Kalsiyum kemiklerinizin bekçisidir

<B>OSTEOPOROZ</B> ile mücadelede doğru ve dengeli beslenmeniz son derece önemlidir. Gıdalarla yeterli kalsiyum almanız kuvvetli ve sağlıklı kemiklere sahip olabilmenizin ilk adımıdır.

Yaşamınız boyunca farklı dönemlerde farklı miktarda kalsiyuma ihtiyaç duyarsınız. Gıdalarla yeterli miktarda kalsiyum tüketmiyorsanız, kalsiyum desteklerinden yararlanabilirsiniz. Kalsiyum destekleri genellikle iyi tolere edilir ve düzenli kullanıldıkları takdirde bünye tarafından kolay hazmedilir. Bazen kabızlığa yol açsalar da su içimi artırılıp, bol lifli besinler tüketmek suretiyle bu sorun çözülebilir. Kalsiyum destek tedavisi, kemik kaybınızı yavaşlatabilir, ancak tamamen durduramaz.

Bu nedenle, sadece ilave kalsiyum almanız da sorunu çözmekte yeterli değildir. Diğer tedavi araçlarından nasıl ve ne zaman yararlanacağınıza doktorunuz karar verecektir.


Kalsiyum desteklerinden nasıl faydalanacaksınız?


Kalsiyum desteklerini iki eşit dozda yemekler arasında ya da tek dozda akşamları kullanmanızı öneriyoruz. Yaşlı insanlarda mide asidi yokluğu ya da azlığı bazı kalsiyum tuzlarının emilimini azaltmaktadır.

Örneğin kalsiyum karbonatın emilimi mide asidi yoksa yetersizdir. Yemeklerde salgılanan mide asidinden yararlanabilmeniz için kalsiyum karbonatı yemeklerle birlikte kullanmalısınız. Kalsiyum sitrat formu mide asidinden etkilenmeden emilir. Mide asit salgılanmasında azalma varsa, kalsiyum sitrat kullanmanızı öneriyoruz.


D Vitamini kemik dostudur


Yaşlılıkta D vitaminini düzenli kullanmanız çok önemlidir. İhtiyacınız olan D vitamininin çoğu güneş ışığı aracılığıyla cildinizde üretilir. Doğal güneş ışığından yeterince faydalanamadığınızda vücudunuzun ihtiyaç duyduğu D vitamini de üretilemiyor demektir. D vitamini bağırsak yoluyla kalsiyum emilimini kolaylaştırır. D vitaminini besinlerle de alabilmelisiniz. Doğal D vitamini kaynakları arasında sardalya, somon, ton balığı, süt ve süt ürünleri sayılabilir. Osteoporozdan korunmak için D vitamini zengini besinlerden yeterli miktarda tüketmeniz ve güneş ışığından yararlanmanız gerekiyor. Ellerinizi, ayaklarınızı günde 15-20 dakika güneş ışığında tutmanız cildinizin ihtiyacı olan D vitaminini üretmesi için yeterlidir. D vitamini besin desteği olarak günde 400-800 IU alınabilir. Daha yüksek dozlar sadece kalsiyum emilimi yetersiz olduğunda doktor denetiminde kullanılmalıdır.

NASIL TEŞHİS EDİLİYOR

Kemik Yoğunluğu Testi'ne ne zaman ihtiyaç duyarsınız?

Kemik Yoğunluğu Testi'nde kemiklerinizin kalınlığı ve yoğunluğu ölçülür. En yaygın kullanılan test tipi DEXA'dır (Dual enerji x-ray absorptiometry). Güvenli ve acısız olan bu testte bir masanın üzerine yatarsınız ve makine sizin üzerinizden hareket eder. Bu test 30 dakika ya da daha az sürer. Sonucunda kemik yoğunluğunuz, sizin yaşınız ve cinsiyetinizdeki bireylerinkiyle ve daha genç insanlarınkiyle karşılaştırılır.

DEXA bir kerelik bir test olmamalıdır. Bu teste ne sıklıkla ihtiyaç duyduğunuz kemik yoğunluk durumunuza bağlıdır. Eğer kemik yoğunluğunuz düşükse, osteoporoz için diğer risk faktörlerine sahipseniz (predsone kullanımı, sigara içmek, ailede osteoporoz hikáyesi, vb.) ya da osteoporoz tedavisi görüyorsanız yılda bir ya da iki kez bu testi yaptırmanız gerekli olacaktır. 45 yaş civarında bir kadınsanız kemik yoğunluğunuzu kontrol vaktiniz gelmiş demektir. Kemik ölçümlerinizin ne sıklıkta yapılacağını doktorunuzun belirlemesi en doğru yoldur.

ERKEN TEŞHİS

Laboratuvar testlerinden yararlanın

Osteoporoz kemik kaybı çok ileri düzeylere ulaşmadan fark edilirse, daha kolay önlenebilir ve tedavi edilebilir. Yaşlanma sürecinin bu önemli sağlık sorununun hem erkekleri hem kadınları ilgilendirdiğini unutmamalısınız. Kadınların daha çok risk altında oldukları, menopozu izleyen dönemde riskin iyice arttığı doğrudur.

Kemik yapımı ve yıkımına işaret eden bazı testlerle osteoporoz teşhisi çok erken dönemlerde konulabilir. Kemik yapımını belirleyici testler kemiğe spesifik alkalen fosfataz, osteokalsin ve prokollajen peptidleri inceleyen kan testleridir. Kemik yıkımını belirleyen testler ise hidroksiprolin, pridinolin, deoksipridinolin, Tip-1 kollajen telopeptidleri olarak tanımlanan idrar testleridir. Bu testler tam değeri yüksek ama pahalı testlerdir.

