Kadın editörlerin tanrıçası: DV

Harper's Bazaar ve Vogue dergilerini bugünkü konumlarına getiren DV, yani Diana Vreeland, genç kızlığında gösterişsiz, utangaç bir kızdı. Okuldan atıldı, dans okuluna gitti.

‘‘Bayağı olmaktan hiç bir zaman korkmayınız, sıkıcı olmamaya dikkat ediniz’’

‘‘Dünyadaki en büyük bayağılık, gençliğe ve güzelliğe özenmektir’’

‘‘Duygularınız yoksa, güzelliğiniz de yoktur’’

‘‘Umut, pazarlanır ve satılır’’

Bunlar, 'Harper's Bazaar' ve 'Vogue' mecmualarına bugünkü konumlarını sağlayan DV'nin, yani Diana Vreeland'ın sözleri.

Annesi Emily K. H. Dalziel şımarık, sosyetik bir güzeldi. Babası Frederick Dalziel ise yakışıklı, kusursuz giyinen bir banker... 1906'da ailesi Paris'te vazifeli iken doğmuş, kızkardeşi Alexandra ile Avenue Foch'da bir demet hizmetçi ve iki dadı ile büyütülmüştü.

Dalziel'ler çocuklarını Deauville, Biarritz ve Cannes gibi o devrin moda şehirlerine götürmüşlerdi. Diana'nın eğitimi düzensizdi. Bir anne kızının güzel veya sevimli olmasını ister ama Diana bu sıfatlardan yoksundu. Gözlerindeki astigmat onu kör bakışlı, gösterişsiz yapmaktaydı ve üstüne üstlük bir de utangaçtı. Güzel annesi kızına çirkin bir yaratık gözüyle bakmaktaydı. Aile çok sosyetik olduğundan evlerinin salonlarında Nijinsky, Diaghilev, Chaliapin, Irene ve Vernon Castle ile tanışmıştı. Sarah Bernhardt ve Duse'yi sahnede görmüştü. 1911'de, dadıları iki kardeşi Kral Beşinci George'un taç giyme merasimini izlemek üzere Londra'ya götürmüştü. Vreeland ‘‘Burada ailem harikaydı, hiç bir olaydan geri kalmıyorduk, işte bu yüzden biz vizyonla büyütülmüştük’’ diye yazıyordu hatıralarında.

NEW YORK’A DÖNÜŞ

Birinci Dünya Savaşı patlayınca Dalziel ailesi New York'a geri dönmek mecburiyetinde kaldı. Diana, Brearley Kız Okulu'na yollandı. Okul sezonunun bitmesine yakın, anne Emily okula davet edilerek ‘‘kızınızı biz sınıfta bırakmadan siz okuldan alınız’’ denildi. Okuldan alınan Diana, New York'ta bir dans okuluna gitti. Hareketler, ritim ve disiplin ona hayal kurmayı öğretmişti. ‘‘Hakikatlerle vakit geçirmeyin, sadece halka bir imaj vermeye bakın’’ diyordu röportajlarında.

1923'de Reed Vreeland'la tanıştı. Yakışıklı ve uzun boyluydu. Babası gibi şık ve muntazam giyinmekteydi. Yale mezunuydu ve banker olmayı planlamaktaydı. Tanıştıkları an, 40 sene boyunca üzerinde dans edeceği bir platform olduğunu anlamıştı. Hemen evleneceği adamla tanıştığını farketmişti. Bu evlilik hayattaki en büyük başarısıydı. Diana nihayet çirkinliğini unutup rahatlamıştı. Her zaman arkasında duran bir koca olmamakla beraber onun kendine olan güveninin artmasını, kuvvetli olmasını, ve dayanıklılık aşılayıp kendisini dünyanın en imrenilen kadını hissetmesini sağlamıştı.

Diana'nın ince manken gibi bir vücudu, Çin prensesleri gibi kıpkırmızıya boyanmış dudakları ve tırnakları, kabuki tiyatrosundaki artistler gibi ağır bir makyajı vardı. Saçlarını koyu laciverde boyayıp geriye çekilmiş şekilde bir file içinde toplayarak, tepesinde bir fiyongla süslemekteydi. Büyük kulaklarını saklayacağına özellikle açıkta bırakmaktaydı. Ağzında kalem gibi ağızlığıyla sigarası vardı. Ayağındaki özel imalat pabuçlar T bantlı olup, bütün bu egzantrik görüntüsü gayet sade giysileriyle daha da meydana çıkmaktaydı. Çay ve yulaftan oluşan kahvaltısını edip kahve yerine B-12 vitamini alarak enerji kazanmaktaydı. Öğleden evvel ofise gitmiyor, işlerini evdeki banyosundan takip ediyordu.

Kocasının işi için Londra'ya yerleştiler. İkinci oğlunu, İngiltere'de doğurdu. Bütün gün müzelere ve sergilere giderek kendini eğitti.

Paris'te sosyetik ve artistik ortama kolayca girdi. Coco Chanel, Christian Berard, Jean Cocteau, Daisy Fellows ve Prens Jean 'Johnny' de Faucigny-Lucinge, arkadaşlarıydı.

Diana, şoförünün kullandığı Bugatti arabası ve İngiliz hizmetçisi ile Paris'te, Boulevard Haussmann'da, ucuz bir otelde kalıyordu çünkü parasını güzel kıyafetlere ve aksesuvara harcamayı tercih etmekteydi. Sosyetenin çirkin-güzeliydi. Reed ve Diana, 1936'da New York'a döndüler. Avrupa'daki lüks hayattan sonra New York'ta zorlanmaktaydılar, iki çocuğun tahsil masrafları da gündeme gelmişti.

Bir gece St. Regis otelinin roof'unda beyaz dantel Chanel elbisesi ve saçındaki pembe gülü ile dans ederken, Harper's Bazaar'ın yayın müdürü Carmel Snow, Diana'yı gözüne kestirdi ve ertesi gün iş teklif etti. 'İŞ', Diana'nın kelime dağarcığında bilmediği bir anlam taşımaktaydı. Öğlene doğru uyanan ve yemeğe kadar giyinen biriydi. ‘‘Giysiler hakkında çok bilgili olduğunuz anlaşılmaktadır’’ diyen Carmel Snow her şartı kabul etmişti. Yirmi altı sene kaldığı Harper's Bazaar'da iki sene sonra, 1938'de moda yöneticisi tayin edilmişti. Çocukluğu ve geçmişi, istikbalini yaratmıştı.

Ekonomik krizde olan Amerika'daki hanımlara yaşadığı olayları anlatıp, onların hayal dünyasını genişletmekte ve fantazilerini geliştirmekteydi. Bazı enteresan alışveriş ve giyim tavsiyelerinde bulunuyordu. Lauren Bacal'ı keşfetmişti. Turtleneck kazakları ve sırım şeritli sandaletleri meşhur etmişti. Jacqueline Kennedy'e küçük şapkalar ve samur manşon giymesini önermişti. Değişik fikirleriyle mecmuayı enteresan bir havaya sokmuştu.

VOGUE’UN TEKLİFİ

New York, Park Avenue'deki apartmanı Türk sarayları gibi kalabalık ve süslüydü. Menüyü kocası yapıyordu, evde harika yemek çıkmaktaydı ve Diana şarapla meşgul oluyordu. Yemeğe sekiz veya on kişiden fazlasını davet etmezlerdi. Sohbet koyu ve enteresandı. Geceleri bir sultan gibi gitgide artan bir yumuşaklıkla misafirlerini ağırlamakta, gündüzleri ise çok çalışkan bir iş kadını olabilmektydi. Evindeki yaşamı gayrıresmi bir lüksün içinde samimi ve gizemli bir havayı yansıtıyordu. Sohbeti ise dolu doluydu.

1938'den 1962'ye kadar çalıştığı Harper's Bazaar'dan 20 bin dolar almaktaydı ve evindeki lüksü temin etmek için sıkışmaya başlamıştı.

‘‘Neden maaşına zam istemedin?’’ diye sorduklarında, aklına gelmemiş olduğunu söylemişti. Belki de tanıdığı pek çok zenginin gayesiz olup bedbaht yaşadıklarını hatırlamıştı. Problemlerini kimseyle paylaşmamaktaydı.

1962'de en büyük moda mecmuası Vogue, Diana'ya genel yayın müdürlüğünü teklif etti. Her istediği yapılacaktı, yüklü bir maaş, geniş bir harcama bütçesi ve mecmuayı istediği gibi şekillendirme yetkisi verilmişti. Harper's Bazaar'ın yöneticisi Carmel Snow ‘‘Sakın ola ki Diana'ya yönetim yetkisi vermeyin, zira mecmuayı batırır’’ diye kükremişti. (Bugün medyada yaşadığımız bazı olaylara ne kadar benziyor, değil mi? S.G.)

Kendisine şüpheyle bakanları şaşırtarak, değişikliği evvela kendi üzerinde yaptı. Saçlarını çenesi hizasında keserek kulak arkasından dümdüz taradı. Sıkıbelli ceketlerin yerini, etekliklerine uygun canlı renkli kaşmir kazaklar almıştı. Ofisini en sevdiği renk olan parlak kırmızıya boyattı. Şimdi sıra gelmişti Vogue mecmuasına. 1960'dan beri gençliğin modaya hakimiyetini gözlemlemekteydi. Bu değişiklikler sadece giyimde değil, müzikte ve tavırlarda da görülüyordu. Artık moda yüksek terzihanelerin veya sosyetenin değil, sokaktaki insanın ve gençlerin yarattığı bir depremdi. Mecmuada da bu yansıtılmalıydı.

Diana hemen tanınmış şahsiyetlerin yaşam biçimleriyle ilgili hakiki hikayeler yayınladı. Daha sonra Twiggy gibi acaip güzellikleri sergileyip yeni yaratıklarla yeni modelleri tanıttı. Beden terbiyesi, cilt bakımı ve estetik cerrahi üzerine makaleler yazdırdı. En iyi fotoğrafçıları bularak özel evlerin resimlerini bastı ve yaşam biçimi sergiledi. Dünya, dergiye artık gençlik ve canlılık aşıladığını kabul ediyordu.

DERGİDEN ÇIKARILDI

Şoförlü limuzin kullanmakla birlikte müthiş bir yeteneğe sahipti ve çok çalışıyordu.

1966'da kocası öldüğünde, dünya başına yıkıldı. Artık etrafına modern gençleri toplayıp onlara tecrübelerini anlatıyordu. Vogue, 1971'de orta tabakanın mecmuası olmaya karar verince derginin sahipleri Diana ile ters düştüler ve işten çıkardılar.

‘‘Zarafet önemlidir, cesaret ve itibar elzemdir’’ cümlesi, ofisinin duvarında asılıydı. İşten çıkarılma sebeplerini ise kimseyle tartışmadı.

New York Times, Diana'nın Ağustos 1989'daki ölümünü gülen bir resmi ve ‘‘Kehaneti ve yarattığı efsaneler onu ölümsüzleştirmiştir’’ cümlesiyle manşete taşınmıştı.
X

Sevgi’nin külliyatı

Gazetemiz yazarlarından ve Koç Holding Yönetim Kurulu Üyesi Sevgi Gönül'ün vefatının 40. günü münasebetiyle, önceki gün Kandilli'deki evinde hatim indirildi. Sevgi Gönül'ün 40. gün duasında Koç Ailesi’nin mensupları, akrabaları, Gönül'ün yakınları, arkadaşları ve iş dünyasının tanınmış isimlerinin yanı sıra, ailenin yurtdışından gelen bazı dostları da hazır bulundular. Dua için yurtdışından gelenler arasında, Sevgi Gönül'ün daha önce beraberce Türk sanatı sergileri açtığı ve dünyanın en zengin İznik çinileri koleksiyonlarından birinin sahibi olan Suriyeli ünlü işadamı George Antaki de vardı. Yaklaşık 300 kişinin katıldığı hatimden sonra, konuklara Vehbi Koç Vakfı tarafından bastırılan ve Sevgi Gönül'ün Hürriyet Pazar'da çıkmış bütün yazılarını içeren ‘Sevgi’nin Diviti’ isimli kitap dağıtıldı. ‘‘Koç Ailesi’nin torpilsiz yazarı’’ Sevgi Gönül'ün, Hürriyet Gazetesi'ndeki ‘‘Sevgi'nin Diviti’’ köşesinde yayımlanan tüm yazıları artık bu kitapta bir arada. ‘‘Sevgi Gönül Külliyatı’’ olarak tanımlanan kitapta, kardeşlerinin ve yeğenlerinin onun kaybının ardından kaleme aldıkları içten duyguları ve bugüne kadar hiçbir yerde yayımlanmamış aile albümüne ait fotoğraflar da var. n Şenay ORDU

Murat BARDAKÇI (arkadaşı)

Yazılarına eşine seslenerek veda etmesi tesadüf mü ilahi bir takdir mi?

Bu kitap ani başlamış, zarif, hoş, renkli ve dolu dolu geçmiş fakat sadece iki sene gibi kısa bir müddet devam edebildikten sonra başladığı gibi ani şekilde noktalanmış bir yazarlık hayatının hüzünlü mahsulüdür.

Divit'in ne olduğunu bilmeyenler için söyleyeyim: Eski devirlerde kullanılan, içerisine mürekkep hokkası ile kamış kalemlerin konulduğu, takriben beş santim genişliğinde ve 30 santim uzunluğunda bir mahfazadır. Divit sahibinin mali gücüne göre tenekeden altına kadar uzanan bir çizgide değişik madenlerden yapılmıştır ama hangi madenden imal edilmiş olursa olsun tek bir işe yaramıştır; yazmaya.

Sevgi Gönül'ün diviti yetenekten, konuya hakimiyetten, şık, esprili ve zarif bir üsluptan imal edilmişti. Köşesini, yazmış olmak için değil, okuyucusuna bir şeyler verebilmek maksadıyla kullandı. Ama bütün bu yazdıkları arasında en samimi ve en kalbi olanı, hiç kuşkusuz 20 Temmuz 2003 günü yayınlanan ‘‘Dodo keşke hayatta olsaydı ve bu yazımı okuyabilseydi’’ başlıklı son yazısıydı. Yazı hayatına 41 senelik eşine seslenerek veda etmesinin tesadüf mü, yoksa ilahi bir takdirin eseri mi olduğu konusunda hálá kararsızım. Aramızdan apansız süzülüp gitmesiyle dostları, iş alemi, kültür hayatımız ve son asırlardaki en büyük patronu, yani hamisi olduğu Türk sanatı nasıl öksüz kaldıysa, yazı hayatımızdan da bir yıldız kaymış oldu.


Semahat ARSEL (ablası)

İki sefer yazar, bırakırsın demiştim

Sevgiciğim çocukluğundan beri bizlerden değişiktin. Daha otonom, daha cesurdun. Her yönü ayrı parlayan prizmalara benzetirdim seni. Son nefesine kadar ömrün öğrenmekle ve olayları incelemekle geçti. Son yıllarda bir de yazarlığın çıktı meydana. Pazarları Hürriyet'in ilavesinde yazacağını anlatınca alay ettim. ‘‘Hiç başlama Sevgi, bir sefer yazarsın, iki sefer yazarsın, sonra bırakırsın’’ diye uyardım. Cevaben ‘‘Ne kadar negatifsin’’ dedin ve ‘‘Sevgi'nin Diviti’’ne devam ettin. Doğan hastanedeyken bile bütün yorgunluğuna ve üzüntüne rağmen yazılarını ihmal etmedin. Ta ki Doğan'ı kaybedene kadar. Sevgiciğim şimdi sensiz hayatım bomboş ve renksiz.

Rahmi M. KOÇ (ağabeyi)

Babamın başını öper

‘Hey Bab’, derdin

Keşke bu kitap basılmasaydı, keşke bu yazıyı yazmak durumunda kalmasaydım. Küçüklüğünden beri sen bizden değişiktin. Dobraydın, babamı başının tepesinden öper, ‘‘Hey Bab’’ derdin. Babam da kızmaz, gülerdi. Ailemizin bazı geleneklerini sen değişime uğrattın. Partiye girdin, Belediye Meclis üyesi oldun, gazetede yazı yazmaya başladın. O kadar güzel içini döküyor ve samimi yazıyordun ki, okurların her hafta yazını merakla ve heyecanla bekliyorlardı. Evvel Allah mevzu bakımından hiç sıkıntı çekmedin. Tabii Doğan eniştenin arkasından yazdığın son yazı da bir nevi ‘‘Grand Finale’’ oldu. Bu yazıyı defalarca okudum. Fevkalade uyumlu bir çifttiniz, maalesef aramızdan ayrıldınız. Bizi öksüz bıraktınız.

Suna KIRAÇ (kız kardeşi)

Sevgisiz kaldım

Seninle ikiz gibi büyüdük. Hatta bir ara annem bizi bir örnek giydirirdi. Sen hareketli ve gözükaraydın, ben ise temkinliydim. 1 Şubat 1998'de bana teşhis konduğundan beri hep benimle oldun. Seni kaybedince 'sevgisiz' kaldım. Meğer sen çok yönlü, renkli kişiliğinle ailede ışık saçan, sevgi dağıtan bir aile ferdiymişsin. Şimdi koltuğun boş kaldı.

Ömer M. KOÇ (yeğeni)

Keşke bu kitap daha kalın olsaydı

Biricik Sevgiciğim, yazarlık senin çok yönlülüğünün son ifadesi idi. Yavaş yavaş bu işe ısındın, yazıların iyileşti. Dodo'nun ameliyatı için Cleveland'da olduğumuz zaman o en üzüntülü, en kasvetli anlarda bile kesif sigara dumanı içinde bilgisayarında haftalık yazılarını yazmayı ihmal etmedin. Her pazar sabahı, ‘‘Sevgiciğim bu hafta ne yazmış’’ diye heyecanla bakardım. Keşke bu kitap yıllar sonra basılsa, keşke çok daha kalın olsaydı. Biz üç kardeş, senin sıcak muhabbetini, desteğini her zaman arkamızda hissettik. Seni çok ama çok özlüyorum.
Yazının Devamını Oku

Dodo keşke hayatta olsaydı ve bu yazımı okuyabilseydi

Tam 41 senedir evliydik. Çok kavga ettik, çok şahsiyet çekişmesi yaşadık, birbirimizle boğuştuk ama bence en mühimi hep aynı şeylere güldük ve hep aynı işlere şaşırdık. 16 Temmuz 2003... Dodo bu sabah saat 11'i 10 geçe hayata veda etti, beni yalnız ve dul bıraktı.

Annem ve babam bizleri Anadolu terbiyesi ile yetiştirdiler. Buna göre karıyı, kocayı ve evládını methetmek son derece ayıptı ve ben bu terbiyeye riayet ettiğim için hiçbir zaman kocamı övmedim. Hatta översem nazar değecek diye ödüm de patlardı. Keşke bu satırları o hayattayken yazıyor olsaydım da ‘‘Beni hiç methetmiyorsun’’ láfından kurtulsaydım.

Her hafta yazımı yazıp yazmadığımı sorar ve ona okumayı teklif ettiğimde reddederek ‘‘Pazar günü yazı çıktığında okuyacağım, beni bu zevkten mahrum etme’’ cevabını alırdım. Hayatta olsaydı da onun hakkında bu yazdıklarımı okuyabilseydi...

Tam 41 senedir evliydik. Çok kavga ettik, çok şahsiyet çekişmesi yaşadık, birbirimizle boğuştuk ama bence en mühimi hep aynı şeylere güldük ve hep aynı işlere şaşırdık.

Evlendiğimde 23 yaşındaydım. İnsanoğlu her zaman birbirinden bir şeyler öğrenir. Ben kocamdan her zaman zarafeti öğrendim. Hakiki bir beyefendi idi. Yalnız bana değil, bütün ev halkına fevkálade sevecendi ve hep yüzü gülerdi. Beğenmediği bir durumu dahi gülerek tenkit ederdi. Doktorları, artık son derece sıkıntı çektiğini söyledikleri günlerde bile hep yüzü gülüyordu ve doktorlar ‘‘Ne harika hasta’’ diyorlardı.

