam formu olduğunu düşünmesi tedbirsizlik olur. Hayat farklı şekillerde tanımlanır. Tüm evrende başka bir yaşam formu olmadığına inanmanın biraz küstahça ve kibirli olduğunu düşünüyorum”

Yazının Devamını Oku

Moğollar nerede biz orada

MOĞOLLAR, 11 Aralık’ta “Anatolian Sun/ Anadolu Güneşi” adlı bir albüm yayınladı.

Topluluğun 53 yıllık tarihinden kesitler sunan albüm dijital platformlarda belirdiği andan itibaren “sürekli dinlediklerimin” tepesine yerleşti.

Albüm pek çok açıdan önemli ve bu noktalara yazı ilerledikçe değinmeye çalışacağım.

Söze “dayanıklılıktan” başlamak isterim.

İlk konserini 6 Aralık 1967’de Opera Sineması’nda vermiş olan grup 53 yıllık macerasında ayrılıklar, buluşmalar yaşadı ama ruhunu ve temsil ettiği değerleri hep korudu...

Müzik dünyasında dev bir çınara dönüşen Moğollar’ın bu başarısını yakalayabilen grup sayısı dünya çapında düşünüldüğünde de az rastlanan bir hadise.

1960’larda kurulan ve halen faal olan Rolling Stones (1962), The Who (1964) gibi devlerle aynı ligdedir Moğollar...

Zamana dayanırken yolda yeni dinleyiciler toplamak gibi güç bir işi de başardılar ki; 1993’te uzun ayrılıktan dönüşlerinde de

Yazının Devamını Oku

Zagor’un dostu dostumuzdur

Konu Zagor ise söze genellikle ünlü narasıyla “Ahyaaaak!” diye başlamak ve Baltalı İlah’ın ruhunu selamlamak gerektiğini düşünenlerdenim.

Çocukluğunun tatlı hatıralarına “Teksas, Tommiks”ler ve dahi Teks, Mandrake, Kızılmaske, Kinowa, Mister No ve nicelerinin maceraları karışmış olanlar beni anlayacaktır.

Hepsini çok severdim; bu sevgim halen de sürer çizgi romanlara. Elbette bazılarını diğerlerinden çok sevdim. Benim iki “esas” kahramanım Zagor ve Teks idi.

Darkwood Ormanı’nda sevgili “fıçı”sı, yoldaşı Çiko ile yaşayan Zagor Tenay, yani Baltalı İlah’a, İtalyan çizgi roman dâhileri Sergio Banelli ve Gallieno Ferri 1961’de hayat vermiş, kahramanımızın Türkiye’ye ulaşması da pek gecikmemiş.

Orhan Berent’in “Zagor 1-2, Türkiye’de Yayımlanan Maceralar Listesi” adlı kıymetli kitapçığı sayesinde, Zagor’un 1962’de kısa bir süre yayınlandığını ancak asıl başarısını 1970’te Tay Yayınları’na geçtikten sonra yaşadığını öğreniyoruz.

Zagor ciltleri 1970’lerdeki ilgiyi görmese de hâlâ basılıyor, kaç kuşaktır okuyoruz siz hesap edin...

Peki nereden geldi konu Zagor’a?

Önceki gün öğrendim ki Zagor hem de bizim buralarda biraz güçlük yaşamış, ancak üzülmeyin, hikâyenin sonu güzel bitmiş.

Yazının Devamını Oku

Issız sokağın meşhur evi

Northmoor Road, İngiltere’de Oxford’un kuzeyinde, Büyük Britanya’da benzerleri bulunabilecek türden fakat onlardan farklı olarak namı dünyanın dört bir yanında bilinen bir sokaktır.

‘Northmoor Yolu’nu şöhrete ulaştıran adresler 20 ve 22 numaralı evlerdir.

Fantastik edebiyatın en meşhur isimlerinden J.R.R. Tolkien, önce 22 numaralı evde 1926-1930 yılları arasında yaşadıktan sonra, ailesiyle daha geniş olan 20 numaraya geçmiş ve 1947’ye kadar da burada yaşamıştır.



Hobbit’i ve romanlarının yanı sıra filmleriyle de bir fenomene dönüşen Yüzüklerin Efendisi serisinin büyük bölümünü bu evde yazmış J.R.R. Tolkien. Şöhret de buradan geliyor zaten sokağa, daha doğrusu eve...

