GeriKampüs Merak ettiklerimizi sorduk, 'Merak edin' dedi! Serdar Kuzuloğlu Kampüs’te
MENÜ
  • Yazdır
  • A
    Yazı Tipi
  • Yorumlar
    0
    • Yazdır
    • A
      Yazı Tipi

Merak ettiklerimizi sorduk, 'Merak edin' dedi! Serdar Kuzuloğlu Kampüs’te

Merak ettiklerimizi sorduk, 'Merak edin' dedi! Serdar Kuzuloğlu Kampüs’te
Abone Olgoogle-news

103. sayımızın İlham sayfasında gazeteci Serdar Kuzuloğlu’yla, ana ekseninde dijitalleşmenin olduğu kapsamlı ve bilgilendirici bir sohbet gerçekleştirdik. Öğrencilik yıllarından akademisyenliğe varan sürecin hikayesi pek de keyifliydi.

Okul yıllarından paçayı zor kurtardığınız bilgisine erişmek zor olmadı. Ne demek bu paçayı zor kurtarmak, pek de sevmediğinizi anlıyoruz öğrenciliği sanki. Biraz açar mısınız, nasıldı o yıllar?

‘Okumayı sevmek’ diye bir terim var. Bunu genellikle kitap okumak için kullanıyorlar. Ben okuma eylemini dahi seviyorum. Kökeninde merak olan bir tutku bu. Her şeyi bilmek, anlamak, üstünde düşünmek ekseninde gelişiyor. Bu yüzden yazıların ve rakamların bir şey ifade ettiğini anladığım yıllardan itibaren etrafımdaki herkese, etrafımdaki her şeyi okutmuşum. Bu hırslı merak sayesinde çok küçük yaşlarda okumayı söktüm. Ardından yoldaki tabelalardan kapı önüne bırakılan kitaplara kadar her şeyi büyük bir iştahla okumaya başladım. İlkokul çağım geldiğinde anne ve babam okul müdürüne okumayı bildiğim için ikinci sınıftan başlamamı teklif etmiş. Ancak o dönem aşırı derece zayıf ve çelimsiz olduğumdan müdürün gözü kesmediğinden herkes gibi birinci sınıftan ilkokula başladım. Aynı sebepten dolayı bir daha asla ne yaşıtlarıma ne de okullarıma uyum sağlayamadım. İlkokuldan üniversiteye kadar her gün lanet ederek okula gittim.

Üniversiteye başladığımda bir yandan gazetede iş bulmuş çalışıyordum. İlkokuldaki arkadaşlarımdan ne kadar kopuksam üniversite arkadaşlarımdan da o kadar kopuk hissettim kendimi. Sonunda dayanamayıp dereceyle kazandığım için burslu okuduğum üniversitemi yarıda bıraktım, iş hayatına devam ettim. Aynı fakülteye ders vermek için her davet edildiğimde hala o yıllar aklıma gelir.

 

Memleketteki en önemli gazetelerin, basın kuruluşlarının özellikle dijital dönüşümlerine şahitlik ve iştirak ettiniz. Hele kağıt fiyatlarındaki yükseliş de gündemdeki tazeliğini korurken sormak isteriz; şu meşhur “basılı gazete tarihe karışıyor” tartışmaları hakkında ne düşünüyorsunuz, bizi ne bekliyor?

Elektronik kitap bahsinde sürekli gündeme gelen ‘kitap kokusu’ meselesi var. Bazıları kitapların işlevini koltukaltı spreylerininkiyle karıştırıyor olabilir. Kitabın amacı burnunu dayayınca güzel bir koku salmak değil, bilgi aktarmak. Gazete ve dergiler de her ne kadar kağıt ile özdeşse de özünde haberdar olma aracıdır. Yani bu yayınların kendi adına derdi, reklamveren adına gücünün, etkisinin ölçümü ya da okur adına etkisi ulaştığı kitle ve güvenilirliğiyle ölçülür.

‘Artık kimse gazete okumuyor’, ‘yeni nesil televizyon seyretmiyor’ iddiaları da bana epey iddialı geliyor. Sosyal medyadan geleneksel medyanın içeriğini çıkarınca elimizde ıssız bir ortam kalıyor. Televizyon içeriği için de aynı şeyi söyleyebiliriz.

Geleneksel medyanın sıkıntısı içindeki profesyonellerin ve gelir zincirinin kendisi gibi geleneksel yapılardan beslenmesi. Tiraj, satır, sütun, renkli, siyah-beyaz gibi yüz yıllık parametrelerin yerine pikseli, etkileşimi, takipçiyi, tıklamayı, falanı, filanı oturtmak kolay değil. Mevcut yöneticilerin bu yeni dünyada bir iddiası da olamaz. Bu yüzden herkes yaptığı işin yapış şeklini kutsal bir dava gibi koruyor.