TEDAVİ

Osteoporozun tedavisi mümkündür

Osteoporoz tanısı konulduğunda, hastalığın ilerlemesini engellemede ve kemikleri güçlendirmede yardımcı olabilecek tedavi yöntemlerinden yararlanılır. Erken tanı tedavinin başarısını çoğaltır. Hangi tedavi araçlarından yararlanılacağı kararını doktorunuza bırakmalısınız. Osteoporoz tedavisi uzun sürelidir. Belirli aralıklarla yapılan kontrollerle tedavinin etkinliği değerlendirilmelidir. Tedavi seçenekleri değişiktir:

Hormon destek tedavisi: Kadınlarda osteoporozdan korunmada ve tedavide güvenilir bir yöntemdir. Östrojen kemik kaybını önler, kemik yoğunluğunu artırır ve kemik kırılması riskini azaltır. Östrojen tek başına kullanıldığında rahim kanseri riskinde az da olsa bir artışa neden olabileceğinden, rahmi alınmamış kadınlarda tedaviye, rahim kanserine karşı koruyucu olarak progesteron da eklenmelidir. Menopoza giren her kadın yaşına bakılmaksızın hormon destek tedavisine adaydır. Östrojen alınamıyor ise, kemik kaybını yavaşlatan ve zaman içinde kemik yoğunluğunda artış sağlayabilen diğer ilaçlar kullanılır. Hormon desteklerini sadece deneyimli uzmanların önerisi ile kullanmalısınız.

Bifosfonatlar: Bu grup ilaçlar kemik yıkımını baskılar, kemik kütlesini korur ve kalça, omurga, kollarda kemik yoğunluğunu artırır. Alendronate, içlerinde en iyi bilinendir. Çalışmalar, omurga ve kalça kırığı riskini yüzde 50 azalttığını göstermektedir. Genellikle iyi tolere edilebilen bir ilaçtır. En önemli yan etkisi özofagus (yemek borusu) irritasyonudur. Yan etkilerini azaltmak ve buna bağlı olarak ilacın bırakılmasını önleyebilmek için, ilacın sabah aç karnına, kahvaltıdan yarım saat önce ve en az bir bardak su ile alınmasını tavsiye ediyoruz. İlacın otururken veya ayakta alınması ve ilacı aldıktan sonra en az yarım saat yatılmaması gerekmektedir.

Kalsitonin: Tiroid bezi tarafından üretilen bir hormondur. Kemik yıkımını azaltır, kemik kaybını yavaşlatır ve omurga kırıklarına karşı koruyucu etki yapar. Burun spreyi olarak kullanılır. Genellikle, östrojen ve bifosfonatların kullanılamadığı durumlarda tercih edilir. Ancak kalsitoninin önemli faydalarından bir tanesi, osteoporoza bağlı kırıklarda kısa süreli ağrıyı dindirici etkisinin de olmasıdır.

SON SÖZ

Osteoporoz tedavisi son derece dikkatli yürütülmesi gereken ve sabır isteyen bir süreçtir. Kime hangi tedavinin başlanacağına sadece hekimler karar vermelidir. Tedavinin başarısı için hastanın yeterince bilgilendirilmesi, iyi bir hasta-hekim işbirliği gerekir. Unutmayın: Osteoporozun önlenebilmesi, geciktirilebilen ve tedavi edilebilen bir sağlık sorunudur. Sağlıklı bir yaşlılık ancak güçlü ve sağlam kemiklerle sürdürülebilir. Yaşlanınca da korkusuzca hareket edebilmek istiyorsanız kemiklerinize iyi bakın.


NASIL YAŞIYORLAR


NİLGÜN BELGÜN (Tiyatrocu)


Günde sekiz saat uyumadan kendime gelemem. Bu dokuza çıktığında gayet mutlu oluyorum. Hayatımda hiçbir zaman uyku sorunu yaşamadım. Kahvaltıyı çok severim. 11.00'de kalktığım için güzel bir kahvaltı ederim. Yumurta, tereyağı, reçel ve peynirle güzel bir kahvaltı yaparım. Bu aynı zamanda benim öğlen yemeğim olur. Akşamüstü tost gibi aperitif şeyler yiyorum. Akşama da hafif yerim. Tavuğu maalesef sevmiyorum. Kırmızı et ve balık yiyorum. Deniz mahsülü de çok severim. Bana gece-gündüz deniz mahsulü verseniz bıkmadan yerim. Haftada iki gün kırmızı et, iki gün de balık yiyorum. Etin yanında mutlaka sebze ve salata da vardır. Bir küçük tabak da zeytinyağlı yerim. Onun dışında peynir çeşitleriyle vaktimi geçiririm. Haftada iki kere çikolatalı tatlı yerim. Hamur işlerini hiç sevmem. Sadece makarna severim. Ekmek hiç yemem; sadece kepek ekmeği yerim. Sabah bir, akşam bir dilim... Geceleri mutlaka süt içerim. Yoğurt yerim. Meyve ile aram pek iyi değil. Bir tek muz ve çilek severim. Kışın da mandalina... İçki içmiyorum. Geceleri arkadaşlarla çıktığım ortamlarda bir kadeh şarapla bütün gece idare ederim. Sigara tüketiyorum ama çalışırken içmiyorum. Evdeysem en fazla 10-15 tane tüttürüyorum ama içime çekmiyorum. Günde bir tane multivitamin içiyorum. Maalesef düzenli spor yapamıyorum. Yazları Büyük Ada'da devamlı yüzüyorum ve çok yürüyorum. Günde iki bardak çay içiyorum. Küçük kurabiyelerle akşam üstü çayına da bayılırım. Biliyorum zararlı ama diyet kola tüketiyorum. Fazla su içemiyorum. Menopoz ve osteoporoz konusunda çok hassasım. Türkiye Menopoz ve Osteoporoz Derneği'ne üç yıldır destek veriyorum. Henüz menopoza girmediğim için şimdilik her istediğimi yiyorum. Ama menopoza girince çok sağlıklı besleneceğim ve günde en az 20 dakika yürüyeceğim.