Akrep burcunun son günlerinde doğmuş olduğu halde akrep burcunun tüm özelliklerini taşıyordu. Son derece sabırlıydı, çok nadiren taşan ama taştığı zaman tam köpüren ve adeta etrafını korkutan bir hiddeti vardı. Eşine-dostuna çok kıymet veren ve aynı değerlendirmeyi karşı taraftan bekleyen bir kişiliğe sahipti. Eli son derece açıktı, adeta bir şey istemeye korkardım, zira benim arzumu yerine getirebilmek ve beni memnun edebilmek için her yola başvurabilirdi. Sahip olduklarının kıymetini çok iyi bilirdi ve bana da çok sahip çıkardı. Dodo'ma tam güvenirdim, arkamda olduğunu her zaman hissederdim. Karşısında kim olursa olsun verdiği sözü mutlaka yerine getirirdi. Son derece yavaş hareket ederdi ama hiçbir randevusuna geç kalmamıştı. Havaalanına bile gereken zamandan çok önce giderdi ve bugüne kadar ada vapuru dahil, hiçbir vasıtayı kaçırmamıştı.

Daima derli toplu giyinirdi, hep bir senyör havası vardı. Son derece titizdi. Üstünü başını çıkarınca hep muntazam şekilde asardı.

Bavulunu daima kendisi yapardı. Yemeğin, otelin ve gezmenin iyisine meraklıydı. Yoksa, gitmemeyi tercih ederdi.

Bütün bu meziyetlerinin yanında hem eli hem açık, hem de zarifti. Seneler evvel Venedik'e gitmiştik. Otel Cipriani'de kalıyorduk. Otelin lobisindeki vitrinde gayet basit bir çift küpe ile bir yüzük gördüm, hemen ‘‘çıkarın bakayım’’ dedim ama vitrinin anahtarı bulunamadı, anahtarı saklayan adam bulunamadı, velhasıl yüzükle küpe görülemedi. Dodo da ‘‘Bu küpelerin nesini beğendin?’’ gibilerinden söylendi, dolayısıyla ben de gönlümden bunları çıkardım. Venedik'te dolaştıktan sonra yorgun argın otele döndük, baktım küpeler ve yüzük vitrinde yok, hemen sordum, ‘‘Satıldı’’ dediler. Ben de Dodo'ya ‘‘Bak, senin beğenmediğin yüzük hemen satıldı’’ diye takıldım.

Venedik'te son gecemizdi. Otelin lokantası çok meşhurdu, orada yemeye karar verdik. Hava sıcaktı, buzlu su bardakları terliyordu. Ortama alışınca hemen berraklaşan bardağımdan suyumu içerken bir de ne göreyim, benim beğendiğim yüzük ile küpeler bardağın içinde buz yerine konmuşlardı ve benim sudan çıkarıp takmamı beklemekteydiler. Dodo'nun işte böyle zarif jestleri vardı.

Başka eğlenceli bir jest daha: Gene bir doğum günümün sabahı, yatakta kahvaltı tepsimi bekliyorum. Birdenbire evde çalışan çocuklar tam 250 adet gülle odaya girdiler. Bu kadar gülü koyabileceğimiz vazo olmadığı için her doğum günümde gelen 250 adet gül hep üç ila dört vazoya bölünürdü. Bu sefer dört vazo gül odaya girdi, derken uzun saçlı, frak giyinmiş bir adam elinde bir kemanla ‘‘Love story’’yi çalmaya başladı. Bu arada kahvaltı tepsisi şampanya bardakları ve tepsinin içinde doğum günü hediyem zarif paketiyle bana bakıyordu. Dodo tıraş olmuş, kokularını sürmüş, terütaze benim reaksiyonumu seyretmekteydi. Buraya kadar her şey iyiydi ve aynen filmlerdeki gibiydi ama bundan sonrası büyük falsoydu zira bendeniz yatakta eski bir gecelikle, saç-baş birbirine karışmış, üzerimde pejmürde bir sabahlıkla bu zarif sahneye hiç uymuyordum. Hem kendi kendime çok güldüm, hem de çok kızdım. O gün bugündür artık bayağı zarif gecelikler ve sabahlıklar giyiniyorum ama artık ne gelen var, ne de keman çalan.

Burada anlatabileceğim böyle zarif pek çok hikayem var. Biricik kocam, nur içinde yat, bana zarafeti öğrettin, güzel bir hayat geçirttin... Bütün karakter ve şahsiyet çekişmelerimize rağmen...

YEĞENİ İPEK KIRAÇ'TAN ENİŞTESİ DOĞAN GÖNÜL'E

Dodoma...

En güzel duygular şarkılarda saklıdır derler. Benim duygularımı da bir şarkının içinde yakalayıverdim: ‘‘Elbet bir gün, buluşacağız, bu böyle yarım kalmayacak...’’ Seni çok seviyorum. Ipo'n....
Yazının Devamını Oku

Hobi edinin emekliliğinizde karınız rahat etsin

Hobi kelimesinin Türkçesi yoktur, lügatlerde 'merak' ve 'eğlence' diye yazar. Hele bir tanesinde 'düşkü' gibi garip bir kelime kullanılmıştır ama bana göre hiçbiri hobinin tam karşılığı değildir. Dolayısıyla ben yeni bir kelime uydurdum, türettim ve adını 'mereğdin' koydum (merak, eğlence, dinlence kelimelerinin karışımından yarattım). İstanbul'dan gelip geçen ecnebiler arasında İstanbul sosyetesini burada kaldıkları müddetçe canlı tutan bir Alman hatuncağız vardı, adı Dudu von Tielman'dı. Ben şahsen çok meraklı değilim bu tür gelip geçici ecnebi dostlara, zira bu tür dostluklar kısa sürer ve bunların arasında akıllı ve sevimli olanları da çok azdır. İstanbul'da yaşayan dostlarıma káfi vakit bulamazken bir de gelip geçici kişilere vakit ayıramamaktayım.

Bu diyardan gelip geçen Dudu hem çok eğlenceliydi, hem de her dakika bir olay yaratarak kendini gündemde tuttu. Bu arada Dudu ile kocasının ayağı uğursuzdu, zira nereye gitseler orada bir ihtilal olmaktaydı. Türkiye'de iken 1980 ihtilali oldu, şirketleri onları İran'a yolladı ve İran'da adeta korkunç bir devrim oldu, derken Endonezya'ya gittiler, oralarda zaten her dakika ihtilal yaşanmaktaydı. Şirketleri bu aileyi Arjantin'e de yolladı ve orada da bir ihtilal oldu. Ben 'Almanya'ya gitseler de bir ihtilal de orada olsa' diyordum ama Arjantin'e yerleşmeye karar verdiler.

İşte bu arkadaşlarımız İstanbul'a yerleşecek olan bir başka Alman çifte aracı olup buradaki bazı arkadaşların isimlerini vermişler. Bu arkadaşlarımız da yeni gelen Alman çifte hoş geldinize gidip kendilerini tanıştırmak istemişler. Konuşmalar sırasında laf lafı açmış ve bizim kızlar bu Alman çifte 'Hobiniz nedir?' diye soracak olmuşlar. Karı koca ikisi bir ağızdan ' Eldivenleri giyeriz, ağzımıza maske takarız, filitle sinekleri bombardıman ederiz' demişler. Aldıkları cevap çok eğlenceli olmakla birlikte bizimkiler bir hayli şaşırmışlar. Bu çift şimdi o kadar sosyal ki , yukarıda lafını ettikleri hobilerini yapmaya artık vakitleri yok.

Hobi, insanların işlerinin dışında kalan boş zamanlarını değerlendirerek ve merak saldıkları bir işle meşgul olarak hem dinlenmelerine, hem de eğlenmelerine verilen bir isimdir.

Televizyonlarda dinliyorum, bazı söyleşilerde 'Hobiniz nedir?' diye sorulduğunda 'Kitap okumak' cevabı veriliyor ve benim çok garibime gidiyor. Zira bana göre insanlar okumakla zaten mükelleftir. Herkes kendi merakına göre bir şeyler okumalıdır. İşte bizim gibi az okuyan bir ülkede kitap okumak hobi olmaktadır.

İnsanların mutlaka bir hobisi olmalıdır. Hele erkekler için bu merak, eğlence ve dinlence daha da şarttır, zira emekli oldukları zaman feleklerini şaşırdıklarından mutlaka bir hobi edinip sonuna kadar onunla meşgul olurlarsa karıları da kendileri de rahat ederler. Bazı arkadaşlar erken emekli olduklarından ve ciddi bir hobileri bulunmadığından kendilerini oyalayamamakta, her dakika sıkılmakta ve nereye gitseler bedbaht olmaktadırlar.

Hele hobinizi işinizle ilgili bir konu üzerine yapıyorsanız fevkalade mutlu olursunuz. Örneğin bir banker arkadaşımızın Türkiye'nin bankacılık tarihi üzerine araştırma yapması ve bu konuyla ilgili doküman toplaması gibi... Gene bir örnek, bir eczacının eski ecza şişeleri toplaması ve bu şişelerle ilgili bir katalog yapması gibi. Ailemden bir örnek vereyim, biraderim Rahmi M. Koç'un pek çok hobisi vardır ama mesala bir uzak deniz kaptanı olsaydı herhalde çok mutlu olurdu. Bir de düşünün ki her limanda bir hanım arkadaşı varsa, artık o işin ve hobinin tadına doyulmazdı.

Çok dikkatımi çekmiştir, özellikle tıpla uğraşanların hobisi vardır. Bütün gün can sıkıcı işlerle uğraşan tıp adamları evlerine gelince bütün gün yaptıklarını unutturacak bazı meşgaleler edinmektedirler. Örneğin, rahmetli Dr. Operatör Bedii Gorbon, goblen işlerdi ve tespih imal ederdi. Pek çok tanıdığım doktor müzikle uğraşmakta veya denizde yelken ile yapılan sporu çok sevmektedirler.

Rahmetli babam Vehbi Koç'un hiç hobisi yoktu. Onun bütün hobisi işiydi veya bütün işi hobiydi. Benim ise tam tersi. Hiç işim yok, her yaptığımı hobi gibi yapmaktayım. Her ne kadar bu yazı için para alıyorsam da , zevk aldığım için hobi gibi yazmaktayım.

Hobilerin koleksiyoner olmak, spor yapmak, bahçeyle uğraşmak gibi pek çok türü ve çeşidi vardır. Ama her gün bir kulüpte veya bir arkadaş evinde toplanarak káğıt oynamak hobi değildir. Bana göre bayağı bir vakit israfıdır.

Derin bir hobiniz varsa, pek çok sıkıntının ve üzüntünün altından kalkabilirsiniz.

İşadamlarının hobisi biraz zor olur. Bu zorluğu anlatan bir seri Fransız karikatürünü çok uzun zaman önce görmüştüm ve hiç unutamadım. Karikatürde yorgun ve sürmenaj geçiren bir işadamına psikoloğu toprakla uğraşmasını tavsiye ediyordu. Adam ufak bir tarla alarak lahana yetiştirmeye başlıyor, derken tarlaları genişletiyor, daha fazla lahana ekiyor, zamanla çok fazla yetişen lahanayı ne yapacağını bilemiyor ve bu sefer kamyonları dayıyor ve lahanaları pazarlıyordu. Lahana, böylece çok çalışmaktan kurtulan bir adamın işinin parçası haline geliyor, iş hobiden çıkıyordu.

Bu yüzden, hobi sahibi olurken dikkat edilmesi gereken yegáne husus bu hobiyi çığırından çıkartmadan sürdürebilmek, merak salarak eğlenmek ve dinlenmektir.
Yazının Devamını Oku

İyi ki áşık olmuşsun Katharine...

20. yüzyılın en büyük film yıldızı ve bugün biz hanımların giydiği pantolon modasının başlatıcısı olan Katharine Hepburn, 96 yaşında bu dünyadan ayrıldı. Katharine, Cebelitarıklılığı ile sportif erkeksi giyimi birleştirince bugüne kadar kimsenin aklına gelmeyen bir şıklık ortaya çıkarmıştı. Annesi ve babası, her ikisi de iyi tahsil görmüşlerdi. Dr. Hepburn meşhur bir cerrahtı, sekste hijyen uzmanıydı ve zührevi hastalıklarla savaşın öncülerindendi. Annesi ise Bryn Mawr Üniversitesi mezunuydu. Çok az kızın eğitim gördüğü bir devirde kadın hakları ve aile planlaması üzerine master derecesi olan bir avukattı. Bu akıllı ve zeki çift Katharine'i ve beş kardeşini o devrin tam tersi bir felsefeyle ve çocukların karakterlerinin ilk beş senede geliştiğine inanarak yetiştirmişlerdi. Bu, 1907'de Hartford'ta yani Connecticut'ta doğan bir çocuk için oldukça ileri görüşlü bir düşünce tarzıydı. Rahat bir ortamda yetiştirildi. Korkusuz ve hayata güzel bir bakış açısı ile yönlendirilerek büyütüldü. O tarihlerde Hartford'lu ailelerin tam aksine evlerinde seks üzerine serbestçe tartışmalar yapılmaktaydı, anneleri doğum yaparken çocuklar seyretmişti, babaları ise soyunma odasında çıplak olarak çocuklarıyla bazı konuları konuşabilmekteydi.

O tarihlerde kızlar bol dantelli iç eteklikler giyerlerken, erkek gibi giyinip saçlarını kısa kestiren Katharine'i öğretmeni giyiminden dolayı eve yolladığı zaman annesi öğretmeni çağırarak ‘‘Kızımın nasıl giyinmesi gerektiğine ben karar veririm, siz değil’’ demişti. Hepburn'lerin evinde erkek ve kadın ayrımı yapmadan ‘‘sertlik’’, ‘‘bağımsızlık’’ ve ‘‘özgüven’’ öğretilmekteydi.

Bir artist için en büyük yaşam hazinesi aşk ve acıydı. Katharine bu duyguların her ikisinin de bol bol tadına bakmıştı. On dört yaşında acıyı ilk defa, en sevdiği onaltı yaşındaki erkek kardeşi Tom kendini asarak intihar ettiğinde tatmıştı. Çünkü bu ailede duygular ve hayatın acı tarafları hiç bir zaman öğretilmemişti. En sevdiği kardeşinin ölümünden sonra içine kapanan Katharine okula gitmeyi reddetmiş ve liseyi evde çalışarak bitirmişti.

1924'te Philadelphia'da Bryn Mawr Koleji'ne yazılan Katharine sınıfında sevilmeyen bir öğrenciydi ve okul bitimine bir sene kala eve gelerek artık okula gitmek istemediğini, artist olmaya karar verdiğini söyledi. Liberal düşünceli Dr. Hepburn, yönetmenlerle yatıp kalkmadıkça artist olunamayacağı iddiasıyla kızını koleje geri gönderdi. Katharine, dersleri iyi olduğu takdirde sahneye çıkabileceğini anlayınca iyi çalışarak sahne hayatına daha okuldayken başlamış oldu.

Sahneye çıkmanın verdiği sarhoşlukla birdenbire ayçiçeği gibi açıldı. Okulun önündeki havuza çıplak girmek, yatakhanede sigara içerken yakalanmak, bir arkadaşıyla birlikte erkek kılığına girerek geceleri Philadelphia sokaklarında dolaşmak gibi pek çok haşarılıklar yaptı. Hatta Philadelphia sosyetesine mensup ve daha sonra yegáne kocası olan zengin Lugdow Ogden Smith'in evini ziyaret edip ona çıplak pozlar vererek fotoğraflarını çektirmişti.

New York'ta sahne dışındaki ortamda bohem stiliyle ve şahsiyetiyle dikkat çekmişti. Gayet aleláde bol pantolonlardan oluşan erkeksi giyimi, solmuş bir erkek kazağı ve yassılaşmış fötr şapka kullanmaktaydı. Makyaj yerine alkolle yüzünü parlayıncaya kadar ovuşturmakta ve hiç mücevher takmamaktaydı. Bütün derdi meşhur olmaktı, birçok rol bulduğu halde tiyatro eğitimi almadığı için hepsinden kovuldu.

‘‘Luddy adında bir melekle 1928'de evlendim ve 1934'te boşandım. Artist olmak gayretimi çok desteklediği halde kalbini kırdım ve parasını yedim’’ diyordu Katharine Hepburn yegáne kocası için.

Katharine 4 Temmuz 1932’de Pasadena, California'da trenden indiğinde artist ajanı Myron Selznick ‘‘Bu kadın için 1500 dolar alırız’’ demişti ortağına. Halbuki RKO stüdyolarıyla üç misli daha pahalı bir fiyata anlaştı ama verilen paranın her kuruşunu da hak etti. Kameralar Katharine'i sevmişti ve halk yuvarlaktan ziyade köşeli olan yüzünü çok tutmuştu. Onu seksi bulmayan film yapımcısı David Selznick, istemediği halde yönetmeni George Cukor'un ısrarlarını kabul ederek kontratını yenilemişti.

RKO stüdyosu patronları zamanla Crawford veya Dietrich'e benzeyeceğini ümit ediyorlardı ama Katharine Hepburn kendi station vagon'unu kullanmakta, gayet sakin bir hayat sürmekte, işe gelirken makinist tulumları giymekte ısrarlıydı. Bir gün RKO'da çalışanlar jeanlerini alıp sakladılar ama stüdyonun dışına çıplak olarak çıkacağı tehditlerini savurarak pantolonunu geri almıştı.

Katharine artık bir stardı ve Spencer Tracy'yle ‘‘Senenin Kadını’’ (Woman of the Year) isimli filmin başrollerini paylaşacaktı.

Tracy, ‘‘Tırnaklarının içi kirli, sadece pantolon giyen ve cinsiyeti belli olmayan bir kadınla nasıl film yapıp rol paylaşacağım’’ demişti ama birlikte tam dokuz film çevirdiler.

Tracy, Katolik bir İrlandalıydı ve karısını iki çocuğuyla terk etmişti. Biri kız olan çocuklardan ikincisi erkekti, duyma özürlüydü ve Spencer karısını terk ettiği halde oğluna bağlı olduğunu hissederek devamlı suçluluk duygusuyla yaşamaktaydı. Bedbahtlık, özgüvensizlik ve suçluluk duygusu kendini içkiye vermesine neden olmuştu. Film setine çıktığı zaman tırnağına kadar sanatını icra etmekle birlikte setten inince gene içkiyle avunmaktaydı.

Katharine onu dayanılmaz bulmaktaydı ve körkütük áşık olmuştu. Bu patates çuvalına benzeyen adamın nesine áşık olduğunu dostları bir türlü anlayamamaktaydı. Sapına kadar İrlandalı olan Tracy'nin gülmesine ve güldürmeyi bilmesine hayrandı.

Katharine'nin Tracy'ye aşkı ona daha evvel hiçbir zaman yapmayı düşünmediği işleri yaptırmıştı. Onun için şahsiyetini bastırmıştı, inatçılıktan vazgeçmişti. Arkadaşları ve meslektaşları için onun bu hali kabul edilemez ve acı vericiydi, zira kendinden çok emin bu kadına bu adam ne teşekkür ediyor ne de sevgi gösteriyordu. Herkesin içinde durmadan tenkit ediyor ve aşağılamaktan adeta zevk alıyordu. Kimseye boyun eğmeyen Katharine, her şeye rağmen ona körkütük áşıktı; her türlü ihtiyacını yerine getiriyor, bütün hayatını onun programı etrafında ayarlayarak kulu-kölesi oluyordu.

Her ne kadar biz hanımların hayatına pantolonu sokmasına, kendinden emin, kimseye boyun eğmeyen ve prensiplerinden taviz vermeyen bir kadın olmasına rağmen, áşık olunduğunda her şeyden vazgeçilebildiğini göstermişti.