Medyanın asıl sorunu kendi içinden çıkardığı markaların teknolojik araçlar ve sosyal medya sayesinde kendilerinden daha büyük markaya dönüşmüş olması. Tehlikeli olansa geleneksel markaların içindeki analog ve dijital ekip ve mecraların doku uyuşmazlığı yaşaması. Kimi zaman kağıda basılı sürümde yer alan haberlerin aynı yayının web sitesinde yer almak için taklalar attığını görüyorum. Yani geleneksel medya sadece dijital ile değil; içindeki cephelerde de savaşıyor.

 

People Make The Brand Konferansı’nda “Teknolojinin Felsefesi: Umduklarımız ve bulduklarımız üzerine yansımalar”ı ele alacaksınız. Bize biraz bu konudan bahseder misiniz? Ne umuyoruz ve ne buluyoruz?

Yaz aylarına doğru kafanızı çevirdiğiniz her yerde ortaya çıkan mucize diyetler boşuna değil. İnsan zaaflarıyla var ve genellikle arzuları mantığının önüne geçiyor. Ve son düzlükte gerçekler yüzüne vurmaya başlayınca panikle ve çoğu zaman aynı mantıksızlıkla çözümler arıyor.

Bu süreçlerden en çok nasibini alansa teknoloji. Hepimiz daha gelişmiş sistemlere ve cihazlara sahip olunca daha iyi şeyler başaracağımızı sandık. Şirketler inovasyon toplantıları yaparak, dijital dönüşüm komisyonları kurarak, dijital yatırımlar yaparak rekabetçi olacağını sandı. Oysa teknoloji sadece bir büyüteçtir. Altında yatan kültürü, felsefeyi, fikri büyütür ve yayar. Ve Alman Filozof Martin Heidegger’in dediği gibi teknoloji sayesinde araç ve amaçlarımız arasında savrulup duruyoruz. Araçlarımızla amaçlarımızı tanımlayamadığımız gibi karıştırıyoruz da. İş yapış şeklimizi, yönetim kültürümüzü, organizasyon yapımızı değiştirmeden sadece teknolojiye yatırım yaparak mucizevi sonuçlar bekliyoruz. Benim gözümde bunun zayıflamak için spor salonuna üye olmaktan farkı yok. Spor salonuna üye olarak daha sağlıklı ve fit olabilirsiniz ancak gidip ter dökmek şartıyla. Biz üye olmakta iyiyiz ancak ter dökme konusunu ihmal ediyoruz.

Kültüre dayanmayan bütün çabalar gibi teknolojik dönüşümde umulan ile ulaşılan arasındaki farkın gerekçeleriyle yüzleşmemiz gerekiyor. Konuşmamın ana eksenini bu ana fikir oluşturacak.

Merak ettiklerimizi sorduk, Merak edin dedi Serdar Kuzuloğlu Kampüs’te

People Make The Brand’in bu yıl ele aldığı konu “organizasyonel kültür”. Organizasyonel kültürde teknolojinin etkisi sizce ne kadar?

Biraz önce değindiğim gibi teknoloji bir büyüteç. Organizasyon yapınızın size vaat ettiklerine çok daha hızlı erişmenizi sağlayan bir katalizör. Daha basit bir anlatımla iyi uygulanmış bir teknolojik altyapı, bütün organizasyonlardaki verimsizliği, başarısız çalışan ve yöneticileri, aksayan noktaları gözler önüne serer. Kültür ise bu sonuçların gereğinin yapılıp yapılmayacağını belirler. Özetle kültürel kodlarını iyi oturtmuş, dürüstçe sahiplenmiş ve cesaretle arkasında durma kararlılığına sahip yenilikçi, rekabetçi şirketler için teknoloji, mucize kabilinden bir sihirli değnek.

 

Peki işveren markaları için dijital dönüşüm süreçleri nasıl geçti?

Dijital olsun olmasın her dönüşüm, özünde mevcut ile tatmin olmama, daha iyi bir hedefe niyetlenme hissi barındırır. Hatalarla yüzleşme, hissedilen ancak ikna olunamayan gerçeklerle karşılaşma içerir. İşveren markaları ve aile şirketlerinde bu hiç kimse için kolay bir süreç değil. Bu yüzden o kategorideki şirketleri sadakat ile liyakatın en büyük savaşının veya başka bir bakış açısıyla en şizofrenik ilişkisinin yaşandığı bir ortam olarak görebiliriz.

Şu ana kadar gözlemlediğim süreçlerde genellikle işveren markalarının yapısı gereği değiştirmeye cesaret edemediği kişi ve değerlerin açığını yine alt organizasyonda sihirbazlıklar yaparak, gelip-geçici tedbirler sunarak çözme eğilimine şahit oldum.

 

“Şimdiden hatırlatmış olayım: zar-zor kazandığınız üç kuruşun en az ikisini Google ve Facebook alacak. Kalanın yarısı da devlete gidecek. İyi bir mali müşavir bulmadan girişim hevesine kapılmayın sakın.”

Merak ettiklerimizi sorduk, Merak edin dedi Serdar Kuzuloğlu Kampüs’te

İşveren markaları denince; üniversiteli gençlerin girişimciliğe duyduğu ilgi malumunuzdur. Özellikle e-ticaret üzerinden girişimcilik zorlayıcı kariyer yolculuklarına bir alternatif olarak görülüyor. Önümüzdeki dönemi özellikle dijitalleşme ve elbette güncel ekonomik durum ışığında bu genç girişimciler açısından nasıl yorumlarsınız, neler önerirsiniz?