PROF. OSMAN MÜFTÜOĞLU'NUN GÖRÜŞÜ


Sayın Nilgün Belgün'e sabahları biraz daha erken kalkmasını, kahvaltıda hem yumurtadan hem de tereyağı ve peynirden aldığı kolesterol ve doymuş yağlara dikkat etmesini öneriyoruz. Akşamları daha erken yatarak 8-9 saatlik yeterli ve kaliteli uykusunu uyuyabilir, kahvaltıyı yine güçlü, çeşitli ve kaliteli yapabilir ama doymuş yağ, kolesterol ve karbonhidrat muhtevası daha az yiyecekler tercih ederse daha sağlıklı bir beslenme alışkanlığı edinmiş olur. Öğlenleri ne yapıp edip ortalama en az 300-400 kalorilik bir öğünü öğle yemeği olarak almalıdır. Akşam seçimleri ise mükemmel. Genellikle beslenme bakımından olumlu davranışlar içinde olduğu söylenebilir. Keşke hiç sigara içmeseydi. Mültivitamin konusunda bizim olumsuz görüşlerimiz biliniyor, daha önce de birkaç defa yazdık. Mültivitaminleri çok sayıda gereksiz vitamin ve mineralleri faydasız dozlarda ihtiva ettikleri için biz pek önermiyoruz. Vitamin ve minerallerin de ilaçlar gibi belirli hedefler ve yararlar gözetilerek kürler halinde kullanılmasını doğru buluyoruz. Sayın Nilgün Belgün'ün egzersiz alışkanlıkları mükemmel. Kanserojen etkili olabileceği öne sürülen trans yağ asitlerinden zengin besinler olan hazır kurabiyelerden uzak durması, yapay tatlandırıcı ve kola içeren içecekleri ya hiç kullanmaması veya az miktarda tüketmesi doğru olur. Osteoporoz konusunda ise iki haftadır bu köşede yazıp çiziyoruz. Umarım Nilgün Belgün de okuyordur. Osteoporoz, menopoz dönemindeki kadınlar için gerçekten de önemli bir sağlık sorunu. Sayın Nilgün Belgün'e sağlıklı ve başarılı bir yaşam dilerim.


NOT EDİN


İhtiyaç duyulan kalsiyum miktarları

1-10 yaş arası: 800 mg/gün

Ergenlik çağı: 1200 mg/gün

45 yaş altı kadınlar: 1000 mg/gün

45 yaş üzeri kadınlar: 1500 mg/gün

Gebe ve emziren kadınlar: 1200 mg/gün

60 yaş altı erkekler: 1000 mg/gün

60 yaş üzeri erkek ve kadınlar: 1200 mg/gün


KESİP SAKLAYIN


Bazı besinlerin kalsiyum miktarları

Miktar Gıda Kal. miktarı (mg)

100 gr. Çedar peynir 721

100 ml. Yağlı süt 120

100 ml. Yarım yağlı süt 120

100 ml. Yağsız süt 125

100 gr. Lor peynir 75

100 gr. Kaşar peynir 700

100 gr. Yağlı beyaz peynir 160

100 gr. Yoğurt 160

100 gr. Ispanak 160

100 gr. Brokoli 40

100 gr. Yer fıstığı 60

100 gr. Nohut 135

100 gr. Badem içi 235

100 gr. Soya fasulyesi 225

100 gr. İncir 55

100 gr. Pekmez 400

100 gr. Tahin helvası 90

100 gr. Portakal suyu 10

100 gr. Bisküvi 220

1 dilim Beyaz ekmek 35

1 dilim Esmer ekmek 175
X

Hak eden kazansın

Hepimiz merakla “Normalleşme ne zaman?” sorusunun yanıtını bekliyoruz ve haklıyız.

İşimiz gücümüz aksadı. Korktuk, sıkıldık, bunaldık. Ve daha pek çok nedenle bu tatsız sürecin bitmesini, yavaş da olsa salgının etkisinin azalmasını bekliyoruz. Cumhurbaşkanımız da bu haklı isteğin farkında. Geçtiğimiz günlerde “normalleşmenin kademeli olarak yakında başlatılabileceğini, zamanlamaya da vaka sayılarına göre şehirlerdeki yetkililerin karar vereceğini” açıkladı. Doğrusu da bu olur. Normalleşme için her il, ilçe, hatta kasaba, belde ve köy gayrete gelmeli, çaba göstermeli, günlük vaka sayılarını düşürmeye çalışmalıdır. PEKİ, VAKA SAYILARINDA BİR HEDEF, BİR SINIR VAR MI? Uzmanlara göre var! Peki, o rakam ne? Yanıtı kutu 1’de.




KUTU 1
NORMALLEŞME NE ZAMAN BAŞLAR

UZMANLARA göre vaka sayısının 100 binde 50’nin altına düştüğü yerlerde normalleşme adımları yavaş yavaş atılabilir. Rakam 25’in altına düştüğünde de kademeli normalleşmeye rahatlıkla geçilebilir. Kısacası, kademeli normalleşmede de “Hak eden kazansın” cümlesiyle özetlenebilecek bir durum söz konusudur.

Yazının Devamını Oku

Dijital sağlığa hoşgeldiniz

Pandeminin pek çok şeyi değiştirdiği, hayatımıza yeni ve farklı anlamlar kazandırdığı kesin.

Değişim rüzgârına doğal olarak sağlık da ayak uydurdu, özellikle “dijital sağlık” alanındaki gelişmeler hız kazandı. Mesela kolumuzdaki dijital saatler sayesinde nabzımızı ölçebiliyor, adım sayımızı belirleyebiliyor, harcadığımız kalorileri gözleyip gerektiğinde kalp elektromuzu bile çekebiliyorduk. Şimdi ise bu parametrelere dijital teknolojiyle vücut dışından doğrudan “kan basıncını, kan şeker seviyesini, kandaki kafein, laktik asit ve alkol miktarını da ölçebilen yeni teknolojiler” eklendi. Görünen o ki yakın bir gelecekte kolumuzdaki saatlere bakarak daha pek çok sağlık parametresini de izleyebilme fırsatı bulacağız.




İYİ HABER 1
MOLNUPIRAVIR YİNE GÜNDEMDE

Yazının Devamını Oku

Sağlık Bakanı’yla aşı sohbeti

Sağlık Bakanı Fahrettin Koca ile iki gün önce uzun bir görüşme yaptım.

Hemen belirteyim: Sayın Bakanı 1-2 ay öncesine göre bir hayli rahatlamış buldum. Tabii ki onun da aklında mutasyon soruları olmalıydı. Ama bizim gündemimizde “aşı meselesi” vardı. Sayın Bakan her zamanki kibar ve açık tavrıyla her soruya samimi yanıtlar verdi. İşte o görüşmedeki sorular ve yanıtları...




SORU 1: NEDEN ÇİN AŞISI?