Yüzüklerin Efendisi hayranları için simgesel değeri yüksek bu ev, geçtiğimiz günlerde satışa çıkarıldı. Sahibi 4.5 milyon pound, bizim paramızla 46-47 milyon TL istiyor...

Yazının Devamını Oku

‘Vay!’ dedirtmeye devam

Galatasaray iyi futbol pasajları sunduğu bir maçtan daha net bir skorla galip ayrıldı.

Kayseri karşısında iyi sinyaller çakmaya başlayan, geçen hafta Rize seferinden 4 gollü bir galibiyetle dönerken iyi oyunuyla övgüleri de toplayan Galatasaray, taraftarında heyecan yarattı. Maç öncesi istatistik raporları, bu yükselen heyecanın nedenini ortaya koyuyordu: “Galatasaray, son iki maçta rakip ceza sahasında toplam 85 defa topla buluşurken, 23’ü isabetli 48 şut çekti ve kalesine yalnızca bir tane isabetli şut izni verdi.”

“Vay, vay, vay!” dedirten bu istatistiklerin Hatayspor maçında devam edip etmeyeceğini görmek merakı maça ayrı bir boyut kattı.

Süper Lig’e iyi bir giriş yapan rakip Hatayspor, ‘sıkı kapanmak ve hızlı çıkışlarla netice almak’ şeklinde özetlenebilecek taktiğiyle Galatasaray’ın yoğun bir baskı kurmasını bir süre engelledi.

Galatasaray da bu süreçte hücum hatlarındaki kopuklukları gidermeye çalıştı, ‘Emrelerin’ oynadığı kanattan çok Linnes, Oğulcan ve Feghouli’nin çalıştığı kanattan yol bulmaya çalıştı.

DIAGNE HARiKA VURDU

Hatayspor’un ‘attı atacak’ dedirtecek kadar olmasa da gole dönüşme ihtimali yüksek ataklarını savuşturduktan sonra 32’nci dakikakada ilk kez kaleyi bulan bir şut geldi Galatasaray’dan. Ama ne şut! Feghouli’nin ortasını yakın markaja rağmen göğsünde yumuşatan ve harika bir vuruşla, zamanlamayla gole çeviren Diagne en sıkı muhaliflerinin bile kalbini yumuşatmış olabilir.

“Peki daha önce müsait vaziyette kaçırdığı golü veya daha sonra 51’de kalenin ağzından kaçırdığını unutturur mu bu müthiş gol?” diyenler de çıkabilir tabii, onu bilemem. Golden sonra ‘iyi oyun’ ayarlarına dönen bir Galatasaray izledik ilk yarı sona erene dek. İstediği baskıyı kurdu, ikinci golü kovaladı, ‘kaliteli futbol’ damgalı

Yazının Devamını Oku

Müzik olmazsa abi; ı-ıh, yok...

“Neredeyse 600-700 bin kişiden bahsediyoruz. Her grupta 5-6 tane müzisyen var, organizatörler var, menajerler var, tonmaister’ler var, ‘rodi’ler var, çaldığımız yerlerde çalışan müstahdem var; bunların hepsi şu anda aç... Ve hiçbir çözüm yok...” (Ahmet Güvenç)

“Çalışamıyorum, çalışamayacağım ve ne zaman çalışacağımı bilmiyorum. Bir yıl daha da sürebilir. Ben bu devletin evladıyım, yıllarca müzik yaptım, devlet ne yardımlar yapıyor başvurayım... İşten son çıkış tarihinizi yazın diyor, işe giriş tarihim yok ki benim işten çıkışımı yazayım. Bir şekilde uygun değilim yani, sistemde yokum...” (Melisa Uzunarslan)

“1000 TL gibi bir yardım söz konusuydu; bazıları aldı, bazıları alamadı. Bana çıkmadı ve neden çıkmadığını bilmiyorum. Verecekleri 1000 TL ücret bu arada; bir ayı bile kurtarmaz. İstanbul’da yaşıyorsunuz; 1000 lira dediğiniz hiçbir şeydir aslında...” (Burçin Turna)

“Nisan ayında başımı ellerimin arasına aldım; işte biri 30 senelik, öbürü 40 senelik iki birikim sıfır! Hani sıfırım, hiçbir şey yok!” (Akın Eldes)

“Açık hava konserlerinin yasaklanması tamamen politik sebeplerden kaynaklanan bir şeydi. Belediyelerin sahne sanatlarına destek olmasını engellemek için konulmuş bir yasaktı. Bunun başka bir açıklaması yok çünkü kapalı mekânlarda konserler devam etti. Yani hangisi daha riskli olabilir? Açık alan mı kapalı alan mı? ... Kötü niyetli bir açıklama yapmak bile mümkün değil...” (Kerem Kabadayı)

“(Müzisyenlerin) mutlaka kayıt altına alınmaları lazım. İnan, sadece TC kimlik numaraları var, inanın bana birçoğunun... Yani sigorta, vergi, emeklilik hiçbir şey yok...” (Burhan Şeşen)

“Latife yaptığımız, yani makara yaptığımız bir söylemdi bu: ‘Usta nasıl işler?’ ... ‘Hiç sorma hocam, evde zeytin yok. Evet şu an evde zeytin yok, yok...” (Balık Ayhan)

Pandemi sürecinde sahne sanatlarıyla uğraşanların seslerini duyurabilmek için çeşitli yazılar yazdım.

Yazının Devamını Oku

Darth Vader’i iyi bilirdik

“Darth Vader öldü” haberi Star Wars (Yıldız Savaşları) hayranlarının dikkatini çekmiştir.

Ölen kişi, Star Wars’un 1976-1983 arasına sığan ve bence aşılamamış üçlemesinde Darth Vader’in bedenini canlandıran İngiliz oyuncu David Prowse idi...

“Bedenini canlandıran” vurgusuna dikkat buyurunuz lütfen; çünkü seslendirme işi efsanevi James Earl Jones’a verilmişti, Darth Vader’in yüzünün göründüğü kısacık sahnede de Prowse’u değil tiyatro kökenli bir başka efsaneyi, Sebastian Shaw’u görmüştük.



“Gücün karanlık tarafını” temsil eden, dünya sinema tarihinin en meşhur “kötü” karakterinden biri olan, gaddarlıkta bir kâinat markası Darth Vader’i canlandıran David Prowse “bir kostüm askısı” olarak algılansın istemem.

85 yaşında hayata veda eden 2 metrelik dev

Yazının Devamını Oku

Rakibi meşgule düşürdü

G.Saray öyle baskılıydı ki, rakibe kendi oyun planını unutturdu.

Fatih Terim maç öncesinde Kayserispor karşısında ilk yarıda iyi oynadığını belirttiği takımı yeniden sahaya süreceğini söylüyordu. Dediğini de yaptı zaten.

İşin ilginç yanı maç da 1-1 sonuçlanan o karşılaşmayı hatırlatacak şekilde gelişti uzun süre.

Galatasaray yine bol bol atak tazeledi, yine çok gol pozisyonuna girdi ve yine ya müthiş oynayan kaleciye (bu durumda Gökhan Akkan) ya direğe takıldı.

Kilidi açan yine bir penaltı vuruşu oldu ve yine penaltıyı Diagne gole çevirdi hatta!

DIAGNE BiLE DiSiPLiNLiYDi

Ancak Rizespor karşılaşmasında Galatasaray’ın geçen maçın kopyası şeklinde oynadığını söylemek haksızlık olur; çünkü çok daha iyiydi.

Mesela çok daha etkili bir baskı uyguladı, bu baskıyı sahanın her noktasına (evet, Diagne’ye kadar) disiplinli bir şekilde sürdürdü.

Mesela rakibi kendi oyun planını unutturacak derecede meşgul etti, çok kaçırsa da hep gole yakın oldu.

Yazının Devamını Oku

Ezilmişler '10'dan razıdır

Çoğumuz “Maradona” demeyi tercih ederiz ancak Güney Amerika’da “Diego” diye seslenirler yoldaşlarına.

Yoldaş demem boşuna değil; kendisini ‘solcu’ olarak tanımlayan, Latin Amerika’nın yetişebildiği her köşesinde sosyalist liderleri destekleyen, onlarla güçlü kişisel ilişkiler kuran ve her zaman yoksulların, ezilenlerin yanında, zorbaların karşısında yer alan bir kahramandı.

Buenos Aires’in çok yoksul bir gecekondu mahallesinde 8 kardeşin beşincisi olarak doğan, suyu ve elektriği olmayan bir baraka bozmasında büyüyen Diego sınıfını asla unutmadı, onlar için güçlülerin karşısına dikildi. Bu sadece siyaset alanıyla da kısıtlı değildi. Kiliseyi, Vatikan’ı yerden yere vurmaktan çekinmedi. Vatikan’ı ziyaret edip altın tavanları gördükten sonra şunları demişti: “Daha sonra Papa’nın aç çocuklar için kaygılandığını söylediği konuşmasını duydum. O zaman altın tavanları sat amigo; bir şey yap!”

<iframe width="1280" height="720" src="https://www.youtube.com/embed/85XbfpDT78M" frameborder="0" allow="accelerometer; autoplay; clipboard-write; encrypted-media; gyroscope; picture-in-picture" allowfullscreen></iframe>

CHE, CASTRO VE FİLİSTİN...

Kıtadaki Chavez, Lula gibi solcu liderlere kayıtsız şartsız destek verdi. ABD’den ‘nefret ettiğini’ defalarca dile getirdi, Irak Savaşı protestolarında en önde yer aldı, Bush’a giydirmediği laf kalmadı. Kahramanı Che Guevara idi; Fidel Castro’yu ise “ikinci babam” diye anıyordu. Bağımlılık tedavisi ararken kapıların yüzüne kapandığı günlerde Küba’nın kapılarını açan Castro’yu da Che’yi de dövme yaptırmıştı vücuduna. Çok başka sevdiği Fidel ile aynı gün öldüğü detayını yazdı gazeteler. Filistin’in yılmaz bir savunucusuydu, her koşulda Filistin’in yanında olduğunu defalarca gösterdi; “Kalbimde bir Filistinliyim” sözüyle akıllarda kaldı. Bence 1 numara oydu ve hep o kalacak. Ezilmişler, itilmişler, yoksullar, mazlumlar ondan razıdır. Elveda yoldaş Diego...

<div style="margin: 0 auto; max-width: 100%; min-width: 300px;"><div style="position: relative; padding-bottom: 56.25%; height: 0; overflow: hidden;"><iframe style="width: 300px; min-width: 100%; position: absolute; top: 0; left: 0; height: 100%; overflow: hidden;" src="https://embed.dugout.com/v2/?p=eyJrZXkiOiJFUU10eXhPSyIsInAiOiJzcG9yYXJlbmEiLCJwbCI6IiJ9" width="100%" height="400" frameborder="0" scrolling="no" allowfullscreen="allowfullscreen" data-mce-fragment="1"></iframe></div></div>

Yazının Devamını Oku

Tek derdimiz telefonu kaybetmekken...

Karantina, İtalyanca “kırk gün” demek...

14’üncü yüzyılın korkunç Kara Veba/Kara Ölüm salgını on milyonlarca insanın canını alarak ilerliyor. Tahminler 75 milyon ila 200 milyon insanın bu salgında hayatını kaybettiğini işaret ediyor.

İşte o dönemde salgından korunmak isteyen Venedik, dışarıdan gelen gemileri alargada 40 gün süreyle bekletiyor, denizcilerin, yolcuların veya yüklerin bu süre zarfında inmesine izin vermiyor.

40 günlük bu tecrit, gözetim, denetim sürecine borçluyuz “karantina” kelimesini.

2020 içinde ezber ettiğimiz kelimelerden biri olan “karantina”nın hikâyesini, kökenini merak edip öğrenenleriniz muhakkak vardır.

Her sene “yılın kelimesi”ni açıklayan Cambridge Sözlüğü, 2020’nin kelimesi olarak “karantina”yı seçti.

Bunun nedeni, 2020’de, ağırlıklı olarak da 18-24 Mart tarihleri arasında sözlükte en fazla aranan kelime olması...

Esasında en fazla aranan üçüncü kelime

Yazının Devamını Oku

İnsanın yolu vizonun laneti

Şirin suratı, boncuk gözleri, düğme burnu ne yazık ki korkunç kaderini engellemeye yetmedi vizonların.

Tüylerinin güzelliği nesiller boyu bir lanete dönüştü, çekmediği zulüm, işkence kalmadı gelincikgillerin bu üyesinin...

Daracık kafeslere doğdu, büyüdü, katledildi ve süs niyetine kürkünü giyenlerin talebi arttıkça bu ölüm yuvaları büyüdükçe büyüdü...

Danimarka, bu ölüm çiftlikleri arasındaki rekabette en önde gidenlerden...



Elbette ABD var, Çin var, İtalya var, İspanya var, Hollanda var...

Yazının Devamını Oku