İyi ki áşık olmuşsun, aşkını doya doya yaşamışsın. İnsanın yaşadığı yanına kár kalıyor... Toprağın bol olsun, Katharine Hepburn...
Yazının Devamını Oku

Asmalı Konak’ı önce moda diye seyrettim ama sonra hayran oldum

Bu diziyi evvela, snobe ettiğimden dolayı seyretmiyordum. Ukala Sevgi Gönül neden sonra bulunduğu muhitlerdeki bazı fikirleri paylaşabilmek için diziyi seyretmeye karar verdi. Bir bölümünü seyrettikten sonra kendisinde daha sonraki bölümleri de seyretmek arzusu uyandı ve bütün kasetleri baştan sona izledi. Ukala Sevgi Gönül'ü bir tarafa bırakalım, gerçek Sevgi Gönül olarak konuşalım: Ben bu diziye bayıldım.

Geçen hafta bütün gazetelerdeki haberler ve köşe yazıları Asmalı Konak'la ilgili idi, dolayısıyla ben de bu modadan geri kalmamak için kendi gözlemlerimi burada yansıtmaya karar verdim.

Bu diziyi evvela, snobe ettiğimden dolayı seyretmiyordum. Ukala Sevgi Gönül neden sonra bulunduğu muhitlerdeki bazı fikirleri paylaşabilmek için sonuna doğru diziyi seyretmeye karar verdi. Bir bölümünü seyrettikten sonra kendisinde daha sonraki bölümleri de seyretmek arzusu uyandı ve dizinin bütün kasetlerini elde ederek baştan sona izledi.

Ukala Sevgi Gönül'ü bir tarafa bırakalım, gerçek Sevgi Gönül olarak konuşalım: Ben bu diziye bayıldım ve sonuna kadar büyük bir zevkle izledim.

ATV televizyonu sıkıntıya düştüğü zaman herkes terk edip gitti. Terk edilmiş müesseseyi ayakta tutabilmek için başa getirilen yakın dostum Fatih Ediboğlu bu dizilerle televizyonunu ayakta tutmaya çalışmaktaydı ve 'Asmalı Konak', 'Çocuklar Duymasın' gibi diziler o kadar çok tuttu ki adeta reyting rekorları kırdı. Nitekim aldığı reklam yoğunluğu sebebiyle herkesi ağlatacağı söylenen son bölümü seyrederken fenalık geçirmek üzereydim. Reklamlara ayrılan vakit, dizinin süresini neredeyse geçmişti. Tebrik ederim seni Fatih'çiğim, medya dünyasındaki başarıların için.

KİM OSKAR ALIR SEÇİM YAPAMIYORUM

Gelelim 'Asmalı Konak' dizisine... Evvela fevkalade bir jenerik müziği ile başlamaktaydı. Müziğe bayıldım. Şayet bu ülkede bir Oskar dağıtılsaydı herhalde müzik yapımcılarına bir ödül mutlaka verilirdi.

İşin zor tarafı şimdi başlıyor, başka kimlere Oskar verirdik diye düşündüğümde... İşte burada seçim yapamamakta ve aciz kalmaktayım. Bir kere senaryo son derece kuvvetli ve hoştu. Bazı fantezileri olmakla birlikte gerçeğe uygun tarafları ve verilmek istenen birtakım mesajları da vardı.

Sanatkárlar, dizide rol alan herkes, rolüne çok yakışmıştı ve hepsi harika oynuyordu. Bu dizide hiç kimseyi yadırgamıyordunuz, en ufak rolden en baş oyuncuya kadar komple herkes süper bir oyun çıkarıyordu. Burada isimleri tek tek anmak istemiyorum, zira kimseyi birbirinden ayıramamakla beraber Koç Grubu müdürlerinden Cihat İlkbaşaran'ın hanımı Selda Alkor başta olmak üzere, türkücüyken rol alan Özcan Deniz dahil herkes harikulade bir oyun çıkarmaktaydılar. Hele mutfaktaki hizmetkárlar birbirinden iyi idi. Adeta bana İngilizlerin ‘‘Yukardakiler- Aşağıdakiler’’ isimli çok sevdiğim dizisini hatırlattı. Dizide herkes kendine has bir karakter olmakla birlikte hepsi de rolünü çok iyi oynadığı için müthiş bir ahenk vardı. Burada kime en iyi oyuncu ödülü verilirdi bilemiyorum, seçim yapamıyorum ve içinden çıkamıyorum.

Soap opera tarzı, Dallasvari bir dizi gibi başlamışlar ama bütün çarpık ilişkilerde müthiş bir seviye mevcuttu. Çarpık olmalarına rağmen ilişkilerden asla rahatsız olmuyordunuz; bilakis bazı bölümlerde o ilişkiyi yaşayanlara hak bile veriyordunuz. Kendinizi onların yerine koyuyordunuz. Dolayısıyla bu ilişkilerin seviyesi de bizim Türk halkının çok hoşuna gitti. Bir taraftan romantizm yaşanırken hemen gerçeğe dönen ilişki silsileleri farkında olmadan insanları büyüledi.

TİPİK VE GÜZELMEKANLARDA ÇEKİLMİŞ

Dizinin bana en hoş gelen tarafı ise, o yörelere ait güzel ve tipik mekánlarda çevrilmiş olmasıydı. Zira Türk filmleri hiçbir zaman güzel ve zevkli evlerde veya dekorların içinde çevrilmiyorlar.

Nitekim çocuklarını o bölgeye götüren arkadaşlarım, 'Asmalı Konak' dizisinin çevrildiği mekánı ziyaret etmek isteyenlerin oluşturduğu kuyruklardan bahsettiler ve Özcan Deniz'in tuttuğu yerlere dokunmak isteyen insanlarla dolu olduğunu anlattılar. Konağın mimarisinin müthiş bir karakteri vardı, yaşam stili de hoştu ve bizim örf ve adetlerimize uygundu. Burada bizlere, bizlerin yaşam biçimine uymadığını zannettiğim yegáne taraf ise Orta Anadolu'daki ailenin boyuna şarap içmesi ve Sümbül Hanım'ı canlandıran Selda Alkor'un danslı gece kulüplerine gidişiydi. Bu bana ters geldi ama belki de ben yanılıyorum.

Velhasıl, Türk yapımcılarına sesleniyorum: Türk halkı iyi yapılan her olayı değerlendiriyor. Dolayısıyla bunu hiçbir zaman göz ardı etmeden çalışmalı ve bir eser ortaya koymalı. 'Asmalı Konak'ta çalışan herkesi, özellikle de yapımcısı Abdullah Oğuz'u ve diziyi cesaretle destekleyen Fatih Ediboğlu'nu tebrik ederim.
Yazının Devamını Oku

İstanbul’da tek bir Art-Deco bina bırakmadık

Güzelim İstanbul'umuzda Art-Deco stilinde iki adet şahane mekán vardı, ama maalesef ikisini de yıktık. Bir Park Otelimiz vardı, tabağına, çatalına kadar Art-Deco modasını yansıtan, karakteri olan bir oteldi. İkinci Art-Deco bina ise şimdiki Sheraton Oteli'nin yerinde bulunan Taksim Belediye Gazinosu idi. Bugünlerde Londra'da, Victoria & Albert Müzesi'nde (kısası V&A) 1910 - 1939 seneleri arasında dünyaya hakim olan Art-Deco (Türkçe okunuşu Ar - Deko) stilinin sergisi var. Bu aralık İngiltere'ye gidemediğim için sergiyi göremedim ama eksik olmasın bir arkadaşım serginin kalın kataloğunu yüklenmiş bana getirmiş, biraz tetkik ettikten sonra kendi bilgilerimi de katarak sizlerle paylaşmak istedim.

Art-Deco ismi moderne verilen bir isim olmakla birlikte, 'modernci' demek değildir. 20. yüzyılın başlarına ait bir stil olup iki savaş arasında ortaya çıkarak bütün dünyaya yayılmıştır ve neredeyse her türlü görsel sanata damgasını vurmuştur.

İKİ SAVAŞ ARASINDAKİ DÖNEM

Güzel sanatlardan mimariye ve dekorasyona, modadan her türlü dokumaya, filmlerden fotoğrafçılığa kadar her konuda izleri görülür. Bu devrede, teknoloji dramatik bir şekilde öne çıkar, toplumlardaki aşırı ilerlemenin yanında politik ve ekonomik krizlerin getirdiği şaşırtıcı kontrastlar arasında keşfedilen bir görselliği içerir.

Art-Deco, 1920'lerin köpüren lüks çılgınlığından depresyona, kapitalizmin hiçbir şeye aldırmadan yayılmasının yansıması olan faşizm ve komünizm gibi totaliter rejimlerin hákim olmasının neticesindeki bunalımlar arasında çıkan bir stildir. 'Great Gatsby' filmi bugünleri çok güzel yansıtır.

Paris'teki apartmanını dekore etmek isteyen yeni zenginlerden Amerika'nın ortasında toprağını işleyen çifçiye kadar herkes bu akımın esiri olmuştur, çünkü teknolojinin getirdiği kolaylıklardan herkes yararlanmak istemiştir.

Art-Deco, şimdi herhangi bir görsel eşyanın harpler arasındaki modayı yansıttığı bir kelime olmuştur. 1966'da bu modayı yansıtan eşyalara evvela 1925'te Paris'te yapılan ‘‘Uluslararası Dekoratif Sanatlar ve Modern Sanayi’’ sergisine dayanarak ‘‘25'ler senesi’’ adı verilmişti. Sonra 1969'da Bevis Hillier'in ‘‘Art-Deco’’ isimli kitabını yayınlaması ve 1971'de Minneapolis Sanat Enstitüsü'nde ‘‘Art-Deco Dünyası’’ adını taşıyan bir serginin hazırlanması neticesinde bu stilin adı da Art-Deco olarak tespit ve kabul edilmiş oldu.

Bu sanatın esası, artık seri imalata geçilmesi sebebiyle imalat kolaylığında geometrik desenlerin yaratılarak bu stile hakim olmasıydı. Makinelerden estetik görüntüleri elde edebilmek için hayvanları ve nebatları hep köşeli şekilde yaratarak geometrik biçimlere kaydırmışlardı. Anlayacağınız, sanat imalata ve sanayiye geçmişti.

Göğüssüz kadınların boru gibi entarileri giyerek çarliston dansları yaptıkları bu devrede sinema salonlarında renkli ve bol geometrik çiçekli desenlerin yanında krom ve cam malzeme kullanılmıştı. Modaya hükmeden meşhur Paul Poiret bile artık kıyafetlerde seri imalata geçilmesini önerirken, kıyafetlerle birlikte yaşanan mekánlardaki dekorasyonların da değişmesi gerektiğini söylemekteydi. İsviçre doğumlu mimar, filozof ve desinatör Le Corbusier bile bir evin ‘‘yaşamak için bir makine’’ olması gerektiğini ileri sürmüştü.

1923'te Tutankamon'un mezarının bulunmasıyla, bir müddet Mısır etkisi her yerde göze çarptığı gibi Orta ve Uzak Doğu'nun dekoratif elemanları da bu stili çok etkilemişti.

Bana göre Art-Deco stili, sinema veya konser salonları, oteller, gece kulüpleri, transatlantik gemiler gibi büyük mekanlarda çok hoş görünmekte ama ev veya apartmanlar gibi küçük iç mekanlarda hantal eşyaları, soluk aydınlatmasıyla ve o devrin moda renkleriyle fevkalade soğuk gelmektedir. Şayet Art-Deco bir ev döşeyecek olursanız mutlaka her türlü eşyanızın o devre ait olması şarttır, zira bu stil başka hiçbir stille, bugünkü modern üslupla bile bağdaşmamaktadır. Sofradaki tabak-çanak, çatal-bıçak hepsi Art-Deco olmak zorundadır. Her şeyiyle tamam bir evde yaşasanız dahi bir müddet sonra sıkıldığınızı hissedersiniz. Halbuki 18. yüzyılın klasik eşyasında bu tür sıkıntıları yaşamazsınız ve pek çok başka eşya ile hatta modern eşya ile bile karıştırabilirsiniz.

Art-Deco stilinden yegáne klasik olarak kalanlar mimarisini yansıtan binalardır, sinema ve tiyatro salonlarıdır ve bence en harikası da bugün bile geçerli olan mücevherlerdir. Cartier gibi kuyumcuların yarattığı Art-Deco stili mücevherler hálá kullanılmaktadır ve güzelliklerinden hiçbir şey kaybetmeyerek klasikleşmişlerdir.

Bir de Art-Deco devri posterlerine bayılıyorum. Art-Deco stili kitap ciltleri de hoşuma gider.

İKİ BİNAYI DA SAKLAMALIYDIK

Güzelim İstanbul'umuzda Art-Deco stilinde iki adet şahane mekán vardı, ama maalesef ikisinin de kıymetini bilemedik ve yıktık. Gençler hatırlamazlar ama bir Park Otelimiz vardı, tabağına, çatalına kadar Art-Deco modasını yansıtan ve karakteri olan bir oteldi. Eski sahipleri bakamadıkları için sattılar, şimdiki sahibi ise tamamen yıkıp yeni bir bina yapmak üzere iken akılları başlarına gelen otoriteler inşaatı durdurdular. Bir beton karkas senelerdir göz zevkimizi bozuyor.

Aslında eski oteli yıktırmayacaklardı. Tabii, devrinin ihtiyacına göre yapılmış olan bu otel artık rantabl olmayabilir ama yanına modern bir bina ilave ederek bu Art-Deco stilinin yaşaması temin edilebilirdi ve rantabl olurdu. Allah'ın Hindistan'ında bile Bombay'daki Tac Mahal Oteli bu yöntemle problemini halletti ve pek çok turist de eski kısımda kalmayı tercih ederek özellikle o bölümdeki odalardan birini istiyor.

İstanbul'daki ikinci Art-Deco bina ise vaktiyle şimdiki Sheraton Oteli’nin yerinde bulunan Taksim Belediye Gazinosu idi. Bütün önemli düğünler orada yapılırdı ve çok tipik bir Art-Deco stili salondu. Sanki Taksim parkında hiç yer yokmuş gibi bu binayı da yıktılar ve yerine o gökdelen otel yapıldı. Bu gazinoyu bir köşede tutsalardı da otelin bir bölümü gibi devrinin modasını yansıtan bir salon olarak kalsaydı fena mı olurdu? Bence bu küçücük binaya da yazık oldu. Şimdi maalesef gençlerimize gösterebileceğimiz güzel bir Art-Deco örneğimiz bulunmuyor.
Yazının Devamını Oku

Gençlere başarılar diliyorum ama, iyi ki genç değilim!

Öğrenci seçme sınavlarını pek çok insan tenkit ediyor. Evet, ÖSS çok vahşi bir yöntem olmakla birlikte talebin arzdan fazla olması karşısında daha iyi bir şekil düşünemiyorum doğrusu. Ama genç olmadığıma sadece bu konuda memnunum, çünkü bu heyecanı hiç değilse ben yaşamayacağım diye seviniyorum. Bu hafta imtihan haftası imiş, bana da bu konuda yazı yazmam önerildi. Benim çocuğum yok, ben imtihanlardan ne anlarım ki? Ama gene de bazı bildiklerimi ve düşüncelerimi yazayım dedim.

Arnavutköy Kız Koleji'ne girerken imtihan edilmiştik, yani sınava girmiştik. Neden sınav yaparak almışlardı hálá anlayamamaktayım, zira hiç unutmuyorum sınava her giren talebe yani öğrenci mektebe yani okula kabul olunmuştu.

Seneler sonra yeğenim Ömer Koç'u giriş sınavları için koleje götürmüştüm ve orada kendimi adeta at yarışları yapılan bir hipodrumda gibi hissetmiştim. Sanki benim atım da orada koştuğu için heyecan çekiyormuşum gibi geldi. Çocuklarını sınav için getiren anneler birbirlerini nasıl olduysa tanımakta ve adeta çocuklarından daha ziyade bir hırsla yarışın sonunu beklemekteydiler. İşte o anda eğitimin nüfusun gerisinde kaldığını idrak etmiştim. Nitekim o zamandan bu yana, bu ara gitgide açıldı. Hükümetler nüfus planlamasına inanmadıkları için şimdi çok yoğun şekilde birikmiş genç bir nüfusa eğitim vermeye yetişemediklerinden eğitimin kalitesi düşüyor. Zaten bütçesinde diyanet işlerine eğitimden daha çok pay ayıran bir milletin eğitim politikasından ne hayır gelir ki?

ÖSS İLTİMASI ENGELLİYOR

Öğrenci seçme sınavlarını pek çok insan tenkit ediyor. Evet, ÖSS çok vahşi bir yöntem olmakla birlikte talebin arzdan fazla olması karşısında daha iyi bir şekil düşünemiyorum doğrusu. Belki bu sistemin bazı ayrıntılarında düzenlemeler yapılabilir ama bu şekil en iyisidir kanaatindeyim.

Tabii ki, liselerimizde eğitim zayıf olduğundan öğrencilerin pek çoğu sınavlara dershanelere gidip hazırlanmaktalar. Bir taraftan son sınıfta dershanelere gidebilmek için sahte raporlar alıp sahtekarlığa alışıyorlar. Öteki taraftan maaşları ödenen son sınıf hocaları yani öğretmenler de boş sınıflara girip çıkmak durumundalar.

Bu arada, bu sistem yeni bir kazanç kapısı yaratarak derhaneleri meydana getirdi. Bu karmaşa, üniversite giriş sınavları ile liselerdeki son sınıf dengesizliğinden meydana geliyor. Şimdi bu dengesizliği ortadan kaldırabilmek için acaba ne yapmalı diye düşündüm. Öğrenci seçme sınavlarını kolaylaştırmak, yöntemlerden biri olabilir. Lise son sınıfları paralı yapıp talebeleri dershanelerdeki gibi kuvvetli hocalarla sınava hazırlamak da aklıma gelen başka bir yol.

Esasında eğitim ve kültür, dünyada verilen en pahalı hizmetlerden biridir. Zira iyi hocalara yani öğretim görevlilerine sahip olabilmak için iyi para vermeniz gerekmektedir, çünki bu hocalar da yaşayacaklardır, bu hocaların da bir aileleri vardır ve ekmek parasını düşünmeden hem ilmini ilerletmek ve hem de gençlere aktarmak durumundadırlar. Amerika'da eğitim çok pahalı olduğundan, bütün Amerikalı ahbaplarım çocukları doğduğu günden itibaren tahsilleri yani eğitimleri için para biriktiriyorlar. Geçenlerde bir ahbabımın torunu oldu, ne hediye verdiğini sorduğumda, ‘‘İlerideki eğitimi için bankaya bir miktar para yatırdım’’ cevabını aldım. Artık eğitimin kalitesini arttırmak için devlet üniversitelerinden bazıları paralı olmak durumunda. Hakikaten çalışkan olan talebeler ise zaten rahatlıkla burs bulabilirler.

Vehbi Koç Vakfı'na ait ana okuldan başlayıp üniversiteye kadar uzanan paralı eğitim kurumları var. Koç Lisesi'nden mezun olan çocukların büyük bir bölümü Amerika'nın en zor girilen üniversitelerine derhal kabul oluyorlar. Yurtdışına gidemeyen öğrenciler ise ülkemizdeki muhtelif üniversitelere girmekteler. ÖSS sınavları iyi ki var, zira bu sınavların sayesinde bizlerden torpil isteyen ebeveynlere muhatap olmaktan kurtuluyoruz. Okullardaki öğrencilerin kaliteleri de bu yüzden bir nebze daha yüksek kalmış oluyor.

İlk Koç Lisesi'ni kurduğumuzda, eşimiz dostumuz kendi çocukları için ricacı oluyorlardı. Bu işlere bizlerin karışmadığını ve karışamadığını anlatmakta çok sıkıntı çekmiştik. Neyse ki şimdi herkes bizim bu zor durumumuzu anladı. Bu işler öyle otomobil alır gibi değil, adeta bir insanın hayat-memat meselesi gibiydi. Elinizden bir şey gelmediği için içiniz burkulurdu ama yapacak başka bir şey de yoktu.