SAĞLIK Bakanımız da çoğumuz gibi aşıların “Çin, Rus, Alman, İngiliz, Amerikan aşısı” şeklinde tanımlanmasından hoşnut değil. “Çin aşısı” yerine “ölü virüs aşısı” tanımını tercih ediyor. Yukarıdaki soruyu da “SinoVac’ın geliştirdiği aşıyı sürecin başından beri dikkatle izlemeye aldık. Biliyorsunuz, ölü virüs aşıları uzun zamandır kullanılan, teknolojisi iyi bilinen, etkinliği makul düzeyde, yan etkileri ise oldukça düşük aşılar. Ayrıca bizim depolanması, dağıtımı ve kullanımında zaten son derece tecrübeli olduğumuz bir aşı çeşidi. Bu nedenle daha yolun başında, neredeyse haziran ortalarında SinoVac ile hızla temasa geçtik” yanıtını verdi.

Yazının Devamını Oku

10 soruda antikor dosyası

Pandemide son günlerin en popüler konulardan biri de “antikor”lar.

Hatırlayalım, bağışıklık sistemimiz ister virüsle doğrudan karşılaşsın, isterse de aşılarla bedene giren virüs parçacıklarıyla uyarılmış olsun, netice fark etmiyor. Hemen ve anında, farklı yapı ve güçte antikorlar üretmeye başlıyor. Bu antikorlar da bizi en azından belirli süre “daha sonraki virüs saldırılarından koruyarak” yeniden hastalanmamızı önlüyor. Antikor üreten bağışıklık hücrelerimizin de B lenfositleri olduğu biliniyor. İsterseniz gelin, tam da bu noktada biraz daha ayrıntıya girelim...




VARAN 1
HASTALIKTA ANTİKOR ÜRETİMİ NASIL OLUYOR

Yazının Devamını Oku

Nasıl mutlu oluruz

“Stres testi”ne girmiş gibiyiz. Karanlıkta ve bilmediğimiz bir yolda yürüyoruz.

Üstelik yolculuğun ne zaman biteceği, nasıl sonuçlanacağı da kesin değil. Özetle “belirsizlik” gibi son derece önemli bir sorunla karşı karşıyayız; görmediğimiz, duymadığımız, dokunamadığımız kısacası neredeyse hiçbir özelliğini tanımadığımız meçhul bir düşman ile birlikte yolculuk yapıyoruz. Hal böyle olunca da her şeye büyüteçle bakmaya başladık. Konu hastalıksa anında ve hemen “Acaba ölür müyüm?” korkusuna kapılıyoruz. “Korkmayın, çözümü/aşıyı bulduk!” diyorlar, “Acaba o aşı başımıza yeni işler açar mı?” gibi saçma sapan düşünceler üretiyoruz. Mutasyon meselesi devreye girince de her mutasyonu mutlaka ama mutlaka kötüye yoruyoruz. Ayrıca ciddi ölçüde bir bilgi kirliliği ve fazlalığı sorunumuz da var. Herkes konuşuyor. Ama hepsi farklı şeyler söylüyor. Sonuç mu? Ortada! Önce “yön kaybı”, sonra da “mutsuzluk” devreye giriyor.




AKLINIZDA OLSUN
MUTSUZLUĞUN DA İLAÇLARI VAR MI

Yazının Devamını Oku

Mutasyonlar tesadüf mü

Pandemide aşılar “out”, mutasyonlar “in” şeklinde özetlenebilecek bir noktadayız. Bunun da açık, net ve kabul edilebilir bir nedeni var: Her yeni mutasyon, virüsün -muhtemelen- sadece “bulaşıcılık yeteneği”ni değil, “hasta etme gücü”nü de arttırabiliyor. Bu da sadece yeni vaka sayılarında artma değil, ağır hasta rakamlarında da yükselme anlamına geliyor.

Son günlerde iki hafta öncesine oranla vaka sayılarının ve ağır hasta sayılarının bizde de artmasının nedenlerinden biri de bu zaten. Özetle, ben ve benim gibi düşünenler mutasyon meselesini başlangıçta yeterince ciddiye almamakla yanıldık! Peki, bu yanılgının nedeni ne idi? Her gün neredeyse bir yenisi saptanan bu mutasyonlar sadece tesadüf mü? İşin uzmanlarına göre mutasyonlar sadece tesadüflere bağlı değil, bu tatsız gelişmede -az da olsa- bizim de payımız, günahlarımız var. Detaylar için buyurun...

KISA BİLGİ
MUTASYONLAR DAHA DA ARTACAK

VİRÜSLERİN de hayatta kalmak için çevrelerine uyum sağlamak zorunda olduklarını, bunu da mutasyonlarla gerçekleştirebildiklerini biliyoruz. Uzmanlara göre mutasyonlar en çok da hastalanan kişilerde, hastalık sürecinde ortaya çıkıyor, özellikle bağışıklık sistemi zayıf hastalarda, vücutta daha uzun süre kalma şansı yakalayan virüslerde mutasyon ihtimali artıyor. Hastalığın iyileşmesi uzadıkça “bağışıklık baskısı” ile daha uzun süre karşı karşıya kalan virüs, ya bağışıklık tepkisinden nasıl kurtulacağını öğrenip mutasyona uğruyor ya da ölüyor! Yine aynı uzmanlara göre, pandemi sürecinin uzaması, vaka sayılarının artması, hastalıktan iyileşerek ya da aşılarını yaptırarak bağışıklık kazananların çoğalması da mutasyonu tetikleyebilen gelişmeler olabilir. Özetle, pandemi uzadıkça ve aşılama süreci hızlanmadıkça yeni mutasyonlarla karşılaşma ihtimalimiz hep var. 

ÖNEMLİ

Yazının Devamını Oku

Biraz daha sabır

Küresel bir karantina ve mağduriyet bu.