Öncelikle girişimcilik ile gençliğin arasını biraz açmamız gerektiğini düşünüyorum. Girişimciliğin bir yaşı yok. Dahası, popüler yerel ve küresel örnekleri bir kenara koyarsanız genellikle genç, toy ve acemi dönemdeki girişimlerin çoğunun hayal kırıklıkları, başarısızlık ve hatta iflas ile sonuçlandığını görürsünüz.

Bir girişim hevesindekilere tavsiyem o alanda en az birkaç yıl bir işe girip çalışması olur. Az ya da çok fark etmez; bir sabit garanti gelir ile o sektörü, oyuncularını, iş yapış şeklini, kaçaklarını, açıklarını öğrenmek paha biçilmez bir tecrübe. Böyle bir süreçte geçen her gün, hayal ettiğinizi girişimi kafanızda sürekli biraz daha kusursuz hale getirecektir.

E-ticaret özelinde sorduğunuz için şimdiden hatırlatmış olayım: zar-zor kazandığınız üç kuruşun en az ikisini Google ve Facebook alacak. Kalanın yarısı da devlete gidecek. İyi bir mali müşavir bulmadan girişim hevesine kapılmayın sakın.

 

Ayrıca kurucuları arasında yer aldığınız İstanbul Bilgi Üniversitesi / Next Academy’de dersler de veriyorsunuz. Kürsünün iki yanını karşılaştırmanızı ve o günden bugüne dijitalleşmenin etkisi üzerinden akademideki değişimi nasıl yorumladığınızı da merak ediyoruz.

Next Academy’nin kuruluş felsefesi bugünün çalışan ve işverenlerinin ideallerindeki değer ve yetkinliklerin üniversitelerde tam olarak karşılığının olmamasıydı. İstanbul Bilgi Üniversitesi’nin köklü ve alanında çok kıymetli kadrosunu Türkiye’de kendi alanında başarı sağlamış, kendini ispatlamış sektör liderleriyle desteklemekti amacımız.

Bu sandığınızdan çok daha zor bir iş çünkü dış algısının aksine üniversiteler en azından Türkiye’de en muhafazakar organizasyonların başında geliyor. Katı bir kast sistemi, dogmalar, teamüller ekseninde kanlı bir savaş yaşanıyor o kurumların içinde. Ayrıca YÖK gibi de bir gerçek de Demokles’in kılıcı gibi enselerinde sallanıyor. Oralarda bir şeyleri değiştirmek, hareket etmek kolay değil.

İstanbul Bilgi Üniversitesi gerek elektronik eğitim altyapısındaki öncü rolüyle gerekse bölümlerindeki güncel yaklaşımıyla Next Academy gibi bir oluşum için mükemmel bir kuluçka yatağı oldu. Başka bir kurum altında aynı sonucu alabilir miydik emin değilim.

 

Her şey bu kadar hızlı ve kökten değişirken muhafaza etmemiz, değişimine karşı durmamız gerektiğini düşündüğünüz ve hatta belki de hayatınızda da yansıması bulunup üniversitelilere ilham verebilecek değerler neler sizce?

Dünün, bugünün ve yarının dünyası, şartları, terimleri ve araçları değişse de bir varlık olarak insan arzuları ve zaaflarıyla neredeyse hiç değişmiyor. Dün de nihayetinde mutlu olma arzusuna sahiptik, yarın da olacağız. Bizi mutluluğa götüren şeyler dün farklıydı, yarın da farklı olacak. Ancak insanı her koşulda, her zamanda ve her amaca yönelik çabada farklı ve güçlü kılacak tek bir unsur var: merak!

Meraklı olun. Her şeyi merak edin, her şeyi araştırın, öğrenmeye çalışın. Kendinizi olmayacak konularda donatın, hiçbir ilginiz olmayan insanlarla sohbet edin, sevmediğiniz ortamları tecrübe edin. Bol bol okuyun. Mümkünse bunların hepsini sonradan kolayca ulaşabileceğiniz bir sistemle not alın. Bir süre sonra bu dağınık noktaların zihninizde sihirli bir şekilde birleşerek yepyeni, bambaşka fikirlere ve tespitlere dönüştüğünü göreceksiniz.

Ve elbette ne konuda kariyer yapıyorsanız yapın ‘uzmanlaşın’. Mesela sadece gazeteci olmayın; enerji, eğitim ya da teknoloji muhabiri olun. Sadece avukat olmayın; mesela otomasyon ve algoritma hukuku alanında uzman bir avukat olun. Her mesleğin bol sayıda sıradan temsilcisi var. Yarının parlayan yıldızları, bugünün dahi arzularına cevap vermekte yetersiz kalanlar arasından çıkmayacak elbet.

Röportaj: Erkmen Özbıçakçı

 

False
Haber Yorumlarını Göster
Haber Yorumlarını Gizle