GÜVEN SIRALAMASINDA İKİNCİ

Zaten istatiklere göre en güvenilir müesseselerden biri askerimiz, ordumuzmuş; ikinci güven ise ÖSS sınavlarına gösterilmekteymiş. Hiç kimse itiraz etmeden bu sınavların neticelerine razı olmaktaymış.

Öğrenci seçme sınavlarına girecek olan bütün gençlerimize başarılar diliyorum ve genç olmadığıma sadece bu konuda memnunum, çünki sizlerin yaşayacağı bu heyecanı hiç değilse ben yaşamayacağım diye seviniyorum.

Yurtdışı eğitim fuarı

Yurtdışında lisans, lisans üstü, sertifika veya dil eğitimi almak isteyenlere yönelik olarak düzenlenen a2 yurtdışı eğitim fuarları, 18-22 Haziran arasında Ankara, İzmir ve İstanbul'da düzenleniyor. Öğrenciler, 18 Haziran'da Ankara'da, 19 Haziran'da İzmir'de, 21-22 Haziran'da İstanbul'da yapılacak fuarda dokuz ülkeden 44 üniversite ve dil okulu temsilcileriyle görüşme imkanı bulacak. Fuarlarda ayrıca konsolosluklardan, Fulbright, British Council gibi uluslararası eğitim kurumlarından gelen uzmanlar da bulunacak. Fuar Ankara'da Sheraton Otel'de, İzmir'de ve İstanbul'da da Hilton Otelleri'nde saat 12.00-18.00 arasında yapılacak.
Yazının Devamını Oku

İtalya AB’ye girebildiğine göre bizim de girmemiz gerekir

Müzelerdeki hediyelik eşya ve kitap satış yerleri, görebildiğim kadarıyla fevkalade zayıf ve fakirdi. Sokaklar aynen bizimkiler gibi dilencilerle, káğıt parçalarıyla ve pet şişelerle doluydu. İtalya'nın bize benzeyen daha pek çok tarafları var. Halepli meşhur koleksiyoncu dostum George Antaki, koleksiyonundaki Türk kumaşlarını ve kıyafetlerini İtalya'da sergileyecekti. Beni açılışa davet ettiği için geçen hafta cuma günü Roma'ya gidip pazar günü döndüm.

İtalya'ya çok az gittiğim için Roma'yı çok fazla tanımam. Uzun aralıklarla ziyaret ettiğim Roma, nedense bu sefer beni çok heyecanlandırdı, zira sokaklarda yürürken aynı İstanbul gibi herhangi bir köşeyi döndüğünüzde bir sürprizle karşılaşırsınız. Ya hoş bir bina, ya bir havuz, ya bir meydan veyahut güzel bir manzara karşınıza çıkar. Keşfedecek, görecek çok yeri olduğu muhakkak. Her tarafı tarih kokar. Roma İmparatorluğu'nun bütün ihtişamını yaşadığı gibi Rönesans ve Barok devirlerinden kalanlar da hakikaten insanın hem bilgi dağarcığını hem de göz zevkini zenginleştirir. Her gün yeni bir programla sıkı gezmek ve her gün yeni bir plan yapmak şartıyla herşeyin ancak bir ayda görülebileceğini tahmin ediyorum.

Cuma öğleden sonra herkesi serbest bıraktılar ama akşam yemeğinde, kocaman bir grup, biz misafirleri Hotel de la Russie'ye yemeğe götürdüler. Otel bahçesi ve güzelliği ile meşhurmuş. Hakikaten de set set olan ufacıcık bir bahçeyi çok güzel yeşillendirmişlerdi. Öyle olması da gerekirdi zira dünyadaki ilk bahçe kültürünü geliştirenler Roma devrinden itibaren İtalyanlar olmuştu.

OSMANLI MOTİFLERİYLE SÜSLÜ COLONNA SARAYI

Ertesi gün ‘‘Bizim için özel açılan bir sarayı göreceğiz’’ dediler ve bizleri Palazzo Colonna'ya götürdüler. Sahipleri içinde hálá yaşamaktaymış, sarayın resim galerisi sadece cumartesi günleri halka açılırmış. Saraydaki yaşam kısmının bir bölümünü özel olarak bize açtılar.

İtalya'da pek çok saray yavrusu bulunmaktadır. Sebebini sorduğumda ilginç bir bilgiye sahip oldum. Papalık çok zenginmiş. Her Papa olan, Vatikan'ın parasıyla ailesine böyle bir saray yavrusu yaptırırmış. Bu sarayları yaşatabilmek ve bu lüksü idame ettirebilmek için de bayağı bir para ayırırlarmış. Onun için Roma'da çok saray yavrusu varmış. Papa'lar evlenmezler ama kardeşleri ve yeğenleri oldukça lüks yaşarlarmış. Palazzo Colonna da bu tip saraylardan biriydi.

Bu saray, yakın tarihlere kadar yaşatılır. Paralar tam suyunu çektiği sırada Colonna ailesinin bir mensubu çok zengin bir Suriyeli hanımla evlenir ve sarayı kurtarırlar. Bu hanım özel merakından dolayı sarayın tamamını yeni baştan tamir ettirir ve bugünkü şekline sokar. Ölümünde bir vasiyet bırakarak, hiçbir eşyanın yerinin değiştirilmemesini arzu eder.

Nitekim Suriyeli hanımın vasiyeti yerine getirilmiş, salonlar olduğu gibi muhafaza edilmiş ve kapılarını sadece özel ziyaretçilere açmışlar.

Colonna ailesinin amblemi, adı üstünde, ‘‘sütun’’ demek. Bu aile nasıl karıştı ise bir şekilde Osmanlı'nın büyük yenilgisiyle sonuçlanan İnebahtı savaşına katılmış ve bu savaşta Osmanlılar'ı yendikleri için, sevinçlerinden olacak herhalde, bütün salonların duvarlarını Osmanlı figürleri ile donatmış, hilalli bayrakları da her tarafta sembol gibi kullanmışlar. Yüksek tavanlı saray duvarlarına dayandırılmış kocaman yaldızlı kenar masaları güçlü kuvvetli leventlere taşıttırılmış. Bu masalara bayıldım, çok şık ve güzeldiler. Duvarlar hem kalem işi ile süslüydü, hem de tavanlara kadar yağlıboya tablolarla doluydu.

PALAZZOLAR RESTORE EDİLMİŞ VE BAKIMLI

Yirminci asrın başında İtalya'dan çok resim kaçırıldığı halde, anlaşılan bitirememişler. Zira İtalya hálá eski ressamların tablolarıyla dolu.

Düşündüm ve bağnazlığın çok kötü olduğuna karar verdim. Rönesans ressamlarından biri çıplak kadınlı çok hoş tablolar yapmış.

Herhalde bağnaz dindar olan Colonna ailesinin bir ferdi, başka bir ressam çağırarak bu çıplak kadınları üzerlerine örtüler boyatarak giydirtmiş. Yakın zamanlarda bakıma alınan bu tablolardaki giysilerin sonradan yapıldığı anlaşılmış ve tablolardaki kadınlar gene eski çıplak hallerine döndürülmüş.

Öğleden sonra başka bir saray yavrusu olan Palazzo Brancaccio'da bulunan Museo Nazionale D'Arte Orientale'deki George Antaki sergisinin açılışına gittik. Burası da başka bir saray yavrusuydu ve müze olarak kullanılmaktaydı. Fevkalade yüksek tavanları olup duvarlarla birlikte fevkalade süslü ama vitrinler ve aydınlatma bayağı çirkindi. Buna rağmen duvarlar ve tavanlar o kadar güzeldi ki vitrinlere ve içindekilere bakmadan sadece tavanlara, duvarlara ve kapılardaki süslemelere bakmakla göz zevkinizi doyuruyordunuz... Arkeolojik eserler gibi monoton bir malzeme, bu ortam içinde daha da sönük kalmaktaydı.

Müzedeki açılış merasimi bitti, bir kokteyl parti vereceğiz dediler ve bizleri başka bir palazzoya yani saraya götürdüler. Bu saray yavrusu da masrafının altından kalkılamayıp içinde yaşanamadığından özel davetlere kiralanmaktaydı. Bu da hakikaten fevkalade güzeldi, gerek tavanları ve gerekse duvarları çok hoştu. Bütün bu palazzolar iyi restore edilmiş olup gayet bakımlıydılar, en ilginç ve müşterek tarafları ise gayet sade ve gösterişsiz bahçe kapılarından içeri girilmesiydi.

Müzelerdeki hediyelik eşya ve kitap satış yerleri, görebildiğim kadarıyla fevkalade zayıf ve fakirdi. Sokaklar aynen bizimkiler gibi dilencilerle, káğıt parçalarıyla ve pet şişelerle doluydu. İtalya'nın bize benzeyen daha pek çok tarafları var. Bütün bunları görünce anlayamıyor ve ‘‘İtalya Avrupa Topluluğu'na girebildiği halde ne diye bizi almıyorlar?’’ diye soruyorum. Avrupa Topluluğu'na girişlerinden sonra görebildiğim en önemli değişiklik, bütün köhne ve eski otellerin fevkalade şık olarak yenilenmesinden ibaret.
Yazının Devamını Oku

Petrograd gibi ya İstanbul'un adını da değiştirselerdi?

Bir zamanlar bataklık olan Petrograd zamanla bir saraylar şehri ve imparatorluk başkenti halini aldı, pek çok görülmeye layık harika yerlerle doldu. İsmi karışık olan ikinci şehir ise Cumhuriyet kurulana kadar İstanbul'umuzdu. İnsanlar aileleri içerisinde nadiren takma isimleriyle, okulda nüfus káğıdı, arkadaşları arasında ise göbek adı gibi başka başka isimlerle anılabilirler. Ama şehirlerin tek bir ismi vardır, tek olan bu isimleriyle tanınırlar, isimler lisandan lisana daha değişik bir şekilde telaffuz edilseler bile hep aynıdırlar.

İki şehir hariç. Bunlardan biri Rusya'nın en güzel şehirlerinden Petrograd'dır. İngilizce adı St. Petersburg olan Petrograd, ismi bakımından zavallıdır. Şehir, Deli Petro tarafından kurulduğu için 'Petrograd' adıyla anılırdı. Ama Bolşevik ihtilalinde Rusya'yı ele geçiren Lenin'in ölümünden sonra Sovyetler'in başına geçen Stalin, şehre Leningrad ismini verdi, hatta bu megaloman lider, Volga üzerinde o zamanlarda küçük bir kasabayı andıran Talitsin'i de, 'Stalingrad' yaptı. Leningrad, Rusya'nın demir perde zihniyetinden kurtulmasıyla tekrar Petrograd olabildi.

1703 Mayısı'nda Çar Deli Petro tarafından kurulan şehir, bu ay 300. yaşını kutluyor.

Deli Petro, Rusya'yı geliştiren çarlardan biriydi ve ülkesini oldukça mühim yeniliklerin yerleşmesine zorlamıştı. İri yarı ve iki metre boyunda olan bu çarın yaptığı en önemli yenilik, o güne kadar çarları bile yöneten kiliseye çarın, yani Rus hükümdarının kiliseden daha önemli olduğunu kabul ettirmesiydi. Bu şekilde bağnazlığı bir nebze durdurmuştu. İkinci önemli yeniliği ise, Rus ordusunu geliştirerek büyütmek ve yenilemekti. Esamisi bile okunmayan Rus donanmasını, dünyanın en büyük armadası yapmış ve böylece Rusya'nın sınırlarını genişletmişti. Aynı zamanda Batı adetlerinin, bilgilerinin ve teknolojisinin Rusya'ya yerleşmesi için büyük çaba göstermişti.

Petrograd, Neva Nehri'nin deltasında kurulmuştu. Petro, Neva Bölgesi'ni istilá ettikten sonra Finlandiya Körfezi'ne de açılınca yepyeni bir sahil şehri kurmayı planlamıştı. Petrograd'ın şehir kurmak için seçilen bölgesi son derece elverişsizdi, nehir kenarları suyun taşması neticesinde bataklıktı ve gayrimuntazamdı. Etrafta bol bol kereste bulunmakla birlikte, Petro'nun tercihi taş olduğundan, taşocakları ve çalışacak işçi bulmak da bir meseleydi. Etraftan köylüleri ve hapishanelerden de savaş suçlularını getirterek şehrin kurulmasında kullandı. Binlercesi bulaşıcı hastalıklardan ve kötü beslenmekten ötürü öldü. Petro, ailesini 1710 senesinde bu yeni şehre taşıdı. 1712'de şehri Rusya'nın başşehri olarak planladı ve ilan etti. Öldüğünde Petrograd'ın nüfusu 40 bine ulaşmıştı.

Petro, Neva Nehri'nin kuzeyindeki adacıkta kendisine kütüklerden yapılmış bir ev istemişti. İsviçreli-İtalyan karışımı mimar Domenico Trezzini (1670-1734), üç tip keresteden bir ev planlayarak oralara yerleşecek olanların sosyal ve parasal durumlarına göre herkesin ihtiyacını karşıladı. 1716'da Fransız mimar Jean Batiste Leblond gelince şehir daha detaylı şekilde planlandı. 1720'de sokakların ve idari binaların hepsi tamamdı.

Petro, bu şehir için taş elde etmek yöntemlerinde fazla ileri gitmişti ama bence bu yöntemler pratik bir zeká sahibi olduğunu gösteriyordu. 1714'ten itibaren, koskoca Rusya'nın herhangi bir yerinde bile taştan yapı inşasını yasak etmişti. Şehre giren her arabacı, en az üç adet kaldırım taşı getirmek mecburiyetindeydi. Limana gelen her geminin ve kaptanlarının ise neredeyse bir taşocağı yükü getirmek gibi bir zorunlulukları bulunmaktaydı. Gayrisıhhi bir yer olması ve nehrin taşması yüzünden insanlar Petrograd'a yerleşmeye yanaşmıyorlardı, yiyecek fiyatları ise Moskova'dan üç misli pahalı idi.

Petro, yanında 30'dan daha fazla işçi ve ailesini barındıran her arazi sahibine, bu yeni şehirde bir konak inşa etmeleri emrini verdi. Şehrin kurulması ile ilgili olan herkesin ve büyük miktarda savaş suçluları ile köylülerin ölümlerine rağmen Petrograd, Petro'nun acımasızlığıyla gelişme merakının sonucunu gösteren kuvvetli bir sembol oldu.

O zamanlar bataklık olan ve basit ahşaptan kulübelerden ibaret bulunan Petrograd zamanla bir saraylar şehri ve imparatorluk başkenti halini aldı. Sonradan yapılan Hermitage, Pavlovsk, Peterhof ve Tsarskoye Selo sarayları ile Kışlık Saray ve yazlık bahçeler gibi pek çok görülmeye layık harika yerlerle doldu.

İsmi karışık olan ikinci şehir ise Cumhuriyet kurulana kadar İstanbul'umuzdu.

İstanbul, Bizans İmparatoru Konstantin tarafından kurulduğu için, 'Konstantinapolis' diye bilinmekteydi. Daha sonra Osmanlılar bu şehri zaptedince, 'Konstantaniyye' adı ile anıldı. Bir aralık 'İslambol' dendiği halde yine de resmi yazışmalarda ve paraların üzerinde 'Konstantaniyye' yazılıydı. Cumhuriyet'in ilanından sonra 'İstanbul' olan bu şehre 'Konstantinople' dendiği zaman, ben de dahil, sinirlenmekteydik. Halbuki bütün dünya bu şehiri bu isimle tanımaktaydı.

Neyse, şimdi herkes İstanbul ismini öğrendi de hepimiz rahat ettik. İyi ki ülkemize komünizm gelmedi ve bu sene 550. Fetih Yıldönümü'nü kutladığımız İstanbul'umuz başka bir isim taşımaktan kurtuldu.
Yazının Devamını Oku

Tarz sahibi olmanın erişilmez mutluluğu

Tarz veya bugün kullanılan şekliyle 'stil', bazıları için sadece bir moda biçimidir, doğru giyim şeklidir ve tarz sahipleri, iyi giyinen seçkin tabakada 'şık' olarak kabul edilirler. Tarz, bazıları için ise daha genel bir fenomendir. Dekorasyon zevki, ev sahibeliği ve aynı zamanda şıklığı ile anılan kişilerin 'stili', yani 'tarzı' var denir ama 'tarz', daha başkaları için kuvvetli bir şahsiyet sahibi olup 'varolmanın bayağılığını, yaşam biçimi sanatına dönüştürmek' diye kabul edilir.

'Tarz'ın kelime açılımı sadece stili olmayanları değil, stilleri ile meşhur olanların kafalarını da uzun zamandır meşgul etmektedir. C.Z. Guest, 'Tarz, varolmak için yapacak çok işi olup da hepsini kolaymış gibi göstermektir' der. Jaqueline de Ribs 'Tarzınızın olmasının sizi diğerlerinden daha değişik yaptığını' söyler, Givenchy ise 'Tarzınız olsa da, olduğunuz gibi yani tabii olmalısınız' tavsiyesinde bulunur.

Tarz sahiplerinin sonsuz havası olduğu kesindir ama havanın ne olduğu kelimelerle tarif edilemez, kuvvetini gizeminde hissedersiniz. Tarzı hayal gibi görürüz: Tıpkı Amerikan yüksek mahkeme hakimi Felix Frankfurter'in pornografiyi tarif edişi gibi: 'Biz gördüğümüz zaman biliyoruz ve anlıyoruz'.

1950'de Daisy Fellows, Amerika'nın meşhur modacısı Antonio Castillo'yu Cote d'Azur'deki evine davet etmişti. Lüks yataklı trenle Fransa'nın güneyine ineceklerdi. Tren, gün ağardıktan hemen sonra Cap Martin'e varıyordu. Güneş çıkmadan çok önce Castillo bitişikte yatan Daisy Fellows'un kompartımanından gelen gürültülerle uyanmıştı. İstasyona vardıktan sonra ortaya çıkan Daisy'e neden çok erken uyandığını soracaktı ama vazgeçti, zira Daisy mükemmel giyinmişti ve kusursuz makyajıyla hazırdı.

Castillo, Daisy'e başka türlü sordu: 'Sizi istasyonda bir beyefendi mi karşılayacak?'. 'Sadece şoförüm gelecek' diye cevap verdi Daisy. Castillo 'O halde neden giyiminize ve makyajınıza bu kadar özendiniz de sadece bir güneş gözlüğü takmadınız?' diye sorunca da Daisy 'Kendim için giyinirim. Gördüğünüz gibi, bu bir disiplin meselesidir' dedi.

KARAFATMA PROTESTOSU

Evet, disiplin her ne kadar delilik veya kapris gibi görünse de 'terbiye' kelimesinin fonksiyonuyla bitiştiği zaman, tarz edinmenin içeriğindeki unsurlardan biri olur.

Bir başka hikayem daha var ve bu, moda dünyasının meşhur imparatoriçesi Diana Vreeland hakkında. Bayan Diana Vreeland, Paris'in meşhur Maksim'inde verilen muhteşem bir ziyafette tabağında yürüyen bir karafatma gördüğünde altüst olmuştu. Ama bağırmamış, şef garsonu da çağırıp azarlamamıştı, bunun yerine ayağa kalkıp Karmen Miranda gibi poz alarak İspanyolca'da 'karafatma' anlamına gelen meşhur 'La Cucaracha' şarkısını söylemeye başlamıştı.

Buradaki espri inceliği, beklenmedik olaylar karşısında çabuk ve zarif hareket kabiliyeti, tarz sahibi olmanın bir göstergesiydi.

Chateau Mouton'da, Baron Philippe de Rotschild ve Amerikalı karısı Pauline ile Windsor Düşesi akşam yemeği yiyorlardı. Düşes gibi Pauline de Baltimore'lu idi ve her ikisi de misafir ağırlama, ev sahibeliği hususunda meşhurdular. Yemekte Pauline 'poulet chaud froid' yani soğuk, baharatlı tavuk ikram etmişti. Düşes tavuğun tadına bayıldı ve tarifini almak istedi. Barones 'tabii daha sonra veririm' deyip geçiştirmek istedi ama Düşes, tarifi alamayacağını adı gibi biliyordu, zira kendisi de aynı şekilde hareket ederdi. Dolayısıyla gizlice tabağındaki tavuktan bir parça kopararak peçeteye sardı ve çantasına soktu. Kendi ahçısına götürüp nasıl yapıldığını tattırarak keşfedecekti.

Bu olaydaki beceriklilik ve reddetmekle eşit olan bir 'evet' cevabı her zaman tarz göstergesi değildir ama ne istediğini çok iyi bilen Düşes'in zarif bir şekilde arzusunu elde etmesi bir tarzdır. Bazen sevimliliğin olmadığı yerlerde tarz ağırlığını ortaya koyabilir.

Para ne kadar önemlidir? Düşündüğünüzden daha az. Gloria Guiness varolma savaşı verdiği yıllarda yazdığı hatıralarında iyi bir örnek vermektedir: 'Para sıkıntısı çektiğim zamanlarda, güzel bir jarse parçası alıp tepesinden bir delik delerek başımdan aşağı geçiriyor ve kumaşı güzel bir kemerle belimden boğuyordum. Herkes bana 'Elbiseni nereden aldın? Çok güzel' diye sormaktaydı'.

Dolayısıyla, tarzın içeriğine canlı organizma olan orijinalliği, gayreti ve cesareti de katmamız gerekecek. Tarzı olan her kadın parayla doğmamıştır İşte bu yüzden parayı çok önemsememeniz lázım. Ama işin bizim burada ilgilendiğimiz tarafı, daha az parayla o noktaya varabilmektir ve bizi büyüleyen kadınlar, tarzı olup da ince uzun bir yolda ilerleyebilenlerdir.

JACKIE ÇİZGİSİNDEN ŞAŞMADI

Disiplin, zeka, beceriklilik ve orijinallik, tarz sahibi olmanın çekirdekleridir. Her güzel giyinen, her iyi ev sahibeliği yapan, evi şık ve güzel mobilyalarla döşenmiş kadının tarzı yoktur. Bu tarz dediğimiz şey insanın içinde ya vardır ya yoktur. Tarzı olan hanımların meşhur olmalarına sebep biraz da medyadır. Bu hanımların bazılarının medyayla arası çok iyidir, bazılarının ise fena, ama her şeye rağmen hayatları yakından izleniyor.

Moda yaratıcıları arasında sadece Coco Chanel, tarzıyla bütün diğer kadınları etkilemişti. Jacqueline Kennedy Onasis halka mal olmuş rolüne rağmen çizgisinden hiç şaşmamıştı. Ona mukabil Madonna tam tersini yapıyor ve her dakika kimlik değiştiriyor. Dolayısıyla bir stili, bir tarzı yok.

Sözün kısası, orijinal kadınlara şapkamızı çıkarmaktayız. Kimlik sahibi olan bu kadınlar, kimlikleri ile ışıl ışıl yanıyorlar. Tarzı olan kadınlar birkaç lisan konuşuyor, edebiyatla, şiirle meşgul oluyor ve çok tatlı láflıyorlar. Gittikleri yerde ülkelerini temsil ediyor, olayların içinde bulunuyorlar. Güzel giyinmeye meraklı oluyor, züppeleri ağırlıyor ama ilk kocalarını genelde hep yanlış seçiyorlar.

Bunların ihtişamlarını ve deliliklerini uzlaştırmaya gelince, hiç zahmet etmeyeceğiz. Sadece dolu dolu olan hayatlarının yükünün altından nasıl kalktıklarına bakıp hayret edeceğiz. Onların kabiliyetlerini değerlendirmelerine imrenmemek elimizde değil. Sapına kadar rafine oluyorlar, sadece parlıyor ve gözlerimizi kamaştırıyorlar.

Şöyle bir etrafımıza bakalım ve sayalım, acaba kaç kişinin tarzı var?
Yazının Devamını Oku

Tarz sahibi olmanın erişilmez mutluluğu

Tarz veya bugün kullanılan şekliyle 'stil', bazıları için sadece bir moda biçimidir, doğru giyim şeklidir ve tarz sahipleri, iyi giyinen seçkin tabakada 'şık' olarak kabul edilirler.Tarz, bazıları için ise daha genel bir fenomendir. Dekorasyon zevki, ev sahibeliği ve aynı zamanda şıklığı ile anılan kişilerin 'stili', yani 'tarzı' var denir ama 'tarz', daha başkaları için kuvvetli bir şahsiyet sahibi olup 'varolmanın bayağılığını, yaşam biçimi sanatına dönüştürmek' diye kabul edilir.'Tarz'ın kelime açılımı sadece stili olmayanları değil, stilleri ile meşhur olanların kafalarını da uzun zamandır meşgul etmektedir. C.Z. Guest, 'Tarz, varolmak için yapacak çok işi olup da hepsini kolaymış gibi göstermektir' der. Jaqueline de Ribs 'Tarzınızın olmasının sizi diğerlerinden daha değişik yaptığını' söyler, Givenchy ise 'Tarzınız olsa da, olduğunuz gibi yani tabii olmalısınız' tavsiyesinde bulunur.Tarz sahiplerinin sonsuz havası olduğu kesindir ama havanın ne olduğu kelimelerle tarif edilemez, kuvvetini gizeminde hissedersiniz. Tarzı hayal gibi görürüz: Tıpkı Amerikan yüksek mahkeme hakimi Felix Frankfurter'in pornografiyi tarif edişi gibi: 'Biz gördüğümüz zaman biliyoruz ve anlıyoruz'.1950'de Daisy Fellows, Amerika'nın meşhur modacısı Antonio Castillo'yu Cote d'Azur'deki evine davet etmişti. Lüks yataklı trenle Fransa'nın güneyine ineceklerdi. Tren, gün ağardıktan hemen sonra Cap Martin'e varıyordu. Güneş çıkmadan çok önce Castillo bitişikte yatan Daisy Fellows'un kompartımanından gelen gürültülerle uyanmıştı. İstasyona vardıktan sonra ortaya çıkan Daisy'e neden çok erken uyandığını soracaktı ama vazgeçti, zira Daisy mükemmel giyinmişti ve kusursuz makyajıyla hazırdı.Castillo, Daisy'e başka türlü sordu: 'Sizi istasyonda bir beyefendi mi karşılayacak?'. 'Sadece şoförüm gelecek' diye cevap verdi Daisy. Castillo 'O halde neden giyiminize ve makyajınıza bu kadar özendiniz de sadece bir güneş gözlüğü takmadınız?' diye sorunca da Daisy 'Kendim için giyinirim. Gördüğünüz gibi, bu bir disiplin meselesidir' dedi.KARAFATMA PROTESTOSUEvet, disiplin her ne kadar delilik veya kapris gibi görünse de 'terbiye' kelimesinin fonksiyonuyla bitiştiği zaman, tarz edinmenin içeriğindeki unsurlardan biri olur.Bir başka hikayem daha var ve bu, moda dünyasının meşhur imparatoriçesi Diana Vreeland hakkında. Bayan Diana Vreeland, Paris'in meşhur Maksim'inde verilen muhteşem bir ziyafette tabağında yürüyen bir karafatma gördüğünde altüst olmuştu. Ama bağırmamış, şef garsonu da çağırıp azarlamamıştı, bunun yerine ayağa kalkıp Karmen Miranda gibi poz alarak İspanyolca'da 'karafatma' anlamına gelen meşhur 'La Cucaracha' şarkısını söylemeye başlamıştı.Buradaki espri inceliği, beklenmedik olaylar karşısında çabuk ve zarif hareket kabiliyeti, tarz sahibi olmanın bir göstergesiydi.Chateau Mouton'da, Baron Philippe de Rotschild ve Amerikalı karısı Pauline ile Windsor Düşesi akşam yemeği yiyorlardı. Düşes gibi Pauline de Baltimore'lu idi ve her ikisi de misafir ağırlama, ev sahibeliği hususunda meşhurdular. Yemekte Pauline 'poulet chaud froid' yani soğuk, baharatlı tavuk ikram etmişti. Düşes tavuğun tadına bayıldı ve tarifini almak istedi. Barones 'tabii daha sonra veririm' deyip geçiştirmek istedi ama Düşes, tarifi alamayacağını adı gibi biliyordu, zira kendisi de aynı şekilde hareket ederdi. Dolayısıyla gizlice tabağındaki tavuktan bir parça kopararak peçeteye sardı ve çantasına soktu. Kendi ahçısına götürüp nasıl yapıldığını tattırarak keşfedecekti.Bu olaydaki beceriklilik ve reddetmekle eşit olan bir 'evet' cevabı her zaman tarz göstergesi değildir ama ne istediğini çok iyi bilen Düşes'in zarif bir şekilde arzusunu elde etmesi bir tarzdır. Bazen sevimliliğin olmadığı yerlerde tarz ağırlığını ortaya koyabilir.Para ne kadar önemlidir? Düşündüğünüzden daha az. Gloria Guiness varolma savaşı verdiği yıllarda yazdığı hatıralarında iyi bir örnek vermektedir: 'Para sıkıntısı çektiğim zamanlarda, güzel bir jarse parçası alıp tepesinden bir delik delerek başımdan aşağı geçiriyor ve kumaşı güzel bir kemerle belimden boğuyordum. Herkes bana 'Elbiseni nereden aldın? Çok güzel' diye sormaktaydı'.Dolayısıyla, tarzın içeriğine canlı organizma olan orijinalliği, gayreti ve cesareti de katmamız gerekecek. Tarzı olan her kadın parayla doğmamıştır İşte bu yüzden parayı çok önemsememeniz lázım. Ama işin bizim burada ilgilendiğimiz tarafı, daha az parayla o noktaya varabilmektir ve bizi büyüleyen kadınlar, tarzı olup da ince uzun bir yolda ilerleyebilenlerdir.JACKIE ÇİZGİSİNDEN ŞAŞMADIDisiplin, zeka, beceriklilik ve orijinallik, tarz sahibi olmanın çekirdekleridir. Her güzel giyinen, her iyi ev sahibeliği yapan, evi şık ve güzel mobilyalarla döşenmiş kadının tarzı yoktur. Bu tarz dediğimiz şey insanın içinde ya vardır ya yoktur. Tarzı olan hanımların meşhur olmalarına sebep biraz da medyadır. Bu hanımların bazılarının medyayla arası çok iyidir, bazılarının ise fena, ama her şeye rağmen hayatları yakından izleniyor.Moda yaratıcıları arasında sadece Coco Chanel, tarzıyla bütün diğer kadınları etkilemişti. Jacqueline Kennedy Onasis halka mal olmuş rolüne rağmen çizgisinden hiç şaşmamıştı. Ona mukabil Madonna tam tersini yapıyor ve her dakika kimlik değiştiriyor. Dolayısıyla bir stili, bir tarzı yok.Sözün kısası, orijinal kadınlara şapkamızı çıkarmaktayız. Kimlik sahibi olan bu kadınlar, kimlikleri ile ışıl ışıl yanıyorlar. Tarzı olan kadınlar birkaç lisan konuşuyor, edebiyatla, şiirle meşgul oluyor ve çok tatlı láflıyorlar. Gittikleri yerde ülkelerini temsil ediyor, olayların içinde bulunuyorlar. Güzel giyinmeye meraklı oluyor, züppeleri ağırlıyor ama ilk kocalarını genelde hep yanlış seçiyorlar.Bunların ihtişamlarını ve deliliklerini uzlaştırmaya gelince, hiç zahmet etmeyeceğiz. Sadece dolu dolu olan hayatlarının yükünün altından nasıl kalktıklarına bakıp hayret edeceğiz. Onların kabiliyetlerini değerlendirmelerine imrenmemek elimizde değil. Sapına kadar rafine oluyorlar, sadece parlıyor ve gözlerimizi kamaştırıyorlar.Şöyle bir etrafımıza bakalım ve sayalım, acaba kaç kişinin tarzı var?
Yazının Devamını Oku

Eğitimsiz ülkelerin müzelerine en büyük zararı kendi halkı verir

Bir Bizans kilisesinin mihrap ve tavanı KKTC'den tanıdığım bir antikacı aracılığıyla Kıbrıslı Türklerin yardımıyla söktürülüp, parça parça Amerika'ya kaçırılmış ve De Menill Müzesi'ne satılmıştı. Benim Türk olduğumu unutup, depodaki freskleri gösterdikleri zaman ‘‘Bu kiliseyi nasıl kaçırdınız?’’ diye o kadar söylendim ki, sonunda ‘‘Kıbrıslılar bize bu eseri borç verdiler’’ gibisinden bir sürü palavra sıktılar.

Bir ülkede savaş çıkar veya kargaşa olursa, tok-açgözlülerle, aç-açgözlüler derhal işbaşına geçerek çalışmaya başlarlar.

Tok-açgözlüler kimlerdir? Bunlar dünya çapında antika ticareti yapan tüccarlardır. Bu tüccarlar fevkalade zengindirler, bütün dünyayı gezerler, kendi ilgilendikleri konuda hangi ülkede ne gibi müzelerde neler var, özel koleksiyonerler kimler, bunların elinde ne gibi bir birikim var, hepsini ezbere bilirler. Yaptıkları uluslararası ticaretten fevkalade kazanmışlardır, zengindirler. Bunlara 'açgözlü' denir, zira rakibinden daha fazla bilmek ister ve herkesten evvel malı kapıp müşteriye pazarlayabilmek için her türlü dümene başvurur.

Aç-açgözlüler ise hırsızlardır. Bunlar paraya ihtiyaçları olduğu için vurulmak, hapse girmek dahil her tehlikeyi göze alarak antikaları kaçırırlar veya çalarlar. Bilinçsiz oldukları için ne çaldıklarını bilmezler, değeri nedir pek anlamazlar, dolayısıyla ekmek parası için bazı risklerin altına girerler. Zaten biraz bilinçli olanları iyi para kazanıp antika dükkanı sahibi olmuşlar veya köşeyi dönüp başka iş yapmaktadırlar. Akılsızları ise yakalanıncaya kadar çalma ve kaçırma işlerine karın tokluğuna devam ederler.

KKTC'DEN SÖKÜLEN KİLİSE

Nereden anlatmaya başlasam bilememekteyim. Birinci müşahedem Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti'nden çalınan bir Bizans kilisesinin mihrap kısmı ve tavanıydı. Dünya KKTC'yi tanımadı, Türkler de Müslümandırlar diye o devrede ne yapacaklarını bilemediklerinden, kargaşa içinde son derece kıymetli ve hakiki Bizans eseri olan bir kilisenin freskleri tanıdığım bir antikacı aracılığıyla Kıbrıs'taki Müslümanların yardımıyla söktürülüp, parça parça Amerika'ya kaçırılmış ve De Menill Müzesi'ne satılmıştı. Benim Türk olduğumu unutup, bana depodaki parça parça freskleri gösterdikleri zaman hemen infial ederek ‘‘Bunu oradan almaya hiç hakkınız yok, bu kiliseyi nasıl kaçırdınız?’’ diye o kadar çok söylendim ki, sonunda ‘‘Biz bunu Kıbrıs'tan izin alarak çıkardık, Kıbrıslılar bize bu eseri borç verdiler’’ gibisinden bir sürü palavra sıktılar. Sonunda Teksas Houston'da ufacık ama harika modern bir kilise yaparak freskleri içine yerleştirdiler. Freskler şahane bir restorasyonla birleştirilmişti ve kapısına da ‘‘Kıbrıs halkından ödünç olarak alınmıştır’’ diye yazmışlardı. Bizim Kıbrıslılar gözlerini açmadıkları için giden gitti. Yazık oldu.

Derken 1991'de demirperde yıkıldı. Müthiş bir kargaşa vardı. Pek çok antikacı bana ‘‘Rus müzelerinden beğendiğinizi emrinize getirelim’’ gibi tekliflerle geldiler. Bu münasebetsiz teklifleri derhal reddettim ama acaba dalga mı geçiyorlardı yoksa hakikaten getirebilirler miydi sualleri kafamı epey meşgul etti. Tabii, parayı peşin istiyorlardı ve birtakım riskleri göze almam gerekmekteydi.

Bulgaristan'dan ve Romanya'dan da çok eser teklifleri gelmişti. Buralardan da gidenler gitti.

İki sene önce New York'un en nadide semtinde bulunan bir antikacı ahbabım bizim şerefimize bir davet tertiplemişti. Davette koleksiyonerler, bankacılar, müzeciler ve pek çok vakıf kurmuş, mütevelli heyetlerinde bulunmuş önemli şahsiyetler vardı. Masada bir aralık iki koleksiyonerin birbirleriyle konuşmalarına kulak misafiri oldum. Afganistan'dan gelen nadide eserleri nasıl koleksiyonlarına kazandırdıklarını anlatıyorlardı. Birbirlerine nispet yapmaktaydılar. Anlaşılan piyasa artık Afgan antikalarıyla doluydu. İdaresi zayıf olan ülkelerin ne hallere düştüğünü düşünerek birden içimin cızladığını hissettim. Artık çok geçti, giden gitmişti.

Irak, Kuveyt'e girdiği zaman Şeyh Nasır Al-Sabah'ın koleksiyonu da yağmalanmıştı. Bu müzenin yağmalanmasına basının gereken ilgiyi gösterdiğini hatırlamıyorum. Bugün Irak'taki müze soygunculuğuna verilen önem kadar ilgi gösterilmemişti. Iraklılar Kuveyt Müzesi'ni talan etmişlerdi. Allah’tan her şeyi kayıtlı olan müze bütün eserlerinin peşine düştü ve hemen hepsini tekrar piyasadan tek tek topladı. Zaten büyük bir bölümü o sırada Cambridge'de sergilendiği için müze dışındaydı. Mücevherlerin haricinde tek tek bütün eserleri buldular ve kendilerine ait olduğunu ispat ederek geri aldılar. Mücevherler gitmişti ama hiç değilse koleksiyonun büyük bir kısmını bulmuşlardı.

Ben Sadberk Hanım Müzesi'ni kurduğumda, Kültür Bakanlığı'nın bana sorduğu ilk sual, herhangi bir harp halinde müzedeki eserleri nereye saklayacağım olmuştu. Biz de, kendimize göre münasip bir adres vermiştik.

Şimdi gelelim Irak Müzesi’ne... Benim anlayamadığım nokta şu: Bush, Irak'a gireceğini aylar öncesinden ilan ettiği halde eserler paketlenerek müze dışında gizli bir yere neden saklanmamıştı veyahut herhangi bir önlem niçin alınmamıştı? Time mecmuası ‘‘Müze binasına bomba atmamaya özen gösterdik ama ganimet avcılarını durduramadık’’ diye yazıyor. Enteresandır, 'hırsızlık' kelimesi kullanılmayıp ‘‘ganimet elde etmek’’ gibi terimler kullanılıyor.

Tabii ki halkı eğitimsiz olan ülkelerdeki müzelere en büyük ziyanı kendi halkı veriyor. Yapacak bir şey yok, gitti giden, kırılan kırıldı ve koskoca Sümer, Akad, Asur ve Babilonya medeniyetlerinden kalan eserlerin dağılmasına ve harap hale getirilmesine yazık oldu.

Birden düşündüm, Arkeoloji Müzesi'ndeki lahitleri kaldıramayacağımıza göre acaba nasıl saklarız diye günlerdir kafa yoruyorum. Allah bizim ülkemizi savaştan ve kargaşalıktan korusun yoksa giden, gider...
Yazının Devamını Oku

Anacığımın kokusu 30 senedir hálá burnumda

Çocukken bazı geceler, korkunç rüyalar görüp gecenin ortasında annemle babamın odasına dalıp ikisinin arasına girip uyumaya çalışırdım, hiç seslerini çıkarmadan beni bağırlarına basarlardı. Şimdi düşünüyorum da iyi ki çocuğum olmamış, zira gece yarısı yatağıma dalan hiç kimseye tahammül edemezdim. Bugün Anneler Günü. 'Babalar Günü', 'Sevgililer Günü', 'Falanca Gün', 'Filánca Gün' derken, bütün günler bir tarafa, bence bunların arasında en anlamlı gün gene Anneler Günü. Ben bugün ne anneyim, ne de annem var. Çocuğum olmadı ama bütün çocuklar benim. Annem ise 1973 senesinde yani 30 sene evvel sadece 63 yaşındayken kanserden vefat etti. Bu köşede geçen sene annemi anmıştım, bu sene de müasaade ederseniz gene onu anacağım.