Neticesi de çoktan belli: Sıkıldık, bunaldık, yorulduk hepimiz. Tam da “Aşıdan umutlanalım” derken “mutasyon meselesi” giriverdi devreye. Peki, çare ne? Tek çaremiz var: Gülümsemek! Önce gülümseyecek, sonra da tek çıkar yol belleyip birbirimize yaslanarak, sırt sırta verip kol kola girerek bu uzamış belanın bir an önce defolup gitmesini, yakamızdan düşmesini bekleyeceğiz. Kısacası, diğer hocalar söyleyemiyor, bilim insanları bir türlü diyemiyor ama ben tavsiyelerin toplamını üç sözcükten özetleyeyim: SABIR, SABIR, SABIR! ÖNEMLİ YAŞLILARA DİKKATSİZ de farkında olmalısınız: “Yeni ve farklı bir dünyamız var”. Ve biz, hepimiz o yeni dünyanın bize dayattığı yeni ve farklı koşulara uyum sağlamaya çalışıyoruz. Uyumda en çok zorlananlarımız ise yaşlılarımız. Resmi tanımları ile “65 yaş üstü” büyüklerimiz. Bir başka deyişle, “gölge çizgisine geçip ömür yolculuğuna çıkanlarımız”. Şu kesin: Pandemi en çok onları zorladı. Zorlamaya da devam ediyor. Karantinalar en çok onları üzdü. Üzmeye de devam edecek gibi görünüyor. Duygusal çoraklaşma en fazla onları yalnızlaştırdı. Yalnızlaştırmayı da sürdüreceği anlaşılıyor. Pandemi kâbusu en fazla onların “ruhlarının amentüsü”nü çalıp bunalttı. Bunaltmaya devam edeceği de kesin. İşte bu nedenle bugünlerde her zamankinden çok daha fazla dikkat etmeliyiz yaşlılarımıza. Onların ruhsal ve bedensel sağlıklarına.

BANA GÖRE
DAHA ÇOK GÜLÜMSEYELİM

YUKARIDA belirttiğim nedenlerle yaşlılarımızın bize her zamankinden çok daha fazla ihtiyaçları var. Şefkate, güzel sözlere, içten gülümsemelere en çok o “65 yaş üstü” yorgun canlar ihtiyaç duyuyor. Hepsi bizden her zamankinden daha fazla anlayış daha çok gülümseme bekliyor. “Gülümseme de neymiş” demeyin; önemli, hem de çok önemli bir ayrıntıdır. Ünlü Fransız edebiyatçı André Maurois diyor ki “Herkese gülümseyin çünkü herkesin öncelikle güvene ihtiyacı var. Bir insanda güveni sağlayan en güçlü şey ise karşısındakinin yüzünde bir gülümseme görmesidir.”

AKLINIZDA OLSUN

Yazının Devamını Oku

Yeni tehdit KAYGI-21 mi

Endişe ve kaygının tavan yaptığı özel günlerden geçiyoruz.

Aşılar geliyor!” haberiyle bir nebze ferahlayan ruhlarımızı “mutasyon tehdidi” yeniden baskı altına alıverdi. Araştırmalara bakılırsa bugünlerde yaklaşık her dört kişiden birinde “ruhsal gerginlik/anksiyete”, her üç kişiden birinde de “umutsuzluk/mutsuzluk” işaretleri var. Süreçten kadınların erkeklere, yaşlıların gençlere oranla daha çok etkilendikleri de kesin. Özetle COVID-19 salgını yaygın ve yoğun bir kaygı salgınına da dönüşme eğiliminde. Bilelim ki dikkat etmezsek eğer önümüzdeki günlerde “KAYGI-21 salgını” en az “COVID-19 salgını” kadar önemli bir sağlık sorunu haline gelecektir.

NE YAPMALIYIZ?
KAYGISAVARLARDA İLK 5

1- Kendinize de şefkatle yaklaşın.

2- Kaygınızı erteleyecek bahaneler, süreçler, alışkanlıklar, değişimler yaratın.

3- Farkındalığınızı geliştirmeye çalışın.

4-

Yazının Devamını Oku

Mutasyondan korkalım mı

HİÇ kuşkusuz ana gündemimiz pandemi, o gündemin bir numaralı maddesi ise “mutasyon meselesi”dir. Mutasyon konusu ortaya çıkan yeni verilerle maalesef can sıkıcı bir sürece girdi. Hepimiz “Ne olacak bu mutasyonların sonucu?” sorusuna yanıt arıyor ve itiraf edelim biraz da korkuyoruz! Peki, korkumuzda haklı mıyız? Mutasyon meselesini ciddiye alalım mı?

MUTASYON NEDİR? NEDEN OLUR?ŞUNU iyi bilelim: Mutasyon virüslerde oluşan ve beklenen bir yapısal değişim. Değişime uğramak, virüslerin vazgeçilmez karakterlerinden biri. Özellikle içinde yeni koronavirüsün de yer aldığı RNA virüsleri için ise neredeyse vazgeçilmez ve önlenemez bir netice. Mutasyon her virüste meydana gelebiliyor. DNA virüsleri de (hepatit virüsü) RNA virüsleri de (influenza/grip, MERS ve SARS virüsleri) mutasyona uğrayabiliyor. Hatırlayalım, COVID-19 pandemisinin etkeni yeni koronavirüs de bir RNA virüsü. Ve üzülerek belirtelim: Mutasyona RNA virüslerinde daha sık rastlanıyor. Bunun nedeni olarak da RNA virüslerinde çoğalma/kopyalama sürecinde görev alan “RNA polimeraz” enziminin “geriye yönelik düzeltme mekanizmasının bulunmaması” gösteriliyor. Bu mekanizmanın yokluğu, virüs çoğalırken oluşan üretim hatalarının düzeltilememesine yol açıyor. Kısacası, mutasyona uğramak her virüs, özellikle de RNA virüsleri için beklenen hatta vazgeçilmez bir gelişme. İsterseniz şimdi gelin aklımızdaki diğer sorulara yanıt arayalım.

SORU 1MUTASYONLAR NASIL OLUŞUYOR

VİRÜSLER hücrelerimize girdikten sonra kendilerini trilyonlarca defa kopyalamak suretiyle çoğalıyor. Bir süre sonra sayıları inanılmaz boyutlara varınca hücreye sığamıyor, onu adeta patlatarak dışarı çıkıp diğer hücrelerimize, doku, organ ve sistemlerimize yayılıyor. Çoğalma/kopyalama bir anlamda virüsteki genetik kodun da kopyalanması, iç ve dış yapının hatasız tekrarlanması demek. Ama trilyonları bulan bu kopyalamalar, her zaman “aslına uygun kopyalar”, yani aslı ile birebir uyumlu yeni virüsler üretemeyebiliyor, kopyalama sürecinde virüsteki bazı protein yapıları değişime uğruyor. Neticede virüs değişiyor, farklılaşmalar ortaya çıkıyor. Kısacası mutasyon demek, hatalı ve farklı yeni bir virüs demek. Bu süreci çok hızlı basımla üretilen kitap, dergi ya da gazetelerdeki “baskı hatalarına” da benzetebiliriz.

