İnsana suç işleten kimdir?

<B>‘‘İNSANA suç işleten kendisi midir, toplum mu?’’<br><br></B>13 yaşında bir okurum soruyor. Okulda tartışacaklarmış. Fakat maalesef faks elime geçtiğinde çoktan tartışmışlardı.

Ama olsun. Benim ve sizin için gecikmiş bir durum yok.

Yalnız önce kendi kendime tartışmak istediğim bir başka husus var. Okurum diyor ki: ‘‘Benim grubuma ‘kendisidir' çıktı.’’

Çıkmış. Yani öğrenci kendisi seçemiyor. Kurada çıkıyor neyi savunacağı. Aksine inanıyorsa ne olacak? İnsan inanmadığı bir fikri nasıl savunur?

Okul günleri geldi aklıma. Bizde de olurdu böyle münazaralar, yine kura çekilirdi böyle. Bir şey değişmemiş. Demek eğitimcilerin var bir bildiği. Yanlışın sittin sene sürecek hali yok ya.

Esnek olmayı, çok yönlü düşünmeyi, karşıdan da bakabilmeyi öğretmek belki de amaç.

Böylece Amerika’yı yeniden keşfettikten sonra esas konuya geçebilirm.

***

Hakikaten kimdir insana suç işleten?

Vallahi daha önce hiç düşünmemiştim. Sen gazete köşelerinde yazı yazmaya kalk ve böyle önemli bir konuyu hiç düşünmemiş ol. 13 yaşındaki çocuklar bile çatır çatır tartışırken hem de. Derhal telafi etmeliyim.

Bu konu biraz tavuk-yumurta hikáyesine benziyor. Yumurta deyince... Geçen gün de yumurtlamıştım, her insanın içinde gerektiğinde ortaya çıkan çeşitli canavarların yaşadığına inanıyorum. Bilim adamları ‘‘suç geni’’ falan diyorlardır herhalde ona.

Diyeceğim, her birimiz potansiyel suçluyuz. Fakat bir tetikleyici gerekiyor. İşte o da, yani tetikçi, toplum oluyor.

‘‘Toplum kim?’’ diye merak edenler olabilir.

Dayakçı kocanız, cadoloz görümceniz, dırdırcı karınız, çamaşırlarınızın üzerine halı silkeleyen üst kat komşunuz, Fener'e küfreden arkadaşınız, tacizci patronunuz... Bunların topu toplumdur.

‘‘Ölende mi öldürende mi?’’ derler.

Bu ne demektir?

Ölen kaşınmıştır, öldüren zıvanadan çıkmıştır. Sebep olan kebap olmuştur neticede.

Fakat bir yandan da ortada fol yok yumurta yokken suç işlemek için yanıp tutuşanlar vardır ki bunlara hangi çılgın zincir vuracakmış şaşarım.

Netice olarak bu konu da ‘‘Bırakın dağınık kalsın’’ denecek konulardandır.

***

Sevgili küçük okurum,

Gördüğün gibi, faksının elime geç geçmesi isabet olmuş. Bu yazdıklarımı fikir diye benimseyip rakiplerinin karşısına çıksaydın maazallah... Allah'ın sevgili kuluymuşsun yavrucuğum.


MIŞ-MUŞ


Baykal, ‘‘CHP merkez parti olacak’’ demiş.

Zaten parti mi kaldı, yelpazenin tamamı emrinizde.

*

Menopoz tat alma duyusunu da bozuyormuş.

Başka? En iyisi sokakları afişlerle donatmak: ‘‘Menopozu gör, öl.’’

*

Irak'ta işler iyi gitmiyormuş.

Atın bi bomba daha!

*

Eurovision'da, özel bir bilgisayar programında Sertab 15. olmuş.

Ne bu şimdi, ultrasonda çocuğun cinsiyetini öğrenmek gibi?

*

Tamer Karadağlı, Tarık Akan, Cüneyt Arkın ve Kadir İnanır için ‘‘Ben sadece popülerim, onlar efsane’’ demiş.

Kadir İnanır alınır şimdi buna, ‘‘Vay o gerçek de biz hayal miyiz?’’ diye.
X

Ne çıkarsa bahtımıza

HAFTA sonu parklar, vapurlar, otobüsler onlarla kaynıyor.<br><br>Sınırlara gidin bakın... İki yüzü gidiyor, beş yüzü geliyor. Neredeyse her evde, hatta devlet büyüklerinin evinde bile varlar.

Gizlisi saklısı kalmadı.

Neredeyse her sokakta bir "şirket".

"Bana bir kadın lazım"
diyorsunuz sadece. Geriye seçmek kalıyor. Gürcü mü istersiniz, Azeri mi, Türkmen mi, Bulgar mı...

Evet, onlara ihtiyacımız var.

Çünkü artık bütün anneler çalışıyor.

Çünkü ömürler uzadı, herkesin bir yaşlısı var.

Bir yardımcı şart.

Ama bizden birisi olamıyor o yardımcı.

Neden?

Ya çalışmayı sevmiyoruz... (Bakınız geçim kaynağı olarak çöpçatan programlarında koca arayan kadınlar.)

Yahut kimsenin işe ihtiyacı yok!

Ya da o hikáye doğru. Hani garson kahveyi dökünce Atatürk’ün yabancı konuklarına, "Bu millete bir tek hizmet etmeyi öğretemedim" dediği anlatılır ya...

Neyse... Neticede "ötekiler"e muhtacız.

Madem öyle...

Yani madem kendiliğinden bir sektör oluştu...

Madem hayatımızda bu insanlar...

Bu işe bir düzenleme getirilmeli.

Artık "kaçak" olmamalı hiçbiri.

O şirketler denetlenmeli.

Evimize aldığımız...

Aynı sofraya oturduğumuz...

Aynı banyoyu kullandığımız...

En sevdiklerimizi emanet ettiğimiz insanların, en azından bir sağlık raporu olmalı elimizde.

Neyle karşılaşacağımızı bilmeden alıp eve götürüyoruz.

Ne çıkarsa bahtımıza!

Yok eğer olmayacaksa...

Yani bu insanlar sonsuza kadar "çaktırmadan" çalışacaklarsa...

Bir yanımızla hep tedirgin olacaksak...

Kendi içimizde bir çare üretmeliyiz artık bu soruna.

Bir "açık" var...

Türkmenistan, Gürcistan, Moldova farkında bunun, bizimkiler değil!

Ne tuhaf!

Oysa okullar bile açılabilir.

Kurs hiç olmazsa...

Genç kızlar, genç hatta orta yaşlı kadınlar, bebek, hasta, yaşlı bakımı konusunda eğitilebilirler.

Benim gördüğüm kadarıyla overlokçudan çok "bakıcı"ya ihtiyaç var artık bu memlekette.

Evet, bir açık var ama maalesef bir müteşebbis yok!

MIŞ-MUŞ

Çin Halk Cumhuriyeti’nde yayımlanan National Geographic’te İstanbul mutlaka görülmesi gereken 50 şehir arasında gösterilmiş.

Hemen böbürlenmeyelim, belki de "Kaosu gör yaşadığın şehre şükret" manasındadır.

Erdoğan, İngiliz The Economist Dergisi’nde yer alan AKP analizine kızmış, "Milletim bunları yemez" demiş.

O, milletinin neyi yiyeceğini iyi bilir; kömür kamyonları vızır vızır.

Nar suyu erkekte cinsel gücü artırıyormuş.

Mevlam binbir dert vermiş, beraber derman vermiş!
Yazının Devamını Oku

Onlar

ONLARI tanırsınız...<br><br>Sokağa çıkmanın yasak olduğu sayım günlerinde eve makarna, un, tuvalet káğıdı yığarlardı. Yahut diyelim gazetelerde bir haber:

"Bir Yunan balıkçı teknesi Türk karasularına girdi."

Onlar doğru markete... Makarna, un, tuvalet káğıdı...

Veya uzmanlar Marmara fayının kaynadığını haber verdiler...

Bakmışsınız onların elinde torbalar... İçinde makarna, un, tuvalet káğıdı...

Hadi savaşı falan anladım da enkaz altında ne yapacaklar tuvalet káğıdını?

Orada bir hayat umut ediyorlar herhalde!

Neyse, umut kötü bir şey değil tabii.

Uzatmayayım, bugünlerde yine sahnede onlar.

Bankadan paralarını çekiyorlar...

Fabrikalarından işçi çıkarıyorlar...

Çalışanların ücretini düşürüyorlar...

Yemiyor, gezmiyor, giymiyorlar...

"Kriz var" diye bağırıyorlar...

Ne oluyor?

Kriz sahiden gelmiş oluyor.

Herkes aynı gün bankadan parasını çekmeye kalkınca en batmayacak banka batmaz mı?

* * *

Ekonomiden anlamam gerçi.

"Kriz" tam olarak ne demektir...

Geldiği nasıl anlaşılır...

Nasıl savuşturulur...

Bilmem.

Fakat "kriz nasıl yaratılır", bunu az çok biliyorum.

Bu topraklarda bunu bilmeyen yoktur zaten. Göre göre, yaşaya yaşaya...

Biri çıkar "kriz" der...

Ötekiler "tedbir" alırlar.

Hepsi bu.

Kriz gelmiş olur.

Budur benim gördüğüm.

Annemin üşütmekten korkup tedbir olarak sekiz kat giyinmesi, neticede terden hastalanması gibi bir nevi.

Son olarak Türkiye’yi kasıp kavuran krizle ilgili naçizane şunu söyleyebilirim:

Bizi bu tedbirler mahvetti!

MIŞ-MUŞ

İngiltere’de yapılan araştırmada kadının da ön sevişmeyi gereksiz bulduğu ortaya çıkmış.

Semiha Yankı öngörmüştü: Sevişmek bir dakika.

Unakıtan, altın sektörüne "Bana yamuk yapmayın" demiş.

Başbakan’ının Bakan’ı!

Erdoğan, akreditasyonla ilgili "Yalan yanlış yapanla yola devam edemeyiz" demiş.

Bakmışsınız seçmen de aynı fikirde.

Kaplumbağa kabuğunun evrim sırrı çözülmüş.

Bence "insan"ın yaratıldığını görünce acilen kendine en sertinden bir kabuk yapmıştır!
Yazının Devamını Oku

Kısa yazılar

Sözde değil özde belgesel sevenlerdenim. Özellikle değişik kültürlerle ilgili olanlara bayılıyorum. Bunların bazıları insanın haline şükretmesine de yarıyor. Geçenlerde Afrika’daki kabilelerle ilgili iki belgesele denk geldim mesela...

Birinde "kız çocuklarının memelerinin erken çıkmasına ailenin müdahalesi"ydi konu.

11-12 yaşlarında bir kız çocuğu...

Büyüklerinin fikrince memeleri biraz erken davranmış!

Bu ne demek?

"Erkeklerin ilgisini erken çekmek" demek!

Ne yapmak lazım?

Anne ile büyükanne biliyorlar ne yapılacağını... Bir odunu ateşte ısıtıp ısıtıp basıyorlar kızcağızın memelerine!

Ötekinde ilk gençlikten yetişkinliğe geçecek erkek çocukları var. Ama yok öyle direkt geçiş!

Sırt, göğüs, bacak, kol, karın... Vücudun herbir noktası jiletle küçük küçük doğranıyor. Bir çadırın içinde, her ihtiyarın önünde bir genç, ortalık kan gölü, bağırmak, inlemek ayıp!

Nedir dertleri?

Timsaha benzemek!

Ne olacak benzeyince?

Oralarda böyle sorular sorulmaz!

"Şükretmek" dediğim bu. Bizim hiç olmazsa olan bitene mantıklı cevaplar arama ve zaman zaman bulabilme durumumuz var. Bizden haberdar olsalar, onlar da kendi hallerine şükrederler herhalde. Zira komşunun oğluyla bakıştı diye aile meclisi kararıyla öldürülen kızlara hiçbir Afrika belgeselinde rastlamadım henüz.

*

Bir şarkıcı kız çocuğu vardı... İbrahim Tatlıses’in himayesinde... Azeri kızı Günel.

22 yaşına gelmiş. Son fotoğrafları vardı gazetelerde. Tanıdığımızda 13 yaşındaymış.

Benim bildiğim, insan 50 yıl sonraya bile taşır yüzünü. Çocukluğunuzu bilmeyen birine ilkokulda çekilmiş bir sınıf fotoğrafınızı gösterin mesela... Otuzbeş çocuğun içinden bulup çıkarabilir sizi.

Fakat Günel... Yok canım, o değil o!

Olamaz!

İnsan büyür ama bu kadar değişerek büyüyemez!

Ya da şöyle söyleyeyim... Şu anda kaynananıza benzeyen küçük kızınız için üzülmeyin. 9 yıl sonra bakmışsınız Angelina Jolie!

Mümkün yani.

*

Benim neyim eksik?

Piyasaya adım atan herkesin aklına ilk bunu sormak geliyor.

İsim de veriyorlar... Hülya, Gülben, Hande...

Kimsenin kimseden bir eksiği yok elbet.

Bakıyorsunuz onun da sesi var, bacağı var, dudağı, memesi, kaşı gözü var. Hatta "fazlası" da var! O ismini verdiği kişiler, zamanında ağızları laf yapıp da bu soruyu soramamışlardı mesela!

*

"Karaköy İskelesi’nin battığına sevindim" desem...

Estetikten yoksun, sevimsiz binaydı. Ama "Bu ne yahu!" demek hiçbirimizin aklına gelmiyordu. Daha doğrusu ortalık biçimsiz ve sevimsiz bina kaynadığı için hangi birine tepki göstereceksiniz...

Fakat tabii battı da ne oldu?

Evvel Allah batanı aratacak birini koyarız yerine!

Bekleyin, görün!

*

Fransa Cumhurbaşkanı...

İtalya Başbakanı...

Son olarak Romanya Başbakanı... Ülkesinin en ünlü aktrisiyle gizli aşk yaşıyormuş.

Bizimki biraz demode mi kaldı ne?

Hayır, benim korkum AB’ye uyum yasaları çerçevesinde bizden de böyle bir şey talep etmeleri!

Ne bilelim... Olmazsa olmaz bir durumdur belki de, baksanıza!

*

Issız Adam yatak odamıza girdi!

Meğer herkes müzik eşliğinde sevişirmiş!

Ünlüler bir bir dökülüyor... Kimi Kamasutra filminin soundtrack albümüyle, kimi Harem grubunun şarkılarıyla sevişiyormuş.

Olaya mum ışığını dahil edenler de var.

Bense şunu bilir şunu söylerim, hazırlanılan sevişmeler genellikle gayet sıradan geçer.

En şahane sevişmeler "spontane" olanlardır.

Ha, müzik eşliğinde seviştiği de olur insanın. Ama şöyle: Siz yatağa devrildiğinizde o anda televizyonda reklamlar bitmiş misal İbo Şov başlamış, İbrahim Tatlıses "Ah Keşkem"i söylüyordur.

Ne çıkarsa bahtınıza yani!

MIŞ MUŞ

Æ Baykal "Çarşaf siyasi simge değil" demiş.

Yakında "Türbanın çiçeklisi siyasi simge sayılmaz" falan da diyebilir.

Æ Baykal "Asıl tehdit kravatlının kafasında", Erdoğan "Bunlar beni sevindiriyor, temennim arkasının gelmesidir" demiş.

Bakmışsınız birleşmişler!

Æ Üç ay evli kaldığı Süreyya Yalçın’dan boşanan Önder Bekensir, "Şimdi olsa yine Süreyya ile evlenirim" demiş.

Tabii... Allah’tan ümit kesilmez!
Yazının Devamını Oku

Her şeyin başı sağlık

ANNEMİN "kayıt düğmesi" arızalı bir süredir. Yok, o "moda" hastalık değil, yaklaşık iki yıl önce kahrolası bir pıhtı gitti, beyindeki bir kılcal damarı tıkadı sadece. Doktorun ifadesiyle "gayet önemsiz" bir damarı. Ama işte o gün bugündür kaydetmiyor annem. Yeni hiçbir şey yok artık... İsim, olay, kişi...

Fakat bunu fark edebilmek için çok yakınında olmak lazım, beraber yaşamak, en azından bir 24 saat geçirmek. Yeni tanıştığı yahut seyrek görüştüğü biri asla anlamıyor. İnanmıyor da. Zekásıyla öyle bir idare ediyor ki durumu...

Bir kere "pıhtı"ya kadar olan bütün kayıtlar duruyor. Sonra konular hakkındaki fikirleri, tespitleri... Değer yargıları... Hepsi yerli yerinde. Tatlı dili, güler yüzü de duruyor. E, hal böyle olunca kapıdan çıkarken "Annenizin bir şeyi yok, siz kendinize bakın" diyen arkadaşlarımızın sayısı az değil.

Bizim de inanmak istediğimiz bu aslında. Ama ah!..

* * *

Aslında annemin başına gelen, hepimizin yapmak istediği, zaman zaman denediğimiz ama beceremediğimiz bir şey.

Beyaz sayfa açmak.

Evet, annem her sabah yeni bir beyaz sayfa açıyor.

Her yeni gün onun için gerçekten yeni bir gün. Bir gün öncesiyle hiçbir bağlantısı olmayan...

Ve bu ne demek biliyor musunuz... Daha heyecanlı olmak demek.

Heyecanı yok eden şey "ezber" bana sorarsanız.

Bizim, ezbere bildiğimiz için kanıksadığımız bir sürü şeyi annem yeniden yeniden fark ediyor mesela.

Sonra, artık öğrenmiyor olmak da iyi bir şey olabilir. Çocuklukta, ilk gençlikte hayata dair "gerçek" diye bellediklerimizi bir düşünün... Zaman içerisinde çoğu taban tabana zıt kalıcı gerçeklerle yer değiştirmedi mi?

Ezberimiz bozulmadı mı?

Keşke donup kalsaydı o gençlikteki kayıtlar.

Annemin hálá "insan"dan umutlu olmasının nedeni biraz da budur belki.

* * *

Bir de şu var; biz "pıhtısız"lar ne kaydediyoruz Allah aşkına?

Kim, ne öğreniyor?

Tersine, direniyoruz öğrenmemek için.

Bakın televizyonlardaki tartışma programlarına... Herkes "kapalı". Yeni bir fikre, karşı teze...

Herkes 30 yıl önce öğrendikleriyle idare ediyor.

Kimse öğrenmeye, eskisinin yerine yenisini koymaya istekli değil.

Bütün bunlar "annesine çok üzülen bir evladın kendini tesellisi" olarak adlandırılabilir elbet. Ama hiç mi gerçek payı yok?

Son olarak...

Gençlikte umursamadığınız, anlamını bile düşünmediğiniz, çok beylik bulduğunuz bir sürü söz gelip dilinize yerleşiyor bir yaştan sonra.

Mecburen.

Bugünlerde öyle sık "Her şeyin başı sağlık" diyorum ki...

MIŞ-MUŞ

Mustafa Sarıgül DSP’ye dönmüş.

Hizmet söz konusu olduğunda parti teferruattır!

Çevre Bakanlığı, Uzungöl’ün çevresine duvar örüp yol yapmış.

E, yakışanı yapmış; bakanlığın esas adı Çevrenin Canına Okuma Bakanlığı!
Yazının Devamını Oku

Çarşaf

CHP Genel Başkanı Deniz Baykal, partisine kaydolan çarşaflı üyelere rozet taktı. Bundan sonra iktidarla muhalefet arasıdaki atışmaların içeriği de değişir herhalde. Şimdiden Baykal, "Bizim çarşaf masumane" demiş mesela. Erdoğan da cevap vermiş, "Çarşaf ölçen aletleri mi var?"

Buradan hareketle olası diyaloglara, demeçlere bir bakalım...      

CHP, AKP: Benim çarşaflım senin çarşaflını döver!  

AKP: Çarşaf dediniz küçümsediniz, şimdi n’oldu?

CHP: Biz çarşafa değil, çarşafın AKP’nin tekelinde olmasına karşıydık.

AKP: Gördüğünüz gibi AKP bu konuda da öncü olmuştur.

CHP: CHP ilerici bir parti olduğunu göstermiş, Türkiye’nin geleceğinin çarşafta olduğunu görmüş, gereğini yapmıştır.

CHP: Atatürk’ün annesi de çarşaflıydı.

AKP: Sizi gidi taklitçiler!

CHP: Çarşafsız seçim alınıyordu da biz mi almadık?

CHP: Herkese kapımız açık... Nevresimliler de gelebilir.

CHP: Bizim çarşaflar açık siyah bi kere!

CHP: Göğsünde CHP rozeti olan çarşaflılar üniversiteye alınmalıdır. (İç ses: Tükürdüğümüzün yarısını yalamış olalım hiç olmazsa.)

AKP (Kendi içinde): Çarşafı kaptırdık "burka"yı mı sahiplensek arkadaşlar?

GAZETELER: Sonunda çarşaf da bölündü.

VATANDAŞ: Seçim gelmiş cihane çarşaf marşaf bahane!

ROMAN, CHP YAYINLARI: Varolmanın Dayanılmaz Çarşafı

MIŞ-MUŞ

2025’te Türkiye güç odağı olacakmış.

Geç olsun güç olsun!

İddialar üzerine reyting ölçüm sistemi değişiyormuş.

Karşı sistemciler işbaşında!

Türkan Şoray, "Sinemayı erkeklere yeğlerim" demiş.

Türkan Şoray kibar kadın, "yoğurtlu bakla" dememiş, "sinema" demiş.

Bilim adamları "gençlik iksiri"ni bulmuş.

Biz onu çoktan bulduk, adına "botoks" diyoruz.

Yeni atanan 28 dekandan 11’i türban destekçisiymiş.

"Rozetçi"nin haberi olsun.

Michael Jackson, Müslüman olmuş.

Renk, biçim, din... Sıra kestirmeye geldi.

(EDİTÖRÜN NOTU: Yazarımız Pakize Suda’nın pazar günü yayımlanması gereken bu yazısı, Sayfa Editörü’nün alzheimerden şizofreniye, lodostan karayele, aşktan meşke uzanan bir dizi mazeretini boşa çıkartan bir insani hata yüzünden sayfadaki yerini alamamıştır. Gerek Pakize Suda’dan, gerekse Pakize Suda okurlarından özür dilerim. S.K.)
Yazının Devamını Oku

Kısa yazılar

Olur tabii... Neden olmasın?<br><br>İnsan ülkesinin başbakanıyla, cumhurbaşkanıyla, onların eşleriyle arkadaş olabilir... Onlara isimlerinin arkasına "Hanım", "Bey" gibi takılar takmadan hitap edebilir...

Hele milletvekiliyse bu kişi, iyice doğal.

Başbakanla, cumhurbaşkanı açısından bakarsanız olaya... "Mustafa"dan sonra Atatürk’ün yalnızlığına kahrolanlara sesleniyorum özellikle... İyi değil mi bu sosyallik? Bana sorarsanız şu ünlü yemek olayında bir tuhaflık yok.

Tuhaflık, o yemek üzerine röportaj vermekte.

Ne lüzum vardı?

"Başbakanlıkla arkadaşlık"ı doğal olmaktan o röportaj çıkardı bana göre.

Geçenlerde "Farkına varmak"la ilgili bir şeyler yazmıştım. Konunun öznesi Ajda Pekkan’dı.

Şimdi de "Atatürk’ün farkına vardım" desem...

Nasıl bir tepki vereceğinizi tahmin ediyorum ama acele etmeyin, sandığınız gibi değil.

Okuma yazmayı söktüğümüzden beri Atatürk’le yatıp kalkıyoruz...

Ve hakkında her şeyi bildiğimizi zannediyoruz...

Biliyoruz belki de...

Fakat Atatürk’ün bütün o işleri, Kurtuluş Savaşı’nı, koskoca bir imparatorluğun yerine yeni bir devlet kurmayı falan kaç yaşında yaptığının idrakında mıyız?

Ben değildim.

Gözümün önünde hep devlet dairelerinde, okullarda asılı fotoğraflardaki kırlaşmış saçlarıyla 50’sini geçmiş adam vardı. "Mahalle mektebi"nde bile neredeyse o adam.

Oysa sadece 38 yaşındaymış Samsun’a çıktığında. Bakıyorum da etrafımdaki aynı yaşlarda erkeklere, kadınlara... Henüz nerede duracağına karar verememişlerin sayısı az değil.

Cumhuriyeti kurduğunda 42 yaşındaymış. Şimdi 42 yaşındaki politikacıların gençliği haber oluyor gazetelere.

Bir şirkete genel müdür olmaktan söz etmiyoruz, bir devlet kurmaktan söz ediyoruz, dikkatinizi çekerim.

Aslında çocuklara sırf bu yönünü örnek göstersek, bunun altını çizsek yeter.

Yaptıklarını daha da önemli kılıyor yaşı, bana sorarsanız.

Gençler 38’i, 40’ı "artık ölünebilecek yaşlar" olarak görebilirler ama 38 yaş genç bir yaştır.

Ha o yaşlara yukarıdan bakan biri olarak ben de yanılıyor olabilirim. Ama şu var ki ben gördüm 38’i, onlar henüz görmediler.

"Her başarılı erkeğin arkasında bir kadın vardır" sözünden hareketle ben de naçizane bir veciz söz edeceğim. "Her sorumluluk sahibi kişinin yakınında bir sorumsuzlar ordusu oluşması tabiidir."

Metrobüs, metro, şu bu...

Hiçbiri Türkiye’de trafiğe çözüm değil.

Kim biner metrobüse?

Otobüse, dolmuşa binenler.

Arabasından indirip metrobüse bindirebiliyor musunuz adamı?

Yapamazsınız.

Bu topraklarda kimse arabasından inmez.

Bu gerçekle çözüm bulmak lazım trafiğe.

Ya da büyük bir kampanya başlatılacak... Mustafa Koç’lar, Ömer Dinçkök’ler işlerine toplu taşıma araçlarıyla gidecekler mesela. Göstermelik değil ama.

Yine de umutsuzum.

Hiçbir şey sökmez bize.

Ha, ne zaman Japonlaşır, sabahları evden koltuğumuzun altında bir kitapla çıkarız hepimiz, o zaman metrobüse de bineriz.

MIŞ MUŞ

Demet Akalın "En büyük aşkım Metin Tekin’di" demiş.

Züