GeriBahar KORÇAN İstanbul’u anlamak
MENÜ
  • Yazdır
  • A
    Yazı Tipi
    • Yazdır
    • A
      Yazı Tipi

İstanbul’u anlamak

Yine uzaklardayım. Öylesine sessiz ve öylesine yalnızca ağaçlarla konuşabileceğiniz bir yerinde dünyanın...

Tabii ki ucunda iş güç var. Ama iş de olsa uzakta olmanın amacı, her anını değerlendirmeyi artık öğrendim.

Anlara keşif, anlara görme, anlara öğrenme doldurunca, hiç kasmadan kendiliğinden akıyor ve ben yalnızca keyif alıyorum.

Amerika’nın bu bölgesine daha önce hiç gelmemiştim. Kendimi yıllardan beri seyrede seyrede nerdeyse oyuncularından biri zannettiğim tipik bir Amerikan filminde sandım.

Otobanlar, kenarlarındaki hemen yenilsin ve hemen gidilsin de arada bolca yağ oranı artsın türünden ‘fast food’ restoranları, neredeyse oyuncak sandığım birbirinden güzel ve düzenli evleri, hepimizin belleğine ezbere yerleştirilmiş güzel bir Amerika kasabasından sahneler işte.

* * *

Bisikletle dolaşıyoruz. Ulaşım aracımız aslında. Nehir kenarından giderken gözlerim ağaçlara takılıyor.

Sonbahar bu kadar mı renkleri dolu dolu, bu kadar mı şaşırtıcı güzelliğinle gelir bu diyara. İkide bir de, inip bisikletten cebime renkleri sanki hiç solmayacak sandığım yapraklardan dolduruyorum. Kırmızının en ateşi ve sarının en güneşi. Amaç bu keyifli ana renkleri de eklemek.

Sokakta kimsecikler yok. Acaba hep birlikte buradan kaçtılar mı diye soruyoruz birbirimize. Cem, ağaçlarla çevrelenmiş caddeden hızla bisiklet ile giderken, ‘İster misin yolun sonunda setin duvarına çarpalım tıpkı Truman Show filmindeki gibi’ diye bağırıyor bana.

Sessiz sakinliğe bakıp içimize bu güzelliği çekiyoruz. Daha önce hiç bu kadar çok çalışıp aynı anda da çok dinlenmemiştim.

Karar verdim biri ya da birileri bu diyara sakin ve mutlu olun büyüsü yapmış. Zaman bile etkilenmiş olmalı ki bir ağır, bir yavaştan alıyor işini anlatamam. Ağır ama verimli olmuş zaman buralarda.

* * *

Bizim gibi iki şehir çocuğu için bu kasaba ilaç gibi geldi. Fabrikada çalışanlar ile sohbet ediyoruz. Dünyanın bir garip ucundan geldiğimiz için merak ediyorlar bizleri.

Biri soruyor, ‘İstanbul da kaç kişi yaşıyor’ diye. ‘12-13 milyon olduk sanırım’ diyoruz. Cevap onda hafiften şok etkisi yapıyor. İki üç dakika düşünüp, ‘Hayalimde bile organize edemedim, nasıl yaşıyorsunuz bu kadar kalabalık bir arada’ diye cevap veriyor.

Türkiye’yi yakından bilen bir ailenin, aslında bu fabrika. Bol bol memleket sohbeti yapıyoruz birlikte. Hepsinin gözlerinde İstanbul’u görüyorum. Türk kahvesi yapıyorum her sabah, Ahh! güzel İstanbul özlemini paylaşıyoruz.

Babaları, ‘Hayatımda yaptığım en güzel birkaç şeyin başında İstanbul ile tanışmak geliyor’ diyor. ‘Tanrı biliyor İstanbul’u çok özlüyorum’ diye ekliyor.

* * *

Nedir bu şehrin insanı içine çeken büyüsü, diye düşünüyorum. Ne onla, ne de onsuz olabilen bu garip aşk hikayesi nedir?

Gördüm ki yalnız içinde yaşayanlara değil, uzak diyarlardakilere kadar bulaşmış bu büyü. Suyundan mı, toprağından mı, havasından mı belli değil! Ama bu İstanbul küresinde gizli bir şeylerin olduğu kesin!

Keyifi bol akşamlarında hazırlanan lezzeti doyumsuz sofralarından mı nedir, bu şehrin duruşu başka. Buna defalarca kere şahit olmak beni gerçekten içten kandan gülümsetiyor.

Şehrimden hayli uzakta dünyanın bu sonbaharı, rengi doyumsuz, taksi bile olmayan kasabasında benim ülkemi özlemle anan sımsıcak insanların gözünden bir masal gibi İstanbul’u dinledim.

Sayısız kere yaptığım yurt dışı fuar katılımlarında, benim bölümümüm önünde neden gelen geçen bir çok kişinin gülümseyerek durduğunu daha iyi anladım.

Koleksiyonların farklılığı bir yana, esas farklılık kıyafetlerin üzerine damga olarak bastığım ‘Made in İSTANBUL’ yazısından geliyormuş, bir kere daha anladım!

Bir kere bulaşmaya görsün hayatınıza. İstanbul tanıştığınız andan itibaren ne rüyanızdan çıkar, ne anılarınızdan. İstanbul’da yaşamak değil önemli olan, İstanbul’u anlamaktır gönülde kalan.

Sevgi ile hep buraları severek kalın.
X

Fotoşopsuz hayat bir gün mümkün olacak mı

Üzerinde zalim deneyler yapılan hayvanlar gibiyiz. Asla olamayacağımız bir şeye benzemeye çalışıyoruz. Olamadıkça daha çok çabalıyor, bedenimizle ilişkimizi, kendimize duyduğumuz güveni zedeliyoruz Bu hafta başında İngiltere’de, Loreal grubunun son reklam kampanyaları yasaklanarak kaldırıldı. Lancome ve Maybelline markalarına ait fondöten reklamlarında, ünlü aktris Julia Roberts ile top model Christy Turlington görülüyordu. Yaşlanma karşıtı özelliklere sahip olduğu iddia edilen ürünlerin tanıtımı için yaşları 44 ve 42 olan bu ünlü iki kadın seçilmişti. Fakat fotoğraftaki yüzlerin orta yaşa (evet biliyorum, yeni orta yaş 50’lerde başlıyor) ulaşmış olduklarına inanmak mümkün değildi. Pürüzsüz, pırıl pırıl, kadife gibi ciltler. Tek bir çizgi bile yok...
Zaten reklamlar da bu yüzden kaldırıldı. Gerekçe çok fazla rötuş yapıldığı ve fotoğrafların gerçeği yansıtmadığı. Daha önce de bu konuda başka girişimleri bulunan doğal güzellik savunucusu, Liberal Demokrat milletvekili Jo Swinson, reklam denetim kuruluna şikayet etti ilanları ve başvurusu haklı bulundu.
Yüreğimin yağı eridi.

20 YILLIK KABUS

Mevsim itibariyle fotoşopun (Adobe Photoshop, doğumu 10.02.1990) hepten üstümüze üstümüze geldiği günlerdeyiz. Televizyon ekranlarında, gazete-dergi sayfalarında, eczane vitrinlerinde, kozmetik mağazalarında yuvarlak popolar, dik memeler, pürüzsüz bacaklar, kadife ciltler, incecik beller, anormal uzun kirpikler, parıldayan saçlar var. Gerçek olamayacak kadar mükemmel kadın bedenleri. Bir zamanlar gerçek bir kadına ait olan fotoğrafların, artık gerçekle ilgisi kalmamış, dönüştürülmüş, kurmaca halleri. Asla ulaşamayacağınız, hiç olmamış, olmayacak bir hedef.
Üzerinde zalim deneyler yapılan hayvanlar, labirentteki fareler gibiyiz. Asla olamayacağımız bir şeye benzemeye çalışıyoruz. Olamadıkça daha çok çabalıyor, bedenimizle ilişkimizi, kendimize duyduğumuz güveni zedeliyoruz.
Fotoşopu ticari nedenlerle kullanan firmalara sorsanız, kadınlara bir rüya satmaya çalıştıklarını söyleyeceklerdir. Ama sattıkları bir rüya değil, kabus.

NE ZAMAN İSYAN EDECEĞİZ

Fotoşoplanan isimler nasıl yaşıyor acaba? En sıradan halleriyle, makyajsız, sivilceli, yorgun, akşamdan kalma, hasta ya da uykusuz sokağa çıkarken insanları hayal kırıklığına uğratacakları geliyor mu akıllarına? Üzerinde mükemmelleştirilmiş fotoğraflarının olduğu bir otobüs durağının yanından geçerken ne hissediyorlar? Yetersizlik duygusu onların da canını yakıyor mu?
Bir gün birinin çıkıp isyan etmesini, “ben gerçekte buyum” demesini bekliyorum. Birinin değil aslında, hepsinin. Ki geçen yıl böyle bir vaka oldu; hareket hiç beklemediğimiz yerden geldi üstelik: Popüler kültür mahsulü Britney Spears’tan.
Candie’s firması için verdiği pozların fotoşopla oynanmamış halinin yayınlanmasına izin verdi. İki fotoğraf yan yana çıktı gazetelerde. Gördük ki, onun da sandığımızdan daha büyük bir poposu, selüliti, bacaklarında çürükleri varmış.

ALİYYÜL ÂLÂ HAYAL KIRIKLIĞI

Mükemmelleştirilmiş kadın bedenini en fazla üreten mecra reklam, en sık karşımıza çıktığı yerler kadın dergileri ki, çalışanlarının yüzde 90 kadın olduğunu hatırlatmak isterim.
Birkaç gün evvel yeni bir kadın dergisi geçti elime; Âlâ.
Henüz ikinci sayısında. Sloganı; Güzel Yaşam Tarzı Dergisi. Mottosu; Örtünmek Güzeldir.
Evet, Âlâ bir muhafazakar kadın dergisi.
Rafta görür görmez atladım üstüne. Alternatif bir şey bulduğumu düşündüm. Eleştiren, sorgulayan, var olandan farklı yöne giden, yeni öneriler veya biçimler getiren bir şey...
Ama hayal kırıklığına uğramam uzun sürmedi.
Âlâ, konvansiyonel kadın dergileriyle aşık atmaya çalışmaktan, aynı zihniyeti üretmekten öteye geçmiyor. Sadece içinde başörtülü kadınlar var. Kadınlıkla ilgili bir derdi, sözü yok gibi.
Fotoşopsa onun da âlâsı var. Kapaktaki genç kızın çillerinin yok edildiğini, eşarbının dibinde kalan üç beş kahverengi noktayı görünce anlıyorum. İçinde örtülü modellerin de hepsinde fotoşop kullanılmış.

BAŞÖRTÜLÜ KADININ ÇANTASI

Dedim ya, dergi alışıldığı yeniden üretiyor diye, bir fotoğraf çekimi de yapılmış: Çantamdakiler.
Kadının çantasının ve içindekilerin kişiliğini, kimliğini ele verdiğinden hareketle yapılır bu çekimler.
Bakın ‘Âlâ kadını’nın çantasında neler var:
Elbette derginin son sayısı.
Besmelenin Sırları isimli kitap (muhafazakar çizginin altı gereksizce abartılı çiziliyor böylece) MacBook, iPhone4 ve Turkcell Vınn üçlüsü (muhafazakar kadın dünyaya açıktır, teknolojiyi, yenilikleri takip eder), Pierre Cardin cüzdan (Vakko da olabilirdi), Moleskine ajanda (incelmiş zevklere vurgu ve Enox güneş gözlüğü
Yazının Devamını Oku

His kapıları

11 Ağustos 1999 günü tatilde ve Bodrum’daydım. Güneş parlak, hava sıcak, deniz kaymak, akıl çıplak, beden serilmiş olarak kumsalda ben başıma umursamazları yaşıyordum desem yalan olur. Tamam, tatildeydim ve de Bodrum’daydım. Ama hayatı ve her şeyi hiç bu kadar umursar bir halde olmamıştım.

Kumsaldan eve kaçmıştım, aklım hayli giyinik bir durumdaydı, seziler en tepe noktasında kırmızı alarm durumunda yanıp sönüyordu. Bir siren sesi eksikti etrafımda. Üstümde de kırmızı itfaiye elbisesi. Güneş parlak değildi. Üstelik kapkaranlık, hiç tanımadık bu karanlık yüzüyle bana hayli sevimsiz gelmişti.

20’inci yüzyılın bu son güneş tutulması bana dokunmuştu. Bir hafta öncesinden başlayan kabuslar serisi zaten bir hafta olan yegane tatilimi, ‘itina ile olacaklar sezilir haftası’na dönüştürünce, olaylar benim ve ailem için normal dışı akmaya başlamıştı.

* * *

Her gece farklı ama uzun ve de hayli detaylı rüyalar görmeye başlamıştım. Benim için çok şaşırtıcı değil. Ailece rüyalar dünyasına önem derecesi, içsel durumlara fazlası ile inanan küçük bir Harry Potter topluluğu gibiyiz zaten. Ama birbirini izleyen bu felaket habercisi rüyalar, üstüne bir de tepemizde Karanlık Güneş, durum tam bir fantastik bilim kurgu olayına dönüşmüştü.

Gördüğüm, 2000 sonrası olmayan sözde zaman akışında, her şeyin bilinenin ötesinde hızla değişime uğradığı idi. Her gece felaketlerden bir bölüm gördüğüm o hafta, anladım ki dünyayı ağır durumlar bekliyor. İnsanlık için hızlandırılmış kurslar ve takibinde hayli vurucu sınavlar zinciri de diyebiliriz bu anlara.

Toplu halde girilen ve toplu halde göçülen felaket sınavlar dizisi.

* * *

Bu sarsıcı hafta sonunda, 11 Ağustos günü gökyüzünle bakıştık. İşte oradaydı. Aramıza Ay girmişti ve yüzü kararmıştı. Bu olağan evren olayından ben neden bu kadar etkilendim diye düşündüm. Tüm bu maneviyat fırtınaları neden? Sistem öyle güzel işliyor ki, bir tik taklarını duyamıyoruz ama mükemmel işliyor. Sistemin bazı yerlerine bir tik atmış sanki Tanrı. O işaretten sonrasında şuuuuunlar olsun! İnsanlara öğretmek sanırım zor bir iş.

Kavramak ve anlamak bizler için bazen çok zooor oluyor, kabul etmek gerek.

Yüreklerimizi bağlamışız sıkı sıkı paçavralarla, oluşlarımızın gerçeklerini hiç hissetmeden yaşıyoruz. Anlayalım diye bu işaretler ve takibinde gelenler aslında bizim için.

* * *

Geçen günlerde Hürriyet’te bir küçük haber okudum. İçinde bulunduğumuz bu yüzyılın ilk güneş tutulması 29 Mart 2006 günü olacakmış. Hadi bakalım bir tik daha. Bu da bir işaret midir sonsuz öğreti maratonunda? Yine neler anlamamız gerek bilgi kuyusundan? Yine mi savaşlar var önümüzde kıyasıya hayli kanlı, hayli çetin bu bilinçsizlerle? Yine mi alacak koynuna dünya avuç avuç insanları ve kulaklarına neler fısıldayacak öğrensinler artık diye?

Sorular yığını çökmeden üzerime, ben o güne ve sonrasına hazırlanmayı seçiyorum. Tıpkı 11 Ağustos 1999’daki gibi. Tüm aile el ele tutuşup ortak olumlu düşünce üretmiştik. Kendimizi gelecek felaketlerden korumak için bilinçlerimizin açılmasını, öğretimizin bize sevgi ile aktarılmasını istedik. Tüm dünya için dua ettik. Evrene bizden bir küçük temiz ışık yolladık. Gider bir yerlerde bir yüreğe ulaşır diye sevgimizi o gün Bodrum’dan etrafa yaydık.

29 Mart 2006 yakında gelecek. Neler olunur bilinmez. Ama his kapılarını aralayıp evrene sevgi yollamak bizim elimizde. Güneşin yüzünün karardığı o gün hep birlikte evrene gülümsemek gerek bence...

Sevgi ile kalın...
Yazının Devamını Oku

His kapıları

11 Ağustos 1999 günü tatilde ve Bodrum’daydım. Güneş parlak, hava sıcak, deniz kaymak, akıl çıplak, beden serilmiş olarak kumsalda ben başıma umursamazları yaşıyordum desem yalan olur.Tamam, tatildeydim ve de Bodrum’daydım. Ama hayatı ve her şeyi hiç bu kadar umursar bir halde olmamıştım.Kumsaldan eve kaçmıştım, aklım hayli giyinik bir durumdaydı, seziler en tepe noktasında kırmızı alarm durumunda yanıp sönüyordu. Bir siren sesi eksikti etrafımda. Üstümde de kırmızı itfaiye elbisesi. Güneş parlak değildi. Üstelik kapkaranlık, hiç tanımadık bu karanlık yüzüyle bana hayli sevimsiz gelmişti.20’inci yüzyılın bu son güneş tutulması bana dokunmuştu. Bir hafta öncesinden başlayan kabuslar serisi zaten bir hafta olan yegane tatilimi, ‘itina ile olacaklar sezilir haftası’na dönüştürünce, olaylar benim ve ailem için normal dışı akmaya başlamıştı.* * *Her gece farklı ama uzun ve de hayli detaylı rüyalar görmeye başlamıştım. Benim için çok şaşırtıcı değil. Ailece rüyalar dünyasına önem derecesi, içsel durumlara fazlası ile inanan küçük bir Harry Potter topluluğu gibiyiz zaten. Ama birbirini izleyen bu felaket habercisi rüyalar, üstüne bir de tepemizde Karanlık Güneş, durum tam bir fantastik bilim kurgu olayına dönüşmüştü.Gördüğüm, 2000 sonrası olmayan sözde zaman akışında, her şeyin bilinenin ötesinde hızla değişime uğradığı idi. Her gece felaketlerden bir bölüm gördüğüm o hafta, anladım ki dünyayı ağır durumlar bekliyor. İnsanlık için hızlandırılmış kurslar ve takibinde hayli vurucu sınavlar zinciri de diyebiliriz bu anlara. Toplu halde girilen ve toplu halde göçülen felaket sınavlar dizisi.* * *Bu sarsıcı hafta sonunda, 11 Ağustos günü gökyüzünle bakıştık. İşte oradaydı. Aramıza Ay girmişti ve yüzü kararmıştı. Bu olağan evren olayından ben neden bu kadar etkilendim diye düşündüm. Tüm bu maneviyat fırtınaları neden? Sistem öyle güzel işliyor ki, bir tik taklarını duyamıyoruz ama mükemmel işliyor. Sistemin bazı yerlerine bir tik atmış sanki Tanrı. O işaretten sonrasında şuuuuunlar olsun! İnsanlara öğretmek sanırım zor bir iş.Kavramak ve anlamak bizler için bazen çok zooor oluyor, kabul etmek gerek. Yüreklerimizi bağlamışız sıkı sıkı paçavralarla, oluşlarımızın gerçeklerini hiç hissetmeden yaşıyoruz. Anlayalım diye bu işaretler ve takibinde gelenler aslında bizim için.* * *Geçen günlerde Hürriyet’te bir küçük haber okudum. İçinde bulunduğumuz bu yüzyılın ilk güneş tutulması 29 Mart 2006 günü olacakmış. Hadi bakalım bir tik daha. Bu da bir işaret midir sonsuz öğreti maratonunda? Yine neler anlamamız gerek bilgi kuyusundan? Yine mi savaşlar var önümüzde kıyasıya hayli kanlı, hayli çetin bu bilinçsizlerle? Yine mi alacak koynuna dünya avuç avuç insanları ve kulaklarına neler fısıldayacak öğrensinler artık diye?Sorular yığını çökmeden üzerime, ben o güne ve sonrasına hazırlanmayı seçiyorum. Tıpkı 11 Ağustos 1999’daki gibi. Tüm aile el ele tutuşup ortak olumlu düşünce üretmiştik. Kendimizi gelecek felaketlerden korumak için bilinçlerimizin açılmasını, öğretimizin bize sevgi ile aktarılmasını istedik. Tüm dünya için dua ettik. Evrene bizden bir küçük temiz ışık yolladık. Gider bir yerlerde bir yüreğe ulaşır diye sevgimizi o gün Bodrum’dan etrafa yaydık.29 Mart 2006 yakında gelecek. Neler olunur bilinmez. Ama his kapılarını aralayıp evrene sevgi yollamak bizim elimizde. Güneşin yüzünün karardığı o gün hep birlikte evrene gülümsemek gerek bence...Sevgi ile kalın...
Yazının Devamını Oku

Oyundan çıkmak yok

<B>M</B>evsimler değişirken, birbirlerini bitmez bir döngü ile kovalarken, ‘Şimdi sıra bende. Sen biraz dur bir köşede, ben ilgilenirim bizzat dünya ile’ türünden bir gizli sessiz anlaşmaları var mıdır sizce? Bence evrendeki her şey birbirleri ile lisanüstü, sezgi derini bir anlaşma içinde.

Sonbahar ne der kış’a teslim ederken dağları, tepeleri, içindeki avuç avuç insanları ile tozlu iç kiri bol şehirleri?

Sabrederken bir sonraki mevsim, sakince nasıl hazırlanır işlerine. Planlar, programlar, ne zaman kopacak fırtınalar, kimler nasıl kurban edilecek aniden dalgaların koynuna, hangi çiçek açacak yeniden bir kaya dibinde ya da hangi hayvan türü biz bitti desek de nasıl ortaya çıkacak aniden bir kuytu köşede?

Kış nasıl teslim edecek bu yarım küreyi ılık ilkbahara?

‘Ben bittim, sen devam et’ derken, nasıl da diziliyor varoluşun o sınır almaz denklemi kusursuzca?

Hatasız mı?

Yoksa...

Hatalar bile sistemim bir anlamlı parçası mı?

Gözümü kapayınca, denklemleri görebiliyorum.

Dizilmişler ardı ardına mor koridorlarda.

Durmadan akıyorlar

Oyunun devredileceği ana doğru

Terazi hayli hassas, oyuncular hayli acemi

Tek bilinçli denklemin kendisi.

Sıra bozmadan ilerliyor

insanlar ve mevsimler

İnsanlar ve yıldızlar

İnsanlar ve dalgalar

İnsanlar ve içindeki bin kişilikli olmuşlar.

Denklemden çıkmak yok.

Çıkan, hızla geri dönüyor oyuna.

Ama, yeniden başa.

Kızmabiraderdeki gibi sen yandın

Haydi yeniden başla!

Omuzlarımızdaki yük bu yeni yaşamdan değil

Ağırlığı sayamadım, çok derin yıllara ait.

Birikmiş borç haylice üzerimizde

Ödeme günü gelince bir rahatlama olacak eminim tüm evrende



Kış devrediyorsa dünyayı korkusuzca bahara

Gelecek nasıl olsa yeniden aynı yerde aynı ana

Ben de eminim diyorum kendimden.

Yürüyoruz hep birlikte evrenle el ele

Dertler, bilinmezler ceplerde

Katıldık bir kez bu döngüye

Konuşmak gerek sessiz lisansız sezgi ile

Her şeyle.

* * *

İDDİA:
Bedenimizdeki her hücre, her kuark, her elektron, başka boyuttaki moleküllerle gizli bir kütle çekimsel ilinti içinde olabilir.

