GeriMehmet Nuri YILMAZ İslam’da ruhbanlık yoktur
MENÜ
  • Yazdır
  • A
    Yazı Tipi
    • Yazdır
    • A
      Yazı Tipi

İslam’da ruhbanlık yoktur

BİR okuyucum "Ruhbanlık" konusunun genişçe bir izahını yapmamızı istiyor. Bu konu Müslümanlık-Hıristiyanlık mukayesesinin de omurgasını teşkil eden bir soru. Tartışmalarda zaman zaman öne çıkan bir husus olduğu için, okuyucumuzun isteğine uyarak bugünkü yazımızı bu konuya ayırıyoruz.

Hıristiyanlıkla Müslümanlığı birbirinden ayıran önemli hususlardan birisi de ruhbanlık müessesesinin birisinde var, diğerinde yok olmasıdır. Hıristiyan topluluklarında, o dinin ruhanilerine bağlı olarak yürütülen teokratik (ruhani sulta) yönetim, İslam toplumunda yer bulmamıştır. İslam dininin insanı Allah’a yakın tutan, aradaki mesafeyi ve aracılık zincirlerini ortadan kaldıran özgürlükçü yapısı buna izin vermemiştir.

İslam, insanı Yüce Yaratıcı ile yüz yüze getirir ve bunu hiç kimsenin müdahalesi ve tasarrufu olmadan gerçekleştirir. İslam, rahiplere, papazlara ve kiliseye sahip değildir. İtaat yalnız Allah’adır. Dua ve ibadet yalnız O’nun önünde yapılır. İnsan aracılığı ile günah çıkarma yoktur. İnsanla Allah arasında vasıta görevi yapacak ikonlara lüzum yoktur. İslam bir taraftan Allah ile insan arasında aracısız ilişki kurarken, diğer taraftan insanla kainat arasında sağlam bir bağ oluşturur.

Bir Hıristiyan çocuğu anasından doğduğunda vaftiz edilir. Bunu da ancak papaz yapacaktır. Yaşarken ise, ibadet edebilmek ve işlediği günahların affedilmesini sağlamak için papazın tavassutuna muhtaçtır. Evlenebilmesi için nikáhını papazın kıyması gerekir. Ölülerinin ruhlarına bir hediye göndermek için de yine papazın duasına ihtiyacı vardır. Vefat ettiği zaman onu papaz defnedecektir. Gecikmesi durumunda cenaze ortada kalacaktır. Doğumdan ölüme kadar bütün hayatın içinde papazlar, rahipler vardır. Yani, bütün dini işlemlerin yerine getirilmesinde Hıristiyanların mutlak bir papaza ihtiyaçları olacaktır.

Allah, insana "şah damarından daha yakınım" diyerek aracıları ortadan kaldırmıştır. Allah’la kul arasında bir mesafe yok ki, aracı olsun. Bizde çocuk dünyaya geldiğinde, babası veya aile büyüklerinden birisi, ádet olduğu veçhile kulağına bir ezan okuyarak adını koyar. Bunun için imama ihtiyaç yoktur. Çocuk dini bilgilerini öğrenmek için bir hocaya muhtaçtır ama ibadet edebilmek için başkasının aracılığına gerek yoktur. İslamiyet, günlük ibadetlerin temiz olan her yerde yapılabileceğini belirtmiş, bu iş için herhangi bir mekán şartını koymamıştır. Peygamberimizin ifadesiyle "Bütün yeryüzü bir mabet ve ahlaki her davranış ise bir ibadettir." Cemaatle namaz kılınması durumunda ise içlerinden birisi imam olur. Camilere imam atanması dini gereklilik değil, adetlerden doğmuş bir uygulamadır. Müslümanlıkta günahların affı için de bir aracıya ihtiyaç yoktur. Hiç kimse bir diğerini cennete ya da cehenneme gönderme yetkisine sahip değildir. Çünkü Allah-ü Taala günahları ancak kendisinin affedeceğini bildirmiştir. Gerekli olan sadece kalp temizliği ve samimiyetle Allah’a yakarışta bulunmaktır.

İslamiyette Allah ile kul arasına kimse giremez demiştik. Bir erkek ile bir kadın evlenmeye karar verirlerse nikáhlarını kıydırmak için ne camiye, ne imama gitmelerine gerek vardır. Bu işlem eşlerin irade bayanları ile iki şahit huzurunda tamamlanır. Nikáh törenlerinde mahalle imamlarının bulunması şart değil, adettendir. Bununla birlikte imam veya bir başka hoca efendi nikáhı kutlamak, hayırlı olmasını dilemek için bir dua okur, fakat imam bulunmasa da nikáh kıyılmış olur. Müslümanlar, ölülerinin ruhlarına hediye göndermek isterlerse Kuran okur, ya da fakirlere sadaka vererek ölünün ruhuna bağışlar. Bu sevabın onlara ulaşması için imama ve hocaya ihtiyaç yoktur. Biri öldüğü zaman onu yıkayarak cenaze namazını kılıp defnetmek, öteki Müslümanlar için farz-ı kifayedir, yapmazlar ise günahkár olurlar. İmam bulunmasa da diğerleri bu dini vazifeyi yerine getirmeye mecburdurlar.

Özetle, imam ve müezzinler birer görev ve hizmet adımıdırlar. Onların diğer toplum bireylerinden ayrıcalıkları yoktur. Din adamlarına gösterilen saygı Hıristiyanlıkta olduğu gibi onların ruhbanlık niteliklerinden değil, bilgilerinden dolayıdır. Nitekim Kuran’da "Bilenlerle bilmeyenler bir olur mu?" buyurularak ilim sahiplerine bir ayrıcalık tanınmıştır. Yoksa, hiçbir din alimi Allah’ın vekili değildir. Din adına affetme ya da ceza verme yetkisine sahip değildir.

SORALIM ÖĞRENELİM

Rüyamda sık sk Peygamberimizi ve İslam büyüklerini görüyorum. Rüyalar konusunda beni aydınlatır mısınız?

Haydar Evrim

Rüyaların mahiyeti kesin olarak bilinmemektedir. Ancak, rüya bir gerçektir. Kuran-ı Kerim’de bazı rüyalardan örnekler verilmiştir. Hz. İbrahim’in rüyası, Hz. Yusuf’un rüyası gibi, Hz. Peygamber "Güzel rüya Allah’tandır, kötü rüya ise şeytandandır. Kötü rüya gören kimseye söylemesin, Allah’a sığınsın ve hayra yorumlasın" buyurmuştur. Ayrıca Kuran’da "karışık hayaller sonucunda görülen rüyalar"dan da söz edilmektedir. Gördüğünüz rüyalar salih rüyalardır. Bunlar, iyi işler yapmanız için size birer işarettir.

Hz. Peygamber’in anne ve babasının Müslüman olmadan öldüklerini birisi anlattı. Siz ne diyorsunuz?

Mert Yükseliş

Hz.Peygamber’in babası, tarihçilerin çoğunluğuna göre Hz. Peygamber henüz doğmamışken vefat etmiştir. Kimilerine göre de babası vefat ettiğinde iki aylıktı veya iki yaşındaydı. Annesi Amine vefat ettiğinde ise 4 veya 6 yaşında idi. Bunların yaşadığı dönem cahiliye devri, fetret devri idi. Hz. Peygamber ise 40 yaşında iken peygamberlikle görevlendirildi. Dine çağrı süresi ile onların vefatı arasında en az 30 yıldan fazla bir zaman geçmiştir. Ancak Peygamberimizin anne ve babasının puta tapmadıkları, Hanif dininden oldukları rivayet edilir. Hz. Peygamber’in anne ve babasının dirildiklerini, iman ettiklerini ifade eden hadisin doğru olmadığını, bunun bir zorlama olduğunu ifade etmek gerekir. Hz. Peygamber’in anne ve babasının küfür üzere öldüğünü söylemek de Peygamberimize karşı bir terk-i edeptir. Şunu da ifade edelim ki, Peygamberlerin anne, baba ve evlatlarının mümin olmaları da gerekli değildir. Nitekim, Hz. İbrahim’in babası Azer putperestti. Hz. Nuh’un oğlu Kenan da babasına iman etmemişti. Bu husus Kuran’da açıkça ifade edilmiştir. Allah müminden kafiri, kafirden de mümini yaratır. İslam’da cezaların şahsiliği esastır. Kimse kimsenin yaptığından sorumlu değildir.
X

Çirkeflikleri sınır tanımıyor!

BATILI bazı yayın organlarında yüce Peygamberimizi hedef alan çirkin saldırılar, ahlaksızlığın ve edepsizliğin de sınırlarını aşarak tahammül edilemez bir noktaya dayanmıştır.

Uzun zamandan beri yapılan toplumsal ve diplomatik uyarıların da ne yazık ki bir etki yapmadığı görülmüştür. Dünyanın çeşitli bölgelerinde yaşayan 2 milyara yakın Müslümanı rahatsız eden, rahatsız etmekle de kalmayıp ayağa kaldıran bu saygısızlıklara artık bir son verme zamanının geldiğini düşünüyoruz. Bu kayıtsızlık böyle devam ederse korkarız ki insanlık yakın bir gelecekte telafisi oldukça zor sorunlarla karşı karşıya kalacaktır. Yapılan ağır tahrikler karşısında sorunun giderek bir "güvenlik sorunu" olma istidadı kazandığı yolundaki gözlemimizi de kaydetmek isteriz..

Yazımızın başında böyle bir uyarıyı insanlığın barışı adına seslendirmek istiyoruz. Başta İslam dünyası olmak üzere bütün uygar ülkeler BM çatısı altında bir araya gelerek bu soruna çare bulmakla yükümlüdürler. Aksi halde dünyanın bir anda kendisini bir kaos ve çatışmanın ortasında bulabileceğini, insanlığın asırlar sonra yeniden büyük bir dramla karşı karşıya kalabileceğini görmeyen gözlere, kapanan idraklere anlatmak durumundadırlar.

Bildiğimiz kadarıyla İslam Konferansı Örgütü’nün teşebbüsüyle bu konuda BM nezdinde başlatılmış bir çalışma da var. BM İnsan Hakları Komisyonu’nda kabul edilen tasarı bütün dünya milletlerine "herhangi bir din veya mensuplarına karşı hakaret, kin ve şiddet içeren ırkçı ve yabancı düşmanı fikirlerin yayılmasının yasaklanması için kararlı adımlar atma" çağrısında bulunuyor. Baş gösteren tehlike karşısında, bu tasarının bir an önce yasalaşarak hayata geçirilmesinin ne kadar acil bir önem taşıdığını anlatmaya bile gerek yoktur. Beklentimiz, bunun mümkün olan en kısa sürede gerçekleştirilmesidir.

Böyle bir sorunu demokrasi ile, basın özgürlüğü ile açıklamak veya tolere edebilmek mümkün değildir. İnsanların ve toplumların kutsalına hakaret etmek, her şeyden önce insanlığın asırlar boyunca geliştirdiği evrensel ilkelere aykırıdır. Bu değerler içerisinde herhangi bir din veya inancın ayrıcalıklı bir yere konulması ise mümkün değildir. Bütün inançlar ve o inançlar içerisinde yer etmiş bütün kutsallar ve semboller müntesipleri için değerlidir. Kur’anda, kendi eliyle kırdığı putlara karşı bile tahrik edici tavırlar sergilenmemesi istenmiştir. Ayet şöyle der: "Onların taptıkları putlara sövmeyiniz. Ki onlar da bilmeden Allah’a sövmeye kalkışırlar."Burada önemli bir tarihi anektodu da kaydetmeden geçemeyeceğiz. İkinci Dünya Savaşı bütün şiddetiyle devam edip oluk oluk kan aktığı bir sırada ünlü şair, yazar Süleyman ve devlet adamı Süleyman Nazif, "Hz. İsa’ya açık mektup" başlığı altında bir makale kaleme alır ve der ki: "Ey İsa! 7 kat yukarıdan ayaklarını aşağı salıp ne duruyorsun? Gel bak ki ümmetin ne zulümler işliyor!" Bu ifadeler devrin bilginlerinden İzmirli İsmail Hakkı’nın hoşuna gitmez. "Edib-i zarif Süleyman Nazif beyefendiye" hitabıyla başlayan makalesinde "Her ne kadar Hıristiyanlar zulüm ve imha hareketlerinde bulunuyorsa da bir Peygambere bu şekilde hitap etmen yanlıştır. Bütün peygamberlere saygılı olmak gerekir. Bu bizim inancımızın gereğidir." diyerek kendisini nazik bir üslupla saygılı olmaya davet eder.

Yazının Devamını Oku

Hz. Peygamber ırkçılığı telin ediyor

İNSANLIĞI felakete götüren en büyük hastalıklardan birisi ırkçılıktır. Tarih, bunun kanlı örnekleriyle doludur. Onun içindir ki yüce dinimiz İslam, ırkçılığı en keskin ve şiddetli vurgularla reddetmiş, onu lanetlemiştir. Irkçılık; kişinin, kendi soyunu, kabilesini, milletini ve ırkını diğer ırklardan üstün görmesi, diğerlerini ise hakir görmesi halidir. Irkçılık, fertler ve toplumlar arasında kin, haset, husumet ve düşmanlık duygularını yeşertir. Milli birlik ve beraberliği, din kardeşliğini, sosyal dayanışmayı ve kaynaşmayı bozar. Fertler, kabileler ve toplumlar arasında fitne ve tefrikanın çıkmasına, toplum huzurunun ve barışının bozulmasına; terör, anarşi, kargaşa ve hatta iç savaşların çıkmasına sebep olur.

Birlik-beraberlik, iç huzur ve barışın bozulmasının tabii sonucu olarak ekonomik gelişme ve maddi kalkınma durur. Ekonomisi çöken, maddeten ve manen zayıflayan ve gerileyen bir millet, diğer milletlerin hákimiyetine girer, hürriyet ve bağımsızlığını kaybederek sömürge durumuna düşebilir. Kısaca; ırkçılık, bir milletin inkırazına ve yok olmasına sebep olan bir illettir.

* * *

Irkçılığın panzehiri insan sevgisidir. Tevhit ruhunu ikame eden ruh bunda saklıdır. Gerçek manada Allah ve Peygamber sevgisi, din kardeşliği ile birlik ve beraberlik ruhu ancak böyle bir sevgiyle kalplere nakşedilebilir.

Irkçılığı milliyetçilikle karıştırmamak gerekir. Çünkü, milli duygulara sahip olmak ile ırkçılık birbirinden farklı şeylerdir. Milli duygulara sahip olmak, hiçbir zaman ırkçılık olarak değerlendirilemez. Olgun bir Müslüman vatanını, milletini, kutsal değerlerini ve içinde bulunduğu toplumu sever ve sevmelidir.

Bilindiği gibi, vatan sevgisi fıtridir. Canlılar da kendi ördükleri yuvalarını severler. Onların vatanı da yuvalarıdır. Sevgili Peygamberimiz, vatan sevgisinin kutsiyetini imani bir hakikat olarak görmüş, "Vatan sevgisi imandandır" buyurmuştur.

Peygamberimiz, Hicret sırasında Mekke’yi terk ederken, "Allah’a yemin ederim ki, sen yeryüzünün en hayırlı ve Allah katında en sevimli yerisin. Eğer kavmim tarafından çıkarılmamış olsaydım, senden ayrılmazdım" buyurarak kendi vatanına duyduğu sevginin derinliğini belirtmiştir. Bundan anlıyoruz ki, vatanını ve milletini sevmek kesinlikle ırkçılık değildir.

Yüce dinimizin kavmiyetçiliği ve ırkçılığı yasaklayan ayet ve hadislerinden birkaçını, herhangi bir yorum katmadan okurlarımızın dikkatine sunmak istiyorum:

"Ey insanlar, doğrusu, biz sizi bir erkekle bir dişiden yarattık. Sizi, sırf birbirinizle tanışmanız için büyük büyük cemiyetlere, küçük küçük kabilelere ayırdık. Şüphesiz ki, sizin Allah katında en şerefliniz takvaca en ileri olanınızdır." (Huccurat, 13)

"İnsanlar bir tek ümmetten başka (bir şey) değildi. Sonra ayrılığa düştüler."

"Ey insanlar! Sizi bir tek candan yaratan, ondan da eşini var eden ve ikisinden birçok erkekler ve kadınlar türeten Rabbinize karşı gelmekten sakının."
(Nisa, 1)

"Göklerin ve yerin yaratılması, dillerinizin ve renklerinizin farklı olması da O’nun kudretinin delillerindendir. Şüphesiz, bunda bilenler için elbette ibretler vardır." (Rum, 22)

Görülüyor ki, bu ayetlerde insanlık bir aile olarak kabul edilmiş ve insan olmak itibarıyla aralarında hiçbir farkın bulunmadığı, ırk, renk, dil farkının, üstünlük-aşağılık sebebi olmadığı, yaratılış itibarıyla insanların aralarında bir farkın bulunmadığı belirtilmiştir.

Sevgili Peygamberimiz ise konuyla ilgili olarak şöyle buyurmaktadır:

"Ey insanlar! İyi biliniz ki muhakkak Rabbiniz birdir ve babanız da birdir. Bakınız, iyi kulak veriniz, ne Arap’ın Acem’e, ne Acem’in Arap’a, ne beyazın siyaha, ne de siyahın beyaza takva dışında herhangi bir üstünlüğü yoktur."

"Kim ki, asabiyet (ırkçılık) iddiasında bulunursa bizden değildir, ırkçılık uğrunda savaşan bizden değildir ve ırkçılık uğrunda ölen bizden değildir."

* * *

Konuyla ilgili olarak İslam’ın özünü ve ruhunu çok iyi anlatması bakımından rahmetli Mehmet Akif’in şu mısralarını zikrederek bugünkü yazımızı sonlandıralım:

"Hani milliyetin, İslam idi... Kavmiyet ne?

Sarılıp, sımsıkı dursaydına milliyetine..

Arabın Türke, Lazın Çerkeze Yahut Kürde;

Acemin Çinli’ye rüçhanı mı varmış? Nerde?

Müslümanlıkta "Anasır mı olurmuş? Ne gezer,

Fikr-i kavmiyeti tel’in ediyor Peygamber."


SORALIM ÖĞRENELİM

Birçok insanla arkadaşlık yaptım ama pek çoğundan zarar gördüm. Kimlerle arkadaşlık yapmam uygun olmaz?

Ramazan SÖYLEMEZ/YOZGAT

Bu hususta İmam Bakir’in İmam Cafer Es-Sadık’a öğüdünden söz edebiliriz: "Muhteris kişilerle arkadaşlık etme; çünkü o seni tamah ettiği bir lokmaya satar. Cimri ile de arkadaşlık etme; çünkü o da en çok ihtiyaç duyduğun bir anda malı elinden gider diye seninle bağını koparır. Yalancıyla da arkadaşlık etme; çünkü o çöldeki serap gibidir. Sana uzaktan yakın ve yakından uzak görünür. Ahmak ile de arkadaşlık etme; çünkü o sana iyilik edeyim derken farkında olmadan kötülük eder, kaş yapayım derken göz çıkarır. Akrabalarına ilgisiz olanlarla da arkadaşlık etme; çünkü kendi yakınına ilgi duymayan sana hiç duymaz." Gazali de diyor ki: "Bazı insanlar hem meyveli hem gölgeli ağaca benzer. Hem dünya için, hem ahiret için sana faydası dokunur. Böyle bir insanla dostluk kur. Bazı insanlar da meyvesi olmayıp da gölgesi olan ağaca benzer. Ahiret için olmasa da dünya işlerinde sana bir faydası dokunur. Bununla da arkadaşlık edebilirsin. Bazı insanlar da meyvesi ve gölgesi olmayan ağaç gibidir. Ne dünya, ne ahiret için sana bir fayda sağlayabilir. Bundan da uzak dur."

Güneş ışınlarıyla ısınan suyla boy abdesti almak caiz midir?

İmdat TÜMER/DİYARBAKIR

Hiçbir mahzuru yoktur.

Boy abdesti alırken ağzıma, burnuma su vermeyi unuttum, yıkandıktan ve elbisemi giydikten sonra hatırladım. Yeniden boy abdesti almam gerekir mi?

A.Ç./MERSİN

Yeniden boy abdesti almanıza gerek yoktur. Ağzınıza, burnunuza su vererek bunu tamamlayabilirsiniz.
Yazının Devamını Oku

Din ile ilim arasında çelişki yoktur

İLMİN ve dinin dayandıkları temellerin ve kendilerine özgü metotların farklılığı ve kapsamları göz önünde tutulduğunda doğal olarak akla şu sorular gelmektedir: İlim ile din birbirini dışlayan iki olgu mudur, birbiriyle çelişen iki olgu mudur, yoksa birbiriyle bağdaşabilen iki olgu mudur? Bu bağlamda Galile olayı 17. yüzyıldan itibaren Batı dünyasında din adamları ve aydınlar arasındaki tartışmayı alevlendirmiştir. Bu tartışma, din ile pozitif ilimlerin birbirleriyle çelişik ve birbirlerini dışlayıcı oldukları yolunda bir düşüncenin egemen olmasına sebep olmuştur. Bu olaydan hareketle din ile ilmin bağdaşmayacağı kanaati özellikle Hıristiyan dünyasında yaygın bir kabul görmüştür.