ÇİLEKEŞ BİR KADIN

Annem neredeyse hayatı boyunca kayınvalidesiyle yaşadı. Çok çalışan ve çalışmaktan başka hiçbir zevki olmayan bir kocası vardı. Üstüne üstlük para kazanmakla birlikte parasını daima işine yatırıp lüksten kaçınan bir adam... O kadar ki, o devirde herkesin gitmeye can attığı Cumhuriyet Balosu'na bile, eve gelen berberle uğraşarak saçlarını yaptırmış ve bütün gün hazırlanarak giyinmiş, kuşanmış bir kadına son dakikada rahatlıkla ‘‘Ben çok yorgunum bu gece gitmeyelim’’ diyebilen bir koca. Kızkardeşinin genç yaşta ölen kocası dolayısıyla manen desteği üstlenen babama çok yardımcı olmuştur annem. Velhasıl çilekeş bir kadındır ve Vehbi Koç, bugün koskoca bir iş alemi kurabilmiş ise başarısının yüzde ellisini karısına borçludur, bundan hiç kimsenin şüphesi olmasın.

HER ŞEYİ BABAMA GÖRE AYARLARDI

Babam çok titiz bir adamdı, muntazam çekmeceleri açar en alttaki mendili çekerek dolapların tekrar düzeltilmesini isterdi. Hiç unutmuyorum, ameliyat olmuştu ve yataktan ilk kalktığı gün dosyalarını tertiplemişti ve titizliğine şaşmıştım. Annem, işte bu zor adama tahammül etmişti. Hep merak ederim acaba görmeden, tanımadan evlendiği bu adama aşık mıydı diye. Bunu hiçbir zaman anlayamadım. Malum ya, Anadolu terbiyesi bu; hisler belli edilmemeli, yoksa ayıptır.

Annem, babama çok hürmet ederdi. Bütün ev babamızın yaşantısına göre ayarlanırdı. Yemek saatleri, uyku saatleri, haber dinleme saatleri, her şey, her şey ona göre ayarlanırdı. Biz kızlar da her ne kadar onun gibi fedakár değilsek de, anamızdan ne gördükse, benzerini kendi kocalarımızda tatbik etmeye çalışmaktayız.

Annem, dört çocuğunu büyüttü. Her birimizin bazı sıhhi sorunları, okul sorunları oldu ve hepsiyle annemiz uğraştı; babamıza bizim sorunlarımızı yansıtmamaya çalışırdı ki adamcağız işinde sakin kafayla çalışabilsin diye.

BOTANİST OLABİLİRDİ

Her birimizin terbiyesiyle bizzat uğraştı. Seyahatlerde ve gezmelerde benim en büyük merakım annemin elinden kurtulup sokaklarda serbestçe onu takip etmekti. Annem ise hep elinden kayıp kaçan beni aramakla vakit geçirir ve çok kızardı. Hiç unutmuyorum tam on yaşındaydım, Milano'daki Duomo Kilisesini geziyorduk, gene annemin elinden kurtularak kilisenin içinde sağa sola koşmaya başladım. Kaybolduğumu gören annem bana gene çok sinirlenmişti. Artık bana bir ders vermesi gerekmekteydi. Dolayısıyla hemen oradaki kolonların birinin arkasına saklanmıştı. Ben bir müddet hürriyetin tadını tattıktan sonra aklım başıma gelerek annemi aramaya başladım. Onu göremedim ve bulamadım. Duomo Kilisesi o yaşta bana uçsuz bucaksız görünmüştü, bir de kilisenin dışındaki günlük güneşlik havadan sonra içerisi büsbütün karanlık gelmişti. Çocuk yaşımdan beri İsa ve Musa peygamberlerin, Meryem Ana'nın, havarilerin ve meleklerin görüntüleri beni ürkütmekteydi. Bütün bu atmosferin içinde annemi göremeyince müthiş bir telaşa ve korkuya kapıldım ve ‘‘Anne, anne neredesin?’’ diye bağırıp da cevap alamayınca ağlamaya başladım. Bir müddet ağladıktan sonra annem meydana çıkarak ‘‘Ben sana elimi bırakma dememiş miydim?’’ diye beni azarlamış ve fena bir ders vermişti.

Annemin o devir için ufak bir eğitimi vardı. Ama çok akıllı olduğundan kendini mütemadiyen geliştirmişti. Eğer eğitim imkanı verilseydi bence ya botanist olurdu, yahut kimyager.

Eğitimli ve her halükarda mutlu anne ve babaların çocukları her zaman dengeli yetişirler. Eğitim daha doğar doğmaz evde başladığından, anneler ne kadar eğitimli olurlarsa çocuklar da o derece güzel bir ortamda büyürler. Sahip bulunduğumuz okul sayesinde kimi annelerin vaziyetine ister istemez vakıf olabiliyoruz. Bazı anneler çocuklarını okula bırakıp bir daha uğramıyorlar, bazıları ise okula her dakika gelip çocuğun adeta hürriyetini kısıtlıyorlar. Esasında iyi bir anne ne çok lakáyıt olmalı, ne de çocuğunun üstüne çok fazla düşmeli.

BİZLERİ HİÇ AYIRMADI

İşte bu dengeyi sağlayabilmek çok önemli. Bazı yeni zengin anneler çocuklarını bir okula atıyor, sonra da giyinip kuşanıp gece gündüz oyun oynuyorlar. Çocuklarından haberleri yok, okula da uğramıyorlar.

Bazı anneler ise kocalarından bulamadıkları sevgiyi fazlasıyla erkek çocuklarına verip, farketmeden çocuklarını anormal şekilde yetiştiriyorlar.

Hiç unutmuyorum, çocukken bazı geceler, korkunç rüyalar görüp gecenin ortasında annemle babamın odasına dalıp ikisinin arasına girip uyumaya çalışırdım, hiç seslerini çıkarmadan beni bağırlarına basarlardı. Şimdi düşünüyorum da iyi ki çocuğum olmamış, zira gece yarısı yatağıma dalan hiç kimseye tahammül edemezdim.

Annem biz dört kardeşe de aynı davrandı, bizleri hiçbir zaman birbirimizden ayırt etmedi. Çok ileri görüşlü olduğu için hepimizin geleceğinin garanti altına alınmasını sağladı.

Anacığım, sen bizleri terk edeli otuz sene oldu ama kokun hálá burnumdadır...
Yazının Devamını Oku

Asalet unvanı satın alıp ‘‘Sevgi dö Gönül’’ olsam mı acaba?

Kamondo Ailesi, Paris'e yerleşirken Fransızların arasında muhit edinmek için bir ‘‘dö’’ unvanı satın alarak isimlerine eklediler ve asil bir aileden geldikleri izlenimini yaratmaya çalıştılar. Bu unvanlar acaba nerede satılıyor? Acaba ben de bir ‘‘dö’’ unvanı satın alsam nasıl olur? Mesela ‘‘Sevgi dö Gönül’’, kulağa hiç fena gelmiyor. O zaman yazılarımdaki ‘‘Sevgi'nin Diviti’’ logosunu ‘‘Dö Gönül'ün Diviti’’ yapardık.

İstanbul'dan, bakın ne cevherler yetişmiş... Böyle insanlara sahip çıkılırsa, Türkiye'nin propogandası fevkalade yapılır.

Seneler önce Paris'te, ‘‘Siz müzelere meraklısınız, gidin Nissim de Camondo'nun (Bana göre Nesim dö Kamondo) evini gezin’’ dediler. Bendeniz o tarihlerde bir Cumhuriyet çocuğu olarak Camondo'ların adını hiç duymamıştım ve müze kataloğunu alıp okuyunca İstanbul kökenli olduklarını öğrendim ve hem şaşırdım, hem de hoşuma gitti.

Malikane 18. yüzyıldan kalmaydı, içindeki mobilyalar da 18. yüzyıla aitti ve her bir parça imzalıydı. Bizim geleneklerimizde mobilya kültürü olmadığı için mobilyaların da tablo kıymetinde olduklarını değerlendirememekteyiz. Mobilya sanatı bana göre esasında 18. yüzyılda doruk noktasına ulaşmıştı ve İngiliz, Fransız ve İtalyan mobilyaları o devrin birer sanat eseriydi. Bugün hakikaten o devirden kalma imzalı mobilyalar neredeyse değerli bir tablo fiyatına satılıyor. Bu tür mobilyaların koleksiyonunu yapanlar hem çok dikkatli kullanmaktalar hem de ileriye dönük bir yatırım malzemesi gözüyle bakıyorlar. Nesim dö Kamondo Müzesi'ndeki mobilyaların hepsi 18. yüzyıla aitti ve ev bir mobilya müzesiydi.

Kamondolar Safarat Yahudisi idiler. 16. yüzyılda İspanya'dan Portekiz'e kaçmış, oradan Osmanlı Devleti'ne sığınmışlardı. O devirde hiçbir devlet Yahudileri kabul etmezken Osmanlılar bunlara kollarını açmışlar ve buyur etmişlerdi.

Asıl parayı kazananlar İzak Kamondo ve İbrahim Salomon Kamondo kardeşlerdi (yani Isaac ve Abraham). İzak Kamondo hiç evlenmemiş ve çocuğu olmamıştı. İbrahim'in ise üç çocuğu olmuştu. İbrahim Behor, Nesim ve Rebeka (Rebecca). Asıl bu müzenin bulunduğu 18. yüzyıl eseri binayı ve mobilyaları toplayan, Nesim Kamondo'nun oğlu Moiz'di. Yukarıda isimlerini saydıklarımın hepsi İstanbul'da doğmuşlar ve İstanbul'da tefecilik yapmışlardı. Aynı zamanda büyük miktarda emlak sahibi idiler. Yani sizin anlayacağınız bir zamanların Banker Kastellisi sayılırlardı. Herhalde parasını ödeyemeyenlerin karşılık olarak gösterdikleri emlaklara da sahip çıkmış, han ve hamam zengini de olmuşlardı.

Osmanlı devletine yüzde 4 faizle borç veren Rothchild'lere rağmen yüzde 12 faiz alan Kamondolar, Sultan Abdülaziz devrinde işleri rakipleri Ermeni, Rum ve Levanten bankerlere kaptırdıkları için Paris'e yerleşmeye karar verdiler. İbrahim Behor, ilk ofisini Paris'te açtı ve bu arada buraya yerleşmek üzere hazırlık da yaptı. Fransızların arasında muhit edinmek kolay değildi, dolayısı ile bir ‘‘dö’’ unvanı satın alarak isimlerine eklemişler ve asil bir aileden geldikleri izlenimini vurgulamışlardı.

Bu unvanlar acaba nerede satılıyor? Biz Türklerde asalet unvanı olmadığı gibi Yahudilerde de yoktur. Acaba ben de bir ‘‘dö’’ unvanı satın alsam nasıl olur? Mesela ‘‘Sevgi dö Gönül’’, kulağa hiç fena gelmiyor. O zaman yazılarımdaki ‘‘Sevgi'nin Diviti’’ logosunu ‘‘Dö Gönül'ün Diviti’’ yapardık.

Neyse, şaka bir tarafa. İbrahim Salomon çok iyi vakit geçirdiği Avrupa'da, Paris'te 1873'te öldü ve vasiyeti üzerine cenazesi İstanbul'a getirilerek Hasköy'deki mezarlığa gömüldü. Kitapların yazdığına göre cenaze merasimi o kadar muhteşem oldu ki, Yahudilerin Osmanlı topraklarına yerleşmelerinden bu yana böyle cenaze merasimi görülmemişti ve böyle bir merasim hiçbir Yahudiye nasip olmamıştı.

Cenaze sırasında borsa ve bütün finans kurumlarının yanı sıra Galata, İstanbul ve Haliç civarındaki bütün mağazalar kepenk indirdiler. Piyadelerden ve Bahriye'den oluşan iki manga asker ile saray orkestrası Muzika-yı Hümayun, bütün diplomatlar ve çevreleri, Ortodoks, Katolik gibi bütün Hıristiyan ruhanileri cenaze merasimine katılmışlardı. Anlaşılan, herkes İbrahim Salomon'dan ya faiz ya da borç almıştı.

Kamondolar Yüksekkaldırım’dan Bankalar Caddesi'ne inen sekizgen bir merdiven yaptırmışlardı. Buranın adı kısa bir zaman öncesine kadar ‘‘Kamondo Merdiveni’’ idi. Sonradan birileri bu ismi değiştirdiler. Kim bilir hangi sivri akıllılar bunu yaptılar. İşte bu gibi işler yüzünden İstanbul'da şehir haritası yapılamamakta ve şayet posta diye bir şey kaldıysa da zor çalışmaktadır. Zira artık herkes kurye kullanmaktadır ve devlet farkında değildir ama posta işi özelleşmiştir.

Kamondo Ailesi, hiçbir zaman banka sahibi olmadı. Resmen tefecilik yaptılar ve bütün parayı Avrupa'ya götürüp orada sarf ettiler. Paris'te 18. yüzyıldan kalma bir ev alan ve içini o yüzyılın eşyalarıyla dolduran Moiz Kamondo, İstanbul'da hiçbir Osmanlı malı toplamamıştı. Bunu, ‘‘herhalde mobilyaya aç kaldıkları için mobilya toplamışlardı’’ diye yorumluyorum.

Nissim de Camondo (Nesim dö Kamondo) müze binası ve içindeki eşyalar Osmanlı parası ile satın alınmıştır. Bugün banka hortumlayanlara kızıyor ve onları her dakika teşhir etmeye kalkıyoruz. Hortumculuk, asıl o devirde Kamondolar’la başladı. Emin Çölaşan Bey o devirlerde yaşamış olsaydı kim bilir ne güzel ve ne enteresan bir kitap yazardı.
Yazının Devamını Oku

Cumhuriyet çocuğu olarak bez bebeklerle oynadım

Ben Cumhuriyet çocuğu olarak bezden yapılmış bebeklerle oynadım. Biraz daha büyüyünce kağıt bebeklerle oynamaya başladık. Hatırladığım kadarıyla ilk bebeğimizi babam Macaristan'dan getirmişti ve bu Macar kıyafetli, sarışın, iki tarafından örgü saçları sarkan bir bebekti. Bugün 23 Nisan ve ben haftalık yazımı yazmak durumundayım. Dünyada yegane çoçuk bayramı kutlayan ülkemizde çocuklara dönük neler yaptık ki, hemen hemen hiçbir şey. O kadar ki bir oyuncak kültürümüz dahi gelişmemiştir. İşte o yüzden bugün biraz oyuncaklardan bahsetmek istemekteyim.

Ben Cumhuriyet çocuğu olarak bezden yapılmış bebeklerle oynadım. Biraz daha büyüyünce kağıt bebeklerle oynamaya başladık. Çoktan rahmetli olan kuzenim Nezahat Aktar Hanif çok güzel resim yapardı. Suna ile ben ona gidip yalvarırdık bizlere bebek yapıp boyasın diye. Sadece bebekle kalmazdık bir de elbiselerini isterdik, o da bizi kırmaz boyuna çizer, boyar ve keserdi. Hálá biz niye modacı olamadık diye şaşar dururum. Suna ile yaşımız yakın olduğu için aynı oyuncaktan her ikimize de birer tane alınırdı veya bir tane alınıp paylaşmamız istenirdi. Ta o yaşlarda kavga gürültü, paylaşmayı öğrenmiştik.

Hatırladığım kadarıyla ilk bebeğimizi babam Macaristan'dan getirmişti ve bu Macar kıyafetli, sarışın, iki tarafından örgü saçları sarkan bir bebekti. Bir de babam, nereden aldığını bilemediğim bir fındıkkıran askeri getirmişti. Kocaman dişleri, siyah bıyığı ve sakalıyla ağzını bir açardı ki ödümüz patlardı. Annem korktuğumuz için bu fındıkkıran askerini salondaki büfeye saklamıştı, adeta o odaya korkudan giremezdim. Şimdi düşünüyorum da, hem gülüyorum hem de amma korkak yetiştirilmişiz diye kızıyorum.

ÜÇ TAŞ, BEŞ TAŞ

Bir de bizim bağ evinde 3 taş ve 5 taş oynardık. Tebeşirle çizerek ve bahçede bulduğumuz taşlarla bu oyunu oynamak da en büyük zevklerimizden biriydi. Rahmi ise uğraşarak kendisine sapan üretirdi ve bahçedeki kuşları avlamaya çalışırdı, annem ise bu huyuna çok kızar ve sapanları elinden alır, bir yere saklardı. Bir gün sapanların saklandığı yeri keşfeden Rahmi orada yüzlerce sapanı görünce sevincinden ne yapacağını şaşırmıştı.

Sonra Amerika'dan çok hoş bebekler ve oyuncaklar getirildi. 10 yaşımda Amerika'ya götürüldüm. Tam da Noel zamanı oradaydık, aydınlatmaya, Noel süslemelerine ve etrafta gördüğüm oyuncaklara deli olmuştum. Annem izin vermediği için her oyuncağı alamamıştım ama yapboz'u (jig-saw puzzle) ilk defa orada görmüştüm ve bayılmıştım. Maalesef vakit bulamadığımdan şimdi yapamamaktayım ama şöyle böyle 10 sene evveline kadar bu bulmacaların 5000 parçalısını yaptım. Çok da eğlendim. Kocam dahil ailemin bütün fertleri bu bulmacalara bayılırlar. Bu bulmacalar insanları hem dinlendirir hem de dikkat yeteneğini kuvvetlendirir.

Rahmetli halam ve annem çok iyi bebek tamir ederlerdi. Zira bizim zamanımızın bebeklerinin iki kolu ve iki bacağı birbirine içerden geçirilen lastiklerle bağlıydı. O lastikler de nedense hep kopardı. Evlerimizde metrelerce yuvarlak don lastiği bulundurur, hem donlarımıza kullanırdık hem de bebekleri tamir ederdik.

Çocukluğumda Türkiye'de yapılan oyuncak yoktu. Her oyuncak yurtdışından gelirdi ve Beyoğlu'nda Japon Pazarı adındaki dükkanda en güzelleri satılırdı. Benim çocukluğumda bebekler taş bebek, mum bebek diye iki türlüydü. Beyoğlu'na götürüldüğümüz zaman Japon Pazarı’na gidelim diye yalvarırdık.

ALMANLARIN ELİNDEYDİ

Oyuncaklar hem çocukları hem de yetişkinleri eğlendirmek için icat edilmiştir, pratikte bir kullanımı yoktur. Bir çocuk veya bir yetişkin kendi yarattığı ya da hazır alınmış bir oyuncakla oyun oynamak zevkini tadabilir. Oyuncaklar, zevkli saatler geçirtir, dinlendirir, günlük yaşamın baskısından uzaklaştırır ve serbetçe hayal kurma gücünü genişletir. İnsanlar etraflarında gördüklerini oyuncak olarak üretmişlerdir.

Esasında antik çağlara kadar dayanan oyuncak kültürünün bugünkü şekli 1930'lara kadar Almanya'nın elindeymiş. Amerika'ya göç başlayınca bazı oyuncak yapımcıları da Amerika'ya göç ederek bu sanayiyi orada da geliştirmişler ve ilk defa 1872’de Philadelphia'da başlamış. Hep merak ederim Osmanlı Hanedanı'nda çoçuklar acaba ne tür oyncaklarla oynarlarmış? Bizans devrine ait hiçbir oyuncak görmedim.