SAVUNAN: California Üniversitesi’nden Nima Arkani Hamed (Fizik ASİSTANI) 1998.

NOT: Her birimiz her an binlerce farklı duygular içinde boğuşuyoruz. Her ne ise çalkantımız. Denklemin vazgeçilmez bir parçasıyız. Bizim kendi küçük eksenimizde ürettiğimiz her düşünce dalgası yukarıda bahsettiğim fizik bölümü asistanının iddiası gibi, evrende bir şeylerle birleşiyorsa eğer sanırım daha fazla umut taşımaya ve daha fazla pozitif düşünce akımı yollamaya cidden çok ihtiyacımız var.

Sevgi ile temiz düşünceler üretmeye...
Yazının Devamını Oku

Şehre inat

<B>Ş</B>ehirde yaşamanın verdiği tuhaf bir karışım oluşuyor zamanla insanın içinde. Biraz gen kalıntıları, biraz doğduğun toprak, biraz sezgi topluluğu, az hayal, bolca gerçek, yığınla gürültü patırdı, yeşil çimenlere boylu boyunca yayılış özlemi ile bu tuhaf insan topluluğuna boyun eğip katılış.

Son yıllarda ben mi büyüdüm haylice, yoksa şehirde yaşamak mı zorlandı, karar veremiyorum! Ama gün içi sohbetlerde karşılaştığım her şehir üyesinin, buralarda yaşamaktan mutsuz olduğunu görüyorum. İş toplantıları hep trafik problemi ile açılıyor. Çünkü insanlar her toplantıya geç kalıyor.

Sokakta merhaba dediğimiz tanıdık yüzlerle ikinci cümle, şehirden yakınmak oluyor. Bu yakınışlar, bizi nereye sürüklüyor acaba?

* * *

Kazanmak egosu, biz şehir mensuplarını öylesine kavramış ki, kapanan sıkı egonun ellerinde, hayaller bile sorgulanır olmuş! Daha çok kazanmak, daha iyi arabaya kurulmak, daha iyi ve daha çok görünmek... En evde oturmak, en evlerden kaç tanesine sahip olmak. Gülmemek ama gülümsüyormuş gibi yapmak.

Sabahın en erkeninde uyanmaktan ölesiye kaçmak dururken, her günün aynısında cırtlak bir ‘çalmaz olası saatin’ sevimsiz sesiyle uyanmak zorunda olmak.

Halbuki hayalinde gönlünün bir kış sabahında hayatının doyasıya uyumakla sevişmek varken, kalkmak ve yeniden kazanmaya savaşmak!

Zırhlarımızı kuşanıp her erkeninde sabahın, gökyüzünle hiç bakışmadan gözlerimiz, yola koyulmak. Şehrin sıkışık yollarında kaybolmaya çıkmak. Kılıç kalkan ellerimizde, haydi aslanlar saldırın şehre!

* * *

Oysa... Oysa neler fısıldar kulağımıza hayat inceden?

Hiç kimse duymaz korkmayın

Hiç kimse sormaz size neden diye

Bırakın aksın o kıymetli küçük kelimeler içinize

Bir siz bileceksiniz hayallerinizin pırıltılarını

Bir özel size parlayacak o an dolu dolu

İstediğinizi doldurun bu küçük hayal baloncuğun içine

Aşk koyun... Sizden de büyük olsun çekinmeyin

Ziyanı yok ağlamanın aşka

Ziyanı yok olmayacak uçlar olsun hayallerde

Kime zarar kime ziyan ki

Gönlünüzü hoş edin bir kere

Şehrin tüm griliğine karşın

Siz pırıl olun yollarda

Dışınız kabuk gibi şehrin olsun bırakın

İçiniz size özel

İçiniz size güzel

Hiç kimse duymaz korkmayın

Şehre inat bağırsın içiniz

Siz gülümseyin gerçek gerçek

Hayata bir hayali daha katılsın sayenizde

Siz hayalinizin değişmez kahramanı

İnanın daha dayanılır gerçeklere

Dinleyince hayatın hayali pırıl anlarını...

Şehirlere yenilmeden, içinizi istediğiniz renkle doldurun

Dilediğiniz gibi...


Paylaşımlar

Beni bu derece romantik yapan kişiyi paylaşmak istedim. Işın Karaca ve yeni keyifli albümü, İÇİNDE AŞK VAR. Ben sorumlu değilim bu romantiklikten, tamamen kendisi ve albümü hazırlayanlar sorumludur!

Özellikle canım Sezen Aksu’dan vurucu sözlerle ‘Yetinmeyi Bilir misin?’ ve ruhunu ve kendini sevdiğim Ümit Sayın’dan, ‘Kalbimin Sokağı’...

Dinlemenizi romantikçe öneririm.
Yazının Devamını Oku

Şehre inat

Şehirde yaşamanın verdiği tuhaf bir karışım oluşuyor zamanla insanın içinde. Biraz gen kalıntıları, biraz doğduğun toprak, biraz sezgi topluluğu, az hayal, bolca gerçek, yığınla gürültü patırdı, yeşil çimenlere boylu boyunca yayılış özlemi ile bu tuhaf insan topluluğuna boyun eğip katılış. Son yıllarda ben mi büyüdüm haylice, yoksa şehirde yaşamak mı zorlandı, karar veremiyorum! Ama gün içi sohbetlerde karşılaştığım her şehir üyesinin, buralarda yaşamaktan mutsuz olduğunu görüyorum. İş toplantıları hep trafik problemi ile açılıyor. Çünkü insanlar her toplantıya geç kalıyor. Sokakta merhaba dediğimiz tanıdık yüzlerle ikinci cümle, şehirden yakınmak oluyor. Bu yakınışlar, bizi nereye sürüklüyor acaba?* * *Kazanmak egosu, biz şehir mensuplarını öylesine kavramış ki, kapanan sıkı egonun ellerinde, hayaller bile sorgulanır olmuş! Daha çok kazanmak, daha iyi arabaya kurulmak, daha iyi ve daha çok görünmek... En evde oturmak, en evlerden kaç tanesine sahip olmak. Gülmemek ama gülümsüyormuş gibi yapmak. Sabahın en erkeninde uyanmaktan ölesiye kaçmak dururken, her günün aynısında cırtlak bir ‘çalmaz olası saatin’ sevimsiz sesiyle uyanmak zorunda olmak. Halbuki hayalinde gönlünün bir kış sabahında hayatının doyasıya uyumakla sevişmek varken, kalkmak ve yeniden kazanmaya savaşmak!Zırhlarımızı kuşanıp her erkeninde sabahın, gökyüzünle hiç bakışmadan gözlerimiz, yola koyulmak. Şehrin sıkışık yollarında kaybolmaya çıkmak. Kılıç kalkan ellerimizde, haydi aslanlar saldırın şehre!* * * Oysa... Oysa neler fısıldar kulağımıza hayat inceden?Hiç kimse duymaz korkmayınHiç kimse sormaz size neden diyeBırakın aksın o kıymetli küçük kelimeler içinizeBir siz bileceksiniz hayallerinizin pırıltılarını Bir özel size parlayacak o an dolu dolu İstediğinizi doldurun bu küçük hayal baloncuğun içineAşk koyun... Sizden de büyük olsun çekinmeyinZiyanı yok ağlamanın aşkaZiyanı yok olmayacak uçlar olsun hayallerdeKime zarar kime ziyan kiGönlünüzü hoş edin bir kereŞehrin tüm griliğine karşın Siz pırıl olun yollardaDışınız kabuk gibi şehrin olsun bırakınİçiniz size özelİçiniz size güzelHiç kimse duymaz korkmayınŞehre inat bağırsın içiniz Siz gülümseyin gerçek gerçek Hayata bir hayali daha katılsın sayenizdeSiz hayalinizin değişmez kahramanıİnanın daha dayanılır gerçeklereDinleyince hayatın hayali pırıl anlarını... Şehirlere yenilmeden, içinizi istediğiniz renkle doldurun Dilediğiniz gibi... PaylaşımlarBeni bu derece romantik yapan kişiyi paylaşmak istedim. Işın Karaca ve yeni keyifli albümü, İÇİNDE AŞK VAR. Ben sorumlu değilim bu romantiklikten, tamamen kendisi ve albümü hazırlayanlar sorumludur! Özellikle canım Sezen Aksu’dan vurucu sözlerle ‘Yetinmeyi Bilir misin?’ ve ruhunu ve kendini sevdiğim Ümit Sayın’dan, ‘Kalbimin Sokağı’... Dinlemenizi romantikçe öneririm.
Yazının Devamını Oku

Nişantaşı’ndan son durum

<B>Dikkat, dikkat!<br><br></B>Eğlenmek zorunludur dönencesi geçti. Hepimize sakinlikler olsun. Bir yıl yemeyip içmeyip, cimri pinti biriktirdiğimiz eğlenmek fiilini bir gecede harcadık ya, oh çok şükür! Artık şöyle rahat bir nefes alabiliriz hep birlikte. 365 günün son gece yarımında, tüm bu birikimleri zorunlu olarak ortalığa saçtık.

Artık cümlen refah ve de ferah içinde yeniden biriktirmelere!

Yaşama dahil olduğumuz süre içinde türlü zorunluluklar oluşturuyoruz. Hep bir zorunluluk çemberi içinde büyümeye çalışıyoruz. Bu çok çeşitli zorunluluklar yasalarında, anlamadığım bir tek zorunluluk var aslında.

Diğer kaotiklerin yanında daha mizah yüklü olduğu için, bu belirlenmiş günlerde ‘eğlenmek zorunluluğunu’ pek bir dikkatle incelerim her seferinde. Bu yılbaşı mı, sonu mu belli değil gününde de aynı sinir inceleme hallerindeydim.

* * *

Efendim biz ailecek 13 senedir Nişantaşı’nda varlığımızı sürdürüyoruz. İş ve ev aynı mekanda. Hayatımıza, bu değişen ‘Yeni Nişantaşı’ formatınla devam etmeye çalışıyoruz. Hayli çetin bir alışma süreci yaşıyoruz kendi zorunluluk çemberimizde.

Sempatik yanları bir avucuma, yeniliklerini diğer avucuma sıkıştırmaya çalışarak, kendi zorunluluklarıma da, ‘hadi bakalım, bu da böyle oldu, ne yapalım’ türünden bir uyum oyunu oynuyorken; beklenen gün etkisi parçacık tesirli olarak BAM diye kapımıza geldi. Cidden tam kapımızın önüne geldi.

Yılbaşı sahnesi!

Yılbaşı sahnesi, bu sene tam bizim apartmanın kapısının önüne, tüm ihtişamı ve ezici gücünle 31 Aralık sabah saatlerinde yerleşti. Ses denemesi adı altında yaptıkları 8.9 büyüklüğündeki sarsıcı ve cam delici gürültüyle, tüm cadde sakinleri, artık cadde sağırları olarak adlandırmaya başladı.

* * *

Halbuki o gün yeni yıl durumları var.
Mağazaların kasa yaptığı gün. Ama sahne dolayısı ile trafik öğlene doğru kapandı ve geçit vermez yılbaşı sahnesi, tüm müşterilere uzaktan ‘gidin, gidin’ diye bağırmaya başladı. Buraya kadar durum hala sevimliliğini koruyor. Derken saatler sekiz civarlarına gelindi. Kızımla birlikte kendimizi ev kalemize atmak için, insanları aralayarak kapımıza ulaştığımızda, halen gülümsüyordum.

Bir zaman sonra bakayım aşağıda durum nedir diye balkon kapısını açınca, biri ile göz göze geldim. Yanlış anlaşılmasın biz üçüncü katta oturuyoruz. Bu şahıs ise balkona yakın çınar ağacında! Tırmanmış. Üstelik üç arkadaşlar. Tempo tutup, bana gülüyorlar. Şahane orijinallikte bir durum bu. Bir ara binanın içinden sesler geldi.