İslam ise ilmi Allah’ın "alim" sıfatının insanda tecellisi olarak görmüş ve ilmi hakikatlerin bulunmasına, gelişmesine, bu konuda araştırmalar yapılmasına büyük önem atfetmiştir. Yaşayan dinler arasında hiçbiri yüce dinimiz kadar ilme önem vermemiştir. Kuran’ın birçok ayetlerinde inananları tabiatı incelemeye, aklı en iyi şekilde kullanmaya, olayların sebeplerini tefekkür etmeye davet eden beyanlar vardır.

Hz. Peygamber’e ilk inen ayet de "Oku!" emriyle başlamaktadır. İslam açısından ilmin ve alimin değeri sonraki dönemlerde bilginlerin geliştirdiği bir yorum değil, bizzat Kuran-ı Kerim’de Cenab-ı Hakk’ın ilan ettiği bir husustur. Nitekim, Kuran’da şöyle buyurulur: "Allah, sizden iman edenleri ve ilim sahiplerini dereceler halinde yükseltir." (Mücadele, 11). "De ki hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu?" (Fatır, 28) "De ki Rabbım ilmimi artır." (Taha, 114) Bu hususta muazzez Peygamberimizin şu hadisi abide hükmündedir: "Allah’ım beni ilimle zengin et; akılla ve yumuşaklıkla beze; kötülükten çekinmekle yücelt; kötü işlerde bulunmamakla güzelleştir."

Ortaçağ’da İslam meşalesinin parladığı sıralarda Avrupa cehaletin karanlığına gömülmüştü. İlmi gelişme, keşif ve icatlar karşısında kilise olumsuz tavırlar alıp müsbet ilmi yasaklarken ve ilim adamlarını en ağır cezalara çarptırırken İslam dünyasında çok nadir ve münferit istisnalar dışında alimler baş tacı edilmişlerdir. Alimler, hem devlet erkanından, hem Müslüman halktan çok büyük hürmet, muhabbet ve alaka görmüşlerdir.

İslam alimleri yazdıkları çok kıymetli eserleriyle ilim alanlarına yeni yeni boyutlar kazandırmışlar ve insanlığa ışık tutmuşlardır. Bunlar hem tefsir, fıkıh, kelam ve akait gibi din ilimlerinde hem de mantık, astronomi, felsefe, fizik, kimya, tıp, geometri, cebir, matematik, tarih ve coğrafya gibi diğer ilim dallarında çok değerli çalışmalar yapmışlar ve kıymetli eserler meydana getirmişlerdir. Bu eserlerin birçoğundan bugün hálá ilim dünyası istifade etmektedir.

İslam tarihinde daha Emeviler devrinden itibaren pozitif ve tabii ilimlere karşı yakın bir ilginin mevcut olduğunu görüyoruz. Muaviye’nin torunu Prens Halit El Hakim’in kimya bilimine merak sardığı ve onunla ilgili eserlerin tercüme edilmesi için teşviklerde bulunduğu bilinmektedir. Fakat asıl büyük hamle Abbasiler devrinde başlatılmıştır. Bu dönemde felsefe ile ilgili eserlerin tercüme dilip münakaşa açılması üzerine ilahiyatçılarla felsefeciler arasında münakaşalar başlamıştır. Ancak, din ile pozitif bilimin mensupları arasında hiçbir zaman çatışma ve mücadele olmamıştır.

Tercüme ve yorumlama döneminden sonra inceleme ve sentez devri başlamıştır. Bu devirde yetişen bilginlerden biri Cabir İbn-i Hayyan’dır. Kimya ve madencilik konularında otorite olduğu bilinen bu bilgin daha 8. asırda kireçlenmenin kimyasal muamelesini ortaya çıkarmıştır. Kimya ilmini gerçek olaylar üzerine oturtma şerefi ona aittir. Matematikte ve riyaziyede Muhammed bin Musa El Harezmi’yi anabiliriz.

Kan dolaşımından ilk kez söz eden İbn-i Sina ve bunu geliştiren İbnü’n-Nefis’tir. Fakat ne yazık ki dünya, kan dolaşımını Harvey’den öğrenmiş, bunu onun keşfi olarak tanımıştır. Işığın bir ortamdan diğer bir ortama geçerken kırıldığını ortaya koyan, boşluktaki çekimi isbat eden, kızamık ve çiçek hastalıkları hakkındaki ilk tıbbi tetkikleri yapan, E. Zekerriya Razi’dir. İtalyan fizikçi Toriçelli’den önce hava basıncını ilk defa ortaya koyan, depremde esas sebebin merkezi sıcaklığa dayandığını ifade eden İbn-i Sina’dır.

Sosyolojiyi bilimleştiren ve tarihi, bir olaylar yığını olmaktan çıkararak tarih felsefesinin temellerini atan İbn-i Haldun’dur. "Kitabu’l Cebir ve’l-Mukabele" isimli eseriyle cebir ilminin kurucusu, Harezmi’dir.

Ve daha niceleri...

Batı, ilim bayrağını İslam bilginlerinden alıp kendi burcuna dikme başarısını gösterdi. Aralarında bunu itiraf edenler olsa da, çoğunluğu bu kadirşinaslığı göstermekten hálá uzak durmaktadır. Ziya Paşa; "Ger Endülüs olmasa ziyadar. Kim Avrupa’yı ederdi bidar" beyitiyle bu hususu ifade etmiş, Bodley de "Ronesans’ı İslam’a borçluyuz" diyerek bu gerçeği dile getirmiştir.

SORALIM ÖĞRENELİM

İnsanları yurtlarından kovan ilk müstebit kimdir?

İsa Kanat/Ankara

İnsanları yurtlarından kovan ilk müstebitin Firavun olduğu rivayet edilmektedir. Ayrıca tarihin çeşitli dönemlerde buna benzer zilam ve müstebit hükümdar ortaya çıkmıştır. Bunlar, toplumu keyiflerine göre yönetmek istemişler, kendilerine karşı çıkanlara hayat hakkı tanımamışlardır.

Dört rekatlık farz namazlarının ilk iki rekatının farz, diğerlerinin sünnet olduğu söyleniyor, doğru mu?

Basri Doymuş/İzmir

Dört rekatlı namazların tamamı mukimler için farzdır. Bu konuda Peygamberimiz şöyle buyurur: "İlk zamanlarda namazlar iki rekat olarak farz kılındı, sonradan dörde çıkarıldı. Seferde ise eski hali üzerine, yani iki rekat olarak kaldı" buyurmuştur. Hadisten de anlaşılacağı üzere, bu dört rekat namazın dördü de mukimler için farzdır.

Şarap katılmış sosla yapılan yemekler yenilir mi?

Ahsen Dalbudak/İstanbul

Şarap dinimizce içilmesi yasaklanan bir içkidir. Haram olan bir şeyin şu veya bu şekilde yemeğe katılması caiz değildir. Ancak, şarap özelliğini kaybedip, örneğin sirke haline geldikten sonra yemeğe katılırsa bunun bir sakıncası yoktur. Ayrıca bir insan bilmeden böyle bir yemek yemiş olursa günaha girmez. Tedavi amacıyla ilaçlara katılmasında ise bir sakınca yoktur.

Yolculuk halinde cuma namazını kılarsam ayrıca öğle namazını kılmam gerekir mi?

Ali Yağız/Edirne

Cuma namazı yolculara farz olmadığından kılınmayabilir. Bununla birlikte eğer kılınmışsa ayrıca öğle namazını kılmaya gerek yoktur.
Yazının Devamını Oku

Gelişmek için okumak gerek

İNSANIN, bilgi seviyesini, mantık dokusunu, hitabetini, fikri ve iradi melekelerini geliştirmesi için okumaya ihtiyacı vardır. Okumak, insanı aynı zamanda olgunlaştırır ve geliştirir. Bunun için, insanlığın bilgi hazinesinin depolandığı kitapları kendimize arkadaş ve yoldaş edinmeliyiz. Yoldaşı kitap olanın yolu hiçbir zaman "cehalet çıkmazı"na sapmaz. O, bilginin rehberliğinde kendi yolunu en iyi şekilde tayin edebileceği gibi, elinde tuttuğu meşale ile başkalarının yolunu da aydınlatmak gibi ulvi bir görevi yerine getirmiş olur.

Okuyucularımızdan zaman zaman çeşitli sorular alıyorum. Bu soruların pek çoğu şunu gösteriyor ki, insanlarımız merak ettiği konular hakkında bilgi kaynaklarına başvurmayı alışkanlık haline getirmemişler. Konulara duydukları merak sınırlı ya da günübirlik olduğu için araştırmaya yönelmek yerine, kendilerine sunulan bilgilerle yetiniyorlar. Geçenlerde, "abdestte su tasarrufu" konusunda aldığım soru da bunlardan birisiydi. Konu gündeme düştükten sonra basit bir ilmihal bilgisinin bile pek çok insanımızda mevcut olmadığını üzülerek müşahede ettim.

Halbuki, insanı diğer yaratıklardan farklı kılan üstün özellikleri vardır. Bunların başında öğrenme kabiliyeti gelir. Gerçekten de hadiseler karşısında hayvanlar, içgüdüleri ile hareket edip tepki gösterirken, insan daha ziyade tecrübe diye ifade edilen bilgi birikiminden istifade ederek tavır sergiler.

Bir toplumun her yönüyle inkişafi, o toplumda yaşayan aydın sayısının artmasına bağlı olduğuna göre, okuma alışkanlığının her ferde kazandırılmasına olan ihtiyaç ortadadır. Çünkü, aydınlanmanın bundan başka yolu yoktur. Bu noktada okuma aracı olan kitabın önemi de ortaya çıkmaktadır.

İnsanoğlu, beyninde düşünce kıvılcımının parladığı günden bu yana düşündüğünü, duyduğunu ve hissettiğini çeşitli malzemelerin üzerine aktarmıştır. Yazılı metin olarak bilebildiğimiz en eski örnekler, bundan beş bin yıl önce Sümerler tarafından kil tabakasına yazıldıktan sonra fırınlanarak sertleştirilen levhalardır. Dünyanın en eski destanı olan Gılgamış Destanı böyle yazılmıştır.

O zamandan günümüze geliştirilen tekniklerle kitapların yazılması ve geniş kitlelere ulaştırılmasında çok büyük mesafeler katedilmiştir. Teknolojide, bugün ulaşılan seviye koskoca bir kitaplığın küçücük bir çantada veya bilgisayarda taşınmasını mümkün kılmaktadır. Hele internet dünyası başlı başına bir bilgi hazinesidir.

Ancak bütün bunlar okuyan ama devamlı okuyan insanlar için bir mana ifade etmektedir. Zira okuma alışkanlığına sahip kişi hiçbir dostu kendisine kitaptan daha yakın görmez. Onun için kitapsız bir dünyada yaşamak, çekilmez bir yük haline gelir. Böyle bir insanı kitapsız düşünmek mümkün değildir.

Bir düşünce adamının dediği gibi, insan her şeyi okumalı, fakat hiçbirinin müfrit taraftarı ve mutaasıbı olmamalı. Kararlılık, ihtiyat ve itidali elden bırakmamalı. Fikirleri tartarak okumalı. Gerçekten bu gibi kitapların okunması insanın, özellikle gençlerin beyinlerinde fırtınalar estirebilir. Taptaze dimağlara süzgeçten geçirilmemiş vahşi fikirlerin girmesi huzur bozmaktan başka bir işe yaramaz. Aykırı felsefi fikirlerle oynamak herkesin kárı değildir. Öyle şeylerle uğraşan bir insan, laboratuvarda çalışan bir kimyacı hassasiyeti ile zehirli maddeleri ayıklama yetisine sahip olmalıdır.

Dini eserleri okurken de dikkatli olunması gerekir. Zira, din hususunda çoğunluğa dengesini kaybettiren şey fikrimi derinleştireyim derken sapılan çıkmazlar, düşülen uçurumlardır. En güzel derinleşme, hakikati olduğu gibi kabul etmektir. Sığ bilgilerle inilecek derinlerden başka şeyler çıkar, esas hakikatin kaybolduğu görülür. Çünkü pek çok kimseler derinleşme ve araştırma metodunu bilmeden oldum olasıya giderken, isabetsizliklerle de karşılaşabilirler. Çünkü hakikat feyzi bazı şeylerin zahirinde görülür. Bazen derinliğine araştırma o feyzin kaybolmasına da sebep olabilir. İnsan bir hakikati etraflıca araştırayım derken, düştüğü derinlikten bir daha yukarı çıkamama tehlikesiyle de karşı karşıya kalabilir ki, bu bize "bilgi sahibi olmadan fikir sahibi olma" prensibinin ne kadar doğru olduğunu hatırlatır.

Üzülerek görüyoruz ki ülkemizde kitap okuma oranı çok düşük olduğu gibi, yayımlanan kitapların dolaşım hızı da buna paralel gitmektedir. Okumayan bir toplumdan sağlıklı kararlar çıkması ise oldukça zordur. Halbuki "Oku!" ilahi bir emirdir. Ayrıca Cenab-ı Hakk yazı aleti kaleme yemin etmekte ve bileni bilmeyenin üzerinde bir mevkiye koymakla okumanın önemini açık bir şekilde bizlere bildirmektedir. O halde bize düşen, süratle okuyan bir toplum haline gelmektir.

Okumak, adam olmaktır!

SORALIM ÖĞRENELİM

Abdesti bozan şeyler Kuran’da açıkça iki sebebe bağlanmışken, vücuttan kan çıkması, ağız dolusu kusmak, uyumak gibi eklemeler nereden çıkıyor?

Necati Güroymak-Bitlis

Kuran-ı Kerim’de (Maide 6) ön ve arkadan idrar ve dışkı çıkması veya gaz çıkarma yoluyla, kadın-erkek cinsel organların birbiriyle temas etmesi abdesti bozan şeyler olarak ifade edilmiştir. Vücudun herhangi bir yerinden kan ve irin çıkması Hanefi fıkhınca Maide Suresi 3. ayetin yorumundan kaynaklanmaktadır. Bu ayette kan, yenmesi haram ve pislik sayıldığından, vücut dışına çıkması durumunda abdesti bozan haller arasında kabul edilmiştir. Bu yoruma göre necis olan bir şey ister vücudun mutat yollarından, ister başka bir yerinden çıksın, abdesti bozar. Her necis mai için bu hüküm geçerlidir. Şafii fıkhında ise vücudun ön ve arka kısmı hariç, herhangi bir yerinden akan irin ve kan abdesti bozmaz. Ağız dolusu kusmakla abdestin bozulmasına gelince; bu hüküm Hz. Aişe’den rivayet edilen bir hadise dayanmaktadır. Çünkü kusuntu, kan olsun, safra olsun, yemek olsun bağırsaklardan geldiği için necaset kabul edilmiş ve abdesti bozan haller arasına sokulmuştur. Yatarak, bir şeye yaslanarak uyumak da abdesti bozar. Bu hususta kişinin tam uykuya dalması, abdestin bozulması için yeterli bir sebep kabul edilmiştir. Uyuyan bir kimsenin arka ve önden abdesti bozucu bir şeyin çıkmayacağını garanti saymak mümkün değildir. Bu durum da yine ayetin belirlediği hükümle örtüşmektedir. Bayılma, sarhoş olma, delirme gibi hususlarda da abdest bozulur. Çünkü bu durumlarda şuurun kontrolü mümkün olmaz. Mutat yollardan abdesti bozucu bir nesnenin çıkmadığını iddia etmek dayanaksızdır. Delirme, kişiyi dini yükümlülükten çıkarır. Tekrar normal hale gelince yükümlülüğü yeniden başlar.
Yazının Devamını Oku

Miraç Kandili münasebetiyle

BUGÜN mübarek Miraç Kandili’ni bir kere daha idrak etmenin mutluluğunu yaşıyoruz. Hicretten yaklaşık 1.5 yıl önce böyle bir Recep ayının 27’nci gecesi Sevgili Peygamberimiz, Mescid-i Haram’dan Mescid-i Aksa’ya götürülmüştür. Oradan da hiçbir insana nasip olmayacak bir şekilde zaman ve mekán mefhumları aşılarak göklere yükseltilmiş, pek çok manevi makam ve mevkiler kendisine gösterilmiş, varlık ufuklarının üstüne çıkarılarak yüce Allah’ın huzuruna varmıştır. Gecenin çok kısa bir anında iki safhada cereyan eden bu manevi yolculuğa İsra ve Miraç mucizesi, bu geceye de Miraç Kandili diyoruz.

* * *

Yolculuğun birinci safhası İsra Suresi’nin ilk ayetinde şöyle anlatılır:

"Kulu Muhammed’i bir gece Mescid-i Haram’dan kendisine bir kısım ayetlerimizi göstermek için çevresini mübarek kıldığımız Mescid-i Aksa’ya götüren Allah’ın şanı yücedir. Doğrusu, o işitir ve görür."

İkinci safha ise Miraç (göğe yükselme) şeklinde tezahür eder. Bu husus da Necm Suresi 1-18 ayetlerde şöyle ifade edilmektedir.

"Batmakta olan yıldıza andolsun ki, arkadaşınız Muhammed sapmamış ve azmamıştır. O, kendiliğinden konuşmamaktadır. Onun konuşması ancak bildirilen vahiyden başka değildir. Ona çok üstün güce sahip olan (Cebrail) öğretmiştir. En yüksek ufukta iken doğruluvermiş, sonra yaklaşmış ve inmiştir. Araları iki yay mesafesi kadar, belki daha da yakın oldu. Allah, o anda kuluna vahyedeceğini etti.

Muhammed’in gözünün gördüğünü gönlü yalanlamadı. Ey inkárcılar! O’nun gördüğü şey hakkında kendisiyle tartışır mısınız? Andolsun ki Muhammed onu bir kez daha inerken görmüştü; Sidretü’l Münteha’nın (sınırın sonu) yanında. Onun yanında da Cennet-ül Meva vardı. O anda Sidre’yi kaplayan kaplamıştı. Muhammed’in gözü ne kaydı, ne şaştı. Andolsun ki Rabb’inin varlığının en büyük delillerinden bir kısmını gördü."

Bu ayetlerde geçen zamirlerin kimi gösterdiği bir sırdır ve sır olarak kalacaktır. Bu ayetten Cibril’in de bu yolculukta Peygamberimize refakat ettiği anlaşılmaktadır. Cibril’in Miraç’ta Hz. Peygamber’le belli bir yere kadar, örneğin son sınır olan Sidretü’l Münteha’ya kadar birlikte olduğunu, fakat bir noktadan sonra, "Ben buradan öteye geçemem, geçersem yanarım" diyerek Hz. Peygamber’den ayrıldığını ve burada Peygamber’in tek başına ilahi huzura kabul edildiğini hadis kaynaklarından öğrenmiş oluyoruz.

Peygamberimizin Miraç’ta Allah’ı görüp görmediği hususuna gelince; Miraç’la ilgili ayetlerin hiçbirisinde Allah’ın görülmesinden söz edilmemektedir. Kur’an, Allah’ın gözle görülemeyeceğini En’am Suresi ayet 103’te açıkça beyan eder: "Gözler O’nu idrak ve ihata edemez. O gözleri ihata eder (kuşatır)."

Bununla birlikte erken dönemde bu konu tartışılmaya başlanmıştır. İbn-i Abbas başta olmak üzere bazı sahabiler En’am Suresi’nde "Allah’ın görülemeyeceği" şeklindeki ayetin genel bir kural olduğunu, Miraç’ta Hz. Muhammed’e istisnai bir ihsanda bulunulduğunu söylemişlerdir. Ancak bu "görme"nin fiziki olmayıp Allah’ın bahşettiği bir kudretle gerçekleştiği söylenmiştir. Mevláná diyor ki: "Müşahede başka bir gözle vaki oluyor. İnsan bir yere varıyor ki o anda göze muhtaç olmadan dostu görebilir."

Bu noktada Hz. Aişe "Peygamber, Allah’ı gördü mü?" sorusuna şu cevabı vermiştir. "Her kim, Muhammed Rabbı’nı gördü derse yalan söylemiş olur." Hz. Aişe bu sözlerine delil olarak da yine En’am Suresi’nin 103. Ayet’ini göstermiştir.

Bu görüşlerin herhangi birini kabul veya reddetme durumunda değiliz. Doğrusunu Allah bilir. Bizim bilmemiz gereken, Hz. Peygamber Miraç’ta Allah’a doğru yükselmiş ve ona en yakın noktada bulunmuştur.

Miracın, ruhsal bir yolculuk mu, yoksa ruh-beden beraberliğinde gerçekleşmiş bir yükseliş mi olduğu hususu tartışılmıştır. Hz. Aişe, "Miraç vakasının bedenle bir alakası yoktur, tamamen ruhsal bir olaydır. Hz. Peygamber’in bedeni yatağından hiç ayrılmamıştır" demiştir. Bu görüşü benimseyenler İsra Suresi’nin 60. ayetindeki "sana gösterdiğimiz rüya" şeklindeki ifadeye dayanmaktadırlar. Bu görüş Miraç mucizesinin değerini ve önemini azaltmaz. Çünkü gerçek rüya, uyanıklık halinden çok daha büyük bir boyuttur. Hele peygamberlerin rüyaları vahiy olarak kabul edilmiştir.