İpek 5 - 6 yaşındaydı, Londra'da onunla birlikte oyuncak müzesini görmeye gittik. Müzede İpek ağlamaya başladı. Çocuğun yerden göğe kadar hakkı vardı, zira bol bol saçı yolunmuş bebekler ve gözü oyulmuş ayıcıklar gördük ve çocuk çok korktu. Ama insan her gördüğünden ders alır derler ya, ben de İngiltere'de tiyatro sanatı nasıl oldu da bu kadar gelişti diye hep düşünürdüm, işte cevabımı bu müzede buldum: En eski oyuncaklar, kitaplar içinden ayağa kaldırılarak oluşan tiyatro sahneleri, piyes içerikleri ve sahnede oynayan karakterlerle doluydu. Buradan anlaşılıyor ki çocukları nasıl eğitirsen ona göre gelişen bir toplum elde ediyorsunuz.

Hele o devrin kurşun askerlerine bayılıyorum. Daha evvelce yazdığım gibi en güzel kurşun asker koleksiyonu Forbes ailesindedir. Zaman zaman Sotheby's kataloglarından öğrendiğime göre Alman ayıcıkları müthiş fiyatlara satılmaktadır. Şimdi de ilk imal edilen Barbie bebekleri satışa sunulmakta ve epeyi para etmektedir.

OYUNCAK SERGİSİ

Sotheby's müzayede salonları devamlı meşguldür. Ama satışlarının en sönük olduğu zaman ocak ve şubat aylarıdır. Dolayısıyla bu aylarda her sene bir tema seçerek ufak bir sergi yaparlar ve sergi ile ilgili bayağı ciddi katalog basarlar. Şimdi hatırlamıyorum hangi seneydi ama bir keresinde çocuk sergisine rastlamış ve sergiye bayılmıştım. Eski oyuncaklar, çocukların oyuncaklarıyla resmedildiği eski tablolar, çocuk giysileri, çocuk yatakları, beşikler, mama iskemleleri, aklınıza çocukla ilgili ne gelirse bu sergide vardı ve hepsi 18 yy.'a aitti. Bu sergi beni çok etkilemiştir. Ben de Sadberk Hanım Müzesi'nde hiç değilse ileriye dönük olarak bugünün oyuncaklarını toplamaktayım. İpek çok dikkatli bir çocuktu ve hiçbir oyuncağını kırmamıştı. Hepsini Sadberk Hanım Müzesi’ne aldık.

Şimdiki çocuklar çok şanslı, çünkü artık sonsuz oyuncak çeşidi var. Eskiden biz kendi oyuncaklarımızı kendimiz yaratırdık, şimdiki çocukların önüne her şey hazır geliyor, acaba bu çocuklar yaratıcılık kabiliyetinden yoksun mu bırakılıyorlar diye düşünmüştüm. Ama hayır lego gibi bir oyuncak varken, yaratıcılık güçleri daha da artacaktır. Benim oyuncaklara çok zaafım vardır ama hiçbir zaman edinemediğim bir oyuncakta aklım kalmıştır, o da bebek evidir (doll's house).

Şimdiki bütün oyuncaklar yaratıcılık ve hayal gücünü arttırmaktadır, dolayısıyla çocuklarınıza alabildiğiniz kadar oyuncak alın.
Yazının Devamını Oku

Saray áşığı Kral Ludwig deli miydi?

Herrenchimsee Sarayı'nda gördüğünüz şaşaaya inanamıyorsunuz. Kral Ludwig bir adanın üzerine inşa edilmiş olan bu sarayda topu topu 10 gün kalmıştı. On gün yaşanmış bu saraya harcanan emeğe hayret ediyor, sonra ‘‘Kral Ludwig hakikaten bir deli miydi?’’ diye düşünüyorsunuz. Her sene gittiğim Salzburg müzik festivalinden hastalığıma rağmen vazgeçmedim, ailem ve kocam da cesaretlendirdikleri için çok şükür bu sene de giderek gene nefis bir müzik ziyafeti dinledik.

Salzburg ufacık bir şehir, gündüzleri gezecek görecek fazla bir yeri yok. Bu sene arkadaşlarımla Bavyera Kralı İkinci Ludwig'in Almanya'nın Avusturya hududuna yakın Chimsee (Kimse) gölünün üzerindeki adacıkta sarayını da gördük.

Kral Ludwig'in sarayları meşhurdur. Neuschwanstein Şatosu ortaçağ, Linderhof Sarayı da rokoko stilindedir. Herrenchimsee Sarayı ise Versailles'dan etkilenilerek yapılmıştır. Arada pek çok ufak saray yavrusu gibi av köşkleri de yaptırmıştır. Hatta bunlardan bir tanesi tamamen Türk mimarisi ve motifleriyle süslüdür. Kral II. Ludwig'in sarayları 'kitsch' sınıfına girmekteydiler. Ben, şimdi milyonlarca insanın gezdiği bu sarayları yaptıran kişiyi yakından tanıtmaya çalışacağım.

25 Ağustos 1845 günü Münih kiliselerinde çanlar çalmakta ve top sesleri şehir halkına uzun zamandır beklenen prensin doğduğu haberini vermekteydi. O zamanlar krallık sırası gelmemiş olan babası Prens Maximillian ve Prusya Prensesi olan annesi Maria, bebeği Ludwig adıyla vaftiz ettirdiler.

Ludwig çocukluğunu Hohenschwangau Sarayı'nda eve gelen hocalarla geçirdi. Büyüdükçe edebiyata olan merakı arttı ve özellikle Friedrick von Schiller'in şiirlerinin ve tiyatro eserlerinin etkisi altında kaldı. 16 yaşına geldiğinde Richard Wagner'in 'Lohengrin' operasını görerek yepyeni bir müzik türü ile tanıştı. Hayran olduğu Richard Wagner'i hayatı boyunca destekledi. Onu Münih'e davet etti, beraberce Alman Müzik Okulu'nu kurdular. Münih'e son teknolojileri ihtiva eden bir opera binası yapmak istemekteydiler ama proje sadece maliyetinin çok yüksek olmasından değil, aynı zamanda 'ihtilalci' Wagner'le arkadaşlığını hoş karşılamayan ailesi ve kabinesi tarafından reddedilmişti.

Bavyera Kralı Maximillian öldüğünde Ludwig 18.5 yaşındaydı. Devlet işleri ile uzaktan yakından hiçbir ilgisi yoktu. Krallığının ilk senelerinde memleket işlerini ciddiye alan ve çok çalışan Kral Ludwig, kaçınılmaz bir sebepten Prusya ile savaştı. Üç hafta süren savaş sonunda barış ilan edildi ama Bavyera, Prusya'ya 54 milyon altın mark ödemek mecburiyetinde bırakıldı. Ludwig, Bavyera şehirlerini baştan sona dolaşarak, sanki zafer kazanmış gibi halkıyla bütünleşti. Savaşta yenilmiş olmasına karşın halkı tarafından çok seviliyordu. 1.90 boyunda, fevkalade yakışıklı ve sevimliydi. 22 Ocak 1867'de kuzeni Bavyera'lı Prenses Sophie Charlotte ile nişanlanmıştı. Tam düğün hazırlıkları bitmek üzereyken nişan bozuldu ve Kral bir daha hiç bir zaman evlenmeyi düşünmedi. Bütün hanımlar tarafından beğenildiği halde, karşı cins ona artık hiçbir zaman cazip gelmedi.

Richard Wagner'le dostluğu ve yaptırdığı saraylara harcadığı paralar yüzünden tenkit edilmekten bıkmış, şehirden ve halkından gitgide uzaklaşmaya başlamıştı. Çok sevdiği Alpler'de atıyla gezmeye ancak geceleri çıkmaktaydı. Adeta bir peri masalı kahramanı gibiydi. Vaktini sadece saraylarının yapılmasına nezaret etmekte harcamaktaydı. 1886'nın başında Ludwig'e muhalif olanlar ile kraliyet ailesi meclisi isyan bayrağını çektiler. Zira 5.5 milyon mark senelik gelirinin üzerine toplam 13 milyon mark kıymetinde bir varlığa sahipti. Halbuki 21 milyon mark masraf etmişti. Bu parayı Ludwig ölse dahi ailesi Bavyera hükümetine ödemekle mükellefti. Durum tehlikeliydi. 800 senelik aile ve devlet birikimleri bir tek kral yüzünden yok olmamalıydı. Başbakan Lutz, pozisyonunu da muhafaza edebilmek telaşıyla, Kral Ludwig'e aklından zoru olduğu gerekçesiyle krallıktan el çektirme fikrini ortaya atmıştı. 8 Haziran 1886’da Dr. von Gudden başkanlığında bir grup doktor tarafından muayene bile edilmeden, bazı kişilerin gözlemlerine ve yazdıklarına dayanarak akıl hastası olduğuna ve Bavyera'yı idare etmekten aciz kaldığına dair bir rapor hazırladılar.

Neuschwanstein Şatosu'na kapanan Ludvig pek çok mücadeleden sonra teslim olmaya karar verdi ve Dr. von Gudden'in refakatinde yola koyuldular. Talihsiz kralın en sevdiği yerlerden biri olan Berg Şatosu bir hapishaneye dönüştürülmüş, pencereleri demir parmaklıklarla kaplanmış, kapıları sadece dışarıdan kilitlenebilecek hale getirilmiş ve her tarafa gözetleme delikleri açılmıştı.

Kral son derece sakin, etrafına karşı soğuk ama nazikti. 13 Haziran 1886 günü akşam üzeri saat altıda Ludwig Dr. von Gudden'le birlikte şatonun bahçesinde yürüyüş yapmak istedi. Öğleden sonra saat altıda beraberce göle doğru yol alırken Dr. von Gudden korumalara takip etmemeleri için işaret etti. Saat yediye gelip de hiç kimse dönmeyince, geride kalan doktorlar ve hizmetkarlar parkta dolaşmaya giden bu acayip ikiliyi aramaya çıktılar. Kral ile doktor boğulmuş ve en az üç saat boyunca suda kalmışlardı. İki gün nefes alma zorluğu çekiyorlar diye etrafı oyalamaya çalıştılarsa da, öldüklerini açıklamak zorunda kaldılar.

Bu acayip ölüm bir muamma haline geldi. Zira gölün derinliği, 1.90 boyundaki ve 40 yaşındaki Kral'ın sadece diz kapağına gelmekteydi. Kral üstelik çok iyi yüzme bilmekteydi. İkisi birden ne diye boğulmuştu? Acaba biri birini öldürüp öbürü intihar mı etmişti? Bütün bu sorular Bavyera Eyaleti'nde hálá bir muamma olarak duruyor.

Herrenchimsee Sarayı'nı gezdiğinizde gördüğünüz şaşaaya inanamıyorsunuz. Kral Ludwig bir adanın üzerine inşa edilmiş olan bu sarayda topu topu 10 gün kalmıştı. On gün yaşanmış olan bu saraya harcanan emeğe ve masrafa hayret ediyor, sonra ‘‘Kral Ludwig hakikaten bir deli miydi?’’ diye düşünüyorsunuz.

Ama bu sarayları iyi ki yaptırmış... Biz de sayesinde geçen pazar günü görmeye gidip iyi ve değişik bir gün geçirdik.
Yazının Devamını Oku

Frida’nın asıl öyküsünü bir de benden dinleyin

Rivera hakkında 400 sayfalık bir kitap okudum. Frida'nın ismi çok az ve önemsiz şekilde geçiyordu. Birkaç tane sanat ansiklopedisine baktım, gene Frida'nın ismine rastlamadım. Buna mukabil Rockefeller olayı, Troçki'nin Frida'nın evinde kalması gibi hadiseler kitapta bayağı etraflıca anlatılmaktaydı. Bugünlerde sinemalarda 'Frida' isimli bir film vizyonda.

Bazı özel nedenlerle beni görmeye gelen pek çok dostumun, hemen hemen hepsi bu filmi gördüklerini söylediler. İşin enteresan tarafı, gerek hanım arkadaşlarımın ve gerekse de bey ahbaplarımın müştereken bu filmi sevmiş olmalarıydı. Zira genelde beylerin sevdiği filmleri hanımlar sevmez veya hanımların sevdiği filmlerden beyler hoşlanmazlar. Her iki tarafın sevmiş olması ilgimi çekti. Filmi bayağı merak etmeye başladım ve en nihayet bir öğlen matinesine giderek gördüm. Beni en çok ilgilendiren tarafı ise Frida adındaki kahramanın bayıldığım ressam Diego Rivera'nın karısı olmasıydı.

Bundan aşağı yukarı üç-dört sene kadar önce kocam Doğan'ın peşine takılarak, ‘‘Aman hiç enteresan ve güzel değil’’ diye beni götürmek istemedikleri Detroit şehrine gittim. Ford, Crysler ve General Motors'un ürettiği vasıtaların ve otomotiv endüstrisinin hayat bulduğu şehir olan Detroit, bir zamanlar fabrika bacalarının göklere yükselerek tüttüğü bir görüntüye sahipmiş. Şimdi artık modernleşen fabrikalarda bacalar tütmüyor ama Detroit hakikaten sadece fabrikalar ve art deco zamanından kalma kocaman binalarla dolu bir yer.

Gündüz, beyler toplantı yapıyorlar. Bendenize bir mihmandar verildi, gezdirilmekteyim. Tabiatıyla ‘‘Burada müze var mı? Beni evvela oraya götürün’’ dedim ve soluğu Detroit Sanat Enstitüsü'nde (The Detroit Institute of Arts) aldık. 1927'de kurulmuş olan müze, otomobil sanayiinden zenginleşenlerin hibe ettikleri eşyalarla veya verdikleri paralarla alınmış sanat eserleriyle doluydu. Küçük olmasına karşılık içinde bulunan eserler hem kaliteliydi hem de çok güzeldi. Müze ilk olarak eski bir binada hayat bulmuştu ama zamanla sergileme alanları káfi gelmeyince Michael Graves adında bir mimara yeni bölümleri yaptırmışlardı. Şimdi kitabı karıştırırken bunu da öğrenmiş oldum, zira Michael Graves bizim Koç Üniversitesi Rektörü Atilla Aşkar'ın hanımı Elsie Vance Aşkar (Cyrus Vance'in kızıdır) ile evime gelmişti ve beraberce bir çay içmiştik. Sonra bana Alessi mutfak eşyaları için tasarladığı ve çok tutulan kuşlu çaydanlıktan hediye etmişti.

Michael Graves bir tarafa, eski binanın bir avlusu vardı. Üzerini camla kapatmışlardı. Duvarlar, Diego Rivera'nın boyadığı resimlerle kaplıydı. Duvar resmini görünce çarpıldım. Diego Rivera'yı ilk defa duyuyordum. Genelde duvar resimleri tavana yakın yerlere yapılır ve uzaktan seyredilirler. Halbuki burada resmin ön tarafındaki insanlar benimle karşılıklı duruyorlardı. Güya bir sanayi şehrindeki işçi sınıfını yansıtmaktaydı. Resim fosur fosur komünizm kokmaktaydı ama o kadar güzel ve canlıydı ki, karşısında bir saate yakın oturup seyrettim. Her bir insan figürü ayrı işlenmişti ve her birinin ifadesi değişikti.

1930'lu yıllarda bu müzenin başında Valentiner adında meşhur bir müdür varmış. Rivera ile California'da tanışmış ve bahçeli duvar resimleri ile süslemek üzere anlaşmışlar. O sırada Rivera'nın New York'taki Modern Art Museum'da (MOMA) açılan retrospektif sergisi çok rağbet görmüş. Nisan 1932'de Detroit'e varan Rivera yapacağı resmi planlamış ve Temmuz 1932'de işe başlamış. Mart 1933'te duvarın üzerindeki örtü kaldırıldığında bütün Detroit oradaymış, en az 20 bin kişi görmeye gelmiş. Rivera bu resim için 10 bin dolar istemiş, parayı da Edsel Ford vermiş. Vermesine vermiş ama siyasi parti mensuplarından, vekillerden, kadınlar kulübünden ve lobicilerden bol protesto sesleri de yükselmiş. Bu protestoları yatıştırmak için epeyi bir zorluk yaşanmış. Bugün bayıldığımız bu duvar resminin o gün ne diye protesto edildiğine gelince; halk, devrim için her an günaha giren, káfir ve korkunç suratlı Detroitliler'i ve Rivera'nın komünist fikirlerini kabul edememiş.

Galiba aynı sene içinde Houston'daki müzede Diego Rivera'nın sergisi vardı, hemen gitmiştim. Tuval resimlerini çok sevmedim, fazla yerel geldi. Duvar resimleri ise hakikaten şaheserdi. O kalabalıkta tek tek şahsiyetleri canlandırması çok hoştu.

‘‘Frida’’ filmine gelince; Rivera hakkında 400 sayfalık bir kitap okudum. Frida'nın ismi çok az ve önemsiz şekilde geçiyordu. Birkaç tane sanat ansiklopedisine baktım, gene Frida'nın ismine rastlamadım. Buna mukabil Rockefeller olayı, Troçki'nin Frida'nın evinde kalması gibi hadiseler kitapta bayağı etraflıca anlatılmaktaydı. Halbuki Frida filminde ikisinin arasındaki ilişki çok kuvvetli bir şekilde vurgulanıyor. Frida bayağı sakattı, acı çekmekteydi ve koyu komünistti, ama bu tarafları hiç yansıtılmıyor.

Rivera 1886'da doğdu ve 1957'de kanserden vefat etti. Rusya'ya giderek kanserine çare aradı ama bulamadı.

Daha ‘‘Chicago’’ filmini görmedim. Herkes ‘‘Oscar'ı Chicago alacağına Frida almalıydı’’ dedi. Ben sinemadan fazla anlamam ama Frida filmine o kadar bayılmadım. Acaba çok methettikleri için mi gözümde büyüttüm, kim bilir? Ama bakın, herkesin ‘‘Aman oraya gidilmez’’ dediği Detroit'te neler bulup, neler öğrenmiştim. Daha pek çok değişik yerlere de gittim, onları da başka bir sefer anlatırım.
Yazının Devamını Oku

Bu savaşı anlayamıyorum

Komşudaki savaş bütün hızıyla devam ededursun, ben bu savaşta kimlerin daha başarılı olduğunu televizyonlardan ve medyadan anlayamamaktayım. Anlayan varsa bana anlatsın, zira artık zekámın kıtlığına kanaat getirmek üzereyim ve geri zekálılık komplekslerine kapılmaktayım. Akşam olunca kanalları açıp bir şeyler öğrenmeye çalışmaktayım ama hiçbir şey anlayamadan ve öğrenemeden bir kanaldan öbürüne geçmekteyim. Her kanalda birer emekli or, tüm, tuğgeneral, albay veya yarbay ekrana çıkmakta ve savaşı irdelemekte. Evvela savaş taktikleri anlatıldı, şimdi ise haritalarda yer yer bölgeler anlatılmakta. Kendimi okuldaki askerlik dersinde zannetmekteyim.

PROPAGANDA SAVAŞI

Her kanalda Irak ve Amerikan medyasından haberler verilmekte ama hiçbiri birbirini tutmamakta. Bu vaziyette bu güreşte kim altta, kim üstte, anlayamamaktayım. Amerikan medyasına göre Iraklılar şu kadar asker kaybetmektedir, Irak medyasına göre ise şu kadar Amerikalı ve İngiliz askeri ölmüştür. Kimse kendi kaybını söylemeyip hep karşısındakinin kaybından bahsetmekte, bunun adına da propoganda savaşı denmekte. Ama ben gene hangisinin doğru söylediğini anlayamamaktayım.

Bu arada pek çok ülke insanı savaşa karşı gösteri tertiplemekte ve her iki tarafın politikalarını görememekte. Bana kalsa alın birini vurun ötekine... İkisinin de emelleri çirkin, politikaları korkunç, ona rağmen bu kavganın sonucunun ne kadar hayırlı olacağından endişeli ve şüpheliyim. Bu savaş sonuca ulaşınca bize ekmek düşer mi düşmez mi, bilememekteyim. Ama Amerikan ve İngiliz müttefiklerine Kuzey Irak'tan yol açsaydık güneydoğuda halkın epeyi kalkınacağı şüphe götürmemekte. Baksanıza, savaşa hayır diyen CHP milletvekilinin akrabaları ne güzel kiralar almaktalar.