SORU 2
MUTASYONDA NELER OLUYOR

MUTASYON sürecinde en sık görülen mutasyon noktaları yeni koronavirüsün dış yüzeyindeki spike/sivri uçlu protein adı verilin dikensi çıkıntılar. Mutasyonun bu dikensi yapılarda gelişmesi özellikle önemli. Zira virüs bu yapı sayesinde hücrelerimize tutunup bizi hasta edebiliyor. Yapıdaki değişmeler de virüsün bulaşma yeteneği ve hızı ile bizi hasta etme kabiliyetini etkileyebiliyor. Daha da önemlisi, aşılar ya da hastalığı geçirerek kazandığımız antikorların önemli bir bölümü de bu dikensi çıkıntılara karşı oluşuyor. Neticede bağışıklık gücümüz de tartışma konusu haline gelebiliyor.

Yazının Devamını Oku

Aşı mı antikor mu

Neredeyse her hafta önümüze yeni bir aşı seçeneği konuyor ama ihtiyacın yeterince karşılanamayacağı, üretimin talebe yetmeyeceği kesin. Küresel bir soruna dönüşeceği anlaşılan “AŞI KAVGALARI”nın sebebi de bu zaten.

Biliyorsunuz, son kavga Avrupa Birliği ile Birleşik Krallık arasında patladı. Devreye Britanya Kilisesi bile girdi ve kavgayı yatıştırmak yerine yangına körükle gidip Avrupa Birliği’ni ayıpladı! Birleşik Krallık Anglikan Kilisesi’nin “COVID-19 aşısının ihracatını kontrol etme çabası AB değerlerinin altını oyuyor” açıklamasını yapması önemli. Kısacası, aşı savaşlarının büyüyeceği kesin. Mevcut aşılara yenileri eklense bile üretim şimdilik küresel ihtiyacın tamamını karşılamaktan çok uzak. Durum böyle olunca da imkânı olan ülkeler yeni çözümlere yöneliyor. O çözümlerden birinin de “MONOKLONAL ANTİKORLAR” olduğu anlaşılıyor. Özetle “Ceket bulamadık, gömlek verelim mi abi?” şeklinde bir durumla karşı karşıyayız. Önümüzdeki günlerin aktüel sorularından birinin “Aşı eksikliğini antikorlarla giderebilir miyiz?” olacağı anlaşılıyor. Peki, bu mümkün mü? Detaylar için buyurun...



DETAY 1
İLK ADIM ALMANYA’DAN 

VATANDAŞINA

Yazının Devamını Oku

Aşı savaşı ne zaman bitecek

Pandeminin başından beri hep aynı şeyi tekrarlıyoruz: “Tamam doğru, hepimiz aynı denizdeyiz ama aynı gemide olduğumuzu söylemek pek mümkün değil. Hatta pandemide aynı gemide olanların bile farklı mevkilerde seyahat ettikleri kesin!”

Zaten bu nedenle de pandeminin daha ilk gününden bu yana her ülkede ilaca, hastaneye, hatta yoğun bakım ve solunum cihazlarına ulaşma bakımından herkes aynı şansı yakalayamıyor. “PANDEMİ EŞİTSİZLİĞİ” diyebileceğimiz bu kötü gelişmenin en acı, yaralayıcı, yürek kanatıcı sonucu ise şimdi “aşı paylaşımı”nda yaşanıyor. Ve ne üzücüdür ki her zaman olduğu gibi Avrupa ve Amerika yine “Önce ben!” diyor. Hatta “Önce ben”ciler hızlarını alamayıp “Sana daha çok, bana daha az aşı” kavgasına bile girebiliyor. ÖZETİ ŞUDUR: Bilelim ki aşı üretimi uzun süre yetersiz kalacaktır, aşı savaşları hep gündemde olacaktır.



BİR UYARI
RUHU ISKALAMAYIN

Yazının Devamını Oku

Normalleşme ne zaman

Herkesin kafasında soru şu: Normalleşme ne zaman? Bilelim ki her şey gibi pandeminin de kendine özel bir matematiği var. Ve o matematik bize normalleşmenin elimizdeki rakamlarla en azından şimdilik mümkün olmadığını söylüyor. Dahası, konuştuğum halk sağlığı uzmanları -ki pandemi matematiğini en iyi onlar bilirler- günde 5-7 bin arasında gelip giden vaka sayılarıyla değil tamamen normalleşmek, kademeli normalleşmenin bile mümkün olamayacağını söylüyor. Kısacası başlıktaki sorunun yanıtını yetkililer değil, biz vereceğiz. Kurallara daha sıkı, daha samimi, daha kalıcı ve içselleştirilmiş bir uyum dinamiği geliştirerek vaka sayılarını düşürmek ve yavaş da olsa normalleşmek bizim elimizde.

KOLESTEROL İLAÇLARI VİRÜSTEN KORUYOR MU

YUKARIDAKİ başlığın kolesterol ilacı karşıtları, en çok da Canan Karatay hocayı üzeceğini biliyorum. Ama araştırma sağlam bir yerden, Princeton Üniversitesi’nden gelince, haberi dikkate almak gerekiyor. Haber şu: Bilindiği gibi yeni koronavirüs hücreye girebilmek, yani bizi hasta edebilmek için hücre zarını geçmek zorunda. Princeton’daki çalışma bu geçişin önemli belirleyicilerinden birinin de kolesterol olduğunu gösteriyor. Araştırmanın sonuçlarına bakılırsa kolesterol düşürücü ilaçları (statinler) kullananlar, bu ilaçları kullanmayı reddedenlere oranla bir parça daha şanslılar. Zira hücre duvarındaki yoğun kolesterol molekülü birikimi, virüsün hücre duvarına tutunmasını ve duvarı geçip hücreye girmesini kolaylaştırıyor. Bir başka deyişle virüs, yeteri kadar kolesterol yoksa hücre duvarının koruyucu engelini aşamazken, kolesterolü bol bulunca işini daha kolay yapıyor. Princeton Üniversitesi’nde yapılan bu ön çalışmanın tabii ki başka araştırmalarla da desteklenmesi lazım. Ama anlaşılan o ki kolesterol yüksekliğinden damarlarımız hoşlanmasa da bu sorun virüsü memnun edebilen bir gelişme.

