Kadınlarımız

FANTEZİ bu ya, Gazi Mustafa Kemal Paşa önderliğinde Kurtuluş Savaşı yapılmasaydı, Cumhuriyet kurulmasaydı, Cumhuriyet Devrimleri gerçekleştirilmeseydi, Türkiye’nin ve kadınlarımızın hali nice olurdu?

Türkiye ülkesi Afganistan, Yemen, Sudan ve benzerlerinden farksız olurdu. Rahatsız edici bu durum türbancılarımızı belki mutlu ederdi. Ancak şunu unutmasınlar ki altlarına çektikleri 4x4’ler, yaptıkları 5 yıldızlı düğünler Cumhuriyet sayesindedir.
TAM BİR ZİLLET HALİ
Kadınlara gelince: Kadınların hiçbir örtünme sorunu olmayacaktı: Türban, çarşaf, burka, çador, maske. Gel keyfim gel! Dilediği gibi örtünecekti. Ama Cumhuriyet’in Medeni Kanunu’nun korucu kanatları altında olamayacağı için erkek kardeşlerle eşit miras payından yararlanamayacaktı; yanında bir başka kadınla birlikte tanık olma hakkı olacaktı; kocasının tek eşi olamayacaktı; işyeri açamayacaktı; tek başına yolculuk edemeyecekti; oy hakkı babası, erkek kardeşi ya da kocası tarafından kontrol edilecekti; kocasından boşanma hakkı olmayacaktı, kırbaçlanacaktı, recm edilecekti. Tam bir zillet hali!
Ama yalana-dolana, hurafelere, erkek baskısına boyun eğerek yaşarken zillet kefenine girecekti. “Girecekti!” dememe bakmayın, giriyor zaten ve ne utanç vericidir ki bu yaptığının özgürleşme olduğunu, bireysel inanç özgürlüğü olduğunu ileri sürüyor! Nankör!
2010 yılında, Dünya Ekonomik Forumu’nun kadın-erkek eşitliği konusunda yayınladığı yıllık rapora göre 134 ülke arasında 126. olmaktan hiç de rahatsız değil. Türk kadını, Katar, Mısır, Mali, İran, Suudi Arabistan, Benin, Pakistan, Çad ve Yemen kadınlarıyla aynı sınıfta bulunuyor. Cumhuriyet gidip şeriat geldiği zaman cennette bile sefaletten kurtulamayacak!
MISIR’I İZLİYORLAR
Türbancı militanlar bugünkü hallerinin özgür iradelerinin seçimlerinden kaynaklandığını sanıyorlar. Kesinlikle aldanıyorlar. 1970’lerin başından itibaren, Müslüman Kardeşler’in etkisiyle Mısır’da ne oldu ise bizimkiler onu izlediler. İzliyorlar!
“Mısır’da yirmi yıl önce örtü istisna durumundaydı, bugün kural haline geldi. Aynı dönüşüm, Türkiye’ye varıncaya kadar Müslüman toplumların tamamında gözlenmekte.” (Dictionnaire du Coran, Ed. Robert Laffont, s. 926)
60’lı, 70’li yıllarda Mısır’da üniversite öğrencileri arasında kız-erkek ilişkilerinde günümüzün yasakları söz konusu bile değildi. Müslüman dünyasında saatler tersine çalışıyor artık. Bizdeki durum nedir bilmiyorum ama Müslüman ülkelerde ve Avrupa’daki Müslümanlar arasında bekâret zarı onarım sanayisi çok gelişmiş durumda.
DİNSEL KAYNAKLARI YOK
Sorun aslında ne türbandan ne de İslam’dan kaynaklanıyor. Kuran’ı geriye dönük okuyarak statikleştiren, gericileştiren İslamcıların dayatmalarından kaynaklanıyor. Adonis, 1990’larda el-Ezher’in (al-Azhar) İlahiyat Fakültesi’nde bir şeyhin başı açık kızlara ders verdiğine tanıklık ediyor. İslamcı “Ben çağa ve dünyaya uymayacağım, çağ ve dünya bana uysun!” diye dayatıyor. Bizim türbancılar da öyle. Tefsirler dışında hiçbir dinsel kaynakları yok. Sözde inançlarını tabulaştırarak Türkiye’yi küstahça tehdit ediyorlar! Bu gidiş, kötü bir gidiş!
X

Niyet bozuk

Ortadoğu’da 7 trilyon dolar harcamışlar.

Ellerine ne geçmiş? Hiç.

Trump, bunları yana yakıla anlatırken bir de demez mi ki:

-Petrol kuyularını kontrolümüz altına alamadık.

Hangi hakla?

Elâlem’in topraklarına ta 10 bin kilometre öteden gelip yerleşmek, petrolüne göz koymak, hangi hakla acaba?

***

İyice anlaşılmıştır ki:

- Uluslararası Hukuk

Yazının Devamını Oku

Son yazım

1960’ların sonunda TRT televizyonunu kurarken, belgesel, kültür, eğitim-öğretim programlarımızla bir rönesans yaratabileceğimizi sanıyorduk, dahası buna inanıyorduk. Aradan geçen 50 yıl içinde, TRT’nin televizyonları ve bütün özel televizyonlar, elbette bir rönesans yarattılar, ama saldırgan bir cehaletin rönesansı oldu bu. AKP’nin eğitim reformunu tartışacaklarmış televizyonlarda, imam hatip okullarından, liselerinden (İHO’lar) söz ediliyor ama hiçbir tartışma yöneticisi, bu okulların hayat sebebi olan Tevhid-i Tedrisat Kanunu’ndan  (TTK) söz etmiyor. CHP başta olmak üzere hiçbir parti TTK’dan söz etmiyor. Tanınmış bir profesörcü çıkıp, “İsterseniz TTK’yı tartışalım!” diye meydan okuyor. Gazetelerin yazarlarının, yazıcılarının, muhabirlerinin de TTK’dan haberleri yok. Kimileri “İHO’ların genel liselerden farkı yok, üstelik din dersi de okuyorlar!” diye iyimser masallar anlatıyorlar.
ADAMLARIN HAYRAN OLDUĞU ADAM
Türkiye öyle bir hale geldi ki Cumhuriyet’e, onun devrim yasalarına, kazanımlarına karşı olmak, aydın, demokrat, özgürlükçü ve daha liberal olmanın nişanesi oldu. 16 Mart 2012 tarihli gazeteler yazıyordu: Ekvator Cumhurbaşkanı, Arapların sözde baharlarından söz ederken, “Arap baharı sürecinde Türkiye bir model rolü oynayabilir. Buralarda işbirliği yapabiliriz. Ben eminim ki Arapların Atatürk gibi bir liderleri olsaydı bugün yaşadıkları sorunları yaşıyor olmayacaklardı” demiş. Bütün gazeteler, bütün televizyonlar Rafael Correa Delgado’nun bu cümlesini böbürlenerek anıyorlar. Vay be!!!!!!!!!!
Sadece Rafael Correa Delgado’nun değil, 1920’lerden itibaren bütün çağdaş, çağcıl ve adam gibi adam devlet adamlarının hayranlıkla sözünü ettiği Mustafa Kemal Atatürk ile sizlerin (onların) sadik bir hazla yerden yere vurduğu Devrim Yasaları ayrılmaz bir bütündür, aynı ve tek şeydir. “Atatürk” demek Tevhid-i
Tedrisat Kanunu’dur. Devrim Yasaları’nın tamamıdır. Ama bizim cehalet rönesansının yoz ürünleri Anayasa’nın 174. maddesini açıp bu maddede yer alan Devrim Yasaları’nın neler olduğunu bir kez okumamışlardır. Anayasa’nın ilk dört maddesinin yanı sıra 174. maddesi de değiştirilemez, bu maddeye aykırı yasa çıkarılamaz! İktidarın 4+4+4 yasası Anayasa’nın 174. maddesine aykırıdır!
AĞIZLARININ PAYINI VEREMİYORLAR
İslamcı, karşı devrimci gazete ve televizyonların çalışanları kendiliklerinden Said-i Nursî ve Kürdî’nin, Fethullah hocalarının külliyatlarını okuyup hatmediyorlar ama (gerçekte ve sözde) cumhuriyetçi kesimin cumhuriyet tarihinden, devrimlerin tarihinden, devrim yasalarının gerekçelerinden haberleri bile yok. 2012’nin ölçüleriyle Devrimci Cumhuriyet’i hallaç pamuğu gibi atanlar karşısında bunlar apışıp kalıyorlar, gıkları çıkmıyor. “Kardeş beri bak hele, sen Atatürk cumhuriyetinin 1921 Anayasası’nın kuvvetler birliği rejimini eleştiriyorsun, ama AKP hükümetinin anayasa dışı kuvvetler birliği rejiminin uygulamalarını savunuyorsun!” diye çıkışıp ağızlarının payını veremiyorlar.
ASKER KIŞLAYA İMAM CAMİYE
Cumhuriyetçi olduğunu iddia ve kabul eden bir gazeteyi ya da televizyonu yönetsem, geçmişte yaptığım gibi, Atatürk Araştırma Merkezi’nin 2005 yılında yayınladığı “Türkiye’yi Lâikleştiren Yasalar” (Hazırlayan ve Sadeleştiren: Prof. Dr. Reşat Genç; Giriş: Ord. Prof. Reşat Kaynar) adlı belgesel kitabı satın alır bütün personele dağıtırdım. 3 Mart 1924 tarihli TBMM görüşmelerini ve o gün çıkarılan üç devrim yasasının gerekçelerini içeren kitaptan sınava sokardım tamamını. Ama Devrim Yasaları bu kadar değil ki, tamamı Anayasa’nın 174. maddesinde yazıyor. Bir adım daha atıp, Devrim Yasaları’nın gerekçelerinin TBMM tutanaklarından okunmasını sağlardım. Belki o zaman, TTK’nın, “Bir devletin genel eğitim ve kültür politikasında, milletin duygu ve düşünce bakımından birliğini sağlamak için öğretim birliği en doğru, en bilimsel, en çağdaş ve her yerde yararlı ve güzellikleri görülmüş bir ilkedir. Bir millet bireyleri ancak bir eğitim görebilir. İki türlü eğitim bir ülkede iki türlü insan yetiştirir. Bu ise, duygu ve düşünce birliği ile dayanışma amaçlarını tamamen yok eder” gerekçesinin ne anlama geldiğini anlarlar ve anlatabilirlerdi. Eğitim ve öğretim birliğinden yoksun ülkeler sonunda parçalanır. İmam hatip ve İlahiyat Fakültesi mezunlarının yeri Diyanet İşleri ve camilerdir. Tıpkı askerin yerinin kışla olduğu gibi. Askerin kışlasına çekilmesini isteyenler, din adamlarının neden camilere çekilmesini istemiyorlar?
[Değerli okurlar, son yazımı okudunuz! Teşekkür ederim! Sağlıcakla kalın!]
Yazının Devamını Oku

Buyurun kanıtlayın

HATIRLARSINIZ: 19 Şubat 2012 tarihinde yayınlanan “Şamar Oğlanı CHP” başlıklı yazımda, Serap Yeşiltuna’nın “Devletin Dersim Arşivi” (İleri Yayınları) adlı kitabına değinmiş, kitap hakkında özel bir yazı yazacağımı söylemiştim. Bu yazıdan sonra kitabın yazarı Serap Yeşiltuna ile görüştüm ve kitap hakkında ayrıntılı bir bilgi vermesini istedim. Kendisinden aşağıda okuyacağınız mektubu aldım:

ÇÖZÜMÜ TARTIŞAN RAPORLAR
[“Devletin Dersim Arşivi” adlı çalışmamızın önemli bir bölümü, 2012 yılı ocak ayı içerisinde gizliliği kaldırılıp Genelkurmay Başkanlığı tarafından Başbakanlık Cumhuriyet Arşivi’ne devredilen belgelerden oluşuyor. Daha önce Başbakanlık Cumhuriyet Arşivi’nde (BCA) Dersim isyanıyla ilgili belgeler vardı, ancak son derece sınırlıydı. 1937-1938 yıllarında yapılan Tedip ve Tenkil Harekâtı’yla ilgili günlük raporların da çok önemli bir kısmı yoktu. Bu zamana kadar Harekât’la ilgili olarak neredeyse elimizdeki tek kaynak 1972 yılında Reşat Hallı tarafından hazırlanan ve Genelkurmay tarafından basılan “Türkiye Cumhuriyeti’nde Ayaklanmalar” kitabı idi. (Telefonda bahsettiğiniz, Kaynak Yayınları tarafından daha sonra tekrar basılan “Genelkurmay Belgelerinde Kürt İsyanları” kitabının orijinali de budur.) Dersim ile ilgili olarak hazırlanmış olan bir belge de yine 1932 yılında Jandarma Umum Kumandanlığı tarafından basılmış olan “Dersim” adlı kitaptır. Bu kitap da ayaklanma öncesi bölgenin kaynamakta olduğunu gören devletin Islah girişimlerinin bir sonucudur ve çözümün ne olması gerektiğini tartışan devlet görevlilerinin raporlarından oluşur. Daha önce pek çok yayınevi tarafından da basılmış, raporlar yayınlanmıştır. “Devletin Dersim Arşivi”nin sonuna, hatırlatmak anlamında bu raporların önemli bir bölümünü ek olarak koyduk.