Baktık ki, başka bir grup genç içeriye bir şekilde girmiş ve eğlenceye devam ediyorlar! Kapımızı kilitleyip oturduk. Çünkü mahsur kalmıştık, insan trafiğinden geçit yoktu.

* * *

Eğlenmek ve de toplu halde eğlenmek çok güzel bir sosyal hareket. Nerde olduğu ise en önemli soru. Bu gibi özel günlerde düzenlenen aktivite dikkat edin yurt dışında da, hep meydanlarda yapılır. Meydan adı üstünde geniş bir mekandır ve güvenliği daha rahat sağlanır. Abdi İpekçi gibi özel mağazaların ve sayısı hayli fazla konut olarak kullanılan bir cadde de, böylesine bir organizasyon düzenlemek, sosyal bir birlikteliğin tehlikeye dönüşmesi için uygun bir alandır.

Bırakın bizim rahatsızlığımızı. Biz evimize çekilip kapımızı kaparız, ama genele bakmak gerek. Sormak istiyorum, acaba o yılbaşı eğlencesinin zarar, kapkaç, sarkıntılık, hırsızlık bilançosu nedir?

Yakın çevremden duyduklarım bana yetti.

Biz milletçe, olmadan evvel düşünmek ve önlem almak konusunda pek başarılı değiliz. Kabul etmek gerek. Başımıza kötü cahil bir şeyler gelir. Sonrasındaki ahlar vahlar sırasında önlem almaya başlarız. Yani iş işten geçtikten çok sonra. Aman böyle olmasın artık diye bu paylaşımları size aktarmak istedim.

Nişantaşı tüm değişen kimliğine rağmen çok özel bir mekan. Böyle bir organizasyon yapılırken gönül isterdi ki, bir çok alanda keyifli öncülükler yapan Şişli Belediyesi, bu caddede oturan konutlardan gönül almaca ya da paylaşma türünden bir fikir alsın. Bizlerin de gönlü rahat kapımızı korkudan kitleyeceğimize, sokağımızda yeni gelen bilinmez seneyi beraberce kutlar olalım.

Darısı bir sene sonraki zoraki eğlencelere diyorum. Yolunuzda keyifli, sağlıklı yeni bir yıl dilerim.
Yazının Devamını Oku

Dünyaya dair

<B>B</B>elirlenmiş bir aralık daha bitmek üzere. Rakamlar ile sıraladığımız, yanlarına da her bir gün için isim koyduğumuz, bazı günlerine anlamlar yüklediğimiz, bazılarını içini dolduralım diye boş bıraktığımız dizi dizi hayatımıza serip, sonrasında körü körüne takip ettiğimiz adına da ‘yıl’ dediğimiz belirlenmiş sayılar dizisinden bir tane daha bitiyor. Her biten bu sanal dizilişin son gününde ne yapılır?

Sanal dizinin sanal bitişine ve bir sonraki hayali yılın gelişine karşı ‘eğlenilir’ ya da en azından eğleniyormuş gibi yapılır.

Gerçek ise aslında hep aynıdır. Bu dünya güneşin etrafında hep döner durur işte. Yalından yalına inersek eğer dünya hep sessizce aynılığa döner. ‘Bir yıl daha bitti’ ya da ‘Bak yenisi yine geldi, hadi hep beraber eğlenelim, hele saat tam 00.00’da çığlık atalım’ demez dünya kendine. Öyle sakin, iyice kurulmuş saat misali tıkır tıkır döner durur kendi ekseninde. Biz insanlar içinde yaşarken ve başka sanal anlamlar yüklerken bu dönüşlere, o yalnızca bildiği tek işi yapar ‘DÖNER!’

Kimseye de kulak asmaz bu kendi akış yolunda.

* * *

Farkında iseniz, yaptığımız tüm içten dipten yaralamalara karşın, üstelik içinde yaşayıp da zaman zaman içine ettiğimiz tüm bu umursamaz yok edici tutumlarımıza karşın dünya hep bildiğini okur sonunda. Döner! Ciğerine kadar indik dünyanın, yiyip bitiriyoruz haşince, yağmacı bir ırk olarak tüm bu hoyrat yıkımlara karşın o suskun, yalnızca bildiği işi yapmaya devam eder.

Çok takdir ediyorum bu yolundan şaşmaz tavrını ben dünyanın. Çok bilgece ve çok gururlu. Çok saygılı ve de çok inançlı. Bu müthiş kurgunun bu gerçek parçasına benzeye bilseydik keşke birazcık azıcık. İnandığımızdan şaşmadan yolumuzda yürüseydik, dünya gibi kendimize ve evrene dönebilseydik.

Umudumu yitirdiğimi sanmayın sakın. Sakın bir yıl daha bitti türünden, bak yıllar da geçip gidiyor muhabbetlerine saplandığımı da sanmayın. Yalnızca içleri aslında boş olan yapay sanmacalara karşıyım. Tamam, bu belirlenmiş yıl denen sürenin tamamlanması tabii ki önemli. Önemi kendi küçük eksenimde, ‘Yaşasın Noel Baba, haydi eller havaya’nın ötesinde o an dünya ile bir olmayı denemektir benim için. Dünyaya minnettarlığımı kendimce belli etmektir.

Siz hiç içinde yaşadığınız bu muhteşem dünyaya teşekkür ettiniz mi? Hadi itiraf edin. Dualarınızın birinde olsun, ‘Ya dünyacığım sağ olasın, beni yüreğinde barındırdığın için, senin de yolun benim gibi açık olsun. Tanrı seni korusun’ dediniz mi? Cümlesinde bu kelimeler geçenler varsa bravo, geçmeyenlere küçük bir hatırlatma olsun buradan.

* * *

Yaşamın amacı aslı da ‘Bir’ düşünmeyi öğrenmek. Yani aslında her şey ve herkes bir. Mantık bu olunca insan kendisini her oluşumun bir parçası olarak görüyor. Ben dünyanın bir parçası isem onu korumak, kendimi korumak demektir. Evrene yollanan her bir olumlu düşünce kimbilir hangi bilinmez köşesinde galaksinin ne gibi bir oluşum yaratır bilinmez. Ama bilinen tek bir gerçek var, o da sevginin en büyük iletişim gücü olduğu.

Dünyanın içinde soluk alan bir dünyalı olarak, bir dönüşünü daha kazasız belasız başardığı için ben dünyamızı kutluyorum. Ona iyi bakacağıma söz vermiştim zaten pek küçükken, o sözümü unutmadan yaşamaya devam ediyorum.

Yarının kurgusu bilinmez. Ama bildiğim ve hissettiğim kadarı ile ona yolunda sevgiler diliyorum. Her bir dönüş bitimindeki o tuhaf büyüyü hissedip o gece evren ile bir olmayı algılamayı diliyorum. Belirlenmiş sanal takvimlerin ötesinde, her anını bu yaşamın hissederek varlığıma teşekkür ediyorum. Evrende bir küçücük noktayım, yaşadığım sevgi nerelere gider bilemem. Bildiğim tek şey, içinde olduğum bu dünyayı çok seviyorum.

Sevgi ile yeni dönüşlere...
Yazının Devamını Oku

Bir Türk kadınından BBC’ye AB yorumu

Acaba diyorum, görünmez dikte ettiriciler nefes nefes yanımızda gezinip, bize <B>‘Siz kendi değerinizi hiç bilmeyin, kendinizi hiç keşfetme yolculuğuna çıkmayın, hiç gerçekleri görmeyin, hiç analiz yapmayın ki, böylece esas değerlerinizin farkında olmadan güzel bir uyku halinde yaşamınız aksın gitsin’</B> diye tekrar edip duruyorlar mı? Beynimizin hemen yanı başında bu cümleleri gizliden sinsiden içimize, hücremize işliyorlar sanki! Sanki tarihin eskimiş anlarından bu yana bu toplumun üzerinde böyle kendi görünmez, etkisi net bir oyun mu oynanıyor da biz cahil periler bu durumun farkına bir türlü varamadık! Yazıldı ve de çizildi çoğu kereler. Anlatanlar oldu kimi zamanlar, hatta bağıranlar! Kimileri kavradı, kimileri güzel aldatmacalı uykusuna devam etti.

* * *

Hani bir masal vardır ya hepimizin bildiği, ‘Uyuyan Güzel’ masalı. Ben bu devamlı uyuyan kıza karşı tavırlıyım küçüklüğümden beri. Neden mi takıldım durup dururken bu uyku olayına, bu gizli dikte bulutlarına! İşte durum malum, Avrupa korumalı birliği hikayeleri yüzünden tüm bu içimden geçip dışıma kelime olanlar! İki hafta kadar önce BBC televizyonundan bir grup geldi İstanbul’a. Atölyemde buluştuk. Konu AB! Sorular hızlı ve net.

‘Siz burada farklı bir yaşam sürerken, Doğu’da bazı yerlerde durum hiç de böyle değil!’

* * *

Bana sormaya devam ediyorlar, ‘Siz ülkenizi yeterince tanıyor musunuz acaba? Yanınızda birçok erkek çalışıyor’ diyor ve bunu çok şaşırtıcı buluyor. AB topluluğu ve din ayırımı ile ilgili sorular geliyor ardından, yaklaşık iki saatlik röportajının ardından son soru geliyor, ‘AB’ye girmezseniz ne olacak?’

Cevabım soru kadar net: ‘Ben yolumda yürümeye devam edeceğim. Daha kaliteli ve çağdaş nasıl olurumun cevabını bulacağım. Hedef hep aynı idi, yine aynı kalacak!’

Din ayrımına inanmadığımı ve daha evrensel düşündüğümü de anlatıp, onlara karşı kıyıya geçip Kuzguncuk’a gitmelerini öneriyorum. Orada cami, sinagog ve kilisenin yan yana sırtlarını aynı duvara yaslamış halde Türkiyeli insanlara hizmet verdiğini anlatıyorum. Ülkemin farkında olduğumu ekliyor, onlara birkaç adres veriyorum. Biri Rize’den, ikisi Gaziantep’ten, kurdukları işlerin başında canavar gibi çalışan Türk kadınlarından örnekler ile tanışmalarını öneriyorum.

* * *

Ertesi sabah evime geliyorlar, amaç dün kendilerini şaşırtan bu Türk kadının ev haline şahit olmak. Kızım ve Cem ile tanışıyorlar. Demli bir Türk çayı içip sevgi ile uğurluyoruz BBC’li dostları.

Biz bizi sevmeyi, biz bizi tanımayı, biz bize inanmayı gerçek anlamda becerir isek, biz bize kaliteli bir gelecek oluştururuz ancak. Masaldaki tembel kız örneği gibi olmadan, iki gözümüzü, tüm algılarımızı ve tüm analiz yeteneğimizi açıp sonuna kadar dünyaya kocaman kocaman bakmak gerek! Birinin gelip öpüp koklayıp bu yüzyıllık uykudan uyandıracağı ihtimalini yalnızca masala saklayıp, kendi gözlerimiz ve kendimize olan inancımız ile işe güce ve de geleceğe sarılmanın anıdır artık! Herkes oluşturduğu hayat yoluna, ülkeye faydayı da unutmadan ekleyip sağlam adımlarla yürümeli artık. AB gelmiş ne ala, gelmemiş hedef belli.... Bize inanarak yolumuzda yürümek düşer.
Yazının Devamını Oku

Buluşma

<B>A</B>nkara’dan dönüyorum geçen gün. Çok uzun kalınca su özlemim tutan şehirden! Arjantin Caddesi’ni çok sevdiğim, üç adımda her şeyini kısa yoldan halledebildiğin şehirden. Üstelik bu şehirde fena halde aşık olmuştum, anılarla dolu, mutlu olduğum şehirden dönüyorum. Çok değil bir tek önemli işim vardı o gün. Sabah uçağınla gidip, akşam dönüyorum. Havaalanında bir sergi ilişiyor gözüme. Çeşitli anlarında Atatürk resimleri. Boy boy, an an Ata ile göz göze geliyoruz.