RİSKLİ HASTALAR DAHA ERKEN BELİRLENEBİLİR Mİ

BİLİNDİĞİ gibi COVID-19 herkeste aynı tahribatı yapmıyor; hastalığı bazıları, ağır bazıları da çok hafif geçirebiliyor. Hastalığa yakalandığından haberi olmayanlar da eksik değil. Bilim insanları “Acaba riskli vakaları erken dönemde belirleyip risk oranları büyümeden tedaviye almamız mümkün olabilir mi?” sorusuna uzun süredir yanıt arıyor. Haklılar. Çünkü bu durumda erken başlanabilecek bir deksametazon desteği bile süreci kontrol altına alabiliyor. Neticede de yoğun bakıma ihtiyaç en aza iniyor. Peki, elimizde böyle bir test var mı? Elimizde henüz erken risk tayininde kullanabileceğimiz bir test maalesef yok. Ama bilelim ki bilim insanları bu konuda da nihai sonuca oldukça yaklaşmış durumdalar. Kanda sitokin seviyelerini belirleyerek bu işi de çözebileceklerini düşünüyorlar. Bilindiği gibi, durumu hızla ağırlaşan hastalarda “erken yangısal tepkiler” süratle çoğalıyor, kısa sürede de zirve yapıyor. Ve bu aşırı bağışıksal tepkiler de “Ufukta bir sitokin fırtınası var” anlamına gelebiliyor. Eğer biz bu fırtınayı erken belirleyebilir ya da önceden tahmin edebilirsek işimiz çok daha kolay olacak. Yoğun bakımlara ihtiyacımız bir hayli azalacak.

HANGİ DEMİR

DEMİR

Yazının Devamını Oku

Önceliğimiz okullar mı lokantalar mı

Şu bilgi tartışma götürmez:

Eğer restoran ve kafelerin açılmasına zamanından önce izin verilecek olursa, alınacak önlemler ne kadar ciddi ve sert olursa olsun vaka sayıları ve ölüm oranlarında yakaladığımız bu olumlu gelişme trendi yerini yeniden sayısal patlamalara bırakabilecektir. Bilim Kurulu üyeleri de bu düşüncedeler. Dün Hürriyet’e yaptıkları açıklamalarda Prof. Dr. Mustafa Necmi İlhan Hoca, “Vaka sayısı 2 binin altına inmeden restoranları açmamız riskli olur” demiş. Diğer hocaların da görüşleri farklı değil. Mesela Prof. Dr. Levent Akın Hoca da “Lokanta ve kafelerin açılması ancak PCR testlerinde pozitiflik oranı yüzde 1’in altına indikten sonra değerlendirilmeli” görüşünü savunmuş. Konuştuğum uzmanların çoğu önemli bir başka soruna daha dikkati çekiyor: Onlara göre restoran ve kafelerin zamansız açılması okulların açılmasını da geciktirebilecek bir yanlış olabilir.



SORU ŞU
EKONOMİ Mİ EĞİTİM Mİ

Yazının Devamını Oku

Mutasyon aşıyı etkisiz yapar mı

Önce İngiltere’de, sonra da Güney Afrika ve Brezilya’da tespit edilen virüs mutasyonları haklı olarak “MUTASYON TEHDİDİ”nin ciddiyetini iyi bilen bilim insanlarını ciddi ölçüde korkuttu. Neticede bizim de sizin de endişelerimiz arttı.

Haklı olarak “Virüste oluşan bu yapısal değişimler -mutasyonlar- acaba onu daha bulaşıcı, daha güçlü, ilaçlar ve aşılara daha dayanıklı yapabilir mi?” gibi sorular aklımıza geldi. Konunun uzmanı değilim. Ama ne var ki tecrübeli bir hekim olarak “MUTASYON BASKISI”nın ne olduğunu ve önemini az çok bilirim. Ayrıca “MUTASYON MESELESİ”nin özellikle virüsler için vazgeçilmez davranış kalıplarından biri olduğunu da asla unutmam. Zaten böyle olduğu için değil mi ki her yıl yaptırdığımız grip aşılarının yapısını sık sık değiştirmek zorunda kalıyoruz? Biliyoruz ki influenza virüsleri her yıl sadece kılık kıyafetlerini değil, iç yapılarını bile değiştirebildikleri için bizi her sene daha farklı bir aşı üretmeye zorluyorlar.




NE YAPMALI
MUTASYON MESELESİNİ BİLİM İNSANLARI İZLEMELİ VE İNCELEMELİ

Yazının Devamını Oku

Covid-19 akut mu kronik mi

İsterseniz gelin, önce biz doktorların çok sık kullandığı “akut” ve “kronik hastalık” kavramları ne anlama geliyor ona bir bakalım, daha sonra da “akut bir enfeksiyon hastalığı” olduğunu bildiğimiz COVID-19’un bazı koşullarda neden ve nasıl “kronik bir hastalığa” dönüşebileceğini anlamaya çalışalım.

BİLGİ 1AKUT HASTALIK NEDİR

TIP bilimlerinde eğer bir hastalık birden bire, gürültülü bir şekilde, hızlıca başlar, çabuk ilerler ama bütün bunlara rağmen şu veya bu şekilde genelde kısa süreli bir seyir gösterip iyileşirse “akut hastalık” olarak tanımlanır. Örneğin boğazınızda gelişen bir lenf bezi iltihabı gürültülü bir şekilde (ateş, üşüme, titreme, boğaz ağrısı) başlar ama 3-5 gün içerisinde, yani hızla ve tamamen iyileşirse “akut lenfadenit” olarak tanımlanır.

BİLGİ 2
BİR HASTALIK NE ZAMAN KRONİKTİR

BAZI hastalıklar da yavaş, sessiz ve derinden bir başlangıç gösterip uzun süreli hatta bazen kalıcı, yani hayat boyu düzelmeyen, tedavi imkânları sınırlı sağlık sorunları şeklinde kendini gösterebiliyor. Örneğin şeker hastalığı böyle bir sorun. Uzun süre önemsiz işaretlerle (ağız kuruluğu, susama, yorgunluk, kilo kaybı) kendini ifade etmeye çalışırken, zaman içinde böbrekler, kalp, beyin ve gözlerde tamamen iyileştirilemeyen kalıcı bazı hasarlara yol açabiliyor. Bu nedenle de Tip 2 diyabet, kronik bir hastalık olarak kabul ediliyor.


Yazının Devamını Oku

Yeni tehdit: Kaygı virüsü

Pandemi hepimizi yordu.