DIŞ DESTEKLİ SEYYİTLER
Kitabımızdaki belgeler ilk bakışta biraz fazla ve okuyucu açısından korkutucu görünebilir. Belki hepsini de basmayabilirdik ancak Dersimle ilgili karar vermeden önce konuyu ve dönemi bütünlüklü olarak incelemek gerektiğini düşünüyoruz. Bugün sıkça yapıldığı üzere bir tane belge gösterip “bakın işte katliamın belgesi” ya da “bakın işte katliam yok” demek yerine raporları tek tek inceleyen okurun kendisinin karar vermesini istedik. Ve bütünlüklü olarak bakıldığında ortaya çıkan tablo, bir yanda bölgeyi, bölge insanını feodal sömürünün baskısından kurtarmaya çalışan, bölgeyi kalkındırmaya, geliştirmeye çalışan, medeniyet götürmeye çalışan bir devlet, diğer yanda da arkalarında dış destekle genç cumhuriyeti ortadan kaldırmaya çalışan beyler, seyyitler ordusu, sadece Tunceli’yi değil çevre illeri de eşkıyalıklarıyla, soygunlarıyla bezdiren asi bir güruh görüyoruz.
Belgeler bir yana, Atatürk dönemi Türkiye’sini karalamaya kimsenin de hakkı olmadığına inanıyorum kalben... Ben ve arkadaşlarım (bu kitabı 8 kişilik bir ekiple hazırladığımızı bilmenizi isterim) adına ilginiz için tekrar sonsuz teşekkür...
NOT: BCA’daki belgeler halka açıktır ve tüm vatandaşlar arşive girebilir.]

YEŞİLTUNA’DAN 1120 SAYFA
Dersim’le ilgili güdümlü tepkiler, giderek Ermeni ve Süryani (Asurî) diyasporalarının marazlı tavrına benzemeye başladı. “Dediğim dedik çaldığım düdük” tarzında bir direniş ve saptırma. “Dersim Diyasporası” hiçbir zaman devlet arşivlerine girmemiş, iddialarını “dedeler ve neneler”in anılarına dayalı öznel yorumlarına dayandırmıştır. Bu kimseler, nedense, Dersim müdahalesinden memnun Dersimlilerin görüşlerini dikkate almamıştır. Dersim’de katliam yapılmış, soykırım(!) yapılmış ama Dersim çoğu zaman seçimlerde CHP ve SHP’ye oy vermiş. Neden? Cellatlarına vurgun ruh hastası insanlar mı Dersimliler?
Nihayet, Serap Yeşiltuna’nın “Devletin Dersim Arşivi” (İleri Yayınları, 1120 sayfa,) adlı kitabı yayınlandı. “Dersim diyasporacıları”nın elinde, artık, iddialarını kanıtlamalarını sağlayacak bir belgeler toplamı var. Buyursunlar! Geri lafügüzaf (boş lakırdı)!

YENİ BİR FETRET DÖNEMİ
Bu arada, aralarında bir benzerlik ve eşgüdüm olduğunu düşündüğüm iki olaya dikkat çekmek istiyorum: İngiliz ajanı olduğu ve Kuvvayi Milliye karşıtı fetva verdiği için İstiklal Mahkemesi tarafından ölüme mahkûm edilen, “Şapka giymek küfürdür, dinsizliktir” diyerek halkı kışkırtan İskilipli Hoca’nın adının bir devlet hastanesine adının verilmesi, böylece fiilen itibarının iade edilmesi. İkincisi, Çerkes Hakları İnisiyatifi’nin, ne anlama geldiğini bile bile, anadilde eğitim hakkı istemesi (Hürriyet, 27.02.12). Bunlar, yeni bir fetret dönemi yaşadığımızın somut kanıtları...
Yazının Devamını Oku

İmam hatip iyi bir ölçüdür

OKUMAKTA olduğunuz yazı birkaç yıl önce yazıldı. Hatırlayamadığım bir nedenden ötürü yayınlanması ertelendi.

Şimdi artık tam zamanı. Çünkü, çocuk kandırır gibi, İHO’ların (imam-hatip okulu) genel liselerden temelde hiçbir farkı olmadığını söylüyorlar.
Sonra, “Ülkemizde iki farklı okul tipinin (genel lise ve İHO) bulunmasının ne zararı var?” diye soruyorlar. Cevabını yazının sonunda vereceğim. Şimdi o yazıya gelelim:
HORMONLAMA EVRESİ
[“Anayasa’nın değiştirilmez maddelerinin değiştirilmesi, Medeni Kanun’un yerine Şeriat dogmalarının getirilmesini isteyen, namaz vakitlerinde okullarda toplu namaz kılınmasını zorunlu hale getirmek hayalleri kuran bir zihniyet, hükümet ve devlet tarafından hormonlanmadıkça, tehlikeli olamayabilir ama tedirgin edicidir. Bu kafaya göre Anayasa ve yasaları uygulayan yargı ‘yargıçlar diktası’ sayılmakta, İslamcı cemaat ve militanların öfkesine hedef olmaktadır. Bu türden muhterem zevatla tartışmanın bir yararı yoktur.”]
(Artık bunun gereği kalmadı. Yargı tamamen iktidarın emrine girdi ve hormonlama işleminin son evresi başladı.)
CUMHURİYET UZAKLAŞTIRILDI
[“İslamcıların, şeriatçıların, Fethullahçıların, tarikatçıların, cemaatçilerin tamamının Anayasa Mahkemesi’ne, Danıştay’a, Yargıtay’a düşman muamelesi yapıp ‘Bu bir yargı darbesidir’ diye feryat etmelerini anlamak mümkündür. Çünkü adamların ulus egemenliğiyle, ulusal egemenlikle, kuvvetler ayrılığıyla, Yargı Erki’nin, yasama ve yürütmeyi denetleme yetki ve sorumluluğundan haberleri yoktur. Haberleri olsa bile bir gün kaldırmayı hayal ettikleri için ne oldukları umurlarında bile değildir. Bu türden milliyetsiz ve milletsiz, cumhuriyetsiz ve demokrasisiz fanatiklerle herhangi bir işimiz olamaz!”]

Yazının Devamını Oku

İrticanın tezgâhı

ALMANYA ’da yaşayan Ahmet G. (81) adlı Hürriyet gazetesi okurundan uzun bir mektup aldım. “Çocuklar Haklıdır” yazımla ilgili.

Hatırlarsınız: Bir zevzek profesörün, “Atatürk içimizde” sloganına safça inanan bir çocuğun Atatürk boğulmasın diye su içmediği safsatası üzerine yazmıştım... Okurumuzun mektubunun bir bölümünü ilginize sunuyorum:
KORKU ŞIRINGALI KONULAR[27 Kasım 2011 tarihli Hürriyet gazetesinde: “Çocuklar Haklıdır!” başlığını taşıyan yazınızın son paragrafında: “Çocuk gün gelir, içinde yaşayan Atatürk’ün su içince boğulmayacağını, cumhurbaşkanının sadece şeker dağıtmadığını öğrenir. Ama o yaşta irticanın tezgâhından geçen çocuk, bütün özgürlüğünü yitirir ve bir daha zor kurtulur” diyordunuz. Evet! Ve ben hâlâ bütün çabalarıma rağmen ne güven duygumu kazanabildim, ne de özgür bir ben olabildim. Mahalle mekteplerinde “Kuran’ı öğretiyoruz, din dersi veriyoruz” faaliyetleriyle yapılan eğitimde bir çocuğun beyninde ve ruhunda oluşturulan tahribat o çocuğun hayat mücadelesinde ruh ve beynine vurulmuş prangadan farksız bir işleve dönüşüyor. Daha kötüsü korkulara dayalı şırınga edilen konular. Bunu yaşamamış kimselere hikâye gibi gelir bu. Ama bunu bir ömür boyu yaşamış biri olarak yukarıdaki tespitinizi en iyi değerlendirebileceklerden biriyim ben.
Çok, çok haklısınız... İzninizle kısa bir hayat hikâyemi arz edeyim:
ANADİLİNİ BİLMEYEN HOCA5-6 yaşlarında dinimizi öğrenmemiz için gönderildiğimiz mahalle mekteplerinde Din Öğretisi olarak öğrendiğimiz yalnız ve sadece Arapça Kuran okumak ve hocamızın anlattıklarını Din olarak bellemekti. 9 yaşlarında Hatim etmiş ve sonra babamın vefatına kadar (1944 Mart) hafızlığa çalışmış biriydim. Babamızın vefatından sonra çalışmak, ekmek parası kazanmak zorunluluğum vardı. İlkokul diplomamın ardından hafız olmayı bıraktım o sene...
Hâlâ minnettar olduğum ve rahmetle andığım bir komşumuzun tavassutu ile matbaacılığa başladım bir matbaada; mürettip, mücellit ve zamanın basma tekniği olan tipo baskı işçisi olacaktım.
İyi bir mürettip, iyi bir baskı işçisi olmaya başlamış olmama rağmen en çok sevdiğim mücellitlikti. Çünkü ciltlenmeye getirilen kitap, mecmua (örneğin Yedigün) ve çizgi romanlar (Tarzan, Tenten gibi) ilgimi çok çekiyordu. El tezgâhında bunların formalarını dikerken kaçamak kaçamak okurdum. Okuduklarım biraz ordan biraz burdan parça bölüktü hep. Ama, kapalı bir toplumun insanı olmama rağmen az da olsa yeni şeyler öğrenmek, yeni bir yaşam biçimini keşfetmek acayip zevk veriyordu bana.
Büyük bir zevk almama rağmen iş saatlerinin haricinde bir korku kaplardı içimi. Acaba çok mu günahkâr oluyordum? Çünkü din kurslarında hocamızın anlattıklarının haricinde herhangi bir şeyi düşünmek, öğrenmeye çalışmak en büyük günahlardandı. Üstelik ben “Gâvur Mektebi” denilen devlet okuluna da gitmiş biriydim. Böyle bir durumda ateş, cehennem, mezar, zebaniler ve akla hayale gelmez bir sürü benzeri zırvalarla çocuk beynimde ve çocuk ruhumda oluşturulan telafisi çok güç tahribatlar su yüzüne çıkardı. Acayip, ürpertilere dayalı bir korku kaplardı benliğimi, titrerdim bazen korkudan. [...] Yıl 1954 oldu (1948’de Adapazarı’ndan nakli mekân ettiğimiz İstanbul’dayız!). Haziran ayı. Adapazarı’ndan din dersi aldığımız hoca misafirimiz. Din üzerine konuşmalar yapıyoruz. Aaaa, bir de baksam bizim din dersi aldığımız hoca, Türkçe bilmiyor. Anadilini bilmeyen bu hoca Arapçayı nerden öğrenmiş? Bize öğrettikleri gerçekten Kuran’da var mı? Bu şüphe, bu tecessüs beni Kuran’ı anlayabileceğim bir dilde okumaya zorladı. Ama ne mümkün, o cesaret bende yok: ya çarpılırsam, ya taş olursam?]

Yazının Devamını Oku

Laikleşme süreci dindarlaşma süreci

BUGÜN, 4 Mart, “Dünya Laiklik Günü”! 2000 yılından bu yana dört-beş kez yazdım, bugün, bu konuda. 2012 yılında yeni bir yazıya gereksinim duymak çok acı. Her yazıda yaptığım gibi, bu yazıda da laik devlet ve toplumu tasvir edeceğim: Laik bir ülkede, devlet kurumları, hukuk, eğitim ve toplumsal kültür laikleşmiştir. Bu ancak devlet ve din işlerinin ayrıldığı ülkelerde mümkündür. Güncel bir saptama yapmak gerekirse, günümüz Türkiye’sinde eğitim ve öğretimin laikleşmesi konusunda AKP iktidarının muhalif ve yıkıcı tutumu giderek koyulaşmaktadır. Ancak unutulmamalıdır ki “okul” laikleşmeden ne devlet, ne hukuk, ne de toplumsal kültür laikleşebilir. Sırası gelmişken Necip Fazıl Kısakürek’in “Halka değil Hakk’a inanın! Egemenlik milletin değil, Hakk’ındır!” talimatını da unutmayalım. Kısakürek’in toplum anlayışı tam anlamıyla faşist ideolojiyi temsil eder.
Televizyonda tartışmaya çıkan, gazete köşelerinde yazan laiklik karşıtları, Batı’da kilise okullarının, Katolik okulların varlığından söz ediyorlar. Bu iddialar kocaman bir yalandır. Din adamı yetiştirmek için kilise okulları belki vardır, ama imam-hatip benzeri okullar kesinlikle yoktur. Katolik okulları, Türkiye’deki Fransız okullarından farksızdır. “Katolik” sıfatı okulun mülkiyetiyle ilgilidir, müfredat programını kapsamaz.
DİNDAR VE KİNDAR DEĞİLDİR
Laiklik, ulus-devletin, sanayi toplumunun ürünüdür. Laik devlette egemenlik kayıtsız şartsız halkındır. Devletin en çağdaş, en ideal biçimi laik ve demokratik cumhuriyettir, sosyal hukuk devletidir. Çağının çağdaşı bir devlet ve toplumda laikliği tartışmak, ona karşı çıkmak, cumhuriyet ve demokrasiyi, halkın egemenliğini, insan hak ve özgürlüklerini (olumsuz anlamda) tartışmak anlamına gelir.
“Devlet laik olabilir ama bireyler laik olamaz” iddiası da tam anlamıyla bir safsatadır, demagojidir. Laik düzende bireyler de kuşkusuz laik olacak, olmazsa olmaz! Laiklik bir din olmadığı için bireylerin laikleşmesi dinlerinden dönmek anlamına gelmez, dindarlıkları lekelenmez, cehenneme gitmezler. Laik birey, devletin, okulun, kışlanın, yargının, din kurallarından arınmış olması gerektiğini kabul eder. Bu da devlet ve dininin alanlarının ayrılması anlamına gelir.
Modern insan inanç ve din sahibi olmak ya da olmamak konusunda özgürdür; kesinlikle “dindar ve kindar” değildir. “Dindar” (Dîn-dâr) sözcüğü “Allah’a inanmış ve bağlanmış kimse” anlamına geliyor, ama günümüz Türkiye’sinde, “Egemenlik Allah’ındır!” diye haykıranlara dindar diyorlar. “Egemenlik halkın değil, Allah’ındır!” diye bağıran siyasal partileri hatırlayınız! Modern derken teknoloji sahibi ve kullanıcısı insanlardan söz etmiyorum, o teknolojiyi bulup yaratan insanlardan söz ediyorum. Öyle olsaydı Körfez emirliklerinin vatandaşları dünyanın en modern insanları olurdu. Ben çağının çağdaşı laik bireylerden söz ediyorum.
EGEMENLİK HALKTAN KAYNAKLANIR
Başbakan, Kahire’de “Laiklik dinsizlik değildir. Ben dindar bir Müslüman olduğum halde laik bir devletin başbakanıyım!” demişti. Ama marifet Cumhuriyet’te mi yoksa Başbakan’da mı? Doğrudur, dindar bir vatandaş bir laik cumhuriyette başbakan olabilir, ama aynı başbakan “Bizim amacımız (görevimiz) dindar gençlik yetiştirmektir!” diyemez. Kendisi dindar olsa bile böyle bir cümle kur(a)maz! Derse, “dindar” sözcüğüne “kindar” sözcüğü eklenir, ancak bu ekleme kafiye olsun diye yapılmaz.
Bir kez daha “Hâkimiyet kayıtsız şartsız milletindir!” deyişine dönelim: Kuşkusuz, millet (halk) dilediğini yapar anlamına gelmez. Bu özlü sözün anlamı şudur: Devlet iktidarının ve siyasal egemenliğin kaynağı Tanrı, din ya da herhangi bir kutsallık değildir; egemenlik halktan kaynaklanır.
Böyle bir düzen kimsenin dinine, mezhebine, imanına, cemaatine karışmaz. Ancak dinin, mezhebin, imanın, cemaatin topluma ve devlet kurumlarına egemen olmasına kesinlikle izin vermez. Din ve inanç bireyseldir, toplumsal değildir.
Laik okula tahammülsüzlük, 4+4+4 formülleri, imam-hatipleri genel lise haline getirme inadı, bunların hepsi, laik ve demokratik cumhuriyet rejimine muhalefetten kaynaklanıyor. Bu muhalefetin öteki adı karşıdevrimdir. Karşıdevrim artık Türkiye’de iktidardadır.
Yazının Devamını Oku

Eğitimde deform(asyon)

8 OCAK 2012 günü yayınlanan “Gerçek İktidar” başlıklı yazım şöyle bitiyordu: “Türkiye’deki İlahiyat ve İslam İlimleri fakültelerinin sayısı yeni kurulan iki fakülteyle 38’e çıkmış. Bakanlar Kurulu vakıf üniversitelerinin ardından ilk kez bir devlet üniversitesinde İslami İlimler Fakültesi’nin açılmasına izin vermiş. 2007 yılında Türkiye’de toplam 20 ilahiyat fakültesi varmış, bu sayı yeni kurulan fakültelerle birlikte 38’e yükselmiş. 2007 yılında 813 kontenjanı olan ilahiyat fakültelerinin kontenjan sayısı 2011 ÖSYS’de 8 bin 25’e çıkmış. Bu sayının 2012’de 9 bini geçeceği tahmin ediliyormuş. Amaç artık gizli değil: Dine dayalı gerçek iktidarı kurmak ve buna karşı çıkacak bütün engelleri ortadan kaldırmak! AKP’nin yeni eğitim deformasyon taslağı (1+4+4+4) bunun bir başka kanıtı olacaktır! Bu kadar din adamına, İlahiyat Fakültesine, İslam İlimleri Fakültesine gereksinim var mı? Bütün kadroları din eğitiminden geçmiş elemanlar tarafından doldurulmuş bir toplum, sadece kendisi için değil, dünya için de tehlikelidir. 2000’lerde İHL’nin gerçek yüzünü tanımladığım zaman benim bu saplantımla(!) dalga geçiliyordu. Ben sizin geleceğinizi tasvir ediyorum, ister ciddiye alın, ister almayın! Sonunda AKP Grup Başkanvekilleri 8 yıllık kesintisiz eğitimin bilimsel bütünlüğünü bölecek yasa önerisini TBMM Başkanlığı’na verdi.”
DÜNYADA BENZERİ YOK
AKP’nin her zamanki klasik “abrakadabra” oyunu bir kez daha bu öneriyle sahneye
konuyor. Her nedense 1+4+4+4 formülünün 1 yıllık okulöncesi bölümünün uygulanması şimdilik (aslına bakarsanız, bir daha gündeme gelmemek üzere) ertelenmiş. Geriye kalan üçlü bölüm, “örgün eğitim (okulda yapılan öğretim) + seçmeli açıköğretim + örgün eğitim” olarak tasarlanmış. Bu formülün Türkçesi şu: Çocuk dört yıl zorunlu okul öğretiminden sonra ikinci dört yıl okul ile açıköğretim arasında seçim yapmakta serbest olacak; bunlar arasından isteyenler üçüncü dört yıl için okula dönecek, istemeyen dönmeyecek. Dünyada eşi benzeri olmayan bir sistem. Temel eğitim-öğretim okulda yapılır. Okulda yapılan örgün öğretim normal’dir. Açıköğretim ise özel durumlar içindir, yani anormal’dir. AKP iktidarı, lise sonrası öğretim için uygulanan açıköğretimi ortaokula indiriyor. Bu özel amaçlı değişimin pedagoji bilimi ile uzaktan yakından hiçbir ilişkisi yoktur! Amaç?
KIZLAR KOCAYA VE HOCAYA
Amaç: Erken meslek seçimi bahanesiyle 10 yaşındaki çocukları imam hatiplere, Kuran kurslarına, okulsuzluğa yönlendirmek. Bir çocuk, ailesi isterse, 10 yaşından sonra zorunlu eğitimin dışında kalabilecek. Oysa uygar dünyada zorunlu eğitimin sınırı 18 yaştır.
Bu yöntem kızları kocaya ve hocaya verecek, yoksul köylü ve işçi çocuklarını okulsuz, eğitimsiz bırakacak; eve, tarlaya, fabrikaya kapatacak! İkinci 4 yıla devam edecek olanlar, imam hatipler, meslek okulları ve normal liseler arasında seçim yapacaklar. Ve Cumhuriyet’in eğitim-öğretim sisteminin köküne kibrit suyu dökülecek. Bunun böyle olacağını yıllardır yazıyorum: (4+4+4) sistemi modern pedagoji bilimine aykırıdır. Bu sistem, Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’na aykırıdır. Bu sistem, Birleşmiş Milletler Çocuk Hakları Bildirgesi’ne aykırıdır. Bu sistem, insan haklarına, eşitlik ilkesine aykırıdır. Bu sistem, insanlığa aykırıdır.
EMİR KULU MÜSLÜMAN ROBOTLAR
Amaç çocuklara dinlerini öğretmek değil! Amaç devlet ve toplumun yapılarını tam anlamıyla İslamileştirmek. Amaç bu olmasaydı, türlü desise ile imam hatipler normal liselere rakip duruma getirilmezdi. Çocuklara dinini öğretmenin türlü yolu var: Bir zorunluluk olmadan, isteyen her Sünni Müslüman çocuğa okullarda, din ve mezhepleri, İlahiyat Fakültesi mezunu öğretmenler tarafından öğretilir. Bu durumda, devlet, Alevilere, Hıristiyanlara, Yahudilere ve diğerlerine de aynı olanağı sağlar. Aile çocuğuna dinini istediği gibi öğretir. Dünyanın her yanında uygulanan bu sistem çok mu zor? Ama amaç bu değil! Amaç toplumu emir kulu Müslüman robotlar haline getirmek; kadınları eve kapatmak! Kul sürüsünü güdecek seçkin(!) imam çobanlar yetiştirmek!
Yazının Devamını Oku

Şamar oğlanı CHP (!)

ŞÜKÜRLER olsun: Oslo’da yapılan MİT-PKK görüşmelerinin, KCK operasyonlarının, MİT ile adliye+zaptiye ittifakı tepişmelerinin faturası galiba CHP’ye çıkmayacak. Ama hiç belli olmaz! Çünkü iktidarın ücretli askerlerinden (İslamcı, travesti liberal, İkinci Cumhuriyetçi vb.) oluşan bir çete, 31 Mart’ın, Kubilay’ın şehit edildiği Menemen fesadının, İstiklal Mahkemelerinin, Takrir-i Sükun Kanunu’nun, Ekmek ve Sümerbank karnelerinin, Koçgiri, Şeyh Said ve Dersim isyanlarının hesabını CHP’ye çıkartıp faturayı kesiyor. Bu da yetmiyor, Nâzım Hikmet’in hapse atılması, Sabahattin Ali’nin öldürülmesi de faturaya katılıyor!
BU SORULARI DA SORARLARSA ŞAŞIRMA
Cumhuriyet ve CHP, 1946’dan bu yana böylesine bir şirret saldırıyla karşı karşıya kalmadı. Tarih öylesine tersine çevrildi ki Kurtuluş Savaşı, Cumhuriyet’in kurulması, Cumhuriyet Devrimi, Ergenekon adıyla tesmiye edilen davaya bağlanabilir. Osmanlı’yı neden yıktınız, Vahdettin ile sevgili Damat Ferid’in Osmanlı yurdundan kaçmasına neden sebep oldunuz, Cumhuriyet’i neden kurdunuz, Müslüman ümmetinden neden bir ulus yarattınız, köle kulları neden özgür vatandaş yaptınız gibi sorular, karşı devrim engizisyoncuları tarafından sorulabilir. Bu vesile ile CHP merkezine ve taşra teşkilatına baskınlar düzenlenebilir. Bunun şaşırtıcı bir yanı olmamak gerek artık.
Her şey mümkündür! Ama CHP Genel Başkanı ve ileri gelenleri, CHP’nin Tunceli’de (Dersim’de) katliam yaptığını, silahsız halkı kırdığını, Nâzım Hikmet’i hapse attığını, Sabahattin Ali’yi öldürttüğünü kabul edemez. Çünkü, Nâzım Hikmet’i dönemin polisi tutukladı ve adaleti mahkûm etti. Polis, yargı ve hapishaneler CHP’nin tapulu malı değildi ve görevlilerin maaşını CHP ödemiyordu. Sabahattin Ali’yi, CHP Edirne örgütü değil, bir gizli servis ajanı öldürdü. Nâzım Hikmet’i CHP hapse atmış ise, Sabahattin Ali’yi CHP öldürtmüş ise, Rahip Santoro’yu, Hrant Dink’i günümüz iktidarı mı öldürtmüştür?
Dersim’e gelince: Serap Yeşiltuna “Devletin Dersim Arşivi”ni (İleri Yayınları) yayınladı. Devletin Dersim’le ilgili bütün belgeleri (arşivi) nihayet bu 1120 sayfalık kitapta. Artık bütün yalanlar sona erecek. (Bu kitap hakkında yakında yazı yazacağım.)
CHP’nin böyle bir kitaptan haberi var mı? Mehmet Perinçek’in “Sovyet Devlet Kaynakların-da Kürt İsyanları” (Kaynak Yayınları) adlı incelemesini, Rıza Zelyut’un “Dersim İsyanları ve Seyit Rıza Gerçeği” (Kripto Yayınları) adlı kitabını okudu mu?
AP, MSP, AKP CHP’DEN DOĞDU
CHP 1946’ya kadar bir siyasal parti değildi, bizzat Türkiye idi. Adının parti olduğuna bakmayın, CHP ancak, Demokrat Parti’nin 1946’da TBMM’ye girmesiyle, 1950’de iktidara gelmesiyle siyasal parti oldu.
1946’ya kadar, Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası, Serbest Cumhuriyet Fırkası, Demokrat Parti, Adalet Partisi, Millet Partisi, Milli Nizam Partisi, Milli Selamet Partisi, Refah Partisi, Saadet Partisi ve AKP tam bir cenin harmanı halinde CHP’nin karnında bulunuyordu. Demokrat Parti’nin kurulmasıyla birlikte, bu parazitler ya da sembiyotlar, büyük ölçüde CHP’den ayrıldılar. Ama 1950’den bu yana ve bugünlerde tanık olduğumuz anormallikler, bunların hâlâ CHP içinde yaşadıklarını gösteriyor.
CHP YÖNETİMİ GAFLET İÇİNDE
1923-1946 arasında Türkiye’de iyi-kötü yapılan ne varsa bunların tamamını bizzat Cumhuriyet yapmıştır. CHP, bu gerçeği bilmek zorundadır. Cumhuriyet’i
satarak, onun karşısında bir İkinci Cumhuriyetçi gibi, karşı devrimci gibi davranarak, TESEV önderliğinde tekrar iktidara gelemez. Ama gaflet içindeki CHP yönetimi, partiyi AKP’leştirmek yolunda emin adımlarla yürümekte ve partinin şamar oğlanına çevrilmesine bizzat katkıda bulunmakta. CHP’nin oyu, Cumhuriyet’e sahip çıktığı için değil, AKP ile “aç aç” yarışına girdiği için yüzde 21,1’e düşmüştür. Oyu Cumhuriyet’e sahip çıktığı için düşmüş ise, ne mutlu ve gam! CHP’nin başlıca görevi, liberal ve muhafazakâr klan karşısında, devrimci cumhuriyeti savunmak ve önermek olmalıdır. Cumhuriyetçi devrim, değişim, gelişim ve ilerleme...
Yazının Devamını Oku

Şairler ne diyor?

LE Nouvel Ob-servateur’ün 17-23 Kasım 2011 sayısında bir yazı okudum. Yazının adı “Peki Şairler Ne Diyor?” (“Mais que disent les poètes?”) Charles de Gaulle’ün Kültür Bakanı, romancı André Malraux’yla ilgili: André Malraux büyük sorunlar yaşayan bir ülkeye resmi ziyaret yapacaktır. Bakanlığının yetkilileri bu ülke hakkında çalışma dosyaları hazırlamışlar: Ekonomi, enerji kaynakları, gayri safi milli hasıla, istatistikler, borçlar ve alacaklar, ödemeler dengesi... Kuş sütü dosyası bile eksik değildir... Ama hiçbir genç uzman ziyaret edilecek sorunlu ülkenin şairlerinin düşüncelerini merak edip özel bir dosya hazırlamamıştır. Ama Malraux, “Peki şairler ne diyor?” diye sorar. Bir ülke karanlıklara gömüldüğü, “önemli şahsiyetler” saçmaladığı sırada, tek çıkar yol gözümüzü şairlere, yaratıcılara, çevirmektir. Çünkü onlar görünmeyeni görürler, dile gelmezi dile getirirler.
KEHANETİ DÜŞÜNDÜM
André Malraux şairlerin, sanatçıların rolünü abartıyor mu acaba? Kesinlikle abartmıyor: Dante “İlahi Komedya”yı neden yazdı acaba? Nâzım Hikmet’in “Memleketimden İnsan Manzaraları”nın hikmeti nedir? Ayıplamazsanız kendimden bir örnek vereceğim: 1967 yılının temmuz-ağustos aylarında, Arap-İsrail 6 gün savaşı (Haziran 1967) hakkında “Savaş ve Barış” adlı uzun bir şiir yazmıştım. Bu şiir “Kiraz Zamanı” adlı kitabımda yayınlanmıştı. Şiir aslında 6 Gün Savaşı’nı değil, Ortadoğu tarihinin geleceğini, bugününü, yarınını anlatıyor(du). 2011’in ocak ayında Lübnan’ı, kasım ayında İsrail’i dolaşırken bu şiirin yaptığı kehaneti düşündüm, nasıl oluyor bu iş? Nasıl olduğunu André Malraux biliyordu. Onun haklı olduğunu günümüzün siyasetçileri, siyaset bilimcileri, ekonomistleri, cafcaflı uzmanları, gerçekler ve sorunlar karşısında uğradıkları bozgunlarla, her gün doğrulamakta ve kanıtlamakta.
NE CEVAP VERECEK
Türkiye Cumhuriyeti’nin başbakanı da aynı durumda. Öyle olmasaydı Paul Auster’a “Sen kim oluyorsun be adam!” diye çıkışır mıydı?
Paul Auster, Can Yayınları’nda çalıştığım dönemde (1989-1996) Türkiye’ye seve seve gelebileceğini yazmıştı. İsrail’e gideceğini (geleceğini) dönüşte bize uğrayabileceğini söylüyordu. Bir terslik oldu, ne İsrail’e gitti, ne de Türkiye’ye geldi. 2012 yılında antidemokratik yasaların egemen olduğu Türkiye’de gazeteciler ve yazarlar hapiste olduğu için gelmek istemediğini söylüyor. Üstelik Türkiye’ye herhangi bir dış müdahalenin yapılmasını tavsiye etmiyor. Sadece, “Ben bu koşullarda Türkiye’ye gelemem!” diyor. Başbakan Paul Auster’a, “Sen, Gazze’ye bak!” diyor. Gazze ile Türkiye demokrasisinin ilişkisi ne? İsrail Başbakanı, “Sen Gazze’yi bırak, kendi ülkene bak!” derse, ne cevap verecek bizimki?
SONU ARAPLAŞMAK OLUR!
Başbakan sık sık, demokrasi ve insan haklarına göndermeler yapıyor. Türkiye Cumhuriyeti’nin anayasasında, milli eğitimle ilgili yasalarda, hükümetin “dindar gençlik” yetiştirmek gibi bir görevi mi var? “Fikri hür, vicdanı hür vatandaşlar yetiştirmek” çağdaş bir devletin görevi olabilir (ki olmalıdır). Cumhuriyet’in laik birey yetiştirme programı ile iktidardaki bir partinin dindar gençlik yetiştirme tasarısı aynı şey değildir. Anayasa’ya göre: Birincisi meşru, ikincisi gayrimeşrudur. Fikri ve vicdanı ipotekli nesiller yetiştirmek ancak selefi toplum mühendisliğinin amacı olabilir. Sonu Araplaşmak olur!
Başbakan, Paul Auster ile ilgili olarak da “Hapiste yatan gazeteciler ve yazarlar yüzünden Türkiye’ye gelmeyi reddediyormuş. Ah biz sana çok muhtaçtık, niye gelmedin? Aman gel. Gelsen ne olur, gelmesen ne olur yahu? Türkiye itibar mı kaybeder?” demiş.
Fikri ve vicdanı ipotekli bir ülke, hapse tıktığı gazeteci ve yazarlar için elbette utanç duymaz. Demokrasinin bulunmadığı bir yerde, fikir ve vicdanın da hiçbir itibarı olamaz.
Dindarlığın, evrensel demokrasi, evrensel düşünce ve evrensel vicdan ile herhangi bir ilişkisi yoktur. Dindarlık, etik ve ahlak bağlamında, bir erdem (fazilet) değildir!
Yazının Devamını Oku

Arap dünyasını anlamak için

YERLİ ve yabancı medyayı (gülümseyerek) okuyup dinliyorum: Mısır seçimlerinde 235 sandalye kazanan Müslüman Kardeşler’in Özgürlük ve Adalet Partisi ne yapacakmış? 124 milletvekilli Selefî Al-Nur partisinin yöneticileri Şeriat’ın yavaş yavaş geleceğini söylüyormuş. Liberal ve laik partiler koalisyonu olan Mısır Bloku 33 milletvekili çıkarmış. Arap dünyasını iyi tanıyanlar bunun böyle olacağını yazmışlardı zaten. Arap Baharı’na ilişkin yazılarımı hatırlayın: “Toplumsal yapı değişmeden Arap dünyasında ancak iktidar değişir, demokrasi asla gelmez. Toplumsal yapı İslamcılardan başkasını iktidara getirmez!” diye yazıyordum. Kazı koz anlayanlar, seçimlere karşı olduğumu sanıyorlardı. Oysa ben “Seçimlerden sonra iktidara İslamcılar gelince sakın şaşırmayın!” diyordum.
İSLAM’IN TEOKRATİK YORUMU
Yukarıdaki paragrafın gerekçelerini açıklamayı planlarken, Adonis’in büyük kızı Arwad Esber’in gönderdiği metin (l’Humanité, 17.01.12) işimi iyice kolaylaştırdı. Adonis 14 Ocak günü, Paris’te, Arap dünyası üzerine bir konuşma yapmış. Derdimi anlatmak için, bu konuşmadan alıntılar yapacağım. Adonis, “İslam’da birçok İslam var” dedikten sonra, Arap dünyasının en büyük sıkıntısının İslam’ın teokratik yorumundan kaynaklandığını söylüyor:
“Arap dünyasında devrimden söz edenler, toplumun değişmesinden asla söz etmezler, sadece yönetimlerin ve yönetenlerin değiştirilmesine değinirler. Eski ve miadı dolmuş yapıları değiştirmeyi asla denemezler. Sadece iktidar söz konusu edilir. Arap’ın ya da Müslüman’ın bilinçaltında, hiçbir zaman toplumsal sorunlar olmadı. Durum böyle olunca, toplumu değiştirmek için yeni düşüncelere ihtiyacımız olamaz. Arap dünyasındaki çatışma aslında toplumu değiştirmeyi amaçlamaz, iktidara karşı yeni bir iktidar içindir kavga.”
İSLAM’DA BİRÇOK İSLAM
“Bu durumu tersine çevirmek için, din ile devleti (toplumsal, kültürel ve siyasal olan ne varsa) kesinlikle birbirinden ayırmak zorundayız. Bunu yapmazsanız nasıl devrim yapacaksınız? İslam çözüm yolu değildir, sorun İslam’dan kaynaklanmaktadır ve ilkin onunla yüzleşmek gerekir. Başından bu yana, Arap tarihi bir tür kendine karşı bir soykırım (autogénocide) tarihidir. Doğal olarak, bundan dolayı, bu dünyanın bütün yönetimleri despot ve kokuşmuştur. Çünkü şiddet bu yönetimlerin bir parçasıdır. Toplumun genel yapısı değiştirilmezse herhangi bir şey yapmak mümkün değildir. İsimler değişir, rejimler değişir ama biz ilerleyemeyiz...”
“İslam dininde birçok İslam vardır. Bunlardan biri olan teokratik İslam, Arap dünyasına egemen olan kültürel ve sanatsal İslam’dan tamamen farklıdır. Bu İslam, iktidarlar vasıtasıyla, din, siyaset ve para arasındaki korkunç ilişki aracılığıyla toplumlarımıza dayatıldı.”
Elbette Arap toplumlarını kötürüm eden İslam’ın teokratik yorumudur. Bu yorumun egemen olduğu toplumlarda yapılan ve yapılacak sözde demokratik seçimler hiçbir iyileştirme yaratamaz.
İSLAM’DA DEMOKRASİ YOKTUR
“Bu dinsel ortamın dışına çıkamazsak, bizi yöneten rejimleri değiştiremeyiz. Arap Baharı devrimlerine bakın: Gençler sokaklara indi, çok güzel! Ama bu gençlik bugün bir kenara itilmiş durumda. Eski egemenler yerlerinde duruyor [...] Batı, Arap aydınlarının, filozoflarının, şairlerinin söylediklerini anlamaya çalışmıyor, onları neden dinlemiyor? Toplumu derinlemesine ancak onlar değiştirebilir, iktidar sahipleri değil.”
Batı, Arap toplumların İslam’ın teokratik ve selefî yorumu karşısında özgürleşmesini istemiyor. Arap toplumları aynen kalsın ama kendi istediği ekipler iktidara gelsin istiyor.
Arap dünyası içinde bulunduğu ideolojik ortamda, “Din” ile “Devlet”i birbirinden ayıramaz ve bu “ayrılma” olmadan demokrasi rüyadan ileri gidemez. İslam demokrasisi diye bir şey yoktur!.. İslam ülkeleri kesinlikle laikleşmeden, demokratikleştirici ve kurtarıcı olarak davet edilen (gelen) Hıristiyan yabancılar, tıpkı Irak’ta olduğu gibi, elbette cesetlerin üzerine işerler.
Bu nedenle, oturması için, “Arap Devrimi”ne süre isteyen uzmanların(!) yazılarını okudukça kahkahayla gülüyorum! Ve Arap dünyası laikleşinceye kadar süre veriyorum! Bonkörüm ben!
Yazının Devamını Oku

İslam’a kadın üzerinden saldırmak

CUMHURİYET gazetesinin 3 Aralık 2011 tarihli sayısında Diyanet İşleri Başkanı Mehmet Görmez’le ilgili bir haber yayınlandı:  “Diyanet İşleri Başkanı Mehmet Görmez, Batı’nın yeni bir İslam imajı oluşturmak için kadın konusunda özel olarak belirleyerek bunun üzerinden İslam’a saldırdığını söyledi. ‘Kadın Konulu Dini Yayınlar’ın ele alındığı 5. Dini Yayınlar Kongresi dün düzenlenen törenle başladı. Diyanet İşleri Başkanı Görmez, kadın konusunun ve kadına bakışın, modern dünyada en önemli medeniyet kriterlerinden biri olarak görüldüğünü belirtti. Modern zamanlara gelindiğinde, Müslüman yazar, âlim ve entelektüellerin kadın konusunda bir düşünce ve söylem kriziyle karşı karşıya kaldıklarını dile getiren Görmez, ‘Dünyanın Batı yakasında, küresel siyasetin aktörleri yeni bir İslam imajı oluşturmak için kadın konusunda özel olarak belirleyip, bunun üzerinden İslam’a saldırınca, söz konusu kriz daha da büyümüştür’ diye konuştu.”
ANAKRONİK BİR DURUM
Diyanet İşleri Başkanı, bir Cumhuriyet kurumunu temsilen konuşuyor ama dünyanın ve Türkiye’nin içinde bağlı bulunduğu gerçekleri görmezden geliyor: 1. Batı, Türkiye’de ve İslam ülkelerindeki kadının durumunu eleştirmekte, ancak bunu kullanarak İslam’a herhangi bir saldırıda bulunmamaktadır. Böyle bir iddiada bulunmak gerçeklerle çelişmektedir. 2. Doğrudur: Kadının durumu ve kadına bakış kuşkusuz, çağdaş dünyanın en önemli uygarlık ölçülerinden biridir. Dahası en önemlisidir. Başkan’ın bu durumdan bir şikâyeti mi var? 3. Kriz nerededir? Batı ile İslam dünyası arasında mı, yoksa İslam dünyasının içinde mi? Sanırım bunalım daha çok İslam dünyasının içinde. Örneğin, AKP’nin iktidara gelmesinden bu yana söz konusu bunalım Türkiye’de giderek artmaktadır. 4. Batı’da kadına bakış, evrensel ve yerel birtakım imzalı belgelere, yasalara dayanmaktadır. İslam dünyasında ise Kuran ve hadisler dışında herhangi bir belge ve yasaya değil, devletin ve dinsel kamuoyunun hoşgörüsüne dayanmaktadır. Anakronik bir durumdur.
HANGİ İSLAM ÜLKESİNDE?
Türkiye Cumhuriyeti’nin Diyanet İşleri Başkanı konuşmasını kadının Türkiye’deki durumu ile ilgili yapmışsa ona göre konumlanırız. İtirazı dünya ölçeğinde ise tavrımız başka olur.
Laik cumhuriyetin koruması altında olan Türkiye kadınının özel durumunu bir yana bırakalım, kadın dünyanın hangi İslam ülkesinde insan haklarına eksiksiz sahip?
Kadın hakları başta Birleşmiş Milletler olmak üzere anlaşmalarla, sözleşmelerle belgelenmiş durumda. Buna karşın, dünyanın bütün ülkelerinde kadınların başlıca sorunları şunlar: İş ve çalışma hayatında kadınlara yönelik negatif ayrımcılık. Dünya çapında kadınların eğitim-öğretim hakkından yoksun veya ikinci planda bırakılması. Birçok İslam devletinin hukuki düzenlemelerinde kadın/erkek ayrımı yapılması ve özellikle miras hukuku ve medeni hukuk düzenlemelerinde kadınlara negatif ayrımcılık uygulanması. Birçok ülke ve bölgede, kadınların eş seçme, evlilik, boşanma ve diğer temel medeni haklarının tanınmaması. Kadınlara yönelik fiziki şiddet ve psikolojik baskının en çağdaş ülkelerde bile tam anlamıyla kırılamamış olması.
HAKLARI KORU, YETER
Müslüman ülkeler kadın haklarında bu sorunların kaçını aşmış durumda. Bizim Diyanet İşleri Başkanımızın kadın üzerinden bunalım yaratmakla suçladığı Batı ülkelerinde sorunun yüzde doksanı çözümlenmiş durumda ise Müslüman ülkelerde bunun tam tersi. Bu nedenle Müslüman ülkelerde kadın haklarını eleştiriyorlar. Ben de eleştiriyorum!
Biçimsel olduğu için seçme ve seçilme hakkını bir yana bırakalım. İslam ülkelerinde aile hukuku çoğunlukla İslam hukukuna dayanıyor. Bu nedenle kadınların mağdur edildiği çok ülke var. Özelikle boşanma konusunda Yemen, Cezayir, Pakistan kadınların en çok mağdur olduğu ülkeler. Sudan’da, Malezya’da, Endonezya’da bu konular sorun olarak yansımıyor. Kadın örgütlerinin çoğu iktidar denetiminde.
Lafı uzatmaya gerek yok: Bir Cumhuriyet kurumunu temsil eden Diyanet İşleri Başkanı Cumhuriyet’in kadınlara verdiği (hile yapmadan) hakları açıkça ve mertçe korusun, bu bile yeter.
Yazının Devamını Oku

Gaston Gaillard ve Türkler

“FRANSIZ Büyükelçisine Mektup” başlıklı yazım (1 Ocak 2012) yayınlandıktan sonra okurlardan olumlu tepkiler aldım. Yazımın yabancı dillere çevrilip (benim ya da Hürriyet gazetesi tarafından) dünyaya yayılması isteniyor(du). Bunlardan biri de eski bakanlarımızdan Sayın Bülent Akarcalı’nın mektubu. Şöyle yazıyor: “Sütununuzda yayınladığınız yazının Fransızcasının Fransız basınına ve milletvekilleri ile senatörlerine gönderilmesi ciddi etki yaratır. Geçmişte benzer konularda hazırladığım çeşitli dillerdeki mektupları paket halinde o ülkedeki elçiliğimize gönderirdim. Onlar da elden dağıtırlardı. Saygın gazeteci ve edebiyat adamı kimliğiniz yazının tarihi içeriğine önemli inandırıcılık kazandıracaktır.”
Sayın Akarcalı’ya son cümlesi için
teşekkür ederim.
SIRADAN BİR TARİHÇİ DEĞİL
Doğrusunu söylemek gerekirse, yazının yabancı dillere çevrilip ilgili ülkelerde dağıtılması çok iyi olur. Ancak bunu yapmak ne benim ne de Hürriyet gazetesinin işi. Bu iş Dışişleri Bakanlığı’na ve Paris Büyükelçiliği’ne düşer.
G. Gaillard’ın “Türkler ve Avrupa” (“Les Turcs et l’Europe”, “The Turcs and Europe”) adlı kitabından 2000 yılından bu yana kaç kez söz ettim, sayısını unuttum. Acaba Dışişleri Bakanlığı ve Paris Büyükelçiliği G. Gaillard’ı ve kitabını merak etti mi?
Gaston Gaillard’ın kitabı 1920 yılında yayınlandı ve bildiğim kadarıyla bir daha basılmadı. Belki de 1920 yılında Türklere olumsuz önyargılarla saldırmadığı için tekrar yayınlanması engellendi. Gaston Gaillard sıradan bir tarihçi değil, kitabı yayınlayan “Librairie Chapelot”nun belirttiğine göre çok önemli bir savaş tarihçisi. Kitap Ağustos 1920’de bitip aynı ay yayınlandığına göre: Henüz I. ve II. İnönü savaşları (1921) yapılmamış; ancak Sèvres antlaşmasının (10 Ağustos 1920) parçaladığı Osmanlı İmparatorluğu haritasına yer verildiğine göre kitap bu antlaşma ile sona eriyor ve ay sona ermeden yayınlanıyor. TBMM ve Fransa arasında Ankara antlaşması da henüz yapılmamış.
CUMHURİYET TAVLADI DİYEMEZLER
Kurtuluş savaşı girişiminin nasıl sonuçlanacağı henüz belli değil. Ama onur sahibi bir tarihçi çıkıp Avrupa’nın Türklere karşı ırkçı bir politika sürdürdüğünü, I. Dünya Savaşı’nın Osmanlı’ya karşı bir tür Haçlı savaşı olduğunu yazıyor. Ardından, 1920 yılında Ermeni sorununa el atıp, Kafkaslar’da ve Doğu Anadolu’da yaşananları anlatıyor, ki anlattıklarından bir Soykırım izlenimi edinmek mümkün değil. Ermeni gailesinde Britanya, Fransa ve ABD’nin oynadığı korkunç rol tasvir edildikten sonra kitabın sonunda Osmanlı-Ermeni çatışmasında Çarlık Rusya’sının oynadığı oyunlar anlatılıyor.
Kitabın 1920 yılında yayınladığı düşünülürse, kimse Gaston Gaillard’ın Cumhuriyet tarafından tavlandığı iddiasında bulunamaz. Bu bakımdan kitap çok önemli! Her bakımdan (Osmanlı’nın sömürülmesi, Helenleşmiş Anadolu efsanesi, 5 milyonluk Ermeni nüfusu tevatürü, ABD Başkanı Wilson ile Britanya Başbakanı Lloyd George’un şirret kumpasları, Fransız’ın ikiyüzlülüğü, vb.) çok önemli ama bizim tarih bilgin ve bilicilerinin bundan haberleri olduğuna dair bir bilgimiz yok. Belki kusur bizdedir!
MİDE BULANDIRAN KİRALIK YÜZLER
Bu yazıyı şu anda ABD’de yazıyorum. ABD internetini açmış Gaston Gaillard ve kitabını arıyorum. Yüzlerce giriş var. Bunlardan birinin başlığı: “The Other Side of Falsified Genocide” (www.tallarmenian.com/gaston.htm).
Okudukça, malum televizyon tetikçi-bülbüllerinin, kiralık gazete yazıcılarının yüzleri gözümün önüne geliyor ve midem bulanıyor. Hani şu Türkiye Cumhuriyeti’nin dil ve tarih tezlerinin uyduruk olduğunu yazıp söyleyenler. Elbette onlar da Gaston Gaillard’ı okumadılar. Cavalli-Sforza’nın Göç Yolları’nı, dil ailelerini anlatan kitaplarını da okumadılar.
AMAZON COM’DA BULABİLİRSİNİZ
Kitabın İngilizce çevirisi 1921 yılında Londra’da yayınlanmış: (London: Thomas Murby & CO. 1 Fleet Lane, E.C.) Çevirmeni belli değil. Türk düşmanlığının doruklara çıktığı 1921 yılında adını koymayı göze alamamış olmalı. Ama yayıncıyı kutlamak gerek.
1921 baskısını ve bu baskının Nabu Press tarafından yapılan tıpkıbasımını (14.10.2011) Amazon Com’da bulabilirsiniz.
Buraya gelmeden, kitabın Türkiye’de yayınlanması işini bir yayıneviyle görüştüm. Ay sonunda ülkeye dönünce, tekrar konuşacağım. Bu kitabı yayınlamak bir vatan borcudur, ulusal görevdir. Ben hâlâ “vatan borcu”na ve “ulusal görev”e inanan biriyim.
Yazının Devamını Oku

Mustafa Kemal döneminde ekonomi

13 Kasım 2011 tarihinde yayınlanan “Arap Devletlerinde Din ve Anayasa” başlıklı yazımı eleştiren bir okur, laik cumhuriyetin günümüze çamurlu yollardan başka bir miras bırakmadığını, günümüzde Ankara-Konya hızlı treninde kapuçino içerek püfür püfür gidilebildiğini yazdı. Bu okur yakın tarihimizi bilmiyor. O halde öğretelim!
Atatürk ülkeyi 15 yıl (1923-1938), İnönü 12 yıl (1938-1950) yönetti. 1950-2002 yılları arasında, birkaç yıl dışında, ülkeyi sağcı hükümetler yönetti. AKP 2002’de iktidara geldi. Cumhuriyet işe sıfırın altından başlamıştı, AKP hükümeti demir-çelik, çimento, mensucat, otomotiv, cam, maden, elektrik, elektronik, petro-kimya sanayi ile orta ölçekte sanayileşmiş bir ülke buldu. 1924 yılının tersane ünitesi 2011 yılının (olmayan) uçak sanayinden çok daha önemlidir. Nankörlük cehaletle sınırlı değil! Bu nedenle bütün cahil ve nankörlere bir kitap tavsiye edeceğim: Bilsay Kuruç, Mustafa Kemal Döneminde Ekonomi, Büyük Devletler ve Türkiye, 2011. Şimdi, çamur ve toz-topraktan başka miras(!) bırakmayan Cumhuriyet’in yapabildiklerini hatırlayalım:
AZ ZAMANDA ÇOK İŞ
1924: Gölcük’te tersane ünitesi kuruldu; Devlet Demiryolları kuruldu; İstanbul-Ankara arasında ilk yolcu uçağı seferi yapıldı; Türkiye İş Bankası kuruldu. 1925: Danıştay kuruldu; Türk Hava Kurumu kuruldu; Aşar vergisi kaldırıldı; Eskişehir Cer Atölyesi’nde demiryolu malzemesi üretecek üniteler kuruldu; Adana Mensucat Fabrikası; Türk yapımı ilk planör uçuruldu; şeker fabrikaları kurulmasıyla ilgili kanun çıkarıldı. 1926: Demir çelik sanayinin kurulmasıyla ilgili kanunlar çıkarıldı; Eskişehir uçak bakım fabrikası; Alpullu Şeker Fabrikası; Ankara otomatik telefonu işletmeye açıldı; İstanbul’da inşaat demiri üreten ilk haddehane açıldı; Kayseri Uçak ve Motor Fabrikası; Bakırköy Çimento ve Uşak Şeker Fabrikası. 1927: Bünyan Dokuma Fabrikası; Ankara-Kayseri demiryolu; İstanbul Radyosu yayına başladı; Samsun-Havza-Amasya demiryolu; Bursa Dokumacılık Fabrikası açıldı. 1928: Anadolu Demiryolu Şirketi yabancılardan satın alındı; Haydarpaşa-Eskişehir-Konya ve Yenice-Mersin demiryolları yabancılardan satın alındı; Ankara Çimento Fabrikası; Halka okuma-yazma öğretmek için Millet Mektepleri açıldı ve 8 yılda 3 milyon kişiye temel eğitim verildi; Ankara Numune Hastanesi; Refik Saydam Hıfzıssıhha Enstitüsü; İstanbul Bomonti’de Türk Mensucat Fabrikası; Ankara-Zile demiryolu; Malatya elektrik santralı; Kütahya-Tavşanlı demiryolu; Gaziantep Mensucat Fabrikası. 1929: Mersin-Adana demiryolu yabancılardan satın alındı; İstanbul-Ankara arasında telefon konuşmaları başladı; Ayancık Kereste Fabrikası; Trabzon Vizera hidroelektrik santralı; Haydarpaşa Limanı yabancılardan satın alındı; Kütahya-Emirler, Fevzipaşa-Gölbaşı demiryolu hizmete açıldı. 1930: Ankara-Sivas demiryolu ulaşıma açıldı; Kadınlar belediyelerde seçme ve seçilme hakkı kazandı; Ankara-Şarkışla demiryolu; İstanbul Galata Köprüsü’nden 70 yıldır alınan geçiş ücreti kaldırıldı; Ankara Etnografya Müzesi açıldı. 1931: Bursa-Mudanya demiryolu yabancılardan satın alındı; Gölbaşı-Malatya demiryolu; 10 ilde bölge sanat okulu açıldı; Çocuk Esirgeme Kurumu kuruldu; Türkiye Cumhuriyeti Merkez Bankası kuruldu; Türk Tarih Kurumu kuruldu. 1932: Devlet Sanayi Ofisi kuruldu; Samsun-Sivas demiryolu açıldı; Sanayi Teşvik Kanunu ile toplam 1473 işletme teşvikten yararlandı; İzmir Rıhtım İşletmesi yabancılardan satın alındı; Türkiye Milletler Cemiyeti’ne üye oldu. 1933: Eskişehir Şeker Fabrikası; Sümerbank; Adana-Fevzipaşa ve Ulukışla-Kayseri demiryolu; İller Bankası; Halk Bankası; İstanbul Üniversitesi; Devlet Hava Yolları; Ankara’da yüksek Ziraat Enstitüsü açıldı.
OSMANLI’NIN BORCU DA CABASI
Yer kalmadığı için ilk on yılın dökümüyle yetiniyorum. Türkiye Cumhuriyeti kuruluşundan itibaren, 1854’te Osmanlı Devleti’nin İngiltere’den aldığı borçtan başka, Lozan Antlaşması’na göre, Osmanlı’dan kalan borçları ödemiştir. Türkiye’nin 1938 yılı itibariyle dış borcu 236 milyon dolar, 2010 yılı ilk çeyrek itibariyle 291 milyar dolardır. Cumhuriyet, ilk on yılda aldığı dış borcu sanayi yatırımlarına kullanmış, AKP ise dış borcu yeni borçla ödemektedir..
Son olarak: İlk Türk denizaltısı 1939 yılında, ikincisi 1940’ta Haliç’te denize indirilmişti. Trende kapuçino içmeyi bir marifet sanan okuru layık olduğu yere gönderelim. Ancak, ülkeyi yöneten kadrolar da aynı kafada!
Yazının Devamını Oku

Gerçek iktidar

DEĞERLİ bilim insanı Ergin Yıldızoğlu Cumhuriyet gazetesindeki sütununda “Tek Parti Egemenliği Yapışkan Statüko” başlıklı önemli bir yazı yayınladı (09.11.2011). Benim de üzerinde durduğum “Gerçek İktidar” sorununu bilimsel olarak açıkladı. İşin teorik yanını bir tarafa bırakıp, uygulamalı süreci açıklamaya çalışacağım: 29 Ekim 1923’te kurulan Cumhuriyet’in sonuna ilk adım 12 Mart 1971 darbesi ile atılmış, 12 Eylül 1980’de son darbe vurulmuştu. 12 Mart’ta sarsılan cumhuriyetçi “Gerçek İktidar” 12 Eylül’e kadar devam etti. 14 Mayıs 1950 tarihinde Demokrat Parti iktidara geçti ama Mülkiye’den Adliye’ye ve Emniyet’e, oradan Milli Eğitim’e ve öteki devlet kadrolarına kadar bütün devlet örgütü Cumhuriyet’in devrimci potasında eğitim görmüştü. Bu kadronun içinde elbette bu modele muhalif unsurlar da vardı. 14 Mayıs 1950 seçiminde Demokrat Parti’ye oy vermiş olanların çoğunluğu da Cumhuriyet idealine bağlıydı. Bu nedenle önce 1960 kadar Demokrat Parti, daha sonra, 1965’ten itibaren Adalet Partisi, cumhuriyet ideolojisine bağlı kadrolarla uğraşmak zorunda kaldı. Bu kadro 65 yaşına ulaşıp emekli oldukça seyrelmeye başladı. Önce 12 Mart bu kadroyu devlette epeyce ayıkladı, 12 Eylül öldürücü darbeyi vurdu.
MÜLKİYEYİ, ADLİYEYİ VE EMNİYETİ ELE GEÇİRİN
Ama bu arada, Ergin Yıldızoğlu’nun Gramsci’ye dayanarak yazdığı gibi: “Pasif Devrim, siyasi iktidarı almadan ilerler, giderek devlet olarak bildiğimiz, siyasi/idari kurumlar, ilişkiler ağının sinir düğümlerine (iktidarın kristalleştirdiği ve dağıtıldığı noktalara) ulaşır. Bu noktaya kadar aşağıdan yukarı, toplumdan devlete doğru ilerleyen süreç, bu noktadan sonra devletten topluma doğru, pasif devrim sürecini hızlandırarak ilerler.”
1923-1950 arasında pasif devrim devletten topluma doğruydu, 1950’den sonra toplumdan devlete doğru süreci başladı. Bu sürecin temel direği ve lokomotifi imam hatipler oldu. (İHL Mezunları ve Mensupları Derneği hazırladığı yeni anayasa raporuyla ne denli cumhuriyet karşıtı olduğunu artık ilan etmektedir.) Bunu öğrenci yurtları, hazırlık kursları ve meslek örgütleri dayanışması izledi. Pasif devrim süreci devleti ele geçirme evresine geldiği zaman bir cemaat önderi “Mülkiyeyi, adliyeyi ve emniyeti ele geçirin” talimatını verdi. .
AKP’YLE DEVLETTEN TOPLUMA DOĞRU SÜRECİ
2002 yılına kadar aşağıdan yukarı doğru ilerleyen pasif devrim, o yıl AKP’yi iktidara taşıdı. AKP’nin iktidara gelmesiyle birlikte “devletten topluma doğru süreç”i başladı. Artık tarihe karışmış olan YÖK kavgası; imam hatip mezunlarının yükseköğrenim kanallarına kolayca girmesini sağlayacak önlemlerin alınması mücadelesi; üniversiteye giriş sınavlarının imam hatip mezunlarının lehine düzenlenmesi çabaları; orta ve yükseköğrenimin özelleştirilmesi politikaları, bunların hepsi, AKP hükümetinin bir “epistemik topluluk” (yani kendine göre yandaş aydın kadrosu) yaratma programının en önemli parçasıdır.
Ergin Yıldızoğlu’nun ilham kaynağı olan Yalçın Doğan 5 Kasım 2011 tarihli ve “Doçentlik jürileri de tamam” başlıklı yazısında ‘hükümet güdümlü pasif devrim’in son örneklerinden birini veriyor: “Üniversitelerarası Kurul, sayısı 170’e ulaşan üniversite rektörleri ile her üniversiteden temsilcinin katıldığı 340 öğretim üyesinden oluşuyor. Son yıllarda kurulan üniversitelere atanan rektörlerin çoğu aynı görüşü temsil ediyor.” Ki şimdilik, her yıl 4 binden fazla öğretim üyesi doçentlik sınavına giriyor. Otuzdan fazla sınav komisyonlarını Üniversitelerarası Kurul seçiyor. Demek ki doçentler tek bir tornanın ürünü olacak.
GELECEĞİNİZİN TASVİRİ; İSTERSEN CİDDİYE ALMA
Bir başka örnek: Mahmut Lıcalı’nın 04.01.2012 tarihli haberinden öğrendiğimize göre: Türkiye’deki İlahiyat ve İslam İlimleri fakültelerinin sayısı yeni kurulan iki fakülteyle 38’e çıkmış. Bakanlar Kurulu vakıf üniversitelerinin ardından ilk kez bir devlet üniversitesinde İslami İlimler Fakültesi’nin açılmasına izin vermiş. 2007 yılında Türkiye’de toplam 20 ilahiyat fakültesi varmış, bu sayı yeni kurulan fakültelerle birlikte 38’e yükselmiş. 2007 yılında 813 kontenjanı olan ilahiyat fakültelerinin kontenjan sayısı 2011 ÖSYS’de 8 bin 25’e çıkmış. Bu sayının 2012’de 9 bini geçeceği tahmin ediliyormuş. Amaç artık gizli değil: Dine dayalı gerçek iktidarı kurmak ve buna karşı çıkacak bütün engelleri ortadan kaldırmak! AKP’nin yeni eğitim deformasyon taslağı (1+4+4+4) bunun bir başka kanıtı olacaktır!
Bu kadar din adamına, İlahiyat Fakültesi’ne, İslam İlimleri fakültesine gereksinim var mı? Bütün kadroları din eğitiminden geçmiş elemanlar tarafından doldurulmuş bir toplum, sadece kendisi için değil, dünya için de tehlikelidir. 2000’lerde İHL’nin gerçek yüzünü tanımladığım zaman benim bu saplantımla(!) dalga geçiliyordu. Ben sizin geleceğinizi tasvir ediyorum, ister ciddiye alın, ister almayın!
Yazının Devamını Oku

Fransa Büyükelçisi’ne mektup

SAYIN Büyükelçi, önce tanışalım: Ben, Özdemir İnce, Fransızca ile 1948 yılında ortaokulda tanıştım. (Babam, Mersin’i işgal eden Fransızlara karşı savaşmıştı ama Fransızca öğrenmemi istiyordu.) Türkiye’de Fransız dili ve edebiyatı okudum, Paris Üniversitesi Sorbonne’a bağlı “Institut des professeurs de français à l’Etranger”de Fransız hükümetinin burslusu olarak 1965 ve 1966 yıllarında öğrenim gördüm. Bunun dışında, 1983 ve 1986 yıllarında da Fransa’nın yazınsal çalışma burslarından yararlandım. Başta Rimbaud, Lautréamont, Aloysius Bertrand, René Char gibi şairler olmak üzere birçok Fransız yazarını Türkçeye çevirdim, kitapları yayınlandı. Bundan dolayı olacak, 1990 yılında, devletiniz tarafından “Officier de l’Ordre des Arts et les lettres” rütbesiyle onurlandırıldım. 1983 yılında Mallarmé Akademisi’ne ömür boyu “yabancı üye” seçildim. Fransa’da dört kitabım yayınlandı. Beşincisi bu yıl yayınlanacak.

‘SOYKIRIM DEĞİL’ DİYECEĞİM

Sözü, 577 milletvekili üyeli Fransa Ulusal Meclisi’nde 45 oyla onaylanan, Ermeni soykırımını kabul etmeyenleri cezalandıran yasaya getirmek istiyorum. Öneri Senato’da henüz onaylanmadı ama o sürecin tamamlanmasını beklemeyeceğim.
Bu sütunda bu konuda epeyce yazı yayınladım ama özellikle ikisi doğrudan doğruya Fransa ile ilgili: “Fransa Büyükelçisi Mutlu mu?” (28.01.2001), “Fransa Büyükelçisi Monsieur Paul Poutade’a Mektup” (21.12.2004). Bir de “Fransız Elçisi’nin Hac Seferi” (15.07.2005) tarihli bir yazım var.
Her yıl en azından bir kez Fransa’ya giderim. Birkaç ay sonra gene gideceğim. Bu gidişimde sorarlarsa, bizim “Ermeni Gailesi” olarak tanımladığımız olayların bir soykırım olmadığını söyleyeceğim, gerekirse böyle yazacağım. Böylece bir yıl hapis ve 45 Euro para cezasını göze alacağım. Param yok! Ceza parasını ödemeyeceğim için fazladan hapis yatar mıyım?

AMAÇ, TÜRKLERİ ASYA’YA KOVMAK

Sayın Büyükelçi, Fransız tarihçi Gaston Gaillard’ın 1920 yılında Chapelot Yayınevi tarafından yayınlanan “Türkler ve Avrupa” (Les Turcs et l’Europe) adlı kitabını duydunuz mu? Bu kitap 1920’den sonra neden bir daha yayınlanmadı acaba? 1915 olaylarını, bilgi kirlenmesi olmadan sıcağı sıcağına ve tarafsız olarak yazdığı için mi yeni baskıları yapılmadı? Yazar, kitabının VII. bölümü olan “Osmanlı İmparatorluğu’nun Parçalanması” bölümünde Osmanlı-Ermeni sorununu ele almaktadır.(Kitabın 262-297 sayfalarında yer alan bu bölümün fotokopisini size göndereceğim.) Yazara göre, genel olarak Doğu Sorunu’nun bir parçası olan Ermeni sorunu, Osmanlı İmparatorluğu’nu parçalama girişimlerinin yanı sıra Türkleri Asya’ya kovma amaçlarından vazgeçmeyen İtilaf Devletleri’nin (İngiltere, Fransa) kasıtlı tutumları yüzünden içinden çıkılmaz duruma gelmiştir.

ERMENİLERDEN SİZ ÖZÜR DİLEYİN

Sayın Büyükelçi, Fransa’da neden 600 bin Ermeni vatandaşınız var? Ermenistan sınır komşunuz mu? Bu soruyu sorduğum hiçbir Fransız doğru dürüst cevap veremedi. Çünkü kendilerine gerçekler söylenmemişti; ne Justin McCarthy’nin “Ölüm ve Sürgün” (“Death and Exile”) adlı kitabını, ne de bu kitabın sözünü ettiği “Archives des Affaires Etrangères de France, Levant, Arménie. 1918-1919” belgelerini okumuşlardı: 1 Kasım 1918 tarihinden itibaren Çukurova bölgesini işgal eden Fransa, bölgede bir Ermeni devleti kurma vaadiyle Ermenileri kandırdı. Önce gönüllü Ermeni taburları oluşturuldu. Daha sonra, ABD, Mısır, Suriye ve Fransa’dan 200 bin Ermeni gelmesi üzerine, Fransız Doğu Lejyonu’na bağlı Ermeni Lejyonu kuruldu. Bu özel birliğe Fransız üniforması giydirildi ve eline Fransız silahı verildi. (Aynı şeyi Çarlık Rusya 1914-1915’te Doğu Anadolu’da yapmıştı). Adı geçen birlik 1921 yılına kadar bölgede akıl almaz katliamlar yaptı. Fransa için utanç verici olan bu günleri Çukurova halkı “Kaç-Kaç Dönemi” olarak adlandırır. Yaşar Kemal’e sorun, size anlatır!
20 Ekim 1921’de TBMM hükümeti ile Fransa arasında imzalanan Ankara Antlaşması’ndan sonra Fransız işgal kuvvetleri Suriye ve Lübnan’a çekilirken yanında 50 bin Ermeni götürdü. Ardından, Fransızların Çukurova’da (Kilikya’da) yüzüstü bıraktığı Ermeniler önce Suriye ve Lübnan’a, daha sonra da Fransa’ya gittiler. Fransa’daki 600 bin Ermeni asıllı seçmenin öyküsü böyledir!
Kim kimden özür ve bağış dileyecek Sayın Büyükelçi? Sizce Fransa’nın kandırdığı Ermenilerden özür dilemesi gerekmiyor mu? Türkiye’den özür dilemesi gerekmiyor mu? Sömürgeciliğin faydalarını ders kitaplarına koyan Fransa kendi tarihiyle ne zaman yüzleşecek? Tabii, Türkiye tarihini saptırmadan, kendisini ve Türkiye’yi satmadan!
Yazının Devamını Oku

‘Mersin mucizesi gerçekleşiyor’

MERSİN, 16 Kasım 2011 günü, “Mersin Kenti Edebiyat Ödülü”nün beşincisini, Ticaret ve Sanayi Odası büyük salonunda yapılan görkemli törenle Leyla Erbil’e sundu. Daha önceki ödüllere Nezihe Meriç (2007), Tahsin Yücel (2008), Osman Şahin (2009) ve Latife Tekin (2010) değer görülmüştü.
Geçen beş yıl içinde Mersin Kenti Edebiyat Ödülü, değerlendirme ciddiyeti, ödülün yayınlanan gerekçesi, töreninin biçim ve içeriği, kent halkının ve yönetimlerinin (Valilik ve Büyükşehir Belediyesi) yakın ilgi ve işbirliği, ödül sahibine sunulan maddi ödülü (10 bin TL) ile ülkemizin en saygın, en önemli edebiyat ödülü haline geldi. 2012 yılından itibaren maddi ödülün ciddi oranda yükseltileceğini de öğrendim.

KENDİ DİNAMİKLERİYLE

Mersin’le ilgili gerçekleşen mucizelerden biri Mersin Kenti Edebiyat Ödülü idi. Öteki mucizeleri, Hürriyet gazetesi ile birlikte dağıtılan “MTSO (Mersin Ticaret ve Sanayi Odası) Haber” gazetesinden aktaracağım: - Akdeniz Oyunları için yapılması planlanan projeler Mersin’i tesis zengini yapacak; - Çin’den Tarım Fuarı’na milli katılım kararı; - Hamburg’da Mersin lojistiği tanıtıldı; - Mersin tesadüflerin kenti değildir; - Mersin limanı dünya sıralamasında ilk 100’de; - Mersin’e Çin ilgisi; -BAE, Mersin firmalarını bekliyor; - Mersin iş dünyası girdiği pazarlarda taşeron değil işin sahibi olacak; - Mersin Türkiye’nin istihdam şampiyonu.
Mersin, Ağustos 2010-Ağustos 2011 arasında yüzde 16’lık artışla Türkiye’nin istihdam şampiyonu oldu. Mersin geçmişte, Körfez Savaşı öncesinde her yıl Türkiye kalkınma ortalamasının iki misli kalkınmıştı. Günümüzde de teşvik almadan, kamu yatırımları olmadan, kendi dinamikleriyle hareket eden Mersin, tarım-gıda, lojistik ve turizm sektörlerinde, sanayi üretiminde kendi yağıyla kavrulmuş ama sanayide marka olma alanında birçok kenti geride bırakmıştır.

DİNLERKEN GÖĞSÜM KABARDI

MTSO Yönetim Kurulu Başkanı Şerafettin Aşut’un Mersin Kenti Edebiyat Ödülü töreninde yaptığı konuşmayı dinlerken ve “MTSO Haber”de okurken göğsüm kabardı. Birkaç alıntı yapacağım: “Mersin’i bir bilim ve bilgi kenti yapabilmek için üniversite sayımızı arttırıyoruz. Mersin’i yüksek teknolojinin merkezi yapabilmek için var olan Teknoparkımıza ek olarak yeni sektörel teknoparklar planlıyoruz. Nitelikli insan gücümüzü yetiştirmek için tüm sektörlerimizde lise-yüksekokul-fakülte zincirlerini oluşturduk.”
“Daha önemlisi, Mersin sanayi yapılanmasını, OSB’sini diğer OSB’ler gibi tarım arazilerine değil, tarım dışı arazilere yapmıştır. Yani, yeşil sanayiye öncü olmuştur.”
“Parasal sermaye, klasik ekonomiyi oluşturur. Bir kentin parasal sermayesi endüstriyel üretimi büyük olabilir. Ancak bunlar o kenti bir marka ve dünya kenti yapmaya yetmez. Parasal sermayeyi kültür sermayesi ile birleştirirseniz işte o zaman ‘Yaratıcı Ekonomi’yi oluşturmuş olursunuz.”

İKTİDARLA İLİŞKİSİ YOKTUR

Mersin’in hedefi bir “marka şehir”, bir “dünya kenti” olmak! MTSO Yönetim Kurulu Başkanı Şerafettin Aşut bu nasıl olacak, onu açıklıyor: “Yaratıcı ekonomi sadece parasal sermaye ile sadece endüstriyel üretim ve ihracat rakamları ile bir yere varılamayacağı gerçeğidir. Kültür sermayesi dediğimiz her çeşit sanat, medya, tasarım, mimari, müzeler gibi sosyal değerlerimizi, yani sosyal sermayeyi ekonomimize entegre etmek ve olaya bütüncül bakmaktır.”
“Mersin için bir dönüm noktası gördüğümüz 2013 Akdeniz Oyunları sürecinde bu yeni yaratıcı ekonomi ve kültür sermayesinin entegrasyonunu sağlayabilirsek, kenti her aşamada buna göre geliştirebilirsek, işte o zaman Mersin yaratıcı kent olur. İşte o zaman dünya kenti olur. 2013 Akdeniz Oyunlarıyla eşzamanlı bir Mersin Kültür Olimpiyatı düzenlenmeli...”

O dönemde Umberto Eco’yu dinlemek kim istemez! Mersin Opera ve Balesi, bir Portekiz operası, bir İspanyol balesi, elbette, sahneleyebilir. Bir Akdeniz Şiir Antolojisi muhteşem olur! Mersin mucizesinin iktidarlarla hiçbir ilişkisi yoktur! Engel olmasınlar yeter!
Yazının Devamını Oku

Sivas’ta işlenen insanlık suçu

SİVAS katliamı konusunda çok yazı yazdım. Bunlardan ilki, önce “Tarih Bağışlamaz” sonra “Yazmasam Olmazdı” adlı kitaplarımda yer alan “Sivas’tan Sonra” başlıklı yazımdır. 9 Temmuz 1993 tarihli Aydınlık gazetesinde yayınlanmıştı. Yazı şöyle başlıyordu:
“Devlet, hakem olması gerekirken yan tutarsa suç işlemiştir; ‘devlet’ devletliğini kanıtlamak gerektiğinde bunu yapmıyorsa suç işlemiştir; ‘devlet’ suç işlemişse devlet olma niteliğini yitirmiştir ve bir kez daha suç işlemiştir, çünkü devletin devlet olma niteliğini yitirmesi onun işleyebileceği en büyük suçlardan biridir. Böyle bir durumda bu ‘devlet’ yargılanır.”
Devletin yerine getirmediği görevlerin sorumluluğu hükümetlere aittir.

ZAMANAŞIMINDAN DÜŞECEK

Sivas davasında davacı durumunda olanlar ve sivil toplum örgütleri son günlerde yayınladıkları “Kamuoyuna...” başlıklı bildiride, “Sivas dışından gelen ve örgütlü bir biçimde eylem için orada bulunan kişi ve grupların kaçmalarına izin verildiği için bugüne kadar yalnızca 160 sanık yargı önüne çıkarılabildi” denildikten sonra, kanıt olarak sanıklardan Cafer Erçakmak, İhsan Çakmak ve Vahit Kaynar’ın durumları örnek verilerek Emniyet makamlarının görevlerini yerine getirmedikleri ileri sürülüyor. Ayrıca, davanın 7 firari sanığıyla ilgili davanın zamanaşımı dolayısıyla düşeceği, bu nedenle davanın “İnsanlığa Karşı İşlenen Suçlar” (Türk Ceza Kanunu Madde 77) bağlamına alınması isteniyor.

YARGILAMANIN TAMAMLANAMAMASI

Ceza Hukuku’nda uzman bir bilim adamına danıştım. Şöyle konuştu: “Zamanaşımı süresinin dolması bakımından TBMM’nin yapabileceği bir şey yok. Burada temel sorun, yargılamanın zamanında tamamlanmaması, sanıkların ‘bulunamaması’, yurtdışında kaçak olduğu saptanan sanıkların iadelerinin zamanında istenememesi gibi gecikme ya da geciktirmelerden kaynaklanıyor. Kemal Türkler davası gibi birçok dava bu şekilde zamanaşımına uğradı. Örneğin kolluk görevlilerinin karıştığı olaylarda, çalıştıkları birimler belli de olsa bunların bulunamadığı, duruşmaya getirilemediği birçok dava var. En son Hizbullah davasında, on yıllık tutuklama süresinin dolması nedeniyle tutuklu sanıkların serbest bırakılması tepki çekti. Halbuki, bu süre dolunca serbest bırakılmaları hukuka uygun. Burada sorun on yılda yargılamanın tamamlanamaması.”
İfade o kadar açık ki, bilim adamına “Devlet, suçluların yanında taraf mı tutuyor?” diye saçma bir soru sormadım. Ancak kimi hukukçulara göre de Mahkeme tarihsel örneklerin sürekliliğini göz önünde tutarak davayı yorumlayıp değerlendirebilir. Bu hususta karar verebilecek durumda değilim. Ancak kafam ve gönlüm davanın İnsanlığa Karşı İşlenen Suçlar’dan sayılmasından yana.

KONU ŞİKE OLDUĞU ZAMAN

Toplumsal Bellek Platformu ile yakınlarını faili meçhul cinayetlerde yitirmiş olanların konuyla ilgili girişimleri, TBMM Genel Kurulu tarafından 14 kez reddedilmiş. Ama aynı TBMM’nin, Sivas davası firarilerinin zamanaşımı ayrıcalığından yararlanmasını önlemek için de yasa çıkarması istendiği zaman, hukukçular, “Bazı fiilleri geçmişe etkili biçimde zamanaşımına tabi olmaktan çıkarması hukuken mümkün olmayan TBMM’nin, “Şike Davası”na müdahale izlenimi yaratan, “kişiye özel” kuşkusu doğuran bir kanun değişikliği yapması kamu vicdanının kaldıramayacağı bir durumdur” diyorlar. Bir TBMM düşünün ki konu “futbolda şike” olduğu zaman hukuk dinlemeden yasa çıkarıyor; konu Sivas Davası olunca, elinden bir şey gelmediğini söylüyor. Fakat son yıllarda onlarca davanın düşmesine yol açan lagarlık ve sorumsuzluğu önleyecek hiçbir şey yapmıyor.
Bir televizyon programında, “Dalga geçer gibi” Sivas katliamı kurbanları “Cayır cayır yanmadılar, dumandan boğuldular. Vicdanım rahattır” diyen, Madımak katliamı sırasında Sivas Belediye Başkanı olan Temel Karamollaoğlu yakında karşı dava açarsa hiç şaşırmam.
“Nürnberg” mahkemelerinde devletler de yargılanır. Anayasaya göre “Bir Hukuk Devleti” olan Türkiye Cumhuriyeti Devleti bu duruma düşmemelidir.
Yazının Devamını Oku

İsrail’in dikenli incirleri

YAZIMIN adına bakıp “dikenli incirler”in bir metaforik anlamı olduğunu düşünmeyin. Ben, Frenk İnciri, Hind İnciri de denilen, Mersinlilerin düpedüz Dikenli İncir dedikleri “Opuntia ficus-indica”dan söz ediyorum. Biz meyvesini severek yeriz. İshal ve dizanteriye karşı faydalıdır. Sindirim sistemini rahatlatır ve kabızlığı giderir. Şeker hastalarına iyi gelir. Kolesterol oranını düşürür. Tok tutar ve yemeklerden alınan yağın vücut tarafından emilimini azaltır. Bu özellikleri ile aşırı kilolarından kurtulmak isteyenler için de faydalı bir besindir. Yaprakları kaynatılarak elde edilen sıvı cildi nemlendirir ve taze tutar.
* * *
Hayfa’dan Yeruşelaim’e (Kudüs) giderken görünce birden afalladım: Bizim dikenli incirleri, meyve ağaçları gibi dikmişler. Yani anlayacağınız, bizim ören yerlerinde, mezarlıklarda unuttuğumuz bitkiyi ciddiye almışlar. Üstelik yükseklikleri iki metreyi geçmiyor. Tuhaftır bu dikenli incirler: Ülker geçen yıl bahçe kapısının önündeki kumlara bir somun-dal ekmişti. Bir yılda iki metreyi geçti ve bütün yaz meyve verdi. Demek ki bir hikmeti var bu bitkinin. Mersin Ziraat Odası durumu bir incelemeli. Yararlı olur! İsrail ve İsrailli için  toprak (Eretz) vatan anlamındadır. Dikenli incirler İsrail’in toprağa ne denli hırs ve sevgiyle bağlandığının büyük simgesi. İsrail toprağını gözle görmeyenler bu ülkeyi baştan başa çöl sanırlar. Öyle değil. Necef Çölü ve Gazze tarafı dışında İsrail’i gözümle gördüm. Kuzey İsrail bizim Ege’den, Marmara Bölgesi’nden geri kalmaz yeşillikte. Akdeniz’den doğuda Ürdün Nehri’ne kadar 40 kilometre içerilere kadar uzanan verimli tarım alanları var. Kudüs’ün güneyindeki Yahudiye Dağları ve çölünde ciddi bir yerleşim yeri ve tarım alanı göremedim.
* * *
Altı gün savaşını (5-11 Haziran 1967) herkes bilir de neden çıktığını bilene rastlamadım. İsrail, kuzeydeki Kinneret Gölü’nden güneydeki yarı çorak araziye su taşıyacak olan Ulusal Su Şebekesi’ni 1964’te tamamladı. Ertesi yıl Arap devletleri Ürdün Nehri’nden gelen suyun İsrail’e akmasını engelleyecek planlarını uygulamaya soktu. Bunun üzerine İsrail, Suriye’de inşa halinde olan barajlara 1965’te saldırıda bulundu. Bundan sonra karşılıklı saldırılar alıp başını gitti. Filistin Kurtuluş Örgütü’nün ülke içindeki sabotajları çoğaldı. Ardından işe Mısır karıştı. “Bizim vazgeçilmez görevimiz İsrail’i yok etmektir!” haykırışı, Mısır ile Suriye yöneticilerinin dilinden düşmüyordu. Savaş altı gün sürdü ve İsrail, Batı Şeria’yı, Doğu Kudüs’ü, Golan Tepeleri’ni ve daha sonra Mısır’a geri vereceği Sina Yarımadası’nı ele geçirdi. İsrail’in doğu Kudüs’ten vazgeçeceğini ve Golan Tepeleri’nden geri çekileceğini sanmam. Çünkü Galile Denizi de denen Kinneret Gölü’nün batı kıyısında bulunan Tiberya kenti ile gölün karşı (doğu) kıyısı arasındaki mesafe 6 kilometre. Golan Tepeleri gölden 500 metre yükseklikte bir balkon gibi. Tam karşıda Tiberya ve aşağıda tarım alanları ve yerleşim yerleri. Altı gün savaşından önce bu balkona mevzilenmiş top bataryaları İsrail için müthiş bir tehdit oluşturuyormuş. Şimdi Suriye sınırı Golan Tepeleri’nin doğusunda (arkasında) bir yerlerde. Suriye, İsrail’in işlenmiş topraklarını alayım derken Golan Tepeleri’nden oldu.
* * *
Benim bu topraklara olan ilgim 6 Gün Savaşı ile başlar. Haziran-Temmuz 1967’de “Savaş ve Barış” (Kiraz Zamanı) adlı uzun şiirimi yazdım. Ne Arap tarafı ne de İsrail tarafı itiraz etti. 2001-2002’de “Celile Günleri”nin (Ot Hızı) 12 şiirini yazdım. “Gördüğünü Kitaba Yaz” (Doğan Kitap) adlı kitabımda yer alan “Eretz İsrael, İsrail Toprağı”, “Yossi Sarid: İsrail’in kendi Atatürk’üne ihtiyacı var” ve  “Kutsal Topraklarda” adlı üç inceleme yazısı İsrail sorununa büyük bir ciddiyetle el atar. Yazılar yerinde, görerek yazılmıştır.
Bu yazıyı kaleme almaktaki amacım gayet açık ve basit: İsrail’i görmeden, Şeria’dan geçmeden, Golan Tepeleri’ne çıkmadan, Gazze’ye gitmeden İsrail üzerine, İsrail ve Araplar üzerine ciddi yazı
yazılamaz. Yazımı eski bakanlardan Yossi Sa-rid’in bir sözüyle bitireceğim: “Benim annem-ba-bam Polonya’dan gelmişlerdi, geri dönecek yerleri vardı. Ben burada doğdum, gidecek yerim yok!”
Yazının Devamını Oku

Türkler için yüzleşme ve özür dileme kılavuzu

BAŞBAKAN, CHP içindeki tartışmalarla ilgili olarak şunları söylüyor: “Neyi tartışıyorlar? Dersim meselesini tartışıyorlar? [...] Buradan CHP’ye aynı şekilde kendi tarihiyle de artık yüzleşmesini tavsiye ediyorum. Bundan daha iyi bir fırsat olabilir mi? CHP’nin Genel Başkanı, Tuncelili yani Dersimli. CHP, Dersim katliâmıyla bu dönem yüzleşmeyecek de ne zaman yüzleşecek. [...] CHP’nin, sadece Dersim katliâmıyla değil Milli Şef dönemiyle de hesaplaşması gerekir” (19 Kasım 2011 tarihli gazeteler).
Başbakan’ın sözünü ettiği dönem CHP’nin özel tarihi değil Türkiye’nin tarihidir!
* * *
Türkiye ilkin şuna karar vermelidir: “Dersim İsyanı” mı, yoksa “Dersim Katliamı” mı? Birinci Dersim Harekâtı 20 Mart 1937-Kasım 1937 tarihleri arasında; İkinci Dersim Harekâtı ise 2 Ocak 1938-Aralık 1938 tarihleri arasında yapılmıştır. Buna göre 20 Mart 1937-Aralık 1938 tarihleri arasında Dersim bölgesinde bir ayaklanma vardır ve bu ayaklanma TSK tarafından epeyce kan dökülerek bastırılmıştır. Bu bilinen bir şey!
“Dersim harekâtı” döneminde Gazi Mustafa Kemal Atatürk Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı’dır. İsmet İnönü (1 Mart 1935-25 Ekim 1937); Celal Bayar (25 Ekim 1937-11 Kasım 1938) tarihleri arasında başbakandır. Şükrü Kaya İçişleri, Kazım Özalp Milli Savunma bakanıdır. Genelkurmay Başkanı ise Mareşal Fevzi Çakmak’tır. Yani harekâtı CHP değil Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti yaptı. Bu nedenle, bir yüzleşme ve özür dileme söz konusu olacaksa bunu CHP Genel Başkanı değil, günümüz Cumhuriyet hükümeti yapmalıdır. Hem de lafla değil TBMM’de bir yasa çıkararak.
Unutulmasın ki daha sonra Demokrat Parti’yi kuracak olan Celal Bayar, Adnan Menderes, Refik Koraltan, Fuat Köprülü ve daha niceleri Dersim İsyanı sırasında TBMM’de idi.
Şunu hemen haber vereyim ki Dersim için yüzleşmek ve özür dilemek zorunda kalacak olan mantık, aynı şekilde PKK terörizmine de uygulanmak zorundadır.
* * *
Ancak iş burada kalmamalı, Malazgirt’ten itibaren başlamalı ve günümüze kadar gelmeli. Dersim İsyanı’nın bastırılması için özür dileyecek mantık, Selçukluların ve Osmanlıların kazandığı bütün savaşlar, işgal ile kazanılan bütün topraklar için Safavilerden (İran), Irak, Suriye, Lübnan, Mısır için Araplardan, Libya, Cezayir ve Tunus için İslam âleminden ve Avrupa’dan; Bulgar, Romen, Yunanistan, Ukrayna, Kırım, Kafkasya, Sırbistan, Arnavutluk, Makedonya, Hırvatistan, Macaristan toprakları için bu ülkelerden; Viyana kuşatmaları için Avusturya’dan; deniz savaşları için İspanya, Venedik ve Cenevizlilerden; Kıbrıs, Rodos, Girit ve öteki Ege adalarının fethi için günümüz Yunanistan’ından özür dilemek gerekir. Unutulan varsa lütfen siz ekleyin.
* * *
Bu da yetmez, Osmanlı döneminde yıkılan Anadolu beyliklerinden özür dilemek zorunludur. Büyük Selçuklu ve Anadolu Selçukluları dönemi ile Osmanlı dönemlerinde kanla bastırılan bütün halk isyanlarından da çok samimi özür dilenmesi gerekmektedir.
İsterseniz bu isyanları sayalım: Mazdak, Kutalmış Olayı, Büyük Oğuz Ayaklanması, Babaîler Başkaldırısı, Musa Çelebi Olayı, Şeyh Bedrettin eylemi, Alevi kökenli eylemli direnişler (Şahkulu, Nur Ali Halife, Şeyh Celal, Atmaca, Zünnunoğlu, Kalender Çelebi); Celâlî eylemleri (Karayazıcı Halim Bey, Deli Hasan, Kalenderoğlu, Cennetoğlu, Karahaydaroğlu, Katırcıoğlu). Bu da yetmez Yavuz Sultan Selim’in yaptığı alevi katliamları, Patrona Halil Ayaklanması, Kabakçı Mustafa olayı, Yeniçerilerin ortadan kaldırılması için de özür dilenmelidir.
* * *
Neden sadece, aralarında Dersim İsyanı da olmak üzere Kürt isyan ve ayaklanmalarının bastırılmaları için özür dileniyor? Arapların şikâyeti üzerine Osmanlı tarafından Musul’dan sökülüp atılarak Karadeniz, Aydın ve Mersin’e iskân edilen benim sülalemden (Çakırlı) de neden özür dilenmiyor? Ayrıca, geçmişten özür dileyen bireylerin ve hükümetlerin, “şimdiki zaman”da özür dileyecek işler yapmaması gerekir.
Yazının Devamını Oku

Çocuklar haklıdır!

BİR pazar öğle yemeği için Tansu ve Ertuğrul Özkök’ün evindeydik. Bizden sonra çocukluğunu bildiğimiz kızları Gülümsün ve kızı Zeynep geldiler. Karşımıza oturdular. Zeynep iki-üç yaşında. Gözlerini dikmiş bana bakıyor. Bir ara anneannesi Tansu’nun kulağına bir şeyler fısıldadı. Tansu gülerek “Evet!” dedi.
Meğer Zeynep, beyaz sakalımdan dolayı anneannesi Tansu’ya benim aydede olup olmadığımı soruyormuş, Tansu da buna “Evet!” demiş. Zeynep’i yanıma çağırdım. Geldi. Sohbet ettik. Benim neden gökten indiğimi sordu. “Çocukları görmek için” dedim, “Tansu’yu, Ertuğrul’u, Gülümsün’ü de görmeye gelirdim onlar senin kadarken” dedim.

Ayrılmadan boynuma sarılıp öptü beni. Ben de “Seni de götüreyim mi evime?” diye sordum. “Hayır ben gelmeyeyim ama sen aşağı in!” dedi.

Bir gün Nazlı ve Orhan Alkaya’nın Cihangir’deki evindeyiz. Kızları Asude bana “Öz dede!” diyor. Asude’nin atanmış dedesiyim. Asude, Zeynep ile yaşıt. Vakit akşamüzeri, biz kalkmaya davrandık, Asude itiraz etti, “Nereye gidiyorsun Öz dede, gökyüzü daha lambalarını yakmadı!” dedi. Gelelim benim çocukluğuma:
Babam hapse girdiğinde altı aylıkmışım, dört buçuk yıl yattı. Bütün babaların bir süre hapse atıldıklarını sanırdım. Babam hapisteyken bize İzzet amcam bakardı. İzzet amcam elektrik fabrikasında çalışırdı. Maaşını fabrikanın tavanından yağan paralardan topladığını sanırdım ve neden daha fazla toplamadığına üzülürdüm.

DİPLOMASINI HEMEN YIRTSIN!

Çocukların zihinsel dünyası ile kimse yarışamaz! Adını anmayacağım, ağız kirletir! Beyin ve ruh bakımından müflis, bir rüzgârgülü yazıcıya güya bir arkadaşı yazmış: Meğer yazıcının arkadaşının çocuğu anaokuluna başlamış. (Çocuk) iki gün boyunca ağzına su koymayı reddedince tutup doktora götürüyor. Doktor anlamayınca çocuk psikolojisine havale ediyor. Psikolog çözüyor çocuğu: “Atatürk içimizde yaşıyor. Su içersem boğulur.” Hemen, Atatürk’ün Florya’da denize girerken çekilmiş fotoğrafları bulunuyor, zar zor ikna ediliyor çocuk. Üstelik, “Benzer vakalarla daha karşılaştım” diyor psikolog. Yazıcının yorumu şu: “Bunun üzerine artık hiçbir şey yazılamaz!”

Yazıcının yazısının konusu Kemalizm ve Atatürkçülük (daha doğrusu Atatürk) olduğu için, çocuğun güzel ve derin anlamlı yanılsamasının faturası Kemalizm ve Atatürk’e çıkıyor. Bu müflis yazıcı böyle zevzeklikler yapabilir. Peki “Benzer vakalarla daha karşılaştım!” diyen üfürükçü psikolog ne demek istiyor? Müflis yazıcının saplantısını paylaşıyorsa, diplomasını hemen yırtsın! Psikologlar odası var mı?
CNN’in sabah haberlerinde (08.11.11), Cumhurbaşkanı Gül’den çorap isteyen Helin’e “Cumhurbaşkanı ne iş yapar?” diye soruyorlar. Cevap veriyor: “Çocuklara şeker dağıtır!”

5 KITADA 1 ÖRNEK GÖSTERSENE

Peki beni aydede sanan Zeynep’in, yıldızları lamba sanan Asude’nin, cumhurbaşkanının işinin şeker dağıtmak olduğunu sanan çocuğun, tavandan yağan paraların maaş olarak toplandığına inanan Tekdiş Özdemir’in ruhsal-zihinsel durumlarını nasıl yorumlayacak müflis yazıcı ile üfürükçü psikolog? Atatürk yüzünden mi?
Atatürk diktatör müymüş? 1919-1938 yılları arasında yeryüzünün beş anakarasında Atatürk’ten daha demokrat bir lider göstersinler! O yıllarda İngiltere’nin kralı ve başbakanı, Asya ve Afrika’daki sömürgelerinde yaşayan insanları insan bile saymıyordu. ABD başkanı (belki) zencilerin ruhu var mıdır, diye tartışma yapıyordu. Taa 1970’lerin ortasına kadar. Avrupa’yı kimler yönetiyordu? Bu müflis yazıcı, 1970’lerde neden sosyalizmi getirmedi diye kızdığı Atatürk’e, şimdi beyni sulandığı için, çocukları bahane ederek karşı çıkıyor. Geçmişle yüzleşmeyi bırakın artık, sıkıysa (ucu size dokunmadan ama herkes için) günümüzün turfanda diktatoryasına bulaşın. Ancak o zaman özgürlükçü demokrat olursunuz.
Çocuk gün gelir, içinde yaşayan Atatürk’ün su içince boğulmayacağını, cumhurbaşkanının sadece şeker dağıtmadığını öğrenir. Ama o yaşta irticanın tezgâhından geçen çocuk, bütün özgürlüğünü yitirir ve bir daha zor kurtulur.
Yazının Devamını Oku