* * *

Hamidullah,
bu mucizenin tamamen ruhsal ve manevi olduğunu vurgular ve şöyle der: "Miraç asla bir coğrafi ve turistik seyahat gibi ele alınamaz."

İslam alimlerinin büyük çoğunluğu ise Miracı Hz. Peygamber’in hem bedeniyle, hem de ruhuyla uyanıkken yaşadığı bir olay olarak kabul etmişlerdir.

Şüphesiz Miraç, Hz. Peygamber’in en büyük mucizesidir. Bunu akılla izah etmeye kalkışmak mümkün değildir. Bu bir iman meselesidir. Miraç hadisesi bizler için çok önemli işaret ve mesajlar ihtiva etmektedir. Bu gece İsra Suresi’nin tamamını mealinden okumanızı tavsiye ediyorum.

Miraç Kandili’niz kutlu olsun.

SORALIM ÖĞRENELİM

Kuraklık ve su sıkıntısı nedeniyle suyu tasarruflu kullanmamız gerekiyor. Abdest alırken de su tasarrufu sağlanamaz mı? Mesela her organımızı birer defa yıkasak olmaz mı?

Mustafa GÜNGÖR/ANKARA

Dinimiz israfı yasaklamıştır. Akan nehrin kenarında bile bulunsak, abdest alırken suyu israf etmememiz emredilmiştir. Kaldı ki kuraklık nedeniyle daha da dikkatli olmamız gerekir. Suyun kıtlaştığı böyle dönemlerde abdest alırken abdest organlarımızı birer defa yıkamak yeterlidir. Esasen abdest organlarını bir defa yıkamak farzdır. İkincisi, üçüncüsü sünnettir.

Gusül abdesti alırken içinde namaz abdesti de almamız gerekiyor mu? Almazsak, gusül abdestiyle namaz kılabilir miyiz?

Sait SÖĞÜT/ANKARA

Elbette kılabilirsiniz. Çünkü boy abdesti almakla abdest organları da haliyle yıkanmış olmaktadır. Boy abdesti aldıktan sonra artık namaz abdesti almaya gerek yoktur. Yalnız, boy abdesti almadan önce namaz abdesti almak sünnet kabul edilmiştir.

Namazda niyet ederken "Niyet ettim Allah rızası için" diyoruz. Başka bir Tanrı’ya yönelmediğimize göre neden böyle diyoruz? Bu yanlış değil mi?

Sacit SAĞTÜRK/İZMİR

Niyet, insanın içinden yapacağı şeye karar vermesidir. Bunu dil ile söylemeye gerek yoktur. Ancak halkımız niyetini diliyle de ifade etmektedir. Namaza niyet ederken "Allah rızası için" de denilebilir "Senin rızan için" de. Her ikisinin söylenmesinde de bir sakınca yoktur.
Yazının Devamını Oku

Şerrin yaratılışı ilahi hikmetin gereğidir

ÁLEMDE hayır-şer, iyi-kötü, güzel-çirkin olmak üzere birbirine zıt iki esasın mevcut olduğunu kabul etmek durumundayız. Gazali, pesimistlerin aksine, iyimserlikte karar kılarak "Álem olabilenin en güzelidir" demiş. Bununla beraber kötülük meselesini de hakikatin bir parçası olarak değerlendirmiştir. Aslında kötülük veya bize göre kötülük olarak görünen şey, ilahi nizam ve ahengin bir parçasıdır. Şer veya kötülük yaratılmamış olsaydı ilahi kudret tam olarak gerçekleşmemiş olurdu. Gerçi Allah için zorunluluk yoktur. O’nun iradesini tahdit etmek kimsenin haddine değildir. Bu hususta Mevláná şöyle der:

"Şerri yaratmak O’nun kemaline işarettir. Şu kıssama kulak ver: Sanatkár güzeli de çirkini de resmeder. Resimlerden birinde Mısır’ın en güzel kadınları, genç Yusuf’a tutkunca bakar bir halde görünürken, aynı elin yaptığı bir başka manzarada, cehennem ateşi ve menfur tayfaları ile birlikte şeytan görülür. Her iki şaheser de O’nun kámil hikmetini göstermek ve O’nun üstünlüğünü inkár eden şüphecileri şaşkına çevirmek için, iyi niyetlerle yaratılmıştır."

* * *

Hayrı-şerri, iyiliği-kötülüğü muhteşem iradesiyle yaratan Allah’tır. Şeytan, Allah’ın ortağı, dengi değil kuludur. Ancak şeytan başkaldıran, nankör, isyan eden bir kuldur. Şeytanı Allah’ın karşıtı olarak görmek, hayır ve şer için iki ayrı varlığın kabulüne götürür ki; bu inanış yüce dinimizin temel anlayışı olan tevhid (birlik) ilkesiyle bağdaşmaz. Şeytan her ne kadar bir şer, karanlık ve yanıltıcı kuvvet ise de onun varlığı ilahi irade ve takdirin ayrı bir yansımasıdır. İman esasları içerisinde "Hayır ve şer Allah’tandır" ifadesinin yer alması, bu inceliği belirtmek içindir.

Burada şu noktaya da değinmekte fayda var: İnsanların hürriyetleri ilahi iradeye tabi olmakla beraber, nasıl hareket edecekleri hususunda seçme tercihlerinin bulunduğu da Kur’ani bir gerçektir. Bu da kulun sorumluluğunu gerektirir.

Allah, şerrin yaratıcısıdır. Ancak, şerri yaratan şerle nitelendirilemez. Örneğin: Resimdeki çirkinlik, ressamın da çirkin olmasını gerektirmez.

Tasavvufçular, álemin Allah’ın sıfatlarının yansıması olduğunu kabul ederler. Mesela, cemal sıfatlarından biri olan rahmet ve sevgi sıfatları, cennet ve melekler suretinde tecelli ettiği halde, celal sıfatlarından gazap ve intikam sıfatları, cehennem ve şeytan suretinde tecelli eder. İnsan hem celal hem de cemal sıfatlarını bünyesinde taşır. Bü yüzden insan büyük bir álemdir. Kainat da bu zıtlıklar üzerine kurulmuştur.

İyilik ve kötülük, insanların algılamasına göredir. Mesela; tek bir hakikatten ibaret olan ateş, ona karşı alabileceğimiz tutuma göre bize iki ayrı mahiyet gibi görünmektedir. Bunlardan biri yakmak, diğeri ısıtmaktır. Isıtmak tabiatımıza uygun geldiği için ona iyilik deriz. Yakmak ise tabiatımıza uygun gelmediğinden ona da kötü deriz. Halbuki ateşin mahiyetinde bir şey değişmemiştir ve onunla ilgili şikáyet etmeye hakkımız yoktur.

Şer olmasa idi nefse hákimiyetin bir ödülü olan müspet fazileti kazanmak imkánsız olurdu. Ekmek yenmeden önce koparılır, mutluluğa birçok mihnetten geçilerek ulaşılır. Bir dirhem bal yemek için bir batman keçiboynuzunun odununu çiğnemek lazım. Şer çekilince yerini hayra bırakır.

Allah niçin şerri yarattı deyip şüpheye düşme. Şeyler zıtları ile bilinir. Şerrin varlığı hayrın tezahürü için gereklidir. Örneğin; çirkin olmasa güzelliği tayin ve takdir etmek nasıl mümkün olurdu? Álemde mutlak kötülük yoktur. Bazen şerde de hayır olur. Kur’an şöyle buyurur: "Hayır diye sevdiğiniz bir şey, bazen sizin için şer, şer diye hoşlanmadığınız şey de bazen sizin için hayır olur."

Bu hususta, Mevláná’nın bir ifadesini sizlerle paylaşmadan geçemeyeceğim: "Ahmaklar sahte paraları, hakikisine benzediği için satın alırlar. Eğer álemde gerçek para tedavülde bulunmasaydı, kalpazanlar sahtelerini tedavüle nasıl sürerlerdi? Onu hakikisiymiş gibi gösteren hakikat olmadıkça, sahtelik hiçbir şeydir. Doğruluk aşkıdır ki insanları hataya sevk eder. Onlar zehri şekerle karıştırarak ağızlarına doldururlar, öyleyse bütün inançların boş olduğunu haykırana, az da olsa onlarda hakikatin kokusu vardır. Yoksa kimseyi aldatamazlardı."

Şerrin yaratılışı, ilahi hikmetin bir gereğidir. O ne yapmış ise güzel yapmıştır. Her şeyin yaratılışında insan aklının kavrayamayacağı nice sırlar vardır. Álemde zerre kadar lüzumsuz ve saçma diye nitelendirilebilecek bir şey yoktur. Ziya Paşa’nın dediği gibi: "İdrak-i meali bu küçük akla gerekmez/Zira bu terazi bu kadar sıkleti çekmez."

SORALIM  ÖĞRENELİM

Yurtiçi ve yurtdışında sürekli seyahat halindeyim. Zorlukla da karşılaşmıyorum. Namazları kısaltmadan kılabilir miyim?

Taner ÖZDEMİR/İSTANBUL

Namazları kısaltmanın illeti yolculuktur, zorluk değildir. Her yolculuğun tabiatında zorluk vardır. Bu nedenle yolculukta namazları kısaltmak gerekir.

Gayrimüslim bir kadınla evlenmek istiyorum. Dinimizce bir sakıncası var mı? Kadını Müslüman olmaya zorlamam doğru olur mu?

Ersal SELAMCI/ALMANYA

Gayrimüslimlerle (Yahudi, Hıristiyan) evlenmek dinimizce caiz görülmüştür. Evlenmek istediğiniz kadına Müslüman olması için baskı yapmanız doğru değildir. Kişi hür iradesiyle İslam’ı seçmelidir. Dinde zorlama yoktur.

Dinimizde anne baba hakkı büyük bir özenle ifade edilmiştir. Onları incitmemek için ayrı bir evde yaşayabilir miyim?

Taceddin Yusuf USLU/EDİRNE

Allah’ın rızası, anne ve babanın rızasına bağlıdır. Bu nedenle onları incitmeden gönüllerini alarak, ailevi huzur ve sosyal şartlarınızın iyileşmesi için ayrı bir evde yaşamanızda sakınca yoktur.

İstanbul’da ikamet etmekteyim. Elazığ doğumluyum. Elazığ’a gittiğimde seferi olur muyum?

Hüsamettin ARICIOĞLU/İSTANBUL

Bu hususta doğduğunuz yere değil, daimi ikamet ettiğiniz yere itibar olunur. Elazığ’da 15 günden az kalırsanız seferi sayılırsınız.

Eşim yanımda olmadan umreye gidebilir miyim?

Fatma Zehra SOYLUCA/HOLLANDA

Kadınların nikáh düşmeyen bir yakınıyla umreye gitmeleri şayan-ı tercihtir. Ancak kadınların toplu halde umreye gitmelerinde bir sakınca yoktur.
Yazının Devamını Oku

Mabetsiz din olur mu?

YURTDIŞINDA yaşayan bir vatandaşımız, İslam’da her mekánda ibadet edilebileceğini belirterek soruyor: "O halde camiye ne lüzum var? Bu kadar çok cami yapılacağına okul ve hastane yapılsa daha iyi olmaz mı?" Bugünkü yazımızda vatandaşımızın bu sorusunu ele alırken, aynı yönde gönderilmiş diğer soruları da cevaplandırmış olacağımı ümit ediyorum. Önce "cami" kavramı üzerinde duralım: Kelime olarak "birleştiren, bir araya getiren" anlamına gelen cami, terim olarak, "Herhangi bir ayrım ve istisnaya tabi tutulmadan bütün müminlerin bir araya geldikleri, omuz omuza, diz dize, gönül gönüle kaynaştıkları, elem ve sevinçleri paylaştıkları, yüce Mevlamızın manevi huzurunda dua ve ibadetlerini, samimi yalvarış ve niyazlarını bütünleştirerek eda ettikleri kutsal mekán" demektir.

* * *

Camiler, bütün insanların, maddi güç, ırk, unvan ve makam söz konusu edilmeksizin, yüce Yaratan’ın huzurunda eşit şartlarda ibadet ettikleri kutsal huzur mekánlarıdır. Şüphesiz orada, fakiri zenginin, memuru amirin, işçiyi patronun önünde ibadet ederken görmek mümkündür.

Camilere ibadet kutsiyetinden dolayı "Beytullah" (Allah’ın evi) da denilmiştir. Zira, yüce kitabımız Kur’an-ı Kerim’de; yeryüzünde inşa edilen ilk beyt’in "Kábe" olduğu bildirilmiştir. Bu anlamda yeryüzündeki bütün cami ve mescitler Kábe’nin birer şubesidir.

Camide namaz kılınır, dua edilir, Kur’an okunur, vaaz ve nasihatlarda bulunulur, gönüller aydınlatılır, ruhlar kötülüklerden arındırılır, kalplere Allah, Peygamber, vatan, millet ve insan sevgisi ile güzel ahlak nakşedilir, bilmediklerimiz öğretilir, irfanımız yükseltilir. Bu yönde camilerimiz; bir Batılı şarkiyatçının da ifade ettiği gibi halk mektepleridir. Birlik ve beraberliğimizin ilham kaynağı, feyz odakları olan camiler, gönüllerin birleştiği, kaynaştığı, temizlendiği şifa merkezleri, dünyevi sıkıntıların aşıldığı, streslerin atıldığı huzur evleridir.

Tarihi seyrine baktığımızda, yalnız İslamiyet’in değil, bütün dinlerin mabede büyük önem verdiği görülür. Esasen tarihin hiçbir döneminde mabetsiz toplum olmamıştır. İlkel kabile din ve toplumlarında dahi mabetler yapılmış ve bunlar kutsal sayılmıştır. Şanlı ecdadımız gittiği her yerde, dinlerinin mabedini kurmuş, Türk-İslam medeniyeti ve sanatının eşsiz abidesi olan cami ve minareleri yükseltmiştir.

Şurası su götürmez bir gerçektir ki; mabetsiz bir din düşünülemez. Camiler bu ülkenin tapu senetlerine vurulmuş silinmez mühürlerdir. Kurtuluş Savaşımızın cesur sesi Halide Edip Adıvar şöyle diyor:

"Artık tamamıyla karar verdim ki uzun minareleri olmayan, hiç olmazsa kulelere benzeyen uçlar yükselmeyen şehirlerin güzelliğini anlatamam. Toprak yığınlarından yapılmış, çöl ortasına atılmış en zavallı köyümüzün bile arkasında, havanın değişen renklerinde, bazen başını kaldıran beyaz ve ince bir minare, yalçın ve küllük olan yerlerde bile bir güzellik, bir sanat, bir heyecan abidesi oluyor."

Söz buraya gelmişken, büyük şair Názım Hikmet’in Kurtuluş Savaşı yıllarında işgalci bayraklar altında bir ıstırap abidesi gibi duran Ağa Cami’nin bu durumuna isyan eden dizelerini almadan geçemeyeceğim:

"Havsalam almıyordu bu hazin hali önce;

Ah, ey zavallı mabet, seni böyle görünce

Dertli bir çocuk gibi imanıma bağlandım,

Allahımın ismini daha çok candan andım.

.....

Bu imansız muhitte öyle yalnızsın ki sen

Bir arkadaş bulurdun, ruhumu görebilsen!

Ey bu caminin ruhu! Rabbimize git, dile,

Sana hürmet etmeyen bu mukallit mahalle

Bir gün harap olmazsa Türk’ün kılıç kınıyla,

Baştan başa tutuşsun göklerin yangınıyla!.."

Bu güzel dizelerin üstüne söylenecek söz yok. Soru soran okuyucularımın şu merakını da gidermek isterim: Hepimizin bildiği gibi camileri halkımız yapıyor. "Neden bu kadar çok cami?" yerine, "İhtiyaç olan yerlere yapılsa daha iyi olmaz mı?" sorusunu ikame etmek belki daha doğru bir yaklaşım olabilir. Elbette okul ve hastanelerimizin sayısı da ihtiyacımıza göre çoğaltılmalı. Ama hangisi diğerinin yerini doldurabilir?

SORALIM ÖĞRENELİM

Sünni inançta Yezit’e lanet okumak caiz görülmemiştir. Halbuki Yezit sefihliği, zulmü, gaddarlığı ve haksızlığı ile şöhret bulmuştur. Peygamberimizin torunu Hz. Hüseyin’i de şehit etmiştir. Bunu açıklar mısınız?

Tayyar C./HATAY

Sünni alimlerden de Yezit’e lanet okuyanlar olmuştur. Örneğin; büyük bir İslam alimi olan Sadettin-i Taftazani, Akaid Şerhi’nde "kim demiş ki Yezid’e lanet caiz değildir? Bal gibi caizdir. Allah’ın laneti Yezit’e, avenesine ve yardımcılarına olsun" demektedir. İmam Gazali’nin görüşü ise şudur: "Bir adam Yezit’e lanet etmekle sevap kazanmış olmaz. Şeytana bile lanet okumaktansa zikir, istiğfar, dua ve Kur’an tilaveti gibi şeylerle uğraşmak daha iyidir." Gazali’nin bu sözü doğrudur. Müslüman, şuna buna lanet yağdıran, söven, küfür ve hakaret eden bir kişi değildir. Müslüman, nezih bir lisana sahip olmalıdır. Yoksa, hiçbir Müslüman zulmün ve gaddarlığın sembolü olan Yezit’i ve onun icraatını savunma gibi bir hatanın içine düşmez.

Tevrat’ta Lut Peygamber’in içki içip kızlarıyla cinsel ilişkiye girdiğini okudum ve ürperdim. Böyle bir şey olabilir mi?

Ş.A./ALMANYA

Peygamberler model şahsiyetlerdir. Onların zorunlu birtakım nitelikleri vardır. Bunlardan birisi de "ismet" sıfatıdır. Yani, peygamberler korunmuşlardır. Onlar günah işlemezler. Peygamberlerden başka masum yoktur. Dolayısıyla, Lut Peygamber’e isnat edilen bu çirkinliği İslam şiddetle reddetmektedir.

Namaz kılmaya başladım, evimde bir köpeğim olduğu için namazımın kabul olmayacağını söylüyorlar. Bu konuda bana bilgi verir misiniz?

Nilüfer ASLANOĞLU

Evin içinde köpek beslemek sağlık açısından hoş görülmemiştir. Köpek beslediğiniz için namazınızın kabul olmayacağı yolundaki iddialar temelsizdir.
Yazının Devamını Oku

Demokrasi

BİR okurumuz, demokrasiyi eleştiren uzunca yazısının bir bölümünde "Demokrasi putu İslam’la bağdaşmaz" kanaatini ifade ederek bu konuda ne düşündüğümüzü sormaktadır. Sayın okurum, İslam bir dindir. Demokrasi ise bir yönetim biçimidir. Winston Churchill kendine has esprisiyle, "Demokrasi, hükümet şeklinin en kötüsüdür, ama insanlık henüz daha iyisini bulamamıştır" demiş, ayrıca diktatörlerle ilgili şu haklı görüşleri sarf etmiştir:

"Diktatörler koşturmalarını kaplanların sırtında yaparlar, inmeye de cesaretleri yoktur, ayrıca kaplanlar da gittikçe acıkmaktadır. Bu diktatörleri tahtlarında askerlerinin süngüleri, polislerin copları ile görürsünüz. Kendilerini dünyaya güvenç ve övünç ile gösterirken içleri korkuyla doludur. Onlar vatandaşlarının söz ve düşüncelerinden korkmaktadırlar. En ufak bir harekette kaçacak delik ararlar."

Yine Churchill’e göre, "Diktatör, acil durum canavar çocuğudur, tek bir adamın yaptığı fetişist bir ibadettir".

* * *

Yüce dinimiz her türlü despotizmi kesinlikle yasaklamıştır. Kur’an şöyle diyor: "Krallar, girdikleri ülkeyi bozar ve halkını zelil ederler" (Neml Suresi, ayet 34.)

Demokrasi; kaynak olarak halk iradesine dayanan, amaç olarak toplumun iyiliğini hedefleyen, yönetim olarak ise demokratik diye adlandırılan birtakım usullerle çalışan bir siyasal yönetim tarzıdır.

Yunan filozofu Popper, "Fazilet esas itibarıyla başkalarına duyulan saygıdır. Her insan küçük bir dünyadır. Fakir bir demokrasi, müreffeh bir aristokrasi veya monarşiden daha iyidir. Aynı şekilde hürriyet de esaretten daha iyidir. Biz mutluluğun, hürriyetin bir meyvesi olduğuna inanıyoruz. Ancak bu hürriyet kanunsuz yaşamak demek değildir" diyor. Nitekim Sokrat, demokratik bir toplumu, bir demokrat olarak tenkit etmeye devam etti ve ilkelerine inancının hesabını hayatıyla ödeyerek insanlığa unutulmaz şu dersi verdi: "Adaletin kurbanı olmak, başkalarına adaletsiz davranmaktan iyidir."

Totaliter idareler, memleketlerinde ve insanlarının ruhunda kapanmayacak yaraların izlerini bırakırlar. İktidarını muhafaza uğruna bir diktatörün yapmayacağı şey yoktur. Öncelikle memleketin problemlerini çözme sorumluluğuna genellikle katlanamazlar. İslam bir yönetim biçimi önermemiş, ancak yönetimin evrensel ilkelerini ortaya koymuştur. İlk döneminde uygulanan yönetim biçimi, eşitlik temeline dayanır. Müslümanlık’ta adalet, eşitlik, işleri ehline vermek vardır. Danışma vardır. Din, vicdan ve fikir hürriyeti vardır. İnsanlık için bunlar vazgeçilmez unsurlardır.

Demokratik ülkelerde insanın hür olarak doğduğu tarzında formüle edilen yaklaşım ile İslam’ın, "insan yaşamak için doğar" kaidesi arasında amaç bakımından bir fark yoktur. Burada İslam’ın başka bir özelliği de vardır. Kişinin bireysel yanının kabulünden başka toplumsal boyutuna da atıfta bulunan bir açılımı söz konusudur. Yani, İslam’da birey de, mülkiyet de, hürriyet de vardır. Diğer taraftan topluluk ruhu da vardır. Bir toplumu oluşturan unsurlar arasında farklı bilgi, inanç ve değerler de vardır. Bu farklılıkların çatışma sebebi olmamasını sağlayan ise yine İslam’ın getirdiği engin hoşgörüdür. İslam, demokrasi ve hürriyet kavramlarının kesişim noktası da bu hoşgörüdür.

Günümüzde insan hakları söyleminin temelini, insanların eşitliği düşüncesi oluşturmaktadır ve insan hakları temeline dayanmayan bir söylemin evrensel düzeyde kabul ve başarı şansı hemen hemen hiç yoktur. İnsan haklarına ilişkin talepler temelde, insanın değerinin korunmasıyla ilgili taleplerdir.

* * *

Dünyada gelinen bugünkü durumda, demokrasinin olmadığı, fikir hürriyetinin gelişmediği bir ülkede bilim ve sanatın da gelişmesi mümkün değildir. Bütün bunları bir araya getirdiğimizde demokrasinin İslam dininin özüne en uygun yönetim tarzı olduğunu görüyoruz. Öncelikle şu tespiti yapmak gerekir: İnsan hakları meselesi, İslamiyet’in önemle üzerinde durduğu bir husustur. Modern demokrasileri hayata geçiren programlar, modern yaşayışın bir eseri olarak kabul edilen haklar ile Kur’an-ı Kerim ve sahih sünnetin insanlara getirdiği haklar arasında bir aykırılık yoktur.

Ülkemiz iki gün sonra, yani pazar günü seçime gidecek ve yeni bir iktidarı belirleyecektir. Bu şu hakikati göstermektedir ki; seçimlerde ne alt ne üst tabaka vardır. Bütün insanlar eşit olarak oylarını kullanacak ve sandıkta egemenliğini gösterecektir. Unutulmamalıdır ki, her millet layık olduğu şekilde yönetilir.

SORALIM ÖĞRENELİM

Namaza niyet ederken rekát sayısını söylemek gerekli midir?

A.ŞEN/KARS

Niyet, bir işi niçin yaptığını bilmek ve ona zihnen karar vermektir. Dolayısıyla dil ile söylemek şart değildir. Sözle niyet etmek istenirse örneğin, "Sabah namazının farzını, öğle namazının farzını vs. kılmaya niyet ettim" denir.

Dua ederken arkadaşım, ne yalvarıp duruyorsun, sus çünkü cevap alamayacaksın, dedi. Bundan şevkim kırıldı. Artık dua edemiyorum.

Süleyman T./İSTANBUL

Hiç şevkin kırılmasın, sen dua ederken yüce Mevla size şöyle sesleniyordu: "Hizmet için seni çağıran ben değil miyim? Seni ismimle meşgul eden ben değil miyim? Senin ’Allah!’ diye yalvarman, benim ’İşte buradayım’ dememdi, senin hasretinden doğan acın, benim sana elçimdi. Bütün o gözyaşlarını, feryatlarını ve niyazlarını çeken ve onları kanatlandıran bendim"

Bir arkadaşım ikide bir Allah baba diyor, bunun bir günahı var mıdır?

Gülnihal KARA/ANKARA

Dinimizde en büyük günah, Allah’a baba demektir. Baba bilindiği gibi karısı ve çocukları olan kişiye denir. Bu anlamda yüce yaratıcıya baba demek, küfürdür. Kur’an şöyle der: "Rabbinizin yüceliği her yücelikten üstündür. O, karı da çocuk da edinmemiştir."

Rüşvetle birisinin hakkını alıp başkasına verdirmek doğru, Müslümanca bir davranış mıdır?

G.T./İZMİR

Dinimizde rüşvet almak da vermek de haramdır. Hele bir kişinin hakkını menfaat karşılığı bir başkasına vermek, hem rüşvet hem de zulümdür. Kur’an şöyle diyor: "Mallarınızı aranızda batıl yolla, rüşvetle yemeyiniz." Peygamberimiz de, "Rüşvet alana da verene de Allah lanet etsin" buyurmuştur.
Yazının Devamını Oku

Siyasal yozlaşma

SİYASET (politika), son dönemlerde ülkemizde oldukça tatsız ve yıpranmış bir anlam kazanmıştır. Kötü ve başarısız politikacıların tutarsız ve egoist davranışları sebebiyle gelinen bu nokta, pek çok toplumda sosyal çözülme tehlikelerini de bünyesi içinde taşımaktadır.

Aslında siyaset; insanların ve devletlerin yönetilme sanatıdır. Bu özelliğiyle sanattan çok ilme de yaklaşan siyaset, Batı’da sosyolojinin yakından ilgilendiği bir kol olduğu kadar başlı başına bir bilim niteliği de kazanmıştır. İslam dünyasında ve Batı’da bu konuda pek çok eser ve araştırma yayınlanmaktadır. Siyaset tarihi ve siyaset sosyolojisi, çağımızda sosyal bilimler arasında önemli bir yer tutmaktadır.

* * *

Siyaset ilminin ilk önderleri arasında bulunan meşhur filozof Aristo’ya göre; siyaset, sitenin kuruluş ve yönetiliş bilimidir. Bu konuda Fransız bilgin Marcel Prelot, "Politika Bilimi" adlı eserinde şu bilgileri vermektedir: "Politika, gerçekte hiyerarşinin zirvesinde bulunur. Çünkü konusu olan site, tüm toplumsal örgütlenmeyi içine alır. Politika tüm bilimlere egemendir. Çünkü insanların eylemlerini de o yönetir."

Yeni çağdan itibaren akılcılığı ve insan merkezli düşünceleri temel olarak benimseyen Batı felsefesinde siyaset ilminin temeli, İtalyan bilgin Makyavel’in "Prens" adlı eseridir. Amaca ulaşmak için her türlü aracı kullanmanın meşru ve geçerli sayılması gerektiği tezinin sahibi olan Makyavel, o devirde İtalya’da şehir devletleri ve müstakil site devletleri hüküm sürmesine rağmen, yakın çevresindeki realitelerden faydalanmamış, katı gerçekçi bir anlayışla gayenin vasıtaları mübah kılacağı şeklinde, suiistimal edilmesi ve yozlaşmaya dönüşmesi her zaman mümkün olan tezlere yönelmiştir.

Kur’an’ı Kerim’de fitne ve fesat kavramları, toplumda her türlü olumsuzluğun ve yozlaşmanın sebebi olarak görülmüş, olumsuzluğa yol açacak sebeplerin önlenmesi, ilke ve prensip olarak kabul edilmiştir. "Sedd-i Zerayi" terimi, İslam metodoloji ilminde belirlenmiş bir prensibi ifade etmektedir. Dejenerasyonun ve sosyal çözülme tehlikelerinin yozlaşmadan başladığını, yozlaşma ortamının toplumda yaygınlaşması sonunda millet ve devlet hayatında izmihlal ve çöküntü tehlikelerinin kendini gösterdiği, tarih ilminin verileriyle sabittir.

Ancak dört halife devrinden sonra başlayan saltanat dönemlerinden itibaren İslam toplumlarında siyasi yozlaşmanın başladığını, Bizans’ı ve Sasani geleneğini taklit suretiyle başlayan yozlaşmanın olumsuz etkilerinin topluma da çeşitli şekillerde yansıdığını kabul etmek zorundayız. İslam dünyasının geri kalmışlığı konusunda kalem oynatan mütefekkirler de, ilgisi dolayısıyla, siyasi yozlaşmaya değinmişlerdir. Eğitim ve ahlaktaki yozlaşma da çeşitli yazarlarca dikkate alınarak yorumlanmıştır. Olayı, sadece iktisadi ve teknik sahada geri kalış olarak inceleyen pozitivist yaklaşımların, meselenin tam olarak aydınlanmasına yetmeyeceği hususu izahtan varestedir.

Zihniyet farklılaşmaları, kültür değişmeleri ve ahlaki dejenerasyonun siyasi yozlaşmada en çok etkili olan unsurlar olduğunu, sosyolojik bir vakıa olarak itiraf etmeliyiz. Son iki asırdan beri "zorlayıcı" bir yenileşme süreci yaşayan ülkemizde neyin korunması, neyin düzeltilmesi ve nelerin değiştirilmesi konusunda yeterli bir ilmi araştırma yapılmadan yaşanan yenileşme hareketleri, fertlerde "kökü mazide olan ati olmak" bilincini yeterince koruyamamış, milli-tarihi kimlik ve kişilik anlayışımız zedelenmiştir. Özveri, fedakárlık, hamiyet, idealizm vb. kavramların yeri; köşe dönmecilik, bireycilik, atılımcılık, çabuk yükselme sloganlarıyla yer değiştirmiştir.

* * *

Depolitizasyon, politikayı ticari amaçlara vasıta olarak görmek, gayeye ulaşmak için her çareyi mübah saymak, devlet makamlarını rant sağlama yeri olarak görmek, yönetimde kabiliyetsiz fakat itaatkár görünen kişileri öne çıkarmak, seçim bölgesini öne almak vb. şekillerde tezahür eden siyasi yozlaşma belirtileri özellikle azgelişmiş ülkelerde büyük tahribata yol açmakta; sosyal çözülme tehlikelerinin artmasına vesile olmaktadır. Irkçılık, mezhepçilik ve bölgecilik gibi farklılıklar; siyasi yozlaşmanın getirdiği olumsuzlukları daha da tahrik etmekte; millli birlik ve bütünlüğün teminini zorlaştırmaktadır.

Dini-milli terbiye ve erdemliği öne çıkaran, eğitime, adalete ve eşitliğe önem veren idare anlayışı; toplumda siyasi içtimai yozlaşmaya karşı alınması gereken önlemlerin başında gelmektedir. Aşırı bireyciliği ve pragmatizmi öne çıkaran ferdiyetçi anlayışlar yerine idealizmin öne çıkarılması, toplumda barış ve eşitlik ortamının tesisiyle siyasi huzurun göstergesi sayılan devlet-millet kaynaşması bunlardan müspet olarak etkilenecek ve sonuçta toplumsal faaliyetlere katılma ve başarı artacaktır.

SORALIM ÖĞRENELİM

Rabıta nedir? Nereden çıkmıştır? Dindeki yeri nedir?

Yusuf TAŞAN/ANTALYA

Ribat ve murabata ile aynı kökten gelen ve bir tasavvuf terimi olarak kullanılan rabıta, müridin şeyhe kalbini raptedip bağlaması olarak tanımlanmıştır. Rabıta anlayışını tasavvufa ilk defa kazandıran, adını Nakşi tarikatına vermiş olan Muhammed Bahaeddin Nakşibend’dir. Rabıta konusunda yazılı kaynak ise İmam-ı Rabbani diye anılan Hindli Ahmet Faruk es-Serhendi’nin Mektubat’ıdır. Bu kitabın çeşitli yerlerinde rabıtanın faziletlerinden bahsedilmekte, hatta zikirden de üstün olduğu vurgulanmaktadır. Mektubat’tan sonra Nakşi tarikatının Halidiye kolunun kurucusu Mevlana Halid el-Bağdadi’nin rabıta konusundaki risalesinde geniş bilgi mevcuttur. Rabıta üzerine bir risale yazmış olan Seyid Abdülhakim Arvasi bu konuda şöyle demektedir: "Mürşidi, piri yanınızda ve karşınızda fark edecek ve onun yüce alnına yani iki kaşı arasına gözlerini dikecek ve o zatın ulu simasına hayal hanesinde yer verecek, yani onu kalbinizde hayal yolu ile durduracaksınız." Görülüyor ki rabıta uygulamasında en esaslı unsur şeyhin suretini hayalde tutmaktır. Bu sürekli hayalde tutma giderek şeyhin ahlak ve sıfatlarıyla bezenmiş hale gelmeyi temin eder ki tasavvufta buna fena fiş-şeyh (şeyhte yok olmak) derler. Abdülhakim Arvasi bunun üç şekilde yapılabileceğini söylemektedir.

1. Mürşidin suretini sadece hayalinde tasavvur etmek.

2. Bu sureti kalpte tasavvur etmek.

3. Mürşidin kıyafetine tamamen bürünüp kendisini şeyhi şeklinde düşünmek.

Kitap ve sünnette rabıta ile ilgili bir hüküm yoktur. Rabıtanın meşruluğuna kitap ve sünnetten dayanak aramaya çalışılmışsa da zorlamadan öteye geçememiştir.
Yazının Devamını Oku

İşe sevgi katmak

BU dünya hayatını idame ettirmek için çalışmak ve bir meslek sahibi olmak mecburiyetindeyiz; bu bir ilahi yasa gereğidir. Şüphesiz her mesleğin toplumda önemli bir yeri ve değeri vardır. Sabahın erken saatlerinde tohumu ekmek için tarlasına giden çiftçi, bahçesine giden bahçıvan, dükkánını açan esnaf, bürosuna giden memur, fabrikaya giden işçi ve kısaca geçimini sağlamak için değişik sahalarda çalışan her insan, hem kendisi hem de başkası için çalışmaktadır.

Onun içindir ki, toplum hayatında yer alan ve toplumun ihtiyaçlarına cevap veren her çalışma, her meslek yüce ve kutsaldır. Bu yücelik ve kutsallık, dinimizin toplum hayatında emeğe, gayret ve alın terine verdiği önemden kaynaklanmaktadır. Çünkü bir mesleğin gereğini layıkıyla icra eden kimse, her ne kadar kendi geçimini onunla sağlıyorsa da bu kimse, bir ölçüde yine başkasına hizmet etmektedir.

* * *

Aslında toplum hayatı bir iş bölümüne dayanmaktadır. Hz. Peygamber, "Çalışınız! Herkese, yaratılışına uygun olan işler kolaylaştırılmıştır" buyurmuştur. Peygamberimizin bu hadisi, bu işbölümü içerisinde herkesin, ilgi, kabiliyet ve becerisine göre bir çalışma alanına yönelmesinin gerektiğini açık bir şekilde göstermektedir. Bu işbölümü, ister istemez bir ihtisaslaşmanın sonucu olarak meslekleri de ortaya çıkarmıştır.

Unutulmamalıdır ki, bir ülkenin zenginliği, o ülkenin insanlarının doğuştan gelen kabiliyetlerinin geliştirilerek, bu yeteneklerini ülke ihtiyaçları için en iyi biçimde kullanabilecek bir seviyeye getirilmesiyle mümkün olacaktır. Çünkü bir ülkenin kalkınması, refah seviyesinin yükselmesi, rahat bir hayat tarzının sağlanması, iyi yetişmiş, vasıflı, dürüst, çalışkan insanların gösterdikleri azim, sebat ve çaba ile mümkündür.

Çalışmayı ibadet sayan İslamiyet, atalet ve tembelliğin en büyük düşmanıdır. Veren elin alan elden daha hayırlı olduğunu, fakirlikle küfür arasındaki perdenin bıçak sırtından pek farklı olmadığını bize bildiren dinimiz değil midir? Bir düşünürümüzün dediği gibi, din binası beş direk üzerine kurulmuştur. Bu beş direkten ikisi altındır. Dini binayı daha dayanıklı kılmak için o altın direkleri dikecek servet elde edilmelidir. Bu da çalışıp gayret etmekle olur.

İslam, öncelikle bir toplum kurmuş, sonra idari sistem ve ekonomik yapıyı, daha sonra da medeniyeti ve ilerlemeyi gerçekleştirmiştir. Bu din dünyayı ahiretin tarlası olarak kabul eder. Maddeyi manaya merdiven, maddi yaşayışı manevi yaşayışa azık sayar. Bu dinin Peygamberi açıkça ilan etmiştir: "Dünyalık geçimi olmayanın ahireti de yoktur." Peygamberimiz, fakirliği, dini olgunluğun bir belirtisi görenlere, "Yoksulluk bir kapıdan girdi mi iman öbür kapıdan çıkmaya başlar" der.

Esasen hayat kişinin kendini işe vermesiyle, çalışmasıyla güzelleşir ve bir mana kazanır. Bunun dışında hayat çekilmez, sıkıntılı olur. Bir fikir adamının dediği gibi, siz kendinizi işe vermekle hayata karşı olan sevginizi belirtiyorsunuz. Hayatı iş yaparak, iş başararak sevmekse, hayatın en gizli sırlarına aşina olmak demektir. Acı duyduğunuz için doğurmayı bir felaket, gövdenizi beslemeyi alnınıza yazılmış bir lanet sayarsanız, ben de size derim ki; ancak sizin alnınızın teri o yazıyı silecektir.

Size hayatın karanlık olduğu da söylenmiştir. Doğrudur hayat hakikaten karanlıktır; hızdan mahrum olursan. Ve her hız kördür, bilgi ile aydınlanmazsa. Ve her bilgi boştur, çalışma ile verimleşmezse. Ve her çalışma kısırdır, sevgi ile bereketlenmezse. Seve seve çalıştığınız zaman kendinizi kendinize, birbirinize ve yaratıcıya bağlamış olursunuz.

* * *

Seve seve çalışmak ve iş başarmak ne midir? Dokuduğunun kumaş parçasını sevgiliniz giyecekmiş gibi yüreğinizden çektiğiniz ipliklerle dokumak. Yükselttiğiniz binayı içinde sevgiliniz oturacakmış gibi ruhunuzun hızıyla yükseltmek. Tohumları şefkatle dikmek, ekini sevinerek toplamak...

Çalışma göze görünebilen bir sevgidir. Seve seve çalışmıyor da üzüle üzüle çalışıyorsanız işinizi bırakıp, mabedin kapısında pineklemek ve seve seve çalışanların sadakasını almak daha doğru olur. Çünkü ekmeği kayıtsızlık içinde yoğurursanız, insanların yalnız yarı açlığını gideren acı bir ekmek yoğurmuş olursunuz. Üzümlerinizi istemeye istemeye sıkarsanız, isteksizliğiniz pekmezinize ağı katar.

SORALIM ÖĞRENELİM

Günahlarımı hatırlayınca elimde olmadan ağlıyorum. Bu hal bağışlanmam için bir vesile midir? Zeynep/ANKARA

Mevláná’nın şu güzel mısralarıyla cevap vermek istiyorum. "Her ağlamanın sonu gülmedir akıbet/Uzak görüşlü insan mutlu kişidir elbet./Her nerede su varsa yeşillik de vardır/Gözyaşı olan yerde rahmet bulunması doğaldır./Çocuk ağlayınca memedeki süt taşar/Bulut ağlayınca yerdeki çimen coşar."

1- Ölülerimizin sadece bedenlerinin toprağın altında, ruhlarının ise bizimle birlikte olduğunu düşünüyorum. O halde mezarlıkları ziyaretin anlamı nedir? 2- Mezarlık ziyaretinde abdest almak vb. gibi kurallar var mıdır? 3- Araplarda mezarlık kavramının olmadığı doğru mudur?

Sedef AYTAÇ/ANKARA

Ruh bedeni terk ettikten sonra kabirle ilişkisi olup olmadığı tartışma konusudur. Bu hususta Hz. Peygamber bizim için örnektir. Hz. Peygamber, bizzat annesi Amine’nin mezarını ziyaret etmiştir. Ayrıca peygamberimizin her yıl Uhud şehitlerini de ziyaret ederdi. Ara sıra da Baki kabristanına uğrayıp dua ederdi. Kabirlere zaman zaman ziyarette bulunup ölülere dua etmek, ölümü hatırlamak açısından faydalıdır. Peygamberimiz, "Kabirleri ziyaret ediniz. Çünkü size ahireti hatırlatır" buyurmuştur. Mezarlık ziyaretinde abdest almak vb. kurallar yoktur. Arap ülkeleri içerisinde Suudi Arabistan mezarlıklara bizde olduğu kadar önem vermez. Mermerden mezar yaptırmak, sık sık ziyaret etmek gibi ádetleri yoktur.

İslamiyet’i seçen bir gayrimüslimin ismini değiştirip Müslüman isim alması zorunlu mudur? ALMANYA

Müslümanlığı seçen kişinin isminin İslam inancıyla çatışan herhangi bir yönü varsa adı değiştirilir ve o kişiye yeni bir ad verilir. Örnek vermek gerekirse, İsa’nın kulu vb. anlamına gelen isimler değiştirilir. Hz. Peygamber de ihtida edenlerin tevhid inancına ters düşen isimlerini değiştirmiş. Söz gelişi güneşin kulu adını taşıyanlara Allah’ın kulu anlamına gelen Abdullah ismini vermiştir. Bunun dışında bir Arap adı alma gibi zorunluluk yoktur.
Yazının Devamını Oku

Din ve devlet

DİN; akıl sahiplerini, kendi tercihleriyle mutlak hayra ve nimete sevk eden, Allah tarafından konulan ilahi prensipler bütünüdür. Buna göre din, akıl sahibi gerçek kişileri muhatap almakta ve onların bilerek, isteyerek özgür iradeleriyle yaptıkları eylemlerine değer vermektedir. Baskı ve cebir yoluyla yapılan bir eylemin dini açıdan bir değeri yoktur.

Dinin amacı, insanları iyi ve hayırda yarışa sevk ederek dünyada, ahirette mutlu olmalarını sağlamaktır. Din, insanları varoluş sorunu üzerine düşünmeye davet etmekte ve yaratılıştaki sebep ve amaçtan haberdar etmektedir. İnsana kendisi ve evren hakkında bir bakış açısı sunmaktadır.

Bu yönüyle din, insanın manevi hayatının bütün yönlerini kucaklayan bir fonksiyon görmekte ve insanın nihai ilgi ve endişelerine, hayatın anlamı ve bununla ilgili temel sorulara hitap etmektedir. İnsan dinde kendi mahiyeti ve evrendeki yeri hakkında bir bilgi şeması bulmaktadır. Dinin özünü iman, ibadet, bilgi ve ahlaki davranış teşkil etmektedir.

* * *

Devlet ise belirli bir ülkede yaşayan insan topluluğunun, egemenlik ve bağımsızlık temelinde oluşturduğu siyasal örgütlenme olarak tarif edilmektedir. Bu tarif, devletin metafizik veya siyasi anlamda bir kutsallığının olmadığına işaret etmektedir. Devlet, bireylerin doğal, insani ilgi ve ihtiyaçlarını karşılamak için vardır. Yaşama, güvenlik, adalet, özgürlük, bu ilgi ve ihtiyaçların en temel ve tabii olanlarıdır.

Kur’an’da ve sünnette devlet örgütlenmesi ve devletin yönetim şekliyle ilgili özel ve ayrıntılı hükümlere yer verilmemektedir. Kur’an ve sünnetin en belirgin vasıflarından birisi, fert ve toplum bazında, insan hayatının bütün alanlarını norm, ilke, prensip ve değer yargılarıyla kuşatmasıdır. Kur’an ve sünnet, devletin yöneticileri ile yönetilenleri de kapsayacak tarzda insan ilişkilerinin genel çerçevesine temas etmekte, ancak idare şeklini belirlemeyi insanın kendisine bırakmaktadır.

Bunun hikmeti, Müslümanlara siyasi düzenlemelerde, zaman ve mekánın şartlarına göre hareket etme genişliği tanımasıdır. Zira, siyasi yapı dinamiktir, değişkendir. Zamana, mekána ve milletlere göre farklılık gösterir. Onu belirli bir şekille sınırlamak ise mümkün değildir.

Kur’an’ın ihtiva ettiği hayatın tümüyle ilgili prensiplerden, siyasi alanla ilgili olarak bazı esasları çıkarmak mümkündür. İstişare etmek, haksızlık yapmamak, emaneti ehline vermek, her halükárda adaleti gerçekleştirmek, ahlakı ve kamu düzenini muhafaza etmek, bu ilkelerden sadece birkaçıdır.

Hz. Peygamber’in hem dini lider hem de devlet başkanı olmasına bakarak İslam’ın teokratik bir siyasi düzeni öngördüğünü söylemek mümkün değildir. Peygamberler müstesna kişiliklerdir. Hz. Peygamberimiz Medine’de peygamberlik misyonunun yanı sıra, devlet başkanlığı görevini de üstlenmiş, ancak siyasi icraatında sürekli olarak halkla istişare yoluna gitmiştir. Onun, önemli, önemsiz, dünyevi işlerde ve alacağı siyasi kararlarda arkadaşlarına danıştığı, zaman zaman verdiği karardan vazgeçtiği, ikna olmasa da çoğunluğun kararına uyduğuna dair örnekler pek çoktur.

Türkiye’de İslami nizam, İslami devlet vs. gibi konulardaki neşriyat fevkalade kalitesizdir ve çoğunluğu itibarıyla Ortadoğu, Arap ve Pakistan kaynaklı tercümelerdir. Bu arada, İran ve Müslüman Kardeşler teşkilatının özellikle yayın yoluyla Türkiye’deki gelişmeleri etkiledikleri görülmektedir. Kur’an’da birçok yerde geçen "Hüküm ancak Allah’a aittir" ayetiyle "Hákimiyet kayıtsız şartsız milletindir" ilkesini birbirine karıştırmamak gerekir.

* * *

Kur’an’da yer alan ayetlerde mutlak hákimiyetin yüce Allah’a, yeryüzündeki siyasi egemenliğin de halka ait olduğu anlaşılmaktadır. Bugün yönetimde halkın iradesini esas alan Cumhuriyet sisteminin İslam’a karşıt olduğunu söylemek mümkün değildir.

Aksine İslam’ın öngördüğü temel maslahatları gerçekleştirmesi açısından, Cumhuriyet ve demokrasinin geçmişte İslam tarihindeki tatbik sahasına konan siyasal rejim ve sistemlerden İslam’ın ruhuna daha uygun düştüğü dahi söylenebilir. Halk iradesini hiçe sayan devlet anlayışını İslam’la telif etmek mümkün değildir.

Şunu da ifade edelim ki, İslamiyet’te din hizmeti veren kişiler gibi devlet hizmetlerini yürüten kişilerin de kutsallıkları ve dokunulmazlıkları yoktur. Devleti yönetenlerin vazifesi; bir emaneti yüklenmek, önemli bir hizmeti yerine getirmek, tam bir eşitlik içerisinde insanlar arasında ırk, sınıf, din ayrımı yapmadan toplumun huzurunu sağlamaktır.

SORALIM ÖĞRENELİM

Kocam benim mal varlığımı elimden almak istiyor. Buna hakkı var mı?

Zeliha/DENİZLİ

Evlenmeden önceki mal varlığı herkesin özel malıdır. Erkeğin, eşinin malını zorla alıp harcamaya hakkı yoktur. Kur’an’da şöyle buyurulur: "Kadınlara zorla váris olmanız size helal olmaz." Bir başka ayette de, "Ey Allah’a inananlar! Karşılıklı rıza hariç mallarınızı aranızda haksız olarak yemeyin" denilmektedir.

Gizli nikáh yaptırma konusunda ne derseniz.

Hasan TERZİ/İZMİR

Gizli nikáh olmaz. Nikáhın aleni olması, yani herkes tarafından duyulması gerekmektedir. Resmi nikáh yapılmadan imam nikáhı yapılmamalıdır.

"Bir kavme benzeyen kişi o kavimdendir" hadisini izah eder misiniz?

İbrahim İŞLER/ANKARA

Bu hadiste kendi değerlerini bırakıp, yaşantıda, ruhta ve düşüncede yabancıları taklit ederek onlara benzeyenler kastedilmektedir. Buna günümüzde asimilasyon denilmektedir. Nitekim Avrupa’daki vatandaşlarımıza asimile olmamaları hususunda öğütler verilmektedir.

Hocanın biri dini, "Allah’ın emirlerini tamamıyla tutup yasakladıkları şeylerden de tamamıyla kaçınmaktır" diye tarif etti. Dinin bu şekilde tarif edilmesi ne kadar doğrudur.

Cengiz TOK/TEKİRDAĞ

Din böyle tarif edilirse, onun bir emrini yerine getirmeyen veya yasakladığı şeyi yapan dinden çıkmış olur. Dolayısıyla böyle bir tarif yerinde değildir. Dinin en meşhur tanımı; akıl sahiplerini kendi hür iradeleriyle dünya ve ahiret mutluluğuna ulaştıran ilahi sistem bütünü şeklindedir.

Sakal uzattım. Eşim bundan hoşlanmıyor. Aramızda soğukluk oldu. Boşanmaya kadar iş uzadı. Ne yapmalıyım?

Tahsin/SİVAS

Hanımınız sakaldan hoşlanmıyorsa illa bir sünneti yerine getireceğim diye sakal bırakmada ısrar etmeyiniz. Bu yüzden bir aile yuvasının dağılmasını hoş karşılamak mümkün değildir. Eşler arasında esas olan sevgi ve muhabbettir.
Yazının Devamını Oku

Laiklik üzerine

BUGÜNKÜ makalemi okurlarımdan gelen "Laiklik, Türk toplumunu İslam’dan uzaklaştırmış mıdır?" ve "Batı tipi laiklik neden uygulanmıyor?" sorularına ayırmış bulunuyorum. Aslında bu konuya daha önce de değinmiştik. Önemine binaen bir kere daha değinmekte fayda görüyorum. * * *

Laiklik, Batı’da kilise ve kralların menfi tutumuna aksülamel olarak ortaya çıkmış bir kavramdır. Bilindiği üzere, 1789 Fransız İhtilali’nden sonra fiilen hayata geçirilmiştir. Böylece egemenlik kraldan halka geçmiş, dolayısıyla kilisenin din istismarına son verilmiştir. Ortaya çıkan laik devlet anlayışı, din ile devlet işlerinin birbirinden ayrılması, din ve vicdan hürriyetinin teminat altına alınması temeline dayandırılmıştır. Burada şunu ifade etmeliyim ki, siyasi, felsefi ve hukuki anlamları olan laikliğin pratiğe dönüşmesi, yani uygulama biçimi her ülkede kendi tarihi ve sosyal şartları çerçevesinde şekillenmiştir. Dolayısıyla, ülkelerin anayasalarına bu ilkenin yansıması da değişkenlikler arz etmektedir. Mesela, Fransa’da kilise ile devlet işleri tamamen ayrılırken, İngiltere’de kral veya kraliçe siyasi iktidarı olduğu gibi dini iktidarı da simgeleyen bir yapı olarak korunmuştur. ABD’de ise daha farklı bir uygulama söz konusudur. Bunun gibi diğer birçok ülkede farklı anlayış ve uygulamalar mevcuttur. 1937 yılında Anayasamıza giren laikliğin bizdeki uygulaması da ülkemizin tarihi ve sosyal şartlarının bir sonucu olarak "nev’i şahsına münhasır" özellikler arz etmektedir. Ülkemizde devlet işleri vatandaşlarımızın iradesiyle seçilen Meclis tarafından yürütülmektedir. Dinin özünü teşkil eden iman, ibadet ve ahlak ile ilgili hükümlerin vatandaşlarımıza anlatılması görevi ise, bir din hizmeti olarak yine devletin içerisindeki bir kurum vasıtasıyla sunulmaktadır. Bu uygulama, bizzat ülkemizi kuran ve laik, sosyal hukuk devleti olarak şekillendiren iradenin ortaya koyduğu bir uygulamadır. Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ni kuranlar, tarihi tecrübeleri ülkemizin sosyal ve siyasal şartlarını dikkate alarak böyle bir uygulamayı gerçekleştirmişlerdir.

Laikliğin kabulü ülkemizde bir tepki doğurmamıştır. Çünkü bizde teokratik bir anlayış ve ruhban sınıfı olmadığı için kilise ile devletin hakimiyet kavgası ve buna bağlı sıkıntıları da olmamıştır. Bizde özellikle son dönem Osmanlı siyasetinde dini kavramların öne çıkartılması sebebiyle, dinin siyasete alet edilmesi endişesi ve korkusu bazı kesimlerde özellikle aydınlarda yer etmeye başlamıştır. Laikliğin ilke olarak alınışının temel saiki de budur. Ancak müesseselerde geleneksel yapının dışında önemli bir farklılaşma olmamıştır. Din bir kamu hizmeti olarak görülmüş ve devlet yapısı içinde muhafaza edilmiştir. Her dinin cemaatinin kendi teşkilatlanmasını yapıp, kendi eğitim ihtiyaçlarını karşılaması gibi, laikliğin Batı’daki uygulamasına hiçbir seviyede itibar edilmemiştir. Dini eğitim de dahil devlet bünyesinde ve kamu hizmeti kavramı içindedir. Bu yapı ve anlayış Osmanlılardan beri bize özgü bir kurumlaşma biçimidir. Ama bu yapı ve anlayış laiklik adı altında savunulursa, laikliğin teorik yapısına da, tarihi gelişmesine de uymaz. Avrupa tarzında bir laikliğe geçiş, Türk devlet ve toplumunun bütünlüğü açısından bugün için mümkün görülmemektedir.

Sorunuzun "Laiklik ilkesi Türk toplumunu İslam’dan uzaklaştırmış mı?" kısmına gelince; hemen ifade etmeliyim ki, laiklik dinin yok olduğu; kutsal değerlerin insan yaşamı için anlam ve işlevini yitirdiği, hatta dini örgütlenmenin bittiği anlamına kesinlikle gelmemektedir. Laiklik; din ve devlet kurumlarının rollerinin ayrışması, bireylerin dini ve vicdani kanaatlerine müdahale edilmemesi anlamına gelir. Bu gün modern toplumlarda laiklik din ve vicdan hürriyetinin teminatıdır. Din gibi kutsal bir duygunun istismarının önlenmesinin de garantisidir. Nitekim, Atatürk; "Laiklikten dinsizlik anlamı çıkartmak isteyen bezirganlara fırsat vermeyeceğiz" demiştir. Hatta Atatürk’ün şu sözü, ülkemizde uygulamasını istediği laiklik anlayışını tüm açıklığı ile ortaya koymaktadır: "Laiklik sadece din ve devlet işlerinin birbirinden ayrılması demek değildir. Dindarın, din ve ibadet hürriyetini tekeffül etmektedir."

* * *

Zaman zaman ülkemizde laiklik konusunda kutuplaşmalar, zıtlaşmalar yaşanmaktadır. Laik-antilaik tartışmaları yapılmaktadır. Laiklik bir kesim tarafından din düşmanlığı, diğer bir kesim tarafından da dini değerlere topyekûn karşı olmak gibi algılanmaktadır. Bu, yanlış bir anlayıştır. Laiklik ayrışma unsuru değil bir uzlaşma anlayışıdır. Her sistemin uygulanışında birtakım aksaklıklar olabilir. Bunu düzeltmek bizim elimizdedir. Toplumsal hadiselerde geriye dönüş söz konusu değildir.

SORALIM ÖĞRENELİM

Sünnet namaz ile nafile namaz arasında bir fark var mıdır?

Şefik ARSLAN/Mersin

Sünnet namazı, Hz. Peygamberin bazen belli zamanlarda ve belli rekat olarak kıldığı namazlardır. Bunlar, öğlenin farzından önce ve sonra, ikindinin farzından önce ve akşamın farzından sonra, yatsının farzından önce ve sonra, sabah namazının farzından önce, cumadan önce ve sonra kılınan sünnetler ile teravih namazıdır. Nafile namazlar ise, vakti ve rekatı tayin edilmemiş namazlardır. İstenildiği kadar kılınabilir. İki rekatta veya dört rekatta selam verilebilir.

Devlet dairesinde memurum, ikindi namazını kılmaya fırsat bulamıyorum, sonra kıldığımda kaza etmiş olur muyum?

Tevfik ALP/İzmir

Yolcular, işçiler, memurlar, askerler, öğrenciler vs. sıkışık zamanlarda farz namazlarını tam vaktinde kılma imkanı bulamadıklarında, öğle ile ikindi namazlarını öğle vaktinde veya ikindi vaktinde birbiri ardınca birleştirerek kılabilirler. Akşam namazı ile yatsı namazı da biri öbürünün vaktinde aynı şekilde kılınabilir. Bu şekilde birleştirilerek kılınan namazlar kaza sayılmaz. Hz. Peygamber’in de böyle yaptığı hadis kitaplarında anlatılmaktadır.

İmamın arkasında cemaatle namaz kılarken Fatiha’yı okuyorum, bunun bir sakıncası var mı?

Hasan Tahsin BAYRAM/Almanya

Cemaatle kılınan farz namazlarında Hanefilere göre ayakta "Süphaneke"den başkası okunmaz. İmam cemaatin yerine okumuş sayılır. Şafilerde ise imam Fatiha’yı bitirdikten sonra imama uyan cemaat Fatiha’yı okur. İmam Malik ve Hanefilerden İmam Züfer’e göre, imam sesli olarak okuyorsa, cemaat sadece imamı dinler, kendisi okumaz. İmam içinden okuyorsa, cemaat içinden yalnız başına kılıyormuş gibi Fatiha ve sure okur.

Cenaze namazı abdestsiz kılınır mı?

Süleyman TUTAR/Ankara

Cenaze namazı diğer namazlar gibi abdestle kılınır. Ancak, namaza yetişemeyeceği bir durum olursa teyemmüm ederek kılınabilir.
Yazının Devamını Oku

Vefa ahlakı üzerine

İNSANI insan yapan en önemli hasletlerden birisi vefa duygusuna sahip olmaktır. Bu, en özlü tanımıyla "yapılan iyilikleri unutmama, iyilik yapana daha güzeliyle karşılık verme" halidir.  Zıddı ise "nankörlük"tür. Bu sıfat, kendisine verileni değerlendirmeyip eline geçeni tepen, kadir kıymet bilmeyen kimseler için kullanılır. Bir düşünür (Ausonius) diyor ki: "Toprak, nankör bir adamdan daha kötü bir şey yetiştirmez."

Bir dostumun, ekmek verdiği insanlardan gördüğü ihaneti anlatan şu sözleri ise hafızamdan silinmemiştir: "Elim ısırık yaralarıyla dolu. Ancak, bunların acısını da yine iyilik yaparak unutabiliyorum." İnsan olmak için iyilik yapmak, gönüllerde yara açan kötülüklere bile iyilikle karşılık vermek gerekir. İnsanları ancak iyilik yaparak utandırabilir, onları ancak bu yolla pişmanlığa sevk edebiliriz.

* * *

Cenab-ı Hak, insanların birbirine iyilik yapmasından hoşnut olacağını çeşitli ayetlerle ifade buyurmuştur. Hiç şüphesiz, iyilik, karşılık ister. Yapılan bir iyilik muhatabından karşılık bulmuyorsa, böyle bir durumu İslam ahlakıyla telif etmek mümkün değildir. İslam ahlakı her şeyden önce iyiliklerin karşılıklı olarak devamını ve mükemmelleştirilmesini ister. Toplumda huzur ve güven ortamının tesisi ve sürekliliği de insanların dayanışma içinde olması, birbirine yardımda bulunması ve birbirine sevgiyle yaklaşmasıyla mümkündür.

Şüphesiz, en büyük vefakárlığı bizi hiçlikten varlığa taşıyan, bize can ve rızık veren yaratıcıya göstermemiz gerekir. Allah’tan sonra vefa ve bağlılık göstermemiz gereken en büyük varlık ise anne ve babalarımızdır. Bizi dünyaya getiren, büyüten, yetiştiren, sonsuz sevgi ve fedakárlıklarla gücümüze güç katan bu insanlara karşı sonsuz ve ödenmez borçlarımız vardır.

İnsan, Allah’a ibadet etmek, O’na kulluk vazifelerini yerine getirmek suretiyle vefasını gösterebileceği gibi, kendisine iyilik yapanlara da vefakárlıkla muamele etmesini bilmelidir. Allah ile kul arasında vaat; ölünceye kadar imanda sebat etmektir. İnsanlar arasındaki vaat ise onlara verilen her sözü yerine getirmektir.

Vefa bahsinde yer verilmesi gereken hususlardan birisi de bu ülke için kanlarını, canlarını feda etmiş kahramanlarımızdır. Şehitlerimizdir, gazilerimizdir. Onlara sonsuz bir minnetle bağlı olduğumuzu hiçbir zaman hatırdan çıkarmamamız gerekir. Ayrıca, temeli sevgi ve güvene dayanan derin dostlukları da unutmamalıyız.

Vefa ahlakı, bir toplumun payandasıdır. Fertleri arasında vefa duyguları yer etmemiş olan toplumlarda güven ve itimat azalır, sosyal çözülmeler başlar. İnsanlar arasında olduğu gibi, toplumun ve devletin de kendisine hizmet etmiş kişilere vefakárlık göstermesi, onların kıymetini takdir etmesi kadirşinaslığın gereğidir.

Vefakárlığın en güzel örnekleri Peygamberimizin hayatında görülmektedir: Hz. Peygamber, kendisini bir hafta süreyle emziren dadısı Ümmü Eymen’i, kendisine bakan süt annesi Halime’yi, süt kardeşi Şeyma’yı, çocukluğunu yanında geçirdiği Ebû Talib’in hanımı Fatıma’yı ömrü boyunca unutmamış, her fırsatta onlarla ilgilenmiş ve yardım etmiştir.

Ahde vefa göstermek dinimizin önemli bir prensibi olduğu kadar, modern hukukun da vazgeçilmez kurallarındandır. Dinimizce, verilen sözün tutulmaması münafıklığın üç alametinden biri sayılmış ve Müslümanların bundan sakınmaları öğütlenmiştir.

Kur’an-ı Kerim’de şöyle buyurulmaktadır:

"Verilen sözü yerine getirin. Çünkü verilen sözden (cayana) sorumluluk vardır." (İsra 17-34).

İslam’ın abide şahsiyetlerinden Hz. Ömer arkadaşlarıyla sohbet ederken huzura üç genç girer, derler ki:

- Ey halife, bu aramızdaki arkadaş bizim babamızı öldürdü; ne gerekiyorsa lütfen yerine getirin.

Bu söz üzerine Hz. Ömer suçlanan gence dönerek sorar:

- Söyledikleri doğru mu?

Suçlanan genç "Evet doğru" der ve olayı halifeye anlatır. Bunun üzerine Hz. Ömer, bu suçun cezasının idam olduğunu söyler ve infaz edilmesi emrini verir.

Ölüme mahkûm edilen genç, bir özür beyan ederek üç gün mühlet ister. Özrü şudur:

- Babam rahmetli olmadan bana epey bir altın bıraktı, gelirken kardeşim küçük olduğu için saklamak zorunda kaldım. Şimdi siz bu cezayı infaz ederseniz yetimin hakkını zayi ettiğiniz için Allah indinde sorumlu olursunuz.

* * *

Genç, yerine birini kefil bırakıp gider, gelmezse kefili onun yerine ölecektir. Üç gün sonra gelir.

Hz. Ömer, gence dönerek der ki:

- Evladım, gelmeme gibi önemli bir fırsatın vardı, neden geldin?

Genç, "Ahde vefasızlık etti demeyesiniz diye geldim" der.

Bu defa babaları öldürülen gençlere döner. Onlar da, "Biz bu davadan vazgeçiyoruz" derler.

Hz. Ömer sorar:

- Biraz evvel babamızın kanı yerde kalmasın diyordunuz, ne oldu da vazgeçiyorsunuz?

Gençlerin cevabı dehşetlidir:

- Merhametsiz insan kalmadı demeyesiniz diye.

Vefat eden bir kişi için kurban kesilir mi?

Ömer ENGİN

Hayatta iken vasiyet etmiş ise malının üçte birinden ayrılan parayla kurban kesilebilir. Ancak, etinden yakınları ve hali vakti yerinde olanlar yiyemez, yoksullara ve fakirlere dağıtılması gerekir. Ölünün vasiyeti yoksa sevabı ona bağışlanmak üzere kesilen kurbandan yoksullar yiyeceği gibi, yakınları ve zenginler de yiyebilirler.

Gürcistan’ın Batum ile Holu kasabasından cemaat adına yazıyorum. Zorunlu hallerde kilisede namaz kılınabilir mi?

Celal METİN

Temiz olan her yerde kılınabileceği gibi, kilisede de namaz kılınabilir. Fıkıh kitaplarında kilisede namaz kılınmasının hoş karşılanmaması şu sebeptendir: "Onların mabetlerini işgal etmek suretiyle ibadetlerine ve dini özgürlüklerine engel olmamak için." Yoksa yeryüzünün tamamı mescittir, temiz olmak kaydıyla her yerde namaz kılınabilir.

Araf Suresi 3. Ayet’te, "Rabbinizden size indirilene uyun, onun dışında birtakım velilerin ardına düşmeyin" denilmektedir. Bu ayetten bugünkü tarikat şeyhlerini yorumlayabilir miyiz?

İrfan ARI

Ayette geçen veli, "dost" anlamına gelmektedir. Tarikattaki velilerle bir ilgisi yoktur. Ayet, indirilen ayetlere uymayıp onun dışında birtakım dostlar edinerek onların öğütlerine uymayı yasaklamaktadır. Genel anlamda Kur’an’a uymayan, heva ve heveslerini din diye takdim eden kişiler kastedilmektedir.
Yazının Devamını Oku

Kültür-din-globalleşme

KÜLTÜR, en geniş anlamıyla "bir toplumun yaşama biçimi" olarak tarif edilmektedir. Toplumun, gündelik işlerini tanzim tarzı, hayatiyetini sürdürürken kullandığı üslup, yöntem ve araçlar bu tarifin içindedir. Her toplum gelecekte de kendisi olmak ister, kendisi kalmak ister. Yani bütün canlılarda var olan canlılığını sürdürme içgüdüsü, toplumlarda kendi kimliğini sonsuza dek devam ettirme şeklinde tezahür eder.

Bu yüzden her toplum başkalaşmaya karşı bir direnç gösterir. Ne var ki, değişim dediğimiz şey canlılara mahsus bir olgudur ve onu büsbütün reddetmek de mümkün değildir. İnsanlık tarihinin uzun ömürlü milletleri, birbirine zıt gibi görünen bu iki zorunluluğu dengede tutmanın sırrını çözenlerdir.

* * *

Milli kimlik veya milli kültür dediğimiz şey, toplumun ortaya çıkışıyla şekillenen ve öylece kalan konservatif bir çalışma değildir. Yani milletler, milli kültürlerini bir yandan yaşarken diğer yandan üretmeye devam ederler. Başkası olmadan değişmenin ve böylece varlığını devam ettirmenin sırrı da belki buradadır. Din ise hem kendisi kültür olan, hem de kültür yapıcı özelliği olan toplumsal dinamiklerin en etkilisidir. Bir başka deyişle din, maddi ve manevi boyutlarıyla "biz" diye nitelediğimiz varlığımızın haldeki ve gelecekteki teminatıdır.

Dini, insan ile Allah arasındaki özel ve mahrem bir diyalog seviyesinde algılamak esaslı bir yanılgıdır. Yüce kitabımızda Allah, insana hitap etmektedir. Ancak bu, münhasıran kendi adasında sadece kendi hayatını yaşayan bir insan değildir. Bilakis sosyolojik bir varlık olan, sosyolojik bir varlığı olan insandır. Ondan istenen ve ona emredilen şey, kendisini, çevresini, insanlarla ilişkilerini ve hatta başka insanları güzelleştirmesidir. Böyle olduğu için ve dinin bu özelliği sebebiyledir ki, insanlar onu aşağı yukarı aynı şekilde idrak ederler.

Bu yüzden din, sadece tek tek insanların inancı olmakla kalmayıp, toplumsal bir inanç ve toplumsal bir yaşama biçimi haline gelir. Bu durum, bütün dinler için geçerlidir ve herkesin ayrı dil konuştuğu bir toplum tasarlamak nasıl mümkün değilse, herkesin kendine göre dini inanca sahip olduğu bir toplum düşünmek de mümkün değildir. Bir ülkede farklı dini inanış ve anlayışların varlığı bu gerçeği değiştirmez.

Sosyal dokumuzu, kültürel dokumuzu İslam’ın düzenleyici ve belirleyici fonksiyonundan soyutlayarak tanımaya ve tanımlamaya çalışanları; milli kimliğimizin, milli varlığımızın ve geleceğimizin bir başka zeminde, bir başka biçimde tezahür ve teşekkül edebileceğine inananları, bir kere daha düşünmeye davet ediyorum. Bir kısım dünyevi ideolojiler, birlik ve beraberliğimizi ciddi ölçüde tehdit ve hepimizi tedirgin ediyorken; aynı ideolojilerin bir kısım argümanlarını kullanarak dini inanış ve yaşayış birliğimizi ortadan kaldıracak tekliflerin sahiplerini de tekrar tekrar düşünmeye davet ediyorum.

Dünyanın bir globalleşmeye doğru gittiği, bunun neticesinde, toplumlar arasındaki farklılıkların zamanla ortadan kalkacağı, evrensel bir kültür ve evrensel bir dünya toplumunun oluşacağı tezleri konuşuluyor. Dinin, toplumların değerler sistemindeki yerinin değişeceği, öneminin zayıflayacağı iddia ediliyor. Tek bir hukukun, tek bir nizamın, tek bir otoritenin cari olduğu bir dünya kurgulanıyor. Böyle bir dünyanın neresinde, ne şekilde ve hangi sıfatla yer almamız gerektiği üzerine senaryolar oluşturuluyor.

Biz bu doğrunun veya bu yanılgının, yanlış anlamanın neresindeyiz?

Hemen belirtelim ki globalleşme, kavram olarak yenidir ama vakıa olarak yeni değildir. Büyük Roma’nın tesis ettiği düzen de bir globalleşmedir, Osmanlı’nın "Nizam-ı Álem"i de... Hatta öncekiler, günümüzdekine nazaran daha esaslı bir globalleşmedir. Çünkü değerlere nispetleri daha fazladır.

* * *

Çıkarlar üzerine kurulmuş geçici bir dengeye "globalleşme" deniyor ve dünyanın, söz konusu çıkarlarla ilgisi bulunmayan büyük çoğunluğu da bu dengenin faziletlerine iman etmeye zorlanıyor. Yani globalleşme, egemen güçlerin çıkarları gerektirmedikçe mümkün olmayan bir şey.

Bize göre, dünya toplumları kaynaşma ve kapanma ihtiyacıyla, her ikisiyle birden aynı anda yüz yüzedirler. Yeni dünya düzeni, bu iki ihtiyacı aynı anda gören bir denge üzerine kurulacaktır. Başka toplumlarla, başka kültürlerle yüz yüze gelmekten kaçınan toplumların gelişme şansı yoktur. Kendi kimliğimizden çabucak vazgeçerek başkalarına özenenlerin de ayakta kalma şansı yoktur.

Bu gerçeği iyi kavrayalım.

SORALIM ÖĞRENELİM

Vitir namazını unuttum, kılamadım, ne yapmalıyım?

Abdülhekim TAŞTAN/ERZURUM

Hatırladığınız herhangi bir zaman diliminde kılabilirsiniz.

Ádet gördüğüm bir sırada kocamla cinsel ilişkide bulundum, buna da ben sebep oldum. Çok pişmanım, ne yapmalıyım?

M.Y./İZMİR

Ádet gören ve loğusa olan kadınla cinsel ilişkide bulunmak dinimizce yasaklanmıştır. Bu yasak sadece erkeği değil, buna imkán hazırlayan ve rıza gösteren kadını da içine alır. Bu durumda eşler günah işlemiş olur ve bir daha yapmamak üzere tövbe etmeleri gerekir. Bu konuda Kur’an şöyle buyurur: "Ay halinde olan kadınlardan uzak durun, temizleninceye kadar onlara yaklaşmayın."

Peygamberimiz, "Komşusu açken tok yatan bizden değildir" buyurmuş. Bundan "Müslüman değildir" anlamı çıkmaz mı?

İbrahim MÜFİT/AFYON

Hayır, çıkmaz. Hadis, toplumun dertleriyle ilgilenmeyenlerin olgun mü’min olamayacaklarını ifade etmektedir.

Babam vefat etmeden önce zekát borcu olduğunu söyledi. Bu durumda ne yapmalıyız?

Zekai ERTÜRK/ANKARA

Zekát borcu olan kimse zekátını vermeden ölürse ve önceden vasiyet etmişse várisleri malının üçte birinden zekátını öderler. Zekátta niyet şart olduğundan, vasiyet etmemiş ise várislerin zekátını ödeme zorunluluğu yoktur.

Sünnet namazlarında sadece Fatiha’yı okumak yeterli midir?

Zeynep COŞKUN/EDİRNE

Nafile namazlarda mutlak kıraat farz olduğundan, yalnızca Fatiha’yı okumak yeterlidir.
Yazının Devamını Oku

İslam, teokratik düzen demek değildir

BİR okuyucumuz, "İslam’da teokratik düzen yoktur diyorsunuz. Peki, Osmanlı Devleti’nde İslam hukuku uygulanmıyor muydu? Şeyhülislamlık makamı neyi temsil ediyordu?" diye soruyor ve bu konuya açıklık getirmemizi istiyor. Biz de bugünkü yazımızda bu konuyu ele alacağız. Din, esas itibarıyla insanı şekillendirmek, ona belirli bir ahlaki şahsiyet kazandırmak için vardır. Hiçbir din, doğrudan sosyal yahut siyasi sistem vazetmez. O dinin değerleri ve bakış açıları ile kişiliklerini kazanan insanlar, sosyal ve siyasi nizamlarını kurarlar. İslamiyet’te ne teorik planda, ne 15 asırlık uygulamada teokratik devlet diye bir şey olmuştur.

* * *

Teokratik devlet, hákimiyet hakkının doğrudan Allah’tan alındığına ve egemenliğin Allah adına kullanıldığına inanır. Bu da fiillerinden sorumlu olmayan başka bir anlayışı gerektirir. Teokraside bir hanedan veya zümrenin Allah adına yönetmesi söz konusudur. Papalık hükümetinde hákimiyetin din adamları zümresine mahsus olması gibi. Şia hariç, hiçbir Müslüman Türk veya Arap devletinde böyle bir anlayış olmamıştır.

Türkiye’de kavramlar fevkalade karıştığı için, bu konuları kısa bir yazının hacmi içinde değerlendirmek zordur. İslam hukukunun uygulanması ayrı bir şeydir, teokratik devlet ayrı bir şeydir. Osmanlı İmparatorluğu hiçbir zaman teokratik bir devlet olmamıştır. Son döneminde meşrutiyete geçerken de hiç kimse Allah’tan alınan ve Allah adına kullanılan bir egemenlik hakkının meclise devredilemeyeceğini ileri sürmemiştir.

Bizim dahil olduğumuz ehl-i sünnet anlayışında iktidarın kaynağı ilahi değil beşeridir. Kur’an siyasi hákimiyet yahut yapı hakkında bir şey söylemez. Bu hususlar maslahata bırakılmıştır. Kur’an, siyasi hayat ve teşkilatlanmalar da dahil olmak üzere bütün bir hayata ve insan ilişkilerine ölçü ve hedef olmak üzere adalet ilkesini vazetmiştir. İslam tarihinde adaleti gerçekleştirebilen hükümdarlar vardır, zulme sapanları vardır; adaletin hákim olduğu mutlu dönemler vardır, olmadığı dönemler vardır. Her toplumda adaletin ölçüsü, o toplumun inanç ve hukukudur. Önemli olan, iktidarların bu hukuka uygun davranıp davranmadıklarıdır.

İslami inanca göre bu hákimiyetin meşruiyetinin devamı için iktidarın adil olması gerektir. Adil olmayan iktidarlara başkaldırma hakkı vardır. Kur’an’da belirtilen bu ana ilke, meşruiyetin temelidir. Hákimiyetin kaynağı beşeridir, ama meşruiyet adalet ile mümkündür. "Adalet mülkün temelidir" sözü de bunu anlatır. Mülk, burada "hákimiyet" ve "devlet" anlamındadır.

Uygulamaya gelince; tarihi süreçte bu ilkelere uygun biçimde gelişmiş iktidarların hákimiyetlerinin meşruiyeti fetva yoluyla sağlanmaya ve denetlenmeye çalışılmıştır. Ancak Osmanlı hariç bu hassasiyet kurumlaşamamış, Osmanlı’da şeyhülislamlık kurumu belli zamanlarda ve belli ölçülerde iktidarın meşruiyetini kaybetmemesi için bir denetim kurabilmiştir.

Bu, günümüz kavramlarıyla hukuka bağlılığın ve hukukun üstünlüğü ilkelerinin korunması çabasıdır. En kısa hatlarıyla hükümdarın verdiği her türlü karar önce şeyhülislamlık makamının incelemesinden geçmiş, yani hukuka uygun olup olmadığı denetlenmiştir. Hatta savaş kararları için bile bu makamdan görüş alınmıştır ki bugün bile siyasi kararlar kategorisi olarak isimlendirilen bu tür kararlar anayasa mahkemelerinin denetimi dışında tutulmaktadır.

Tek kelimeyle şeyhülislamlık; yasama ve idare kararlarının hukuka uygun olup olmadığının, yürürlüğe girmeden denetlendiği bir kurumdur. Şeyhülislamların azledilemez oluşu da kurumun bir teminatı olarak düşünülmüştür. Ancak, bilindiği gibi bu kurumun iyi çalıştığı ve giderek genel bozulmayla birlikte bozulduğu, zorla fetvaların alındığı, şeyhülislamların azledildiği ve hatta katledildiği dönemler de yaşanmıştır.

* * *

Burada önemli ve dikkat çekilmesi gereken nokta, hukuka bağlılık ve hukukun üstünlüğü fikrinin İslam geleneği içinde kurumlaştırılmış olmasıdır. Bu fikrin Batı’dan alınan yeni bir şey olmadığı anlaşılabileceği gibi, dini bir devlet olmakla ilişkisinin bulunmadığı da söylenebilir. Bu kurumun ne ölçüde başarılı olduğu, neler yapabildiği, kültürün genel durumuyla ilgili ayrı bir konudur.

Ancak, önemli olan şudur: İslami esaslara dayalı devlet diye özel bir devlet türü yoktur. Devlet vardır, İslam toplumlarının devleti vardır, hukukun üstünlüğü ve hukuka bağlılık kavramları değişik ifade ve kurumlar şeklinde belirli ölçülerde gerçekleştirilmiş ve meşruiyetin denetimi yapılmıştır ki bugünkü Anayasa düzeni ve kurumları da bundan pek farklı bir şey yapmamaktadırlar.

İslam’da ruhani bir sulta olmadığı gibi; ruhani kişiliklere dayalı bir idare şekli de bulunmamaktadır. Bu konuyu ileriki yazılarımızda daha geniş bir şekilde ele alacağız.

SORALIM ÖĞRENELİM

Sabah namazını imsaktan sonra hemen mi, yoksa gün ağarmaya yakın mı kılmalıyız? Ayrıca, kalkamadığımız durumlarda sabah namazını nasıl kılacağız?

Enise KIRAN/İZMİR

Sabah namazının vakti, tan yerinin ağarmaya başlamasından itibaren güneşin doğuşuna kadar olan zamandır. İmsak ile güneş vakti arasında kılınır. Uyuyakalan bir kimse, güneş bir veya iki mızrak boyu yükseldikten sonra kılamadığı sabah namazını kaza niyetiyle kılabileceği gibi, henüz üzerinden ikinci bir vakit geçmediği için kaza niyeti yapmadan da kılabilir.

Kur’an kursuna gidiyorum. Ádet gördüğüm zamanlarda kursa gidip Kur’an öğrenebilir miyim?

A.TİMUR/İSTANBUL

Ádet gören veya loğusa halinde bulunan Kur’an öğreticilerinin ve öğrencilerinin Kur’an-ı Kerim’e dokunmaları ve okumalarında bir sakınca yoktur. Çünkü bu bir zorunluluk halidir.

Latin harfleriyle Kur’an okumanın mahzuru var mıdır?

Akile GÜMÜŞ/ALMANYA

Bu soruya geçtiğimiz günlerde de cevap vermiştik. Kur’an-ı Kerim Arapça olduğuna göre, onun Arap alfabesiyle yazılıp okunması gayet tabiidir. Türkçemiz için kullanmakta olduğumuz yeni harflerde Arapça’daki bütün sesler bulunmadığından Kur’an-ı Kerim’i bu harflerle eksiksiz ve doğru olarak yazmak ve hatasız okumak zordur. Bu durum başka alfabeler için de söz konusudur. Her ne kadar özel işaretler kullanılsa da bu da bir eğitim gerektirir. Kaldı ki Kur’an-ı Kerim’i orijinal metninden kısa bir zamanda öğrenmek mümkündür ve çok da kolaydır.

"Velilik, peygamberlikten üstündür" diyenler var. Bu konuda ne dersiniz?

Ahmet DABAKÇI/ÇANKIRI

İslam’ın genel itikadi prensipleri çerçevesinde bu tür söylemler sapıklık olarak değerlendirilir. Hiçbir veli, peygamberden üstün bir mertebede görülemez. Ancak, peygamberlik ve velilik bir şahısta toplanırsa, onun veliliği nebiliğinden üstündür. Çünkü velilik Allah’la, nebilik ise dünyayla ilgilidir.

Namazların sadece farzını kılsak olur mu?

Tünay SEMALAR/ANKARA

İnsanlar farz namazları kılmakla yükümlüdür. Farzları kılmakla borcunu ödemiş olur. Ancak, sünnetler devamlı olarak terk edilmemelidir. Bu konuyu daha önceki yazılarımızda ifade etmiştik.
Yazının Devamını Oku

Teröre bir kere daha lanet

ANKARA, 22 Mayıs akşamı hain bir saldırıyla sarsıldı. Acımasız terör, kanlı yüzünü bu defa Anafartalar Çarşısı’nda gösterdi. Bu sinsi ve kalleşçe saldırı sonunda 6 masum insanımız hayatını kaybetti, 100’e yakın kişi de ağır ve hafif yaralı olarak hastanelerde tedaviye alındı. Yaralananlar arasında bir fuara katılmak üzere ülkemizde misafir olarak bulunan yabancı uyruklu insanlar da var.

Bu olay, lanet olası terörün, büyük şehirlerimizde yeniden kitlesel saldırılara yöneldiğini hepimize bu acı bilançoyla bir kere daha hatırlatmıştır. Nerede, hangi gün ve saatte nasıl bir pusuyla karşılaşacağımız belli değildir.

Bu, hepimiz için, ip üstünde yürümek gibi dikkat ve hassasiyet gerektiren bir durumdur. Etrafımıza bakınmakla kalmayıp, şüpheli gördüğümüz her durumu, her hareketi en yakınımızdaki güvenlik güçlerine bildirerek bu belaya karşı topyekûn bir mücadele ve kararlılık sergilemek durumundayız.

* * *

Teröre bir kere daha lanet!

Bu, insanlığın en eski belasıdır. İnsanlığın var oluşuyla beraber ortaya çıkmış ve tarih boyunca binlerce, milyonlarca masum insanın canına kıymıştır. Yeryüzünün ilk teröristi ise Adem Peygamber’in oğlu Kabil’dir. Haksız yere öldürülen her masum insanın günahı Kabil’e yazılmaktadır. Çünkü o, haksız öldürme yolunu açan ilk insandır.

Hz. Peygamber’in bu konudaki ifadesi aynen şöyledir:

"Yeryüzünde haksız yere herhangi bir insanı öldüren katilin günahının bir benzeri, Hz. Adem’in ilk oğluna (Kábil’e) gider. Çünkü o, haksız öldürme yolunu ilk açandır."

Herhangi bir kötülüğü ilk başlatanların durumu da bundan farklı değildir. Kötülüğün varlığı devam ettikçe, onu ilk başlatanın yüklendiği bedel de artarak devam edecektir.

Hz. Peygamber, terör ve kargaşa ortamını tarif ederken şu çarpıcı gerçeğe işaret eder:

"İnsanlar öyle günler görecek ki, katil niçin öldürdüğünü, maktul de niçin öldürüldüğünü bilemeyecek."

Katilin "neden öldürdüğü", maktulün "neden öldürüldüğü" sorularının cevapsız kalması, terörün belirgin özelliğidir. Katiller açısından "kimi, ne için" öldürdüklerinin önemi olmadığı gibi, kurbanlar açısından da "kim tarafından, niçin" öldürüldüklerinin cevabı olmayacaktır.

İyiliği ve kötülüğü temsil eden bu "Habil’ler ve Kabil’ler düzeni" insanlık durdukça duracak, kötülüğün silahı her zaman iyiliği vurmak için kullanılacaktır.

Burada "yaşama hakkı" diye bildiğimiz kutsal bir haktan söz etmemiz gerekir:

Yaratılanların en şereflisi olan insanın yaşama hakkı, Yüce Yaratıcı tarafından lütfedilmiş en kutsal temel haklardan biridir. Kur’an-ı Kerim’de bir kimseye hayat vermenin bütün insanlara hayat vermek; bir cana kıymanın da bütün insanları öldürmek gibi olduğu açıkça beyan edilmektedir.

Başkasının canına kıymak bir yana; her ne sebeple olursa olsun insanın kendi canına kıyması bile "cehennemlik suç"tur.

Yaşama hakkı, aynı zamanda bir ülkenin uygarlık düzeyini gösteren en önemli hukuki ve insani ölçüdür. Bu çerçeveden bakıldığında da yaşama hakkı, "İnsanın sağlıklı olarak doğması, bedensel bütünlüğünü sürdürmesi, insan olarak varlığının tabiat yasalarının zorunluluğundan başka hiçbir dünyevi yaptırım ile sınırlanmaması, etkilenmemesi, zarara uğratılmaması, yok edilmemesi" demektir. Bu hak her şeyden önce insanın öldürülmezliği ilkesine dayanır; kişinin beden bütünlüğünün doğal ölümüne kadar korunmasını öngörür.

* * *

Devlet ve birbirine karşı bireysel halkalarla sorumlu toplum; terör, her türlü dini, etnik ve ideolojik bağnazlıklara karşı insan denilen bu en mukaddes varlığı, yani bizatihi kendisini korumakla yükümlüdür. Bu da öncelikle vatandaşlık bilincine sahip olmayı; sonra da iyi bir vatandaş olmanın sorumluluğu içinde kendini her durumda görevli sayarak ailesine, çevresine, topluma ve devlet birimlerine yardımcı olma yükümlülüğünü gerektirir.

İyi ve sorumlu vatandaş olmanın asgari şartı, "nemelazımcılığı", "bana değmeyen yılan bin yaşasın" anlayışını aklımızdan ve vicdanımızdan kovarak, "Bu benim de, ailemin de başına gelebilir. O halde bu olupbitenler beni de yakından ilgilendiriyor. Bana değsin değmesin, yılana yaşama hakkı tanımamalıyım" noktasına gelebilmektir.

Anafartalar Çarşısı’nda hayatlarını kaybeden şehitlerimizi rahmetle anıyor, yaralılara acil şifalar diliyorum.

SORALIM  ÖĞRENELİM

Süt kardeşliğini açıklar mısınız?

Necati GÜRTEPE

Bir çocuk iki yaşına kadar annesinden başka bir kadının sütünü emerse o kadın onun süt annesi ve o kadının emzirdikleri de süt kardeşleri olurlar. Kur’an-ı Kerim’de bu konuda şöyle denilmektedir: "Sizi emziren süt anneleriniz de size haramdır." Süt kardeşliğinin oluşabilmesi için emen çocuk iki yaşını geçmemiş olmalıdır. İki yaşından sonraki emmelerin bir hükmü yoktur. Süt, ağız ve burundan mideye inmelidir. Sütün memeden verilmesi ile herhangi bir kaptan içirilmesi arasında bir fark yoktur. Önemli olan, her ne şekilde verilirse verilsin, sütün mideye inmesidir. Bir kimse, annesi ve kardeşleriyle evlenemeyeceği gibi, süt anne ve süt kardeşleriyle de evlenemez. Emenin kendisi, emzirenin soyuna; emzirenin kendisi ise emenin kendisine haramdır.

Bahçede köpek beslemenin bir sakıncası var mı?

Alev ŞİMŞEK/ANKARA

Bahçede köpek beslemenin bir sakıncası yoktur. Ancak, sağlık yönünden köpeğin bir veteriner tarafından zaman zaman kontrol edilmesinde yarar vardır.

Peygamberler de günah işleyebilir mi?

Emine ŞENLİK/MANİSA

Peygamberlerde bulunması gereken sıfatlardan birisi de "ismet" sıfatıdır ki günah işlemekten korunmuş demektir. Ancak, peygamberlerde "zelle" denilen ufak tefek hatalar, yani ihtiyatsız davranışlar zuhur edebilmiştir. Bu da beşer olmanın bir sonucudur. Mesela, Adem Peygamber’in yasaklanmış ağaçtan yemesi gibi.

Bir insanın, her işittiğine inanması ve bu konuda konuşması doğru mudur?

Mevlüt DİKBUDAK/ZONGULDAK

Bu konuda Peygamberimiz şöyle buyurur: "Kişiye, her duyduğunu konuşması, yalan olarak yeter. Kur’an’da da ’Fasik bir insan size bir haber getirirse onun doğruluğunu araştırın, yoksa bilmeden bir topluluğa sataşırsınız da sonra yaptığınıza pişman olursunuz’ der. İnsan, her duyduğu söze, doğruluğunu araştırmadan inanmamalı ve onu etrafa yaymamalıdır. Bu, dinimizin üzerinde durduğu önemli bir husustur.
Yazının Devamını Oku

Ayrışmada hayır yoktur!

GÜZEL ülkemizin son zamanlarda bir ayrışma ve kutuplaşma hareketinin içine çekilmekte olduğunu üzüntüyle seyrediyoruz. Herkesin kendi düdüğünü çaldığı bir ortamın içindeyiz. Etraf öylesine tozlu dumanlı ki, bu toz dumanın arasında doğrular eğrilere, iyiler kötülere karışıyor. Bu göz gözü görmez gidişin bir ucunda yönetenlerin oluşturduğu siyasi yapı, diğer ucunda memnuniyetsiz kitleler var.

Tez var, antitez var; ancak bu sağlıksız kutuplaşmadan bir sentez çıkmıyor. Karşılıklı bir dayatma ve inatlaşma havası içinde sonu belirsiz bir yere doğru sürükleniyoruz. Adeta savruluyoruz. Fikirler ve projeler üzerinde değil, semboller ve sloganlar hizasında derinleşen bir anaforun tam ortasındayız.

* * *

Toplumda, devletin temel ilkelerinin, özellikle de laikliğin, yönetilenler tarafından sorgulandığına dair yaygın bir inanç var. Bunu savunanlar, iktidar erkinin "din" temeli üzerinden siyaset yaptığına inanıyor ve buna karşı çıkıyorlar. Kimi iktidar sözcülerinin "laiklik yeniden tanımlanmalı" şeklindeki beyanları da buna tuz biber ekiyor. İktidar sözcüleri ise İslami yaşam tarzının kendilerinin bireysel tercihi olduğunu, bunu devlet yönetimine egemen kılmak gibi bir düşüncelerinin olmadığını vurguluyorlar. Bir taraf dindarlığı rejim karşıtlığı olarak yorumluyor, diğer taraf rejim ve laiklik yanlılığını dine ve dindara karşı bir hareket olarak konumlandırarak belki bundan siyasi bir rant elde etmeye çalışıyor.

Bu med-cezir arasında milyonlar meydanlara çıkıp tepkilerini dile getiriyorlar. Silahlı Kuvvetler bildirisi, Anayasa Mahkemesi kararı derken, Cumhurbaşkanlığı seçimi yapılamıyor; bunun karşı tepki olarak "dindar birinin cumhurbaşkanı olması hazmedilemiyor" sözcüğü neredeyse seçim sloganına dönüştürülüp toplumda derin bir ayrışma ve zıtlaşma havası meydana getiriliyor. Bir tarafta dindarlar, karşı tarafta laikler. Bu duruşu daha keskin ifadelerle adlandırıp olayı "dinli-dinsiz" boyutuna getiren kasıtlı davranışlar ve çıkarcı yaklaşımlar da var. Bunun sonunun nereye varacağını düşünmek bile ürperticidir!

Şunu peşinen ifade edelim ki; din, insan hayatının bir parçasıdır. Bireysel ve toplumsal yaşamımız açısından dinden vazgeçmek asla mümkün değildir. Din, bireyleri mukaddes duygu, ortak şuur ve vicdan etrafında birleştiren önemli bir faktördür. Ahlaki bir müessese olarak insanlara yön veren, içten kuşatan ve kucaklayan bir disiplindir. Din, anarşinin, haksızlığın, adaletsizliğin, zulmün, şiddetin, terörün, cehaletin düşmanıdır. Dini hisleri zayıflamış, manen çökmüş toplumların varlıklarını devam ettirebilmeleri mümkün değildir. Ancak, dini duyguların istismarı da oldukça tehlikeli sonuçlar doğuran bir vakıadır. Asırlar boyunca yüce milletimizin birleştirici, kaynaştırıcı ve hamleci gücü ve kaynağı olan dinimizi kavga aracı haline getirmek, milletimize yapılabilecek en büyük kötülüktür.

Devlet, milletine, sosyal, kültürel ve ekonomik imkánlar sunmak için vardır. İslam, hálá Türkiye’nin toplumsal omurgasını teşkil edecek kadar güçlü ve aktiftir. Türkiye Cumhuriyeti’nin resmi dini değildir ve olması da gerekmez. Ancak, halkın yüzde 99’u Müslüman olduğu için, devletin dinle ilgilenmesi ve vatandaşlarının dini ihtiyaçlarını yerine getirmelerine imkán hazırlaması gayet doğaldır ve demokratik bir haktır.

Laikliğe gelince; o devletin niteliklerinden biridir. Devlet laik olur, fakat insan ister inanır ister inanmaz. Bu tamamen insanın vicdani sorumluluğuna ait bir keyfiyettir. Bu bağlamda "laik-antilaik" ayrımı yapılamaz. Yani laiklik, dine inanma ve inanmama şeklinde algılanamaz. Dolayısıyla dine inanmayanlar laik, inananlar antilaik denilemez. Böyle bir ayırımın temeli yoktur, doğru da değildir. Laiklik devletin dinler karşısında nötr olmasıdır. Devlet, laiklik gereği vatandaşlar arasında "dinli", "dinsiz" ayrımı yapamaz. Kimse inanmaya ve ibadete zorlanamayacağı gibi, dini inanç ve ibadetlerinden dolayı da kınanıp suçlanamaz. Bu itibarla insanlarımızı inansın inanmasın, dini kuralları uygulasın uygulamasın "laik-antilaik" diye isimlendirip gruplandırmak yanlıştır ve Anayasa’ya aykırıdır.

* * *

Yakın geçmişte siyasi-ideolojik kutuplaşmalar ve mezhep çatışmalarıyla ülkemizi kaos ve kargaşa ortamına sürüklemek isteyen iç ve dış mihraklar, günümüzde de din ve laiklik üzerinden bu emellerine ulaşmak istiyorlar. Onların ürettiği hasmane ve yıkıcı kavramlarla toplumu germek ve devletimiz üzerinde oynanan oyunlara alet olmak, milletimizin geleceğine kurulan tuzaklara basmaktan öte bir anlam taşımamaktadır.

Din de, laiklik de, demokrasi de insan içindir, kendi mutluluğumuz içindir. Huzuru dinamitleyerek bundan çıkar umanlar, ancak umduklarıyla kalırlar.

Ne adına olursa olsun, huzurumuzu bozmaya kimsenin hakkı yoktur!

SORALIM ÖĞRENELİM

Turistik bir yörede olan kafemi kiraya vereceğim. Burada bira satılma ihtimali de var. Kiraya verebilir miyim?

Özden TARAKCIOĞLU/İZMİR

Buranın işletme sorumluluğu kiracınıza ait olacağından kiraya vermenizde bir sakınca yoktur.

Latin harfleriyle yazılmış Kur’an’ı okuyorum. Kimileri bunu yanlış buluyor. Siz ne diyorsunuz?

Ayşe ÖZDEN/İSTANBUL

Latin harfleriyle Arapça kelimeleri yerli yerince telaffuz etmek zordur. Örneğin; Salim’in sin’i, Sadık’ın sad’ı, Müsellesin peltek sa’sını birbirinden ayırt etmek mümkün değildir. Her birinin ayrı manası vardır. Bazı Latin harfleriyle basılmış mushaflarda bu ve benzeri harfler için işaretler konulmuştur. Ancak yine de harfleri mahrecinden çıkararak okumak pek kolay olmamaktadır. Kur’an-ı Kerim’i orijinal metninden öğrenmek zor değildir. Harfleri tanıyıp birbirine vurmayı öğrendikten sonra 10-15 gün gibi kısa zaman içerisinde Kur’an’ı okuyabilirsiniz. Ancak, önemli olan niyettir. Bundan da elbet bir sevap hasıl olacaktır.

Bir tasavvuf ehli, iki türlü Kur’an var diyor. Bu ne demektir?

Ahmet DİZDAROĞLU/UŞAK

Mutasavvıflar, "tedvin-i Kur’an", "tekvin-i Kur’an" olmak üzere iki çeşit Kur’an olduğunu ileri sürerler. Tedvin-i Kur’an, yazılı olan Kur’an’dır. Tekvin-i Kur’an ise varlıklar álemi, yani káinattır. Kur’an, káinat kitabını açıklamak üzere gönderilmiş ilahi bir mesajdır. Kur’an-ı Kerim’e gösterdiğimiz saygıyı Káinat Kitabı’na da göstermemiz, Allah’ın emaneti olan varlıkları sevmemiz ve korumamız gerekmektedir.

Diş kanaması abdesti bozar mı?

Agah MERDAN/ESKİŞEHİR

Hanefi’ye göre bozar, Şafii’ye göre bozmaz. Bu iki içtihat arasında farklılık olduğundan, kişinin abdest alması daha isabetli olur.
Yazının Devamını Oku

Vakıf ruhu üzerine

İÇİNDE bulunduğumuz hafta "Vakıflar Haftası"dır. Ülkemizde yakın zamana kadar 3-9 Aralık tarihlerinde kutlanan Vakıflar Haftası, 2001 yılından itibaren mayıs ayının ikinci haftası olarak değiştirilmiş ve o tarihten itibaren de bu şekilde kutlanmaya başlanmıştır. Vakıf, kişinin maliki ve sahibi bulunduğu serveti, Allah rızası için hayırlı ve faydalı yüksek bir gaye uğrunda harcamak üzere kendi mülkiyetinden çıkarıp, hedeflenen amacın kullanımına sunması demektir. Vakıf müessesesi, İslam medeniyetinin ruhundan fışkıran ve bugünkü modern toplumun içinde de önemli yere sahip iftihar duyduğumuz kuruluşlardan birisidir.

Bazı yabancı yazarların iddia ettikleri gibi vakıflar, "Batı dünyasındaki kilise emlakının Ortadoğu diyarındaki karşılığı" olan eserler değildir. Ayrı ve müstakil birer kuruluş olan vakıflar, hem hukuki statüleri ve hem de hizmet sahaları itibarıyla "kendilerine özgü" müesseselerdir.

* * *

Tarihi kökeni Asr-ı Saadet ve sahabe devrinde yapılan infak (harcama) ve hayrata kadar uzanan bu müesseseler, zaman içinde "kanadı kırık kuşların tedavisi"ni de içine alan geniş bir "hamiyet" açılımı çerçevesinde yaptıkları bireysel ve toplumsal hizmetlerle takdir toplamış, kabul görmüşlerdir.

İslam tarihinde ilk vakıf örneklerini Hz. Peygamber’in uygulamalarında görüyoruz. Çünkü O, "Hayırlı mal, Allah yolunda harcanan maldır" buyurmuş, daha Mekke’den Medine’ye gelir gelmez, Neccaroğulları’ndan bir arsa satın alarak üzerine mescit yapılmasını sağlamıştır. Ayrıca, Hicret’in üçüncü yılında kendisine ait yedi parça hurma bahçesini vakfedip, gelirini İslami faaliyetlere tahsis etmiştir. Fedek’teki hurmalığını erzak ve parası tükenen yolculara, Hayber’deki hurma bahçesini de üçe taksim ederek ikisini Ehl-i İslam’a, bir kısmını Ehl-i Beyt’ine, bundan bir şey artarsa onu da fakir muhacirlere bırakmıştır.

Başlangıcından beri dayanışmacı ve fedakárlık sever bir toplum olan Müslüman Türklerin, İslam dini ile şereflendikten sonra Batı Türkistan’da, İran’da, Balkanlar’da vs. vakfiyeler kurdukları görülmektedir. Devlet büyükleri ve hükümdar ailesine mensup kişiler de kendi servetlerinden yaptıkları temliklerle vakıflar kurmuşlardır. Osmanlılar döneminde hanedan mensuplarının kurdukları vakıflar, önemli bir rakama ulaşmıştır. Hatta o kadar ki, bu gruba dahil vakıfların yönetimi "Sadarat Nezareti" denilen merkezi bir yönetim tarafından sağlanmıştır.

Yöneticilik ve teşkilatçılık kabiliyetleri bütün dünyaca bilinen Türkler, yeteneklerini bu konuda da göstermişler; menkul malların ve parasal servetlerin de vakfedilmesi konusunda yeni bir uygulama getirmişlerdir. Onaltıncı asırda Şeyhülislam Ebussuud Efendi’nin bu uygulamayı kabul etmesiyle birlikte, Anadolu ve Balkanlar’da para vakıflarının yoğunlukla arttığı görülmüştür. Bu uygulamalara paralel olarak yetimlere ait mal ve servetlerin korunması ve işletilmesi hizmetlerinin arttığı görülmektedir. Son asırda Osmanlı yönetimi döneminde bazı illerde "Emval-i Eytam" müdüriyetleri kurulmuştur.

Ne yazık ki "inhitat" (gerileme) devriyle birlikte, vakfın ruhuna zarar veren bazı sevimsiz uygulamalar da olmuş, vakıf üzerinde suiistimallerin yapıldığı görülmüştür. Şüphesiz, bunlar vakfın meselesi değil, insanın problemleriyle ilintilidir. Bugün olduğu gibi dün de devlet ve millet malına zarar verenler, vakıf gayrimenkulleri zimmetine geçirmek isteyenler, mallarının daha çok evlatlarının ellerinde kalmasını sağlamaya çalışanlar, içinde yaşadığı cemiyetten çok şahsi ve ailevi menfaatlerini düşünenler olmuştur. Fakat her şeye rağmen vakıf geleneği, vakıf şuuru milletimizin ruhunda hiç sönmemiştir.

Eskiden ecdat, cami, medrese, han-hamam, sebil, kervansaray, köprü, yol, su kemeri, çeşme ve kabristan gibi hayri eserler vakfettiği gibi; bunları ayakta tutacak, ihtiyaçlarını karşılayacak hizmetli ve görevlilerini barındıracak eserler de bırakmışlardır. Günümüzde daha çok, doğrudan insana hizmet götüren okul, yurt, pansiyon ve diğer ihtiyaçları karşılamaya yönelik vakıflar kurulmaktadır. Esasen, günümüzün ihtiyaçları da bu merkezdedir.

Müslüman Türk toplumunun vakıf ve hayır hizmetleri konusunda, başka ülke ve toplumlarla kıyaslanamayacak bir gönül zenginliğine sahip olduğunu rahatlıkla ifade edebiliriz. Vakıflar Genel Müdürlüğü arşivlerinde bulunan 26 bin civarında vakfiye metni bunun açık delilidir. Elbette bunun istisnaları da mevcut olabilir. Denetleme hizmetleriyle olayın suiistimali önlenmeli; fakat Müslüman halkımızın ruhunda saklı olan "eser bırakma, hayrat yapma, vakıf kurma" yönelişi kırılmamalıdır. Uygun olan; finans kaynağı güçlü vakıfların gelişmesidir.

* * *

Vakıflar Genel Müdürlüğümüzün envanterine kayıtlı 300 binden fazla vakıf eser ve abidesi mevcuttur. Yurtdışında da pek çok Türk vakıf eserlerinin mevcut olduğu bilinmektedir. Bu eserlerin büyük bir kısmı onarılmış olsa da, bir kısmı boynu bükük bir vaziyette kendilerine ulaşacak eli beklemektedir. Vakıflar Genel Müdürlüğü’nün bu konuda takdir gören gayretlerinin yurtdışındaki eserlerimizi de kucaklayacak bir genişliğe ulaşmasını diliyoruz.

Günümüzde devletin ekonomik hayattan çekilmesinin öngörüldüğü dikkate alındığında; sosyo-kültürel hizmetlerin büyük bir bölümünün vakıflarca yerine getirilmesi söz konusudur. Batılı ülkelerde ve özellikle de ABD’de "Foundation" denilen kuruluşların bu konuda bir hayli etkin oldukları görülmektedir.

Ülkemizde de bu tarzda hizmet veren vakıfların sahiplerini şükran ve minnetle anıyoruz. Vakıf Haftamız kutlu olsun.

SORALIM ÖĞRENELİM

Ádet günlerim bazen düzensiz bir şekilde devam ediyor ve uzuyor. Bu durumda ibadetimi nasıl yapabilirim?

Ayşe/İZMİR

Ádet halinin en azı üç gün, yani 72 saattir. En çoğu ise 10 gün, yani 240 saattir. Üç günden az süren hal ile 10 günden fazla devam eden kanama hali özür sayılmaktadır. Bu durumda olan bayanlar her namaz vakti için abdest almalı ve bu abdestle namazını kılmalıdır. Ayrıca orucunu da tutmalıdır.

56 yaşında bir bayanım. Menopoz dönemini geçirmeme rağmen kanama oluyor. Bu durumda ibadetimi yapabilir miyim?

Nihal/ANKARA

Ádet hali genellikle 55 yaşında sona erer. 55 yaşından sonra gelen kan hayız kanı değildir, özür kanıdır. Her namaz vakti için abdest alarak namazınızı kılabilirsiniz. Ayrıca orucunuzu da tutabilirsiniz.

Her Arapça bilen kişi alim midir? Onun her söylediğine itibar edilir mi? Fetvası geçerli midir?

Hüsnü BAŞKAN/MALATYA

Her Arapça bilen ve konuşan alim olsaydı bütün Araplar alim olurdu. Alim, şüphesiz Arap dil ve edebiyatına hákim olmakla birlikte, dini bilgileri ana kaynaklara inerek elde edebilme yeterliliğine sahip olan kişidir. Arapça bilmediği halde aynı bilgilere tercümelerden ulaşabilen, dini malumat sahibi olan kimseler de vardır; bunlar da takdirle karşılanır. Ancak, kaynaklara inebilmek için Arap dil ve edebiyatını iyi bilmek gereklidir. Çünkü, Kur’an Arap dilinde gönderilmiştir. Kur’ani ilimlerle ilgili kaynaklar da Arapçadır.

Bazen aklımdan birisi geçiyor, peşinden telefon ediyor. Veya aniden çıkıp geliyor. Bu hali nasıl yorumlayabiliriz?

Ali MÜŞTAKOĞLU/MANİSA

Buna hissi kablel vuku (olmadan önce bir şeyi hissetmek) denir. Hemen birçok insanda bu hal mevcuttur. Buna telepati de denilmektedir. Bunu bir keramet saymak doğru değildir.
Yazının Devamını Oku

Kavramlara kahır yüklemek

YÜZ binlerce kişinin oluşturduğu büyük kalabalıklar 14 Nisan’da Tandoğan’da, 29 Nisan’da Çağlayan Meydanı’nda toplanarak cumhuriyet, laiklik ve demokrasi adına kaygılarını ve tepkilerini dile getirdiler. Türkiye’nin bugüne kadar görmediği kalabalıklardı. Bir disiplin içinde toplandılar ve yine aynı disiplin içinde olaysız bir şekilde dağılarak evlerine döndüler. Bu demokrasimiz açısından sevindirici ve umut verici bir gelişmedir. Bir İslam büyüğü der ki: "Halkın dili, hakkın kalemidir. Halk ne söylerse Allah öyle yazar."

* * *

Ancak, her iki mitingde atılan bazı sloganların ve kullanılan kavramların ülkemizde büyük ve inanmış bir kitleyi incittiğini, bazı grupların değirmenine su taşımaktan başka bir işe yaramadığını söylemeden geçemeyeceğiz. Bu yapılırken, üstüne "kahır" ve "lanet" yüklenen bazı kavramların, kendilerini Müslüman ya da dindar sayan insanlar üzerindeki kırıcı etkisi hesaplanamamıştır. Bunda kasıt aramak elbette doğru değildir. Ama bilinmeden bile yapılmış olsa etkileri hafife alınamaz.

Bu konuda okuyucularımızdan çok da sorular aldık. Özetle şöyle diyorlardı: "Biz şeriat ve ümmet sözcüklerine inanç ve inançlı topluluk anlamlarını yüklerken, onlar başka anlamlar yüklüyorlar. Bunun doğrusu nedir? Biz, bir Müslüman olarak bu sözcüklere veya kavramlara nasıl yaklaşmalıyız?" İşte biz de bugünkü yazımızda bu soruların cevabını kısaca vermeye çalışacağız.

Önce "şeriat" kavramı üzerinde duralım. Şeriat, Arapça kökenli bir sözcüktür. "Metot, ádet, insanı bir ırmağa, su içilecek kaynağa ulaştıran yol" anlamındadır. İslam dinindeki terimsel anlamı, bir yönüyle "ilahi emir ve yasaklar toplamı" veya başka bir ifadeyle "dinin insan eylemlerine ilişkin hükümlerinin bütünü"dür: "Sonra seni bu işte apaçık bir şeriat sahibi kıldık. Sen ona uy. Hakkı bilmeyenlerin heva ve heveslerine uyma" (Casiye, 45/18). Diğer yönüyle ise Maide Suresi 48. ayetteki "Sizden her biriniz için bir şir’a (şeriat) ve minhac (yöntem) belirledik. Allah isteseydi hepinizi tek bir ümmet yapardı" ifadesinde olduğu gibi her peygambere ve millete ait özel hükümlerdir. Elmalılı Hamdi Yazır bu konuda şöyle diyor:

"Zamanların, mekánların ve şartların değişmesiyle değişebilen, her peygambere ve millete ait özel hükümlere şir’a (şeriat) denir ve bunlar dinin aslından değildir. Daima sabit, açık ve sürekli olan kurallara ise minhac (temel usul ve yöntem) denir ki bunlar da dinin temelidir. İman esasları gibi bütün peygamberlerde ortak olan ve ittifak edilenler minhacdır. Kur’an ayetlerinin bir kısmı peygamberlerin ayrıldıkları noktaları, bir kısmı da birleştikleri hususları ortaya koyar."

Lügat anlamındaki şeriat, canlıları hayat kaynağı olan suya götürürken, dini anlamda şeriat insanları ilahi hakikate bağlamaktır. Bu konuda Garaudy’nin şu tespiti çok yerindedir: "Problem, suyun kaynağına sadık kalmak yerine, eskilerin kendi zamanlarında kaynağa ulaşmak için kullandıkları yola yordama sadık kalmaktan kaynaklanmaktadır. Oysa ki bugün dün değildir." Ayrıca Garaudy şöyle diyor: "Şeriat, kokmuş su çekmek için gidilen durgun bir su birikintisi değildir. Böyle bir şey yeni susuzlara yalan söylemek olurdu. Şeriat, pırıl pırıl parıldayan ve akarken kıyılarını verimli kılan güzel bir nehirdir. Şeriatın gerçek anlamda uygulanmasının tembel bir lafızcılıkla hiçbir ilgisi yoktur. Gerçek bir uygulama, Kur’an ya da sünnetin koymuş olduğu her hükmün gerisinde, onun varlık nedeninin, onu hazırlayan ilkenin, uygulanmış olduğu tarihi şartların yeniden bulunmasını gerektirir."

Din, sabittir, değişmez ve evrenseldir; şeriat ise dinamiktir. Yani değişkendir. Fıkıh ile şeriatı birbirinden ayırmak lazımdır. O halde, ister laiklik açısından, ister din açısından bakalım; bu ince ayrıntıyı herkesin fark edemeyeceğini düşünerek ağızdan çıkacak sözlere dikkat edilmesi gerekir.

* * *

"Ümmet" kavramına gelince: Terimsel olarak "kendi iradeleriyle veya bir zorunluluk neticesinde aynı yerde, aynı zamanda veya aynı dine tabi olma neticesinde bir arada yaşayan insan topluluğu"dur. Günümüzde bir bayrak ve bir buyruk altında toplanma anlamına gelen "millet" kavramı için de kullanılmıştır.

Bugün ümmetçiliğe karşı çıkanlar, aslında siyasi anlamda kullanımına karşı çıkmaktadırlar ki bu da halifeliktir. Ümmetçilik kavramına karşı çıkılırken de "Müslüman dinine mensup olan topluluk" anlamı kastedilmemelidir.

Asıl sorun; dinini yaşamaktan başka bir amaç gütmeyen "mütedeyyin insan" ile dini her türlü çıkarı için alet edenleri birbirinden ayıramayışımızdan kaynaklanmaktadır. Toplumun da, rejimin de sağlığı açısından bu ayrımlara çok dikkat etmemiz, kelimeleri ve kavramları yerli yerinde kullanmamız gerekir.

Birbirimize tahammül etmeyi artık öğrenmeliyiz!

SORALIM ÖĞRENELİM

27.4.2007 tarihli yazınızda Tevbe Suresi 6’ya yer vermişsiniz. 5’inci ayeti yazmamışsınız. O ayette şöyle deniliyor: "Haram aylar çıkınca bu Allah’a ortak koşanları artık bulduğunuz yerde öldürün. Onları yakalayıp hapsedin ve her gözetleme yerine oturup onları gözetleyin. Eğer tevbe ederler, namaz kılıp zekát verirlerse kendilerini serbest bırakın. Şüphesiz Allah çok bağışlayıcı, çok merhamet edicidir." Bu ayete dayanarak radikaller, ateistleri veya Allah’a ortak koşanları öldürmenin gerektiğini söylüyorlar. Ne dersiniz?

Aydın ÇALIK

Tevbe Suresi incelendiğinde şu gerçeği görürüz: Toplumsal düzenin korunmasında anlaşma ve sözleşmeler önemli bir yer tutmaktadır. Kur’an, insanın gerek Yüce Yaratıcı’ya verdiği sözler, gerekse başkalarıyla yaptığı anlaşmada ahde vefa göstermesini emretmekte ve bunu önemli bir ilke saymaktadır. Hz. Peygamber, Mekke putperestleriyle yaptığı anlaşmalarda ve verdiği sözlerde daima durmuş, onlar sözlerini ihlal etmedikçe herhangi bir yaptırım uygulamamıştır. Putperestlerin anlaşma hükümlerini sinsice ihlal etmeleri ve ihanet içinde bulunmaları karşısında Hz. Peygamber bu anlaşmaları bozmuş, özellikle Tebuk Seferi’nde yaşanan birçok olay nedeniyle onlara ültimatom niteliğinde ayetler inmiştir. Bu ayetlerde yine de aman dileyen putperestlere dokunulmaması, onlara Allah’ın kelamını dinleyip doğru yolu bulmaları için fırsat verilmesi istenmiştir.

İslam, durup dururken insanları öldürmeyi, masum insanların canına kıymayı hiçbir zaman tasvip etmemiştir. Savaşı da hoş karşılamamıştır. İslam tarihi incelendiğinde bu gerçeği görmek mümkündür. Kur’an meallerinden ve tefsirlerden Tevbe Suresi’ni dikkatli bir şekilde okuyup bunu bir bütünlük içerisinde anlayıp değerlendirdiğinizde bu hakikati siz de göreceksiniz.

Bir yakınıma büyü yaptırılmasından kuşkulanıyorum. Bunu araştırmak, varsa bozdurmak günah mıdır?

D.Ş.

Büyü yaptığını veya büyü bozduğunu söyleyip insanları sömürenler var. Bunlara inanmayın ve iltifat etmeyin. Dua edin ve Yüce Allah’a sığının.
Yazının Devamını Oku

Malatya'daki vahşet üzerine

GEÇEN hafta Malatya’da meydana üç Hıristiyanlık müntesibine karşı girişilen vahşet, bu ülkede aklıselim ve vicdan sahibi herkesi derinden sarsmış ve utandırmıştır. Ülkemizin bu tür olaylarla anılması, büyük çoğunluğu Müslüman olan toplumumuz açısından irdelenmesi ve üzerinde uzun uzun düşünülmesi gereken bir durumdur. Bu olay, Müslüman imajına gölge düşürmekle kalmamış, ülkemizi dış dünya önünde izahı ve savunulması zor bir görüntüyle baş başa bırakmıştır.

Oysa, yüce dinimiz İslamiyet hoşgörü, müsamaha ve tolerans dinidir. İnancımıza göre her insan Allah’ın kuludur ve hangi ırka ve inanca sahip olurlarsa olsunlar bütün insanlar büyük bir ailenin fertleri gibidir. Müslümanların gayrimüslimlerle ilişkilerinde asıl olan sulh halidir, barıştır. İslam; bir insanın sadece Müslüman olmadığı veya başka bir din mensubu olduğu için öldürülmesini asla caiz görmez. İnsanlığı olgunluk ve güzel ahlak seviyesine ulaştırmayı hedefleyen bir dinde kaba kuvvetin ve ilkelliğin yeri yoktur.

* * *

İlahi vahiy bağlarıyla bağlı olduğumuz semavi din mensupları bir tarafa, müşrik putperestlerle ilişkilerimiz konusunda bile Kur’an bize şu altın tavsiyede bulunuyor:

"...Ve eğer müşriklerden biri sana sığınmak isterse, ona eman ver ki, Allah’ın kelamını işitsin. Sonra da güven içinde bulunacağı yere kadar onu ulaştır." (Tevbe, 6)

Bu eşsiz tavsiyenin Müslümanlarca uygulanmasından dolayıdır ki, başka ülkelerde ırk, din ve siyasi düşünceleri sebebiyle zulme uğrayanlar; Müslüman ülkelere sığınmışlardır. Bu gerçeğe en bariz örnek; 15. yüzyılda İspanya Kralı Ferdinand’ın Yahudileri toptan yok etmeye başlaması üzerine II. Bayezid’in onu kınayıp Yahudileri Türkiye’ye getirerek kurtarması olayıdır.

Allah dileseydi hiç şüphesiz, herkes hidayette olurdu. Ama öyle dilememiştir. O istedi ki, dileyen hidayeti seçsin; mutluluğu kendisi hak etsin, dileyen dalaleti seçsin; cezayı kendisi hak etsin. Nitekim, Kur’an'da şöyle buyurulur:

"(Ey Muhammed) De ki; Hak Rabbınızdan gelmiştir. İsteyen inansın; isteyen inkár etsin." (Kehf, 29)

"Sizin dininiz size, benim ki de banadır." (Kafirun, 6)

"Rabbın istemiş olsaydı, yeryüzündeki insanların hepsi toptan imana gelirdi. (Hal böyle olunca) insanları iman etsin diye sen mi zorlayacaksın?" (En’am, 108)

"O halde (Resulüm), öğüt ver. Çünkü sen ancak öğüt vericisin. Onların üzerinde bir zorba değilsin." (Gaşiye, 21-11)

Hz. Peygamber’in davetinde asla zorlayıcı bir din telkini söz konusu değildir. Meallerini verdiğimiz ayetlerden de anlıyoruz ki; Yüce Allah, insanlığı din ve inanç konusunda hür bırakmıştır. İlahi takdir gereği insanlar arasında ihtilaflar daima var olacaktır. Binaenaleyh, vicdanları baskı altında tutmak ve inanıp inanmama hürriyetini engellemek bir yana, İslam; bu hürriyetin gelişmesine mani olup onu güç durumda bırakanlara şiddetle muhalefet etmiştir.

Hz. Peygamber’in gayrimüslim unsurlara resmen tanıdığı hoşgörü ve tolerans, 47 maddeden oluşan Medine Antlaşması (Medine Vesikası) ile tarihe geçmiştir. İlahi emre tabi olarak, başta Hz. Peygamber olmak üzere, her Müslüman, herkese, inanç farkı gözetmeksizin saygılı davranmış, hak ve hukuktan ayrılmamıştır. Hz. Peygamber, Ehl-i Kitap'ın ölülerine bile değer verirdi. Onların cenazeleri geçiyorken hürmeten ayağa kalkmıştır.

Tarih boyunca İslam’ın diğer din mensuplarına gösterdiği hoşgörü ve dini serbesti gerçeğini birçok Batılı ilim adamı da kabul etmektedir. Bunlardan birincisi olan S.Arnold Toynbee bu konuda şöyle demektedir:

* * *

"Müslümanlar, Hıristiyanlara sadece İslam’ı tebliğ etmişlerdir. Ama gel gör ki, Hıristiyanlar pek eskilerden beri, kendi dinlerinden hatta kendi mezheplerinden olmayanları demir ve ateşle yok etmektedirler. Hiç şüpheniz olmasın, şayet Batı'nın Hıristiyanları Araplar ve Türklerin yerine Asya’da hákim olsalardı, bugün Yunan kilisesinin hiçbir kalıntısına tesadüf edemezdik. İslam’ın Hıristiyanlığa gösterdiği hoşgörüye Batı'nın Hıristiyanları hiç sahip olmamışlardır."
(La Religion ve Par un Historien, p.208)

Fatih’in Sırplara tanıdığı din hürriyeti ile bugün bile İstanbul’daki kiliselerin varlığı, onun müsamahasının canlı şahitleridir. Peki, ne oluyor ve kim kendini hangi inanç adına görevli sayıyor da, sırf başka bir inanca mensup oldukları için üç masum insanı boğazlama hakkını kendinde görebiliyor?

İnancın bıçakla, kanla ifade edildiği bir eylem Müslüman'ın eylemi olamaz! Dini bilgisi ve inancı sağlam olan insanların, misyonerlik faaliyetlerinden korkacak, çekinecek bir yanı da olmaması gerekir. Mücadelemizi ancak fikir planında yapabiliriz. Seçmemiz gerekenyol budur.

SORALIM ÖĞRENELİM

Eski hocalardan biri, siyah köpeğin şeytan olduğu, mutlaka öldürülmesi gerektiği yönünde bir hadis bulunduğunu söyledi. Bu doğru mu?

Dursun ŞEN/ERZURUM

Kur’an, hiçbir istisna yapmadan bütün hayvanları tıpkı insanlar gibi sosyolojik kurallara tabi birer ümmet (toplum) saymaktadır. Ayrıca, onların da Allah’ın huzuruna toplanacaklarını, yani ölümden sonraki hayatta var olacaklarını En’am Suresi 38’de ifade etmektedir. Hal böyle iken, şu veya bu renkte olan köpeği şeytan sayıp bunu da bir hadise dayandırmak asla kabul edilemez.

Yaşlı ve kilolu bir kadınım. Abdest alırken ayaklarımı yıkamakta zorluk çekiyorum. Çıplak ayağa mesh verebilir miyim?

Memnune GÜNGÖR/ERZURUM

Ayağınızı suyun altına tutmanız yeterlidir. Elinizle ovmanız gerekmez. Bu bir sünnettir zaten.

Rüyada elde ettiğimiz bilgiler doğru bilgiler midir?

Ahmet KAÇAR/MANİSA

Rüyada ruh, bedenden tamamen ayrılmaz. Beden, kapalı bir kafes gibi ruhu sarmalar, ruhun görüş açısını engeller. Uyku halinde ise bedenin etkisinden nispeten kurtulur. Ruhun görüş açısına gerilen perdeler kalkınca ruh bedene gizli kalan álemlere uzanır. Böylece, bir kısım bilgiler sahih veya rahmani tabir edilen rüyalarla elde edilebilir. Bazı rüyalar da yoruma muhtaçtır.

Sürekli olarak idrar kaçırıyorum. Bazen imamlık yapmam isteniyor. Yaparsam bir sorumluluğum olur mu?

Ali MİHRİ/İSTANBUL

İstekleri dışında kendilerinden devamlı olarak abdesti bozan şeyler çıkan kimseler özürlü sayılırlar. Siz de bu gruba dahilsiniz. Özürlü kimselerin özürlü olmayanlara imamlık yapmaları caiz değildir.
Yazının Devamını Oku