Sadece yorsa neyse, aynı zamanda korkuttu da. Dahası, muazzam bir yılgınlık ve kaygı yükü de bütün ağırlığıyla üstümüze çökmüş durumda. Kısacası işin uzmanlarının deyimiyle “MUAZZAM BİR ALLOSTATİK YÜKLENME DURUMUYLA” karşı karşıyayız. İsterseniz gelin bu yeni tehdidin, yani KAYGI PANDEMİSİNİN neticelerini ve çözüm süreçlerini daha kolay anlayabilmek için işe “Nedir bu allostatik yüklenme?” sorusuna yanıt arayarak başlayalım.




İYİ BİLGİ

Yazının Devamını Oku

Aşıya güvenelim hızlı hareket edelim

Şu bilgi çok net ve açık: Elimizde “bir ölü virüs aşısı” seçeneği var.

Mevcut verilere göre de oldukça güvenli. Koruyuculuğunun Pfizer, Moderna ve Oxford aşılarına oranla biraz daha düşük olduğu söylense de bilinen, denenmiş, güvenilir bir aşı üretim teknolojisiyle geliştirilmiş bir seçenek bu. Şimdi en hızlı şekilde bu seçeneği değerlendirmek ve olabildiği kadar çok insanımızda virüse karşı bağışıklık oluşturmak durumundayız. Kısacası, pandemide en etkili çözüm aşıdır. Ve elimizde öyle bir seçenek var gibi görünüyor. Şunu da belirteyim: Herkes gibi ben de halkımızın koruyuculuğu yüksek aşılarla aşılanmasını isterim. Ancak aşı uygulamalarında koruyuculuk kadar güvenlik meselesinin de önemli olduğunu iyi bilirim. Bu aşamadan sonra “Hangi aşı?” tartışmasını bir kenara bırakmamız ve mümkün olduğu kadar “hızlıca” toplumumuzun önemli bir kesimini aşılayıp süreci tamamlamamız lazım. Kısacası, konu aşı olduğundan güvenlik ve koruyucu güç kadar, hız meselesi de önemlidir. Ve biz şimdi “HIZ MESELESİNİN ÖNEM KAZANDIĞI” yeni bir zaman dilimine girmiş bulunuyoruz.




BİR BİLGİ

Yazının Devamını Oku

Takviye yutmak aşıyı da güçlendirir mi

Salgının başından bu yana tam bir “vitaminmanya” yaşanıyor. Herkes şu ya da bu vitamini yutma peşinde. Nedeni malum: Bağışıklık sistemini güçlendirmek.

Ne var ki bağışıklık sistemini güçlendiren vitamin, mineral ve antioksidanların sayısı bir elin parmaklarını asla geçmiyor, geçemiyor. Üstelik takviyeler oldukça da pahalı şeyler. Bu nedenle bilinçli kullanılmaları gerekiyor. Son günlerde vitaminmanya gündemine yeni bir madde eklendi: Bazı takviyelerin aşılarla sağlanabileceği bağışıklığı daha da güçlendirebilecekleri ileri sürülüyor. Peki doğru mu? Doğruysa önceliği hangi takviyelere vermek lazım?

İLK SIRADA D VİTAMİNİ VAR

D vitamininin akılcı kullanımının COVID-19’u daha hafif geçirme şansı verebileceğini, hastalığın süresini kısaltabileceğini hatta uzamış COVID-19 meselesine bile çare olabileceğini gösteren bazı bilimsel veriler var. Aynı avantaj, bana göre güçlü bir çinko asetat ve C vitamini desteği için de söz konusu olmalı. Takviye kullanarak bağışıklığı güçlendirmek, aşılarla sağlanabilecek bağışıklık gücünü arttırmak bakımından da doğru ve anlamlı. Üstelik bazı araştırmalarda da bu yaklaşımı destekleyebilecek verilere ulaşılıyor. Örneğin Fransa’da yaşlılar üzerinde yapılan bir çalışmada, uzun süreli C, E vitaminleri, beta karoten ve selenyum sülfat desteği kullanımının grip aşısından sonra daha güçlü antikor cevabı sağladığı da gösterildi.




Yazının Devamını Oku

Bağışıklık yaşı nasıl gençleşir

Pandeminin başlangıcından bu yana bağışıklık meselesi sağlık gündemimizin bir numaralı maddesiydi.

İki numaralı gündem maddesi ise 65 yaş üzerindekilere getirilen kısıtlamalar oldu. Yasaklar hep onlarda yoğunlaştırıldı, herhangi bir kısıtlama olduğunda da gözler hemen ve anında onlara çevrildi. Aslında bu sürpriz bir gelişme de değildi. Zira bir ve iki numaralı gündem maddeleri zaten iç içeydi: Yaş ilerledikçe bağışıklık zayıflıyor, hastalığa yakalanma ihtimali de onu ağır geçirme olasılığı da artıyordu. Peki, bağışıklık gücündeki yaşa bağlı azalmanın nedeni neydi? Ve bir soru daha: Bu güç azalması yavaşlatılabilir, bağışıklık yaşı düşürülebilir miydi? Bu ve benzer soruların yanıtları için buyurun...


BİR BİLGİ
65 YAŞ VE ÜZERİNDEKİLERDE RİSK NEDEN DAHA YÜKSEK

65 yaşı geçenlerin COVID-19’u daha ağır geçirmelerinin iki temel nedeni var. Birincisi bu yaşlarda kronik hastalıkların (şeker hastalığı, hipertansiyon, KOAH, kalp yetmezliği...) daha sık görülmesi. İkinci nedene gelince... İkinci neden de en az birincisi kadar önemli: Bağışıklık sisteminin yaşlanmış olması. Ayrıca şu bilgi çok net ve açık: Yaşımız ilerledikçe bağışıklık sistemimiz de yıpranmadan payını alıyor. Gençlik ve orta yaş dönemlerindeki gücünden çok şey kaybediyor. Tam da bu noktada, yeni bir haftaya başlarken sizinle sevindirici bir bilgiyi de paylaşmam gerekiyor: BAĞIŞIKLIK YAŞINIZI DÜŞÜRMENİZ, DAHA GENÇ BİR BAĞIŞIKLIK SİSTEMİNE SAHİP OLABİLMENİZ MÜMKÜN. Nasıl mı? Lütfen sağdaki kutuyu dikkatli okuyun.

Yazının Devamını Oku