SAVAŞ AB-ABD ARASINDA

Postmodern savaşı da anlayamamaktayım. Güya sivil halka zarar verilmeden saldırı yapılmakta. Böyle savaş mı olur? Bizim filmlerde gördüğümüz ve tarih kitaplarında okuduğumuz savaşlar basbayağı iki milletin birbirine saldırmasıyla, şehirleri ele geçirmesiyle ve karşı taraf pes edinceye kadar cenk etmekle oluşmaktaydı. Yok öyle sivil halk vurulmayacakmış, yok Kürtler korunacakmış, işte bunu da anlayamamaktayım.

Bu arada dolar çıkmakta ve Euro düşmekte, derken dolar düşüp Euro çıkmakta... Bu iniş ve çıkışları anlayamadığım için bir banker ahbabıma sordum, şayet benimle dalga geçmedi ise Irak askeri ölünce dolar, Amerikan ve İngiliz askerlerinin ölümü adedine göre de Euro çıkmaktaymış. Şimdi bu varsayıma inanacak olursam, acaba bu savaş Birleşik Amerika ve Avrupa Birliği arasında bir savaş mıdır? Arada bir, olaylara bu gözle bakmak enteresan olabilir. Aslında bana göre Avrupa Birliği her ne kadar aynı para birimini kullanmakta ise de, siyasi birliğini bir türlü sağlayamadı.

Her ülke ayrı telden çalmakta. En başından itibaren Birleşik Amerika ile birlikte olan İngiltere dışında İspanya gibi bazı ülkeler Amerikan taraftarı kesildiler. Buna karşılık başı çeken Almanya ve Fransa'nın Amerika'ya karşı çıkıp üstüne üstlük Irak'a on milyon Euroluk sağlık yardımı yapacaklarını televizyon haberlerinde duydum.

Bu ne biçim birlik?

Bu arada Kıbrıs tamamen unutuldu. Benim derdim, savaşın çok uzayacağa benzemesi. Bu uzama her ne kadar medyanın ilgisini aynı derecede yoğun tutsa da halk daha şimdiden savaş haberlerinden bıkmış vaziyette. Halk yakında hiçbir ilgi göstermeyecek, televizyonlar da rating uğruna başka konulara dalacak ve aynen Kıbrıs konusu gibi burnumuzun dibindeki savaş da göz ardı edilecek. Ben dahil, hepimiz bu savaşın üç günde biteceğine inanmıştık, ama maalesef savaş uzayacak, demokrasinin yerleştirilmesi ise daha da uzun sürecek.

EK VERGİ SÖYLENTİSİ

Anlayamadığım başka bir konu daha var. Irak'ta 'peşmerge' olanlar Türkiye hudutlarından içeri girince ne diye PKK olmaktalar?

Yine bu arada bizler savaş derdine düşmüşken hükümet kaşla göz arasında bayağı bir bürokrat kıyımına başladı. Neredeyse bütün önemli bürokratlar değiştirildi. Yandaş arkadaşlara pasta dağıtıldı.

Bir de ek vergi gibi pek çok söylentiler dolaşmaya başladı. Herkes savaşla meşgulken, kaşla göz arasında bunu da çıkarmasınlar, zira bundan önceki hükümetlere ek vergi verdik de borcumuz mu azaldı, enflasyon mu düştü, devalüasyondan mı kurtulduk? Hepsi çarçur oldu, gitti.

Bütün duam, şu komşudaki savaşın bir an önce bitmesi, içimizde ve dışımızda neler oluyor, neler bitiyor, daha net görebilmemiz.
Yazının Devamını Oku

Can sıkıntısından ölen Baron Portonova

Baron ne iş yapıyordu? Hiç... Bütün gün uyuyup geceleri otururdu. ‘‘Peki, para nereden geliyor?’’ diye sorduğumda ‘‘Ailesinin kurduğu bir vakıftan her ay on milyon dolar gelir’’ dediler. Rahmetli babam ikide bir bayılıyordu, neticede doktorlar her iki boyun damarının da tıkalı olduğuna karar verdiler ve bu ameliyat o zamanlar Türkiye'de yapılamadığı için dört kardeş birlik olduk, Houston'daki Methodist Hospital'daki Dr. Howell'a yaptırmaya karar verdik.

Tam ameliyata hazırlanrken babam zatürree oldu ve operasyonu on beş gün ertelemek mecburiyetinde kaldılar. Bunun üzerine Suna ve Rahmi ‘‘Biz Türkiye'ye dönüp işlerimize bakalım’’ diye Semoş'u, Doğan'ı ve beni Houston'da bırakıp memlekete döndüler.

Houston'da babamın bir arkadaşı vardı, vefat etmişti ama karısı Eleanor Searle Whitney McCollum ile dostluk devam ediyordu. Bayan McCollum babamın rahatsızlığını duyunca bizleri ziyarete geldi ve Houston Operası'nın kurucusu olduğu için de operaya davet etti. Kocam Doğan operaya gitmemek için özel hemşire olmasına rağmen babamı beklemeye talip oldu ve Semoş'la bana da operaya gitmek farz oldu.

Eleanor McCollum'un hayatını, Dr. De Bakey'in misafirhanesinde kalırken odada bulduğum 'Joy' isimli kitaptan okumuştum.

Ohio'ludur, Columbia Üniversitesi'nde şan dersleri almak üzere New York'a gider. Orada Cornelius Vanderbilt Whitney ile tanışıp evlenir. Hem Amerika'nın hem de Avrupa'nın jet-set'inin içinde yoğrulur. Birinci kocasından ayrıldıktan sonra ikinci kocası Mr. Leonard F. McCollum'la tanışır ve evlenirler. Birinci koca Amerika'nın en zengin ailesindendir, ikinci kocası da Texas'ta oldukça zengin sayılmaktadır. Hem petrol işiyle uğraşmaktadır, hem de Dallas dizisindeki gibi uçsuz bucaksız bir çiftliği vardır. Mrs. McCollum'u tanıdığımda bir hayli yaşlanmıştı ama hani derler ya ‘‘cami yıkılmış, mihrap yerinde kalmış’’, güzelliğini aynen muhafaza etmekteydi ve şahane yumuşak bir ses tonu vardı. Yardım derneklerinde çalışan, yumuşak başlı, fevkalade filantropik bir hanımdı. Soprano olduğu için tamamen özel olan Houston Operası'nın kurucusuydu ve operayı zenginleştirmek için canla başla çalışmaktaydı. Bizleri operaya davet emişti. Biz babamızın ameliyatı endişesi içindeydik ama bu nazik dostu da kırmamamız gerekiyordu. ‘‘Saat altı buçukta muhakkak operanın fuayesinde olun’’ diye tembih etti.

Semoş'la ben söyleniyorduk, bunlar operayı da erken başlatıyorlar diye, meğerse hanım bize akşam yemeği de ikram edecekmiş. Ben ilk defa operada yemek yiyordum. Mrs. McCollum'un kocası vardı ve locanın kapısının önüne bir yemek masası kurmuşlardı. On kişilik locayı dolduracak kadar misafir çağrılmıştı.

Misafirlerin hepsi ile tanıştırıldık ama aralarında acayip bir adam vardı, adı Baron Portonova idi. Saçı peruktu, incecik kaytan bıyıkları ise siyah kaş kalemiyle çizilmişti. Başlangıç ve ana yemek yendi, hemen önümüzdeki kapılar açılarak buyurun locaya denildi. Opera ‘‘Turandot’’ idi. Dekor ve sesler çok güzeldi, hayatımda ilk defa perdenin tepesinde İtalyanca söylenen operanın İngilizce yazılmışını görüyordum. Bütün láfları anladığım için daha da hoşuma gitmişti.

Birinci antraktta kahve ve tatlı ikram edildi, ikinci antraktta ise özel bir odaya geçilerek operanın azalarıyla birlikte şampanya içildi. Derken her güzel şey gibi opera da bitti ve tam evli evine köylü köyüne ayrılacakken Baron Portonova ortaya atıldı ve binbir ısrarla bizi evine supeye davet etti. ‘‘Elimle makarna yapacağım, lütfen gidip yiyelim’’ diyor. Biz de Doğan'a ‘‘Biz gelinceye kadar babamın yanında kal, sonra hep birlikte otele gideriz’’ demiştik. Bayan McCollum da ‘‘Gidelim, evini bir görün’’ deyince artık gitmek mecburiyetinde kaldık. Kapıda en uzunundan bir limuzin... Bizler ve diğer misafirler içine doluştuk ve Baron Portonova'nın evine gittik.

Ev, Houston'un Country Club'ına giden ana caddenin üzerinde en mutena mahalle olan River Oaks'da çok güzel bir evdi. Dışarıdan biraz kolonyal stilini andırmakla birlikte tam da kolonyal değildi. Kocaman demir kapılardan geçerek ana kapıya vardık. İçeri girince bir salondan geçerek arka bahçe olması gereken mekana geliyordunuz ama evin tam karşısında bir misafirhane vardı ve iki binanın üzeri camla kaplanmıştı, gene iki binanın arasında kocaman bir yüzme havuzu bulunmaktaydı. Bir kenara koltuk ve kanepe atılmıştı, bir kenara da yemek masası hazırlanmıştı.

Neyse biz hastaneye telefon edip Doğan'ı bulduk, ‘‘Sen otele git, biz daha geç geleceğiz’’ dedik ve rahatladık.

Baron Portonova ve karısı Sandra'nın isimlerini İstanbul'a geldikleri ve bazı meraklılar tarafından ağırlandıkları için duymuştum. Ama baronluğunun İtalya'dan satın alma olduğunu Houston'da öğrendim.

Karısı Sandra'nın Ermeni olduğu kulaklarımıza fısıldandı. Sandra o gece evde yoktu, zira Washington'a bir yardım balosuna gitmişti. Hemen oracıkta dedikodusu da yapıldı. Sandra'nn bütün işi gücü Baron'u eğlendirmekmiş. Arada sırada sıkılınca hayır işi diye gider, gençlerle gönlünü eğlendirip döner gelirmiş.

Peki Baron ne işi yapıyordu? Hiçbir iş... Bütün gün uyuyup geceleri otururdu. Zaten altı ay Houston'da oturur, geri kalan altı ayın büyük bir kısmını Londra'daki Claridge Oteli'nin bir dairesinde kendi eşyaları ve tablolarıyla geçirirmiş. Senenin küçük bir bölümünde de muhtelif yerlere seyahat edermiş. ‘‘Peki, para nereden geliyor?’’ diye sorduğumda ‘‘Ailesi zengin, kurdukları bir vakıftan her ay on milyon dolar gelir’’ dediler ama ben buna pek inanamadım.

Neyse, pişmiş makarna yemek masasının yanındaki servis masasına getirildi, bizim Baron kalemle çizilmiş kaytan bıyıklarıyla içine biraz votka attı ve bizler de İtalyan Baronu ya, onun memleketinin yerel yemeğini böylece yemiş olduk. Şarap en iyisindendi. Peçeteler camdan halkalara geçirilmişti ama halkaların içinde su olup üzerlerine ufacıcık bir vazo gibi açıklıktan taze çiçekler yerleştirilmişti. Evin evcil hayvanı, yavru boğaydı ve avludaki camdan kafesinde yemeğini hazmediyordu.

Karı-koca, maalesef, ben tanıdıktan sonra birbiri arkasından vefat ettiler. Kanser denilen illete yakalanmışlardı. Çocukları da yoktu.. Acaba vakıf onlardan arta kalan paraları ne yaptı, doğrusu merak ediyorum...
Yazının Devamını Oku

Rotschild çiftinin pahalı ama estetik hayatı

Frankfurt kökenli bankacı Rotschild Ailesi’nden Baron Philippe de Rotschild ile karısı Pauline dönemlerinin en popüler çiftiydiler. Estetik ve sanat için yaşadılar. Baron Phillippe de Rothschild'in çalışma masasının üzerinde davetiyeler yığılmıştı. Hemen hemen bütün davetleri kabul ederdi. Hiçbir olayı kaçırmadığından emin olmalıydı, dolayısıyla en sıkıcısından en eğlencelisine kadar hepsine katılmaktaydı.

İşte bu sayede, 1950'de kendini ‘‘uzun boylu, göze çarpan’’ bir hanımla, bir öğle yemeğinde yan yana oturtulmuş buldu. Aralarında ufak bir konuşma geçti. Hanım bütün masanın dikkatini çeken eğlenceli hikáyeler anlatıyordu.

Baron, bazı komik hikayeler anlattı, kadın, ismini sordu, Baron ismini söyledi, kadın, ‘‘Ah siz şairsiniz!’’ dedi.

Bu üç kelime, Pauline Fairfax Potter'ın istikbalini garantilemiş oldu, çünkü finans işleriyle uğraşan kardeşleri tarafından sanata olan düşkünlüğü yüzünden eksantrik görülen Baron, Pauline'e hemen aşık olmuştu. Dört sene sonra evlendiler. Beraberce Mouton-Rothschild üzüm bağlarını adam ettiler. Rothschild kardeşler arasında en popüler çifttiler. Estetik ve sanat için yaşamaları, hayatlarının en iyi tarafıydı. Ama Baron, Pauline öldükten sonra akıllara hiç gelmeyen bir hakikati kusmuş, ‘‘Evliliğimiz karışıktı, zordu ve pahalıydı’’ demişti.

Pauline'nin annesi ve babası, Baltimore'un en iyi, geçmişi en uzun, fakat çok az geliri olan ailelerinden geliyordu. Babası Francis Potter'ın aileden kalma az bir geliri vardı ama zengin bir hanımın işlerine baktığı için iyi bir maaş almaktaydı. Bu arada 18 yaşındaki Gwendolyn Cary ile evlendi. Zengin hanım, Francis'i vasiyetine koymayı unutmuştu. Francis ve Gwendolyn, az olan gelirleriyle daha iyi yaşayabilmek için Paris'e yerleşmeye karar verdiler ve Pauline, 1908'de Paris'te dünyaya geldi. Çocukluğu acıyla geçti. Babası evi terk edince hayatları felakete döndü. İçkiye ve esrara alışan annesi, eli açık sevgililerden aldığı parayla geçinmeye çalıştı.

1920'de, baba Potter, ana-kızı Paris'te yarı aç vaziyette ve Pauline'i ateşli bir romatizmadan kıvranırken buldu. Açlıklarına rağmen, evlerindeki masanın üzerini beyaz zambaklar ve leylaklar süslemekteydi. Baba, zengin bir kadınla evlenmişti. Pauline'i, Biarritz'deki evine götürdü. Ama serbest bir hayat yaşamak isteyen baba Potter, 17 yaşındaki Pauline'i Baltimore'a, annesinin akrabalarının yanına yolladı. Genç kızın Baltimore'daki hayatı da hep aynı trajedilerle geçti. Annesini bir daha göremedi, zira Gwendolyn önce bir taksi şoförüyle evlendi, bu arada bir kemancıya aşık oldu ama aldatıldığını anlayınca intihar etti.

Pauline, 17 yaşındayken bile palto lazım olduğunda bir yolunu bularak New York'a gidip en yakışanı alırdı. Vaktinden evvel olgunlaşmıştı, içine kapanıktı ama erkekleri cezbetmesini biliyordu. Aslında çirkin sayılırdı, ufacık bir çenesi, zürafa gibi uzun boynu ve kocaman gözleri vardı. Ama ses tonu o kadar yumuşak ve güzeldi ki konuşanlar büyülenirdi.

18 yaşını bitirir bitirmez Baltimore'un göbeğinde küçük bir ev tuttu. Ufacık bir gelirle çok daha zengin arkadaşlarından daha anlamlı bir stil içinde yaşardı. Baltimore'daki hayatının onu bir yere götürmeyeceğini anlayınca şehrin eski ve meşhur ailelerinden birinden gelen Fulton Leser'la evlenip New York'a taşındı. Ama Fulton hem ayyaş, hem homoseksüeldi.

New York'taki küçük apartmanını Fulton'un ailesinden kalan harika mobilyalarla ve Paris'ten getirttiği taftalarla çok şık döşedi. Kocası sonunda bir bunalıma girip işini kaybetti ve Pauline, az bir parayla Avrupa'da yaşamasının daha doğru olacağına karar verip Mayorca Adası'na yerleşti. Burada hediyelik bir eşya dükkanı açıp ticaretteki ilk tecrübesini kazandı ve çok içen kocasını da Baltimore'a postaladı.

Ispanya iç savaşı çıkınca, Mayorca'yı terk edip Paris'e gitti. Yanında hiçbir şeyi yoktu. Mayorca'da tanıştığı bir hanım, Pauline'e Paris'te oldukça değerli mobilyalarla dolu bir apartman verdi. Pauline, İkinci Dünya Savaşı çıkınca New York'a kaçtı. İşi yoktu, parası da çok azdı.

New York'ta talihi yaver gitti, meşhur bir stilist oldu ve ‘‘en fazla para ödenen kadın’’ unvanını aldı. Modellerin yanı sıra, artık yemekleri, çiçekleri ve davetleriyle de meşhurdu. İki odalı apartmanının tavanlarındaki kartonpiyerleri bile hakiki altın yaldızla boyatmıştı. ‘‘Boşluğu dolduracak çok güzel bir parça bulamazsanız, orası bırakın, boş kalsın’’ derdi. Asillerden ve diplomatlardan pek çok erkek arkadaşı oldu.

Rothschild, şairdi, yazardı ve spora meraklıydı. Bütün eksantrik meraklarına karşın evinin ve yaşamının nizama girmesi ihtiyacındaydı. Pauline ise evlenmek istiyordu ama zaman zaman kendi kendine kalmaya da meraklıydı. Baron, bu serbestliği ona verdi. Dört sene beraber oldular ve evlenme teklifini de Pauline yaptı.

Paris'te ayrı evlerde oturdular. Baron, eski İngiliz şiirlerini Fransızca'ya tercüme ederken Pauline kocasına çok yardım etti. Sonra, Baron'a Chateau Mouton'da babası tarafından hediye edilmiş, fakat terk edilmiş bir bağı adam etmeye ve Baron'un kuzenlerinin bağı Lafitte Rothschild gibi birinci sınıf şarap yapmaya karar verdiler ve yaptılar.

Jean Cocteau, Max Ernst, Salvador Dali ve Pablo Picasso'ya etiketlerin tasarımlarını ısmarladılar. Şato yeni baştan, 17. yüzyıl klasikleriyle ve 20. yüzyılın abstre eserleriyle birleştirilip tekrar döşendi Burada pek çok misafir ağırladılar. Söylentilere göre, misafirler yatağın üzerinde elbiseyle uzanıp uyuyakalır, manikürleri tamamlanmış olarak uyanırlardı. Chateau Mouton'a davet edilmek bir ayrıcalıktı.

1970'te, Pauline'nin sıhhati bozuldu. Çocukluğunda geçirdiği ateşli romatizma kalbini zayıflatmıştı. Üstüne başına artık o kadar önem vermiyor, yerleştiği Londra'da yazılar yazıyordu. 1976'da kanser teşhisi kondu, Boston'da geçirdiği bir ameliyat sonrası Baron onu California'ya götürdü. Plajda yürürlerken, kocasına ‘‘Zor zamanlar geçirdik. Şimdi uzlaştığımızı ve birbirimize yaklaştığımızı hissetmekteyim’’ dedi.

Philippe denize girdi, Pauline ise otele döndüğünde lobide yere yığılıp kaldı. Cenazesi, Mouton'a gömüldü. Tabutunu Fransız mavisi tulumlar içinde altı bağ işçisi taşımış ve arazideki bütün traktörler cenazeyi takip etmişlerdi.

Philippe, ölünceye kadar, Pauline'nin doğum günü olan her 31 Aralık'ta Mouton Şatosu'nun holünü beyaz zambaklarla ve leylaklarla süsledi.
Yazının Devamını Oku