* * *

Ben hep gözlerine bakarım onun. Gözlerinin taa içine içine bakarım. Anlamı bir başka olan bu adamın karşısında gözlerim hep dolar başlarım ağlamaya. Değişmez refleksimdir benim. İlkokulda içli şiirleri hep bana okuturlardı. Dayanamaz hep ağlardım çünkü. O döneme ait siyah önlüklü Bahar resimleri genelde hep şiir okurken, bir elim havada, bağırarak içten hıçkırıklı kaşlarım yerlerde ve ağlıyorum.

Resim aynen budur.

Niye? Çünkü o şiirlerde Kurtuluş Savaşı var, Çanakkale var, Atatürk var. Ağlayan ve mücadele eden bir ulus var. Geçen günün akşamında Ankara’da Ata resimlerine bakarken yine aynı şey oldu. Bizde ailede vardır bu huy. Babam anlatır savaşları, önce annem başlar sonra ben ve artık Lal de koronun en genç üyesi olarak aramıza katıldı. Hep beraber hem dinleriz hem ağlarız, hem de anarız yüreğimizde sakladığımız Atatürk’ü.

* * *

Bir fotoğraf vardı. İnönü ile Atatürk yan yana oturmuşlar. Zaman yazı işaret eder gibi. Sanki Savanora’dalar. Nasıl temiz ve nasıl şıklar. İnönü hafiften eğilmiş Ata’nın kulağına bir şeyler mırıldıyor. Köstekli saatlerinin küçük pırıltısı bir yana, o resimdeki gerçek pırıltı ikisinin de gözlerinden fışkırıyor.

Acaba ne söylüyordu kulağına diye düşündüm. Çok bilmek isterdim. Peri olup zaman aşımına uğramadan, bir gezici toz serpseydim üzerime ve hop! Yanlarındaki diğer boş koltuğa ilişiverseydim. Paylaşmanın anıdır şimdi, ‘Bakın neler oluyor benim anlarımda durun bir nefes bana kulak verin’ derdim.

Bu hayal gerçek olsa ben ne anlatırdım acaba Ata’ya?

* * *

İçim çok dolmuş meğer. Düşününce gerçekten, konular birbirini ezerek saçılmaya başladılar ortalığa. Emanet edilen değerler karşısında hem kızgınlık, hem suçluluk, hem keşkeler sıralandı.

Arzular kucaklar dolusu önüne serildi. Baktım ki ben bir dostla konuşmayı epeyce özlemişim. Yayılmış anlar bir taraflara, ben gönlümü kimselere açmamışım, dertlenmişim. Ülkemin saydam yüzünü örtenlere haylice öfkelenmişim. Resimler aracılığı ve hayal gücümün sevdiğim sınırsızlıkları sayesinde Atamla başbaşa dertleşmek pek hoşuma gitti doğrusu.

* * *

Eğik bir duvarın kenarına oturmuş, gözleri bulutlarda bir resmini aldım. Üzerinde şimdinin pek modası tüvit kumaştan golf pantolonlu bir takımı var. Beyaz mendili ve köstekli saatinin zinciri görünüyor aradan. Gözleri yine uzaklarda ama bir o kadar da yakında.

Eve döndüğümde aynı gece. Aile ne getirdin bakalım bize edası ile elimdeki paketi açınca, çok sevindiler. Hepsinin gözlerinde gördüğüm buydu.

Annem hemen tozunu alıp çalışma masamın kenarına resmi özenle yerleştirdi. Bir an sustuk. Anladım ki onlar da benim gibi onunla konuşuyorlar içten gizden. Sessizce çekildim yanlarından, kimse bozmasın hayallerini, kimselerin hırsı sızmasın bu buluşmaya diye, küçük perilerimden yolladım hem bizimkilerin hem Atamın üzerine...

Buluşmalara...
Yazının Devamını Oku

Huzur geri döndü

<B>Ş</B>eker eve döndü! Karnı yarık, patisi serum takmaktan tıraşlanmış, hafiften topal, üstelik bir gözü çoktandır yok zaten. Kör topal ama olsun Şeker yeniden hayatımızda, yeniden bizimle. Hepimiz ‘Yaşasın’ olduk.

Köpeğimiz Tara bu işe çok sevinmese de, hastadır muhtaçtır türünden, katlanıyormuş gibi yapıyor.

Bir yandan da ‘Yahu ne güzel, ortalıktan yok olmuştu bu lanet kedi, nereden çıktı şimdi’ türünden bakışlar atmıyor değil. Ama bu iki eski ve düşman dost, kısa süreli bir ayrılıktan sonra tekrar beraberler. Yani anlayacağınız evde durum süt liman.

Şeker’in geldiği akşamüstü yeniden birbirimize kavuşmanın rahatlığını yaşarken, yastığı ve huzuru bol kanepemizde uyuyakalmışız ikimiz de.

Ben ki, gündüz uykularını hiç sevmem, hiç de beceremem! Silah dayasan, ışığın hakim olduğu gün akışında asla gözlerimi kırpamam bile.

Ama o ne huzur, o ne özlem uykusuymuş. Nasıl da iyi geldi, içten içe özlem giderdik huzurumuzla, anlatamam. Hatta uyandığımızda Tara da ayağımızın dibinde horluyordu.

* * *

Üç ayrı varlığız sonuçta. Üstelik ikisinin kelimeleri yok. Birinin yani benim kelimelerim var ama ben dışında işi gücü tortusu bol da bir yaşam çizgim var. Biri diğerini evrim tablosuna ve gen yapısına ve de geleneklere ve de eski hikáyelere göre hiç mi hiç sevmez.

Hatta düşman durumları kazılmış beyinlerine.

Peki nedir bu garip üçlünün yakaladığı bu eşsiz huzur uykusu?

Bence bu sevgi! Ne kadar sinirli ya da üzgün olursam olayım, eve geldiğimde giriyorum bu üçlü varlık dengesine, oluyorum bir yumuşak tüy tanesi.

Uçuyoruz birlikte rüyalar alemine. Bu aleme katılanlar da var tabii ki. Lal en büyük paylaşımcımız. Temeline sevgi yerleştirince ilişkilerin, farklı varlıkmış, başka ülkeymiş, uzayın başka plateniymiş hiç fark etmez.

Nedensiz ve kurgusuz hesapsız sevgi her zaman ilaç gibidir.

Her anımızda bir kaşık, tüm dertlere iyi gelir.

Çocukluğumdan beri hatırladığım her karede mutlaka bir ya da birçok hayvan dostum oldu.

Bir ara civcivlerim vardı. Civciv alırsın da, sarı yumuşak ve hep horoz çıkar ya ve de hafiften serpilince bir de çirkin olurlar üstelik. Büyümeye yüz tutmuş halleri ve de sesleri pek sevimsizdir hani. Durum bu olunca da hemen verilir civciv, ailesi bahçesi olan konu komşuya. İşte böyle bir seferde ben birini saklamıştım odama. Akşamına bet ve kargadan bozma sesini tabii ki duyan anneme yalvararak kalmasına izin koparmıştım.

Adı ‘Çakıl’dı ve kendini köpek zannediyordu. Geceleri benimle yatakta uyuyor, gündüzleri bahçede ve de sokakta ben nereye gidersem beni takip ediyordu. Ben ve Çakıl hayli ünlü bir ikiliydik Bostancı da o zamanlar. Sonrasında horoz olunca, süslü püslü ve de gagalı, vermek zorunda kalmıştık birilerinin kümesine damızlık olsun diye.

* * *

Bende hayvan hikáyeleri bitmez, dizi film olur. Kaplumbağalar, çişleri beter kokan ama kendileri dünya tatlısı tavşanlar, su semenderleri, kavanoz kavanoz örümceklerim, balıklar, onları ara sıra yiyen kediler...

Sevgisi bol dostluklar. Tek çocuk olmak belki de hayvanlara saygı duyan bir aile ama her ne idiyse nedenimiz, bu paylaşmanın her anı bana iyi geldi.

Bol bol kaşık kaşık sevgi içtim onlar sayesinde ve hálá içmeye devam ediyorum. Beraberce ortak kullandığımız bu dünyada, onlara da saygılı ve sevgili olmayı diliyorum.

Şeker, Tara ve Bahar üçlüsü, hepinize her anınızda bir kaşık sevgi diler.
Yazının Devamını Oku

Tek gerçek Aile

Tatil duygusuna hiç girmeden, erkenden kalktık. Etraf sessiz, araba bile geçmiyor. Nişantaşı kuşlarla köpeklere kalmış. O her zamanki telaşlı ve süslü anlardan eser yok. Giyinme faslına geçtik. Bayram günü yeni kılık kıyafet demektir diye başladık özen ile süslenmeye. Evdeki herkes keyifli bir telaş içinde, kızım yeni tişört ve yeleğinin uyumuna bakıyor. Bir yandan da saçını yapmam için yardım istiyor benden. Cem yeni gömleğini giymiş, kravat bile takmış. Onu nadir kravatlı gördüğüm anlardan biri bu.

Nasıl oldum bakışı atıyor bana doğru, çok hoş cevabını yolluyorum kelimesiz. Yeni koleksiyonumdan çok sevdiğim bir eteği giyiyorum, ender etekli günlerimden birini yaşamak hoşuma gidiyor gizliden. Parfümler, son rötuşlar, ayna ile son bakışmacalar. Hazırız!

Nereye mi gidiyoruz böyle yenili cicili? Çikolatamız, tatlımız elimizde gidiyoruz ailemize bayram ziyaretine.

* * *

Hadi bu bayramı tüm geleneğine uygun tadalım, ne gerekirse yapalım diye hiç konuşmadık oysa. Plansızca içten gelen bir dürtü ile bayramın ilk gününe böyle uyandı bizim aile. Gün boyunca birlikte olduk.

Annemin müthiş mutfağının çeşidi bol dünyasında gezindik. Sohbet ve çikolata, sohbet ve Türk kahvesi orta, sohbet ve hadi resim çekelim birlikte, sohbet ve artık yanımızda olmayanlara gönülden dualar ve sevgi yollamacalar...

Bu ne bulunmaz bir güven kalesidir ki, yaşa başa bakmaz. Ailene sarılınca bir bebek bir mutlu bir huzurlu olur insan. Çünkü bilirsin, onlar senin sen daha konuşamazken dilin olmuşlardır, yemek bile yiyemezken tadın olmuşlardır, sen seni bilmez iken seni anlatmışlardır. En söylenemez hallerini onlar iyi bilirler.

Beyaz sayfasındır onların yanında. Güven kalesinin kıymetli bir üyesi olarak. Her ne olursa olsun sevgi varsa temelinde, sen kendini güvende hissedersin. Sevgi güven verir, güven de huzuru getirir. Sonunda gülümsersin işte bir bayram sofrasında.

* * *

Bayram ne özel bir gelenek aslında. Temelinde sevgi kokuyor. Barış kokuyor. Aile öylesine kıymetli ve bulunmaz ki korumak gerekiyor. Yanında ailesi olmayanlara ise sevgiyi daima korumak ve bu geleneği sürdürmek kalıyor.

Tatil niyetine sayılır oldu uzun zamandır bayramlar. Herkes kendinden kaçarcasına zorunluymuş gibi bir yerlere sürükleniyor ya emir gibi. Şehrinden fırtına misali bir hızla kaçanlara sözlerim.

Aile ile zaten öylesine az paylaşır olduk ki anları. Çünkümüz çok. İş var, güç bizi aşmış.

Gerçek sevgiyi saklamışız en dibimize, üstünü de örtmüşüz günlük işlerle sıkı sıkı. Ee, nerde yaşamanın anlamı nerde paylaşmak, sohbet baldan tatlı, bir orta Türk kahvesi hani hatırı kırk yıl olanlardan? Özenli bir bayram sofrası dostla düşmanla eş, yanyana yenen içilen?

Eski gümüş şekerlik de, bir gün önce parlatılmış bayram da eş dost gelir diye. İçine Hacı Bekir’den akide şekeri konmuş, kibarca ikram edilen. Bir de bayram harçlığı vardı, anneannem her bayram yeni mendil içine sarar öyle uzatırdı avucuma. Sonra sıkı sıkı sarılır, öperdi doya doya.

Ben de başımı göğsüne yaslar anneanne kokusunu içime çekerdim.

Çocuktum, çocuktuk ya da şimdi hala çocuğuz belki de. Değişmemesi gereken tek şey aile sevgisi. Her şey göreceli, oyunu bol bu dünyada gerçek olan tek şey sevgi.
Yazının Devamını Oku

AN.lar

Anılarımı seviyorum. Hani zamanın da olmadığına kendimi inandırdım ya, bu farkındalıkla anılara yeniden dokunmak çok hoşuma gidiyor. Yaşanmış olmaları o anları çok özel yapıyor zaten ve hálá taze enerjileri ile sanki bir taraflarında oluşumun dönüp duruyorlar film gibi.

Yeni atölyemize taşınalı bir ay kadar oldu. Taşınma koşturmasında öyle çok kıyıya, kutuya sıkışmış anılar buldum ki ve sizlerle paylaşmak istedim. Birbirini hızla takip eden sezonlarda çıkan tasarısı hayali hem başka hem aynı felsefeden koleksiyonlar, imaj çalışmaları, (Bir zaman sonra bu kelime mideme dokunmaya başlamıştı) müzik, tiyatro ve bale kostümleri. Saymaya kalktık geçen gün, liste şiştikçe ben tuhaflaştım, bıraktık.

İşte sizlere hálá taze anılardan bir avuç:

- Her şeyin başladığı 1992 yılı. İTKİB ‘in düzenlediği ilk Türkiye Genç Tasarımcılar yarışması Düsserdorf final defilesi. Birinci olunca işte böylesine gülüyormuş insan. Koleksiyonun ismi "NATÜREL"... Tamamı doğal malzemeden hazırlanmış bir yaz koleksiyonu idi.

* * *

- 1996 Yaz " VAROLUŞ İBRASYONU" isimli koleksiyonum. Yıldız sarayı Silahhane’de defilesi olmuştu. Birçok açıdan ilklerin gerçekleştiği ve yurt dışından altmış kişilik moda ve ekonomi basınının ilk kez İstanbul’a davet edildiği bu organizasyon, iki günlük İstanbul turu ile devam etmişti. Türkiye tanıtımı açısından olumlu bir ses olduğuna tanık olmak beni çok mutlu etmişti. İlk kez bir defilede podyum olmadan yer ile aynı seviyede bir düzenek hazırlanmıştı. Seksen santimlik yüksek podyumların üzerinden izlemeye alışkın İstanbulluları hayli şaşırttığımızı hatırlıyorum.

Fotoğraf: Tamer Yılmaz, Manken: Korel Kubilay, Makyaj: Hamiyet Akpınar, Saç: Zeki Doğulu, El boyaması ipek ve koton karışık şort ve tunik.



- Ve sevgili Tarkan, yıl 1997, sezon 97-98 kış, yer CNR... Koleksiyon, Başka Zamanın Kadınları... Çatalhöyük kazıları yararına yapılan ve bir önceki gibi uluslararası ve Türk moda basınına İstanbul’da yapılan ikinci defilem olmuştu.

Tarkan’ın kıyafeti: Bartın işi gümüş tel kırma. Saç: Zeki Doğulu, Fotoğraf: Ayten Alpün



- 1999 yaz koleksiyonu: "ANATOMİ"... İnsanın kendi bedeninin farkındalığını anlatan bir konsepti vardı. Uyuşturucu ve sigara karşıtlığını vurgulayan, evrenin micro parçası insan bedeni ve makro boyutuna eş ise önce kendi bedenimize iyi bakabilmeliyiz ki tüm evrene pozitif enerji yayalım düşüncesini anlatmak istemiştim.
Yazının Devamını Oku

Algı tüneline yolculuk

Hafta sonunu seviyorum mu, sevmiyorum mu bilemiyorum. Bazen boş olma zorunluluğu bana yaramıyor, bunu çok iyi keşfetmiş durumdayım. Daha gözümü açmadan başlıyor, boş sıkıntı. Bugün ne yapılacak? Halbuki hiçbir şey yapma, öyle takıl hayatın ucuna çengelli iğne misali değil mi? Olmaaaz! Ben dert yaratmada kendi dünyama bulunmaz bir ustayım, bu da kabul.

Herkesin aynı çaba içersinde, ‘Yaşasın hadi mutlaka bir şeyler yapalım’ belirtisine sürüden kaçış dürtüsü ile baş kaldırma belki de. Bilemiyorum. Böyle çekilmez olduğum hafta sonu anlarında, etrafımdakiler çil yavrusu gibi benim bu dumanı hallerimden kaçarken, sığındığım tek şey yine kendi algı limanlarım oluyor.

İşte içime düşen bir algı, ‘Galata Mevlevihanesine gidelim bugün’ diyorum birden ortalığa.

* * *

Bir küçük noktaya değinmek istiyorum. Algı tünelinle uzanmanın belli kuralları var. İç sesi dikkate almak başta geliyor. Algılar, genellikle iç sesle ve bazen de bizim tesadüf dediğimiz ama aslında planlı detayların çat diye önümüze düşmeleri ile gerçekleşir. Paranoya ile algı arasındaki hayli hassas dengeyi de sağlam tutmak gerek. Yoksa her önüne geleni algı sanıp, aklı ziyanlara dönüşmek değil dileğimiz.

Galata Mevlevihanesi’ndeyiz. Daha kapısından içeriye adım attığınızda sizi huzura çeken garip bir sihri var buranın. Ses yok ama çok şey anlatıyor. Sizi onlarca kedi karşılıyor kapıda. Daha ilk nefestesiniz ve kedilerin bakışları ile içeriye alınıyorsunuz sanki. Her yerdeler, yolculuğu bitmişlerin üzerlerinde bugünü yaşıyorlar. Umursamaz gibi yalanıp, kıvrılsalar da bu kediler bizden başka şeyler görüyor ve biliyorlar gibi bilmiş bakıyorlar etrafa. Gişeye yöneliyorum.

* * *

Broşür sormak niyetim. Tarihini daha bir net okumak istedim sevdiğim yerin. Yok cevabını alırken, bir ses duydum solumdan. Yumuşacık, ılık bir ses. İçerden İngilizce broşürlerden bir tanesini benim için memurdan rica eden ses, sonra dönüp ‘Hoşgeldiniz’ dedi elimi sıkarak. Uzun saçları vardı, benimki gibi karakıvırcık. Adı Ebru Bilun Akyıldız. Mevlevihanenin yan bahçesinin içindeki binada bir fotoğraf sergisi var. Üçüncü cümlemizde birbirimizi sevdik. Binadan içeriye girmeden eski mezarların arasından birbirimize baktık ve bana ‘Mevlana bir gün beni çağırdı ve yolculuğum başladı’ dedi. ‘Benim de’ dedim. Gülümsedik, kediler de gülümsedi.

Ebru’nun kendi fotoğraf atölyesi var. Tekniği ve sergideki eserleri beni çok etkiledi. Fotogram tekniği kullanarak böylesine derinlere inmek ve bunu anlatabilmek, onun da çok başarılı bir algı tüneli müdavimi olduğunu kanıtlıyor bence. Bitki dokuları fotogramlarına bakınca dünyayı, kocaman evreni, içimizi, dışımızı her şeyi yeniden keşfetmiş gibi oluyorsunuz. Cem ve ben, onun ılık ve anlamlar dolu sesi ile sergiyi gezmek şansına sahip olduk. Her bir eserini bize öylesine sahici aktardı ki, Ebru’yu ve varlığını çok sevdik.

Bir soğanın içine bakıp, evreni keşfetmek herkese nasip olacak bir şans değildi, biz Ebru sayesinde bunu paylaştık. Bir yaprak işte deyip geçtiğimiz bir dokuda nelerin gizli olduğunun yolculuğunu tatmak isterseniz ‘OLAN’ / ‘BİR’ sergisine mutlaka uğrayın derim. Her şeyin ‘BİR’ olduğunu keşfedeceğiniz bu sergide kapayın dünyanın akışına kulakları, girin Mevlevihanenin sihri bulunmaz mekanından içeriye ve kendinizi Ebru’nun ‘OLAN’ına bırakın.



* * *

Ayrılırken, gözlerinin dolduğunu gördüm. Birbirimize bakıp tesadüf yoktur dedik. Sen beni bugün çağırdın, ben de geldim işte dedim. Bilen bakışı, güzel yüreği ve ürettikleri ile o sahici bir insandı. Bahçede yürürken ağlıyordum. Cem neden diye sorduğunda gerçek bir insan buldum. Üstelik onu da bana getiren Mevlana’ydı. Mutluluktan dedim. Sarılarak yürürken, kediler yine gülümsüyordu.

Not: Algı tüneli sıradan, boş bir günü işte böylesine bir masala çevirir. Bakmasını, duymasını, kalbine yazmasını bilenlere şiddetle tavsiye edilir.



Mutlu kalın...
Yazının Devamını Oku

Olmak ya da olmamak

Ustanın dediği gibi bütün mesele bundan ibaret olsa da, arada ki ‘ya da’ kelimesinin üstlendiği role dikkatinizi çekerim. Ya da seçeneğinin hayatın ta kendisi olması ve kelimenin bu kadar kısa ve anlamının bu kadar derin olması, bana tüm sırrın aslında ne kadar da yalın ve saydam bir şekilde bize sunulduğunu bir kez daha anlatıyor.

Her şey seçimlere bağlı. Yok yok Amerika seçimleri değil, kendi kişisel seçimlerimizden söz ediyorum. Özellikle de hayatın içinde var olmak adına durduğumuzda, dürüst olmak ya da dürüst olmamak seçiminden. Arada görünmez ama dipten kuvvetlice hissedilir bir tül perde var. Ya da seçeneğinin tül perdesi. Tam arada kaldığımızda yüzümüze esen bilgiç tül perde. Hani her dokunduğunda bize senaryolar gösteren, seçeneği seçmeden yaşatan serin perde. Ara sıra kulağımıza fısıldayan, varlığı saydam ağırlığı hayli yüklü perde.

* * *

Tam arasında durduğumuzda gidip gelmeler yaşanır ya anlık çarçabuk. Ya öyle yapsaydım ya alsaydım, ya imzalasaydım, ya evet deseydim. Yer değiştirmece, tak tül perdenin diğer yüzünden bakmacalar başlar takiben. Bu yer değiştirmeceler uzun sürerse durum vahim. Ciddi bir olmamışlık var demektir. Ya da perdesinde kararlar ne kadar çabuk verilirse o kadar kişi kendini bilmeye yakın demektir. Zira bu perdede zaman andır.

Ben çok insan tanıdım, ya da perdesine yapışmış yaşayan. O sahneden hiç inemeyen mutsuz olan insanlar. Geçmişin pişmanlıklarından dolayı, perdenin diğer tarafında boşlukta dolaşan.

Sır gerçekten dürüst olmakta yatıyor bence. Her ne isen önce kendine dürüstsen, perde kalkıyor zaten bir nefes sonra. Perdesiz net görmeceler başlıyor, direkt olarak ‘ben buyum’ diyebiliyor insan hayata.

* * *

Seçimler uzarsa enine boyuna, perdeler kalınlaşıyor zamanla. Bakın etrafınıza, gözlerine kalın bir perde ile dolaşan bir yığın insan göreceksiniz. Hani bir laf vardır, gözüne perde inmiş derler. Bir nevi ölüm demektir bu. Öylesine kalındır ki seçim duvar olmuştur, hayat görünmez bir eziyettir onlar için. Nasıl uyurlar geceleri diye düşünürüm bazen kendi kendime, ‘ya da’sını dürüstlükten yana kullanmayanlar için. Bilmezler mi, her bir kendine isyan yanlış seçim daha da büyüyerek bir dağ misali bulacaktır hesaplaşmak için ya bu hayat ta yada bir başkasında. Nasılsa bu hassas denklemin bir eşiti olacaktır eninde sonunda.

Aslında eğlenceli bu bilmeceyi çözmeye çalışmak. Acılar, hüzünler bir yana hayatın içinde tuhaf bir mizah var. Ben her zaman tanrının gülümsediğini hissetmişimdir. Böylesine muazzam bilmeceyi yaratanın sonsuzda bir gülümseyişi olmalı diye düşünürüm.

* * *

Tüm bu olma veya olmama çabası ne için? Hiçliğe varmak için. Komik değil mi sizce? Bence hayli gülümsemeceli bir durum hayat. Kurgunun içinde olsun diye yaptıklarımızın bir listesini çıkarsak ve olmasınlar ile karşılaştırsak; sonuç nedir acaba? Sonuç ne için? Maddi her olma durumları zaten başlı başına trajik komik. Her bir dünyasal parçayı burada bırakıp gidiyoruz aslında. Para için söylenen yalanları düşünün, dürüst olmama oyununu oynayanlar zaten her şeylerini burada bırakıp gidiyorlar. Ne ile yolculuk yaptığımız önemli olan. Taşıdığımız yükün ağırlığı kadar bir sonraki var olmamızı da biz beliriyorsak, ne için bunca dürüst olmama çabası. Bu komik değil de nedir?

* * *

Bu hassas ve muazzam oyunda perdeler inip kalkıyor, gösteri devam ediyor. Gülümseyen sonsuz bir izleyici önünde her şey öylesine şeffaf ve net ki. Her bireyin kurgusu da belli, hangi cümle ile ne ifade edeceğimiz seçimi bizlere kalmış. Doğaçlama rolümüzü oynuyoruz. Tül perdenin neresinde oynayacağımıza da biz karar veriyoruz. Tüm evren her oyuncuyu en doğalınla izlerken, biz dürüst olmamak ile yalnızca kendimizi kandırıyoruz. Yolu saydamlıktan geçenlere de gülümsemeler hep ışık olacaktır.

Olmak ya da olmamak, bütün mesele ‘ya da’ da dürüst olmak.

Sevgi ile kendiniz gibi kalın...
Yazının Devamını Oku

Kaliteli gelecek platformu

Hafta sonu İzmir’deydim. 10’uncu Uluslararası İzmir Tekstil ve Hazır Giyim Sempozyumu’na davet edilmiştim. Güzel ve sıcak İzmir’e kim gitmek istemez. Üstelik konuşma yapacağım konu da ‘Bir moda tasarımcısı gözü ile Türkiye de Markalaşma’ olunca, ver elini Çeşme Altın Yunus.

* * *

Otelden içeri girdiğimde, boyunlarında mavi kordonlar asılı yüzlerce insan ile karşılaştım. Üç salonda sürdürülen sempozyumun son günü olmasına karşın, arı misali telaşlı bir koşturma yaşanıyordu. Konuşmacı olarak yurt dışından da konularında uzmanlaşmış akademisyen ve profesyoneller de davet edilmişti. Sempozyumu Ege Üniversitesi Tekstil Mühendisliği Bölümü ve yine aynı Üniversiteye bağlı Tekstil ve Konfeksiyon Araştırma-Uygulama Merkezi birlikte düzenlemişler. Sempozyumu destekleyen oldukça kalabalık uzunca bir liste var. Birlikler ve derneklerin dışında özel sektörden de destekleyen çok firma olduğunu görmek beni çok mutlu etti.

* * *

Ülkemizde tekstil sektörüyle ilgili herkesin neredeyse ismini görebileceğim kitapçığı incelerken, ister istemez nostalji bulutunun içerisine dalıvermişim. İlkler listem sıralanıverdi önümde bilgiç bilgiç. Ben moda tasarımcısı olmak istiyorum hayalleri, acaba hangi okula gitmeliyim endişesi, araştırma süreci, arada yakamı bırakmayan heyecan dalgaları, okul bulamam üzüntüsü, (Ben üniversite sınavlarına hazırlandığım 1980- 81 yıllarında Moda bölümü Türkiye de henüz yoktu. Bu tarihten bir iki sene sonra programa alınmıştı.

* * *

O dönemler Akademide yalnızca Sahne Sanatları bölümü vardı), derken bir mucize Vakko ve Vitali Hakko ile tanışma (Şu an okuduğunuz Hürriyet Gazetesi’ndeki bir iş ilanı sayesinde gerçekleşmişti!) ve çalışma, eğitilme, öğrenme ve sabretme dönemine başlama.

Tam 22 yıl. Şaka gibi! Düşününce , geçmiş ve gelecek birbirine karışıyor ve garip bir harman şeklinde avuçlarıma doluyor. Sevgi ile saklıyorum bu harmanı, içime saklayıp konuşma yapacağım salona doğru sıcak ekimin deniz kokusunu da alarak yürüyorum.

* * *

Aynı amaca ve aynı işe gönül vermiş kişilerle buluşmayı çok seviyorum. O kadar çok ortak nokta ve bir o kadar da çok farklı bakış açısını paylaşmak insanı hayata karşı iyi motive ediyor.

İnsanın en saydam noktası gözlerdir ve bakışlar en net halidir. İçinden geçenleri bir tek gözler perdeleyemez bence. O gün salonda benimle buluşan gözlerde ben hep aynı duyguyu gördüm.

* * *

Başarma isteği. Akademisyenler, öğrenciler, profesyoneller. Herkes başarma isteği ile beni dinlediler. Bu aktif enerjiden çok ama çok ekilendim. Beni bir an bile bırakmayan ve her fırsatta birikmiş onlarca sorularını benimle paylaşan gözleri ışıklı öğrenciler, sürdürdükleri öğretme ve eğitme platformuna sonuna kadar inanan ve gelecek için daha kalitelisini hayal eden öğretmenlerine bin kez daha saygı duydum. Moda tasarımcısı olmayı hayatına yazmış bir öğrencinin bana anlatmak istediği o kadar çok şeyi vardı ki.

Konuşmak yetmedi, hislerini bana sayfalarca mektuplar yazarak anında elime tutuşturdu. Ege Giyim Sanayicileri ve Ege İhracatçılar Dernekleri’nden yöneticilerin de gözlerinde aynı parıltı vardı. Haklıydılar o gün oradaki pozitif gelecek enerjisi her kişiyi öylesine sarmıştı ki; işte dedim kendi kendime gerçek bir kaliteli gelecek planlama platformu, yaşasın!

* * *

Avrupa Birliği, dilimize en çok dolanan bu iki kelime hakkında herkesin söyleyeceği bir yorum mutlaka vardır. Nacizane iki kelam edeyim dedim, bu önemli iki kelime hakkında. Son derece yalın bir cümle kuracağım. Amaç, birliğe girmenin ötesinde daha gerçekçi bir hedefe yönelmeli bence. Her ne yapıyor isek, hangi iş konusunda çalışıyorsak veya okuyorsak veya hangi ürünü tarlada yetiştiriyorsak veya memur isek her neresinde bu özel yurdun her ne dalda çalışıyorsak, daha kaliteli üretmeye çalışalım lütfen.

* * *

Kaliteli üretim kaliteli iş anlayışını, kaliteli iş anlayışı daha kaliteli insan ilişkilerini, daha kaliteli insan ilişlileri de daha algısı temiz, düşüncesi özgür, yaşam amacı ışıklı, evrene saygılı toplumları yaratır. Kaliteli Gelecek Platformu böyle oluşturulur.

Hedef, ulusça bu olmalıdır. Daha geniş düşünmeyi öğrendiğimiz gün, gerçekleri de daha net göreceğiz bence.

O gün pırıltılı bir gelecek modeli gördüğüm İzmir’ de herkesin gözlerinde aynı ışıltı vardı. Uzunca zamandır, içimi burkan karamsar gelecek sorularıma ben çok özel bir cevap aldım o gün. Darısı bu temiz cevabı arayan ve bunu yaşamına koyacak herkesin başına olsun.

Sevgi ile kalın.
Yazının Devamını Oku

Ara zamanlar

Ara zamanlarınız var mı sizin de? Benim var. Her koleksiyon öncesi kendi ara zamanıma bir dalıyorum, balıklama dibe doğru, çıkarana aşk olsun! Tanımlamak ihtiyacı doğdu içimde bu hali. Aslında ara zamanı yaşayan ‘aracı’ için durum gayet hoş. Özgür olmak buna denir kesinlikle. Sırıtarak deli deli, bir fikrin peşinde divane olup kapılıp gidivermek büyüsüne, sonucu bilinmeyen bu yaratının izinden gayetten keyifli.

Antenlerin hepsi dünyadan başka her diyara çevrili, bir sinyal gelecek diye başı duman, aklı kaçkın dolaşıp durmak aynen buna denir. Nedir yani gelecek bu ‘şey,’ nedir? Önemi, maksadı bu kadar mı önemlidir ki, uğruna deli olunur? Diye soranlarınız olur tabii gayet haklı olarak. Hemen açıklayayım:

Önce soru çeşitlerimizi görelim:

1- Nerden geliyor bu fikirler canım?

2- Aaa! Nasıl buluyorsunuz bunları hayret değil mi?

3- Etkileniyorsunuz herhalde birilerinden. Tabii tabii kesin etkileniyorsunuz di mi?

4- Vitrin geziyor musunuz? Yurt dışında kim ne yapmış, bakıp onlardan bir şeyler falan alıyorsunuzdur herhalde????

5-Nerelere uçuyorsunuz böyle yahu? Ne kullanıyorsunuz tüm bunları yaratmak için?

6- Nasıl yani masaya oturup, çizmeye başlar mı insan birden? Nerden geliyor bunlar NERDEEEN?

Soru çeşitlerimizin bu meraklı halleri böyle uzayıp gidiyor işte. En merak edileni de ‘nerden geliyor bunlar?’ Cevap veriyorum: Ara zamanlardan!

Ya da daha açıklayıcı bir cevap edindim son günlerde kendime. Ben iyi cins bir printer’ım diyorum. Biri ya da birileri yazdır’a basıyor Bahar’dan çıkıyor, olay budur.

* * *

Dönelim ‘ara zamanların’ açıklamasına. Bu her insan için ‘belirli bir süre’ gerekli aslında. Bu oluşturduğunuz alan yalnız sizin. Hiçbir sıradan zorunluluk, sıradan bir düşünce zinciri, sıradan bir günlük yaptırım bu alana giremez.

Beslenmenin çok çeşitliliğini yaşadığım ara zamanlarda ben printer olarak bir sürü şey doğuruyorum. O bir kanal gibi aslında girince üretmenin mutluluğu ve sarhoşluğundan ben kendimi bilmezken, yakınımdakiler benimle ilgili yaşadıklarını anlattıklarında şaşırmamak elde değil. Dünyasal bedenim, ruhum aracı olarak dünyada olmasa da buralarda dolaşmak zorunda tabii ki.

Peki ne oluyor ben böyle iken. En önemli belirti: Sakarlık. Dünya ile iletişim ‘0’ hatta eksilerde sürünürken, benim başıma bir sürü kaza da geldi maalesef. Bileğimi kestim bir seferinde. Düşmeler, çarpmalar, konuşulanları dinler gibi yapıp, başka telden cevaplar vermeler.

* * *

En zor durumu yakın çevrem yaşıyor. Daha dün kızım ve sevdiğim Cem çok kibar bir isyan çıkardılar. Bu ara zamanlardan ne zaman çıkacaksın acaba? Yok hala oralarda yolculuk sürecekse bilelim mümkünse bir süre görüşmeyelim ne dersin dedi Cem ve Lal.

Haklıydılar aslında, bir aracı ile yaşamak hiç kolay değil inanın. Bu bencillik tufanı yalnızca yaratım için bile olsa dünyalılar için çetin bir mesele. Allah’tan ben farkındalıklı bir kadınım, usulca bu isyanı bastırdım.

Ara zamanlar kişinin kendine yaptığı ve evrenle bağlantıda olduğu özel anlardır yalnızca. Ben hayatımda ne bir sigara içtim, ne de uyuşturucu nedir ne adını ne tadını bilmedim. İhtiyaç yoktu çünkü. Evrenin bize anlatacak çok şeyi var, dinlemeyi bilmek gerek. Ara ara da olsa ara zamanlara gitmek gerek.

Keyifli dinlemecelere...

Paylaşım: Bu yazımı her bir notasında başka yıldızları bulduğum, Rahman Altın’nın, Köksüzlük koleksiyonum için bestelediği aynı adlı CD’sini dinleyerek yazdım.

Not: Bu CD satılmıyor. Yalnızca Bahar Korçan mağazasında isteyeniyle buluşuyor.
Yazının Devamını Oku

Suzan

Suzan’ı hatırlıyorum.<br>Saçları sarı ve kıvırcık. Gözleri boncuk mu desem, deniz mi,

Yoksa gökyüzü bulaşmış türünden

Mavi masmavi.

Yanakları hep al al dı.

Hep sağlıklı, hep şişkocuk .

Tombikti kolları, bacakları.

Hafiften kire yüz tutmuştu beyaz pabuçları.

Ne gülümserdi durmadan, ne de ağlamaklı olurdu

Aniden

Hep beni bilen, beni anlayan istikrarlı bir duruşu vardı

Suzan’nın.

Çocukluğumu porselen kalbinde saklamıştı sımsıcak.

Onunla konuştuğum çocuk sesimi sabırla suskun

Dinlerdi.

Ne anılar gizlemiştim kimseler bilmeden ben Suzan’a

Babamı bekliyordum, burnum camda

Nefesime yazmıştım

Kocaman da bir soru işareti iliştirmiştim sonuna sorunumun

Kardeş?

Babamı bekliyorum.

Bir Suzan yanımda.

Elinden sımsıkı tutuyorum.

Babamı bekliyorum.

Annem karnını tutarak gitti.

Üzerinden çoook zaman geçti.

Üstelik ağlıyordu.

Suzan da gördü.

Hastahane çok uzak mı?

Soruyorum Suzan’a, uzak biz gidemeyiz diyor.

Babam geldiğinde, camdaki yazım ağlamış gibi akıp gitmişti camdan.

Hiçbir şey soramadım babama.

O da ağlıyordu annem gibi.

Bebek gitti dedi.

Annem diyemedim, o iyi merak etme dedi.

Koşarak odama döndüm.

Bu kaçıncı giden kardeş dedim.

Gittikleri yerden de bir türlü dönmüyorlar diye çok üzüldüm.

Sonra Suzan’a sarıldım ağladım ağladım.

* * *

Bir gün bebeğime bir şiir yazacağım hiç aklıma gelmezdi. Ama hayat illaki aşk, hırsla mal mülk, sabit kariyer dönencesi ya da umutsuz umutlardan ibaret olmamalı. Çocukluğumuzdaki her detay bence çok önemli. Çünkü bizi biz yapanlar çocuklukta şekilleniyor. En büyük paylaşımlarda oyuncaklar ile oluyor. Bazıları ile olan ilişki gerçekte bile olamayacak kadar sahici oluyor.

* * *

Bebeğim Suzan ve benim aramdaki ilişkide çok farklı ve keyifli idi. Kızıma bakıyorum, onunda bir özel arkadaşı var. Adı İpek. İpek boz renkli bir küçük ayı. Bir yaşında ona vermiştim. O gün bu gün ayrılmaz ikili oldular. Hatta bir ara İpek’in İstanbul havaalanında bir kayboluş ve garip bir şekilde aylar sonra bulunuş öyküsü var ki, iyi bir senaryo olur.

* * *

İşin sırrı her zaman ki gibi sevgide yatıyor. Ne yazık ki geçen bu uzun yıllar sonucu ben Suzan’ı bir şekilde kaybettim. Geçen gün sordum annem de hatırlamıyor. Üzülmedim desem yalan olur. Bari siz sahip çıkın lütfen çocuklarınızın oyuncaklarına. Hele özel olanlara sevgi ile bakın. Paylaşınca sevgiyi, ha bir insan, ha bir hayvan ya da bir oyuncak ne fark eder ki. Yeter ki paylaşın, gerisi sıkıcı hayat detayları işte...

Mutlu mutlu kalın...
Yazının Devamını Oku

Sahici mi polyester mi

Bir rüya gördüm. Rüyamda, ben çalışmayan bir kadındım. Pencereleri yüksek ve geniş, su yeşili duvarlı bir odada, aynı tonda yumuşak koton çarşafların içinde, bol yastıklı, az sevgili bir yatakta gözlerimi rüyaya açtım. Güneş dik açılı halinle odayı doldururken anladım ki saat haylice öğlene durmuş. Yavaşça ve nazlıca yataktan kalkmaya yeltenirken, odamın kapısı hafifçe çalındı. İçeriye elinde gümüş tepsi, mis kokulu çörek ve taze kahve kokusu ile hizmetçi girdi. Sakince kahvemi içtim. Sıcak çöreğin ucundan kibarca bir küçük lokmacık kopardım. Fazla yiyemem, rejimdeyim dürtüsü rüya da bile benliğimi ele geçirmişti, şaştım.

Pat, başka bir sahne; her yanımda orkideler var, binlerce orkide ormanındayım sanki. Bedenini göremediğim eller bana masaj yapıyor. Sonra cilt bakımı, kaş alımı, botox, otox, şu tox cinsinden yalancı beslemeler ile uğraşıyorum. Yanlarım simit gibi, estetik ameliyat bile oluyorum HAYRET!

* * *

Pat, başka bir öldürücü sahne, ben, kuafördeyim!!!! Saatlerimi, vınlayan ve sıcak nefes üfleyen bu makinesi bol diyarda geçiriyorum. O ne? Üzerimde boğazdan yavaşça boğarak öldüren o boya önlüklerinden var. Ben saçımı boyatıyorum!!! Hem de kömür karasından vıcık kanarya sarısına! AAAhhhhh! Kaşlarımı da boyuyorlar. Bu rüya değil düpedüz kabus cinsi.

Pat, Allah’tan başka bir sahneye geçtik. O ne, ben artık sarı saçlıyım. Kendime inanamayarak ve böylesine pervazsızca rüyalarda nasıl dolaşıyorum hayret ediyorum. Her yanında pırıltılı şakırtılı elbiseler asılı duran çok büyük bir mağazadayım. Soyunma odasının her yanı pembe camdan, acıkınca bir parça koparıp yiyiyorum.

Çığırtkan kız, gönül rahatlığı ile yiyebileceğimi, diyet şekerden özel yapıldığını söylüyor.. İçim rahatladı. Soyunma odasındaki aynadan kendime baktım, bir şok daha yaşadım göğüslerim füze gibiydi.

Silikon taktırmışım. Rüya bu ya beyin gücünle çalışıyorlarmış. İstediğim gibi büyüyüp, küçülüyorlar. Aman ne güzel! Bir elbise seçtim kendime, boyu bel bitimi ile popo kıvrımı arası bir yerlerde. BÇantam da menşur Fransız markası muis fiton.

Harikayım canım harika. En harikası da bütün bunları kendi param ile yapmıyor olmam. Çünkü benim çok zengin bir kocam var. Ben çalışmıyorum, yalnızca yaşıyorum ya, hepsini o ödüyor. Akşam müthiş bir parti var.

Masajımı oldum, şu tox’umu yaptırdım, saç baş yerinde, beynime emir verdim göğüsler 90 oldu. Artık DJ eşliğinde arz-ı endam edebilir, çaktırmadan nice gönüller çelebilirim.

OH! Tatlı hayat, çünkü ben çalışmayan bir kadınım. Beynimi zorlamaya, üretken olacağım, ülkeye faydalı bir şeyler yapayım, idealler, hedefler, aman iş güç yürüsün planları ile yürek sıkmacalar, para pul hesabına kapılmacalar, hayatı derinden algılamacalar falan kimin umurunda. Ben yer, içer, giyinir para harcar, üstüne de güzelleşir, arada sevgi nedir bilmem ama olsun. Ben böyle mutluyum, tüm bunlar şu ve bu dergide birileri resmimi çeksin de altına aman bu güzellik , bu şıklık, nedir yahu deyip beş yıldız koysun diye. Amaç budur işte!

* * *

Kan ter içinde uyandım. Telefon çalıyor. Bir arkadaşım, gülerek beni arıyor. O meşhur şu ve bu dergilerden birinde benim resmim çıkmış. Altındaki yorumu kahkahalarla bana okuyor. Biri beni hiiiç beğenmemiş. Bakımsız, saçlar dağınık, üstelik şişko ve üstelik terzi kendi söküğünü dikemezmiş yorumu ile.

Yıldız bile koymamışlar. Bir de öğüt var çok önemli, acil kilo vermesi tavsiye edilir. Vah, benim halime. Sen yıllardır, idealler uğruna saçını başını süpürge et, sonra bir yıldız bile alama!

Resimdeki kendime baktım. Her kimse yazan, çok doğru söylüyordu. O gün mağazamın sezon açılış partisinde çekilmişti. Ben o gün kızımı okula hazırlamak üzere her sabahki gibi 06.30’da kalkmıştım. Sonrasında atölyede üretim, sonrasında akşamki parti hazırlığı, mağazayı yerleştirme, binbir detay koşturması, saat 17.00 Lal okuldan eve geliyor. Onunla ilgilenmek, ortaokul son senesi LGS sınavına hazırlık, zor sene onun için. Akşamüstü kahvaltısını hazırla, dertlerine çözüm üret, o arada yüz kere çalan telefonlar, mağaza da son durum.

Saat 19.30. biraz sonra konuklar gelecek, sevgilim kolumdan çekiştirerek ‘Artık hazırlan’ diyor. Koşarak, elbisemi giyiyorum, saça başa zaman yok ki, şöyle bir ruj, bir rimel vitrine çıkıyorum. Yorgunum ama çok mutluyum.

Dünyada 46 butikte Bahar Korçan/ İstanbul markası ile ihracat yaptığımız koleksiyonumu, kendi şehrimde, kendi insanlarımla buluşturacağım, çok heyecanlıyım.

Umurumda mı saçım, cilt bakımım? Sonuçta ürettiklerim mağazada asılmış pırıl pırıl bana gülümsüyorlar ‘İşte mutluluk budur’ diyorum içimden ve flaşlara gerçekleşmiş bir idealin tebessümü ile bakıyorum.

‘Çok şükür ki çalışan bir kadınım ben’ dedim arkadaşıma. Rüyamdaki polyester sarışın Bahar’ı uzaya fırlattım. Aynada kendime bakınca saçı başı karışmış bu kara Bahar’ı bir beğendim, ‘Yaşasın’ dedim gizliden. Sahici olmanın altına bir kez daha çok yıldız verdim.
Yazının Devamını Oku
YAZARIN DİĞER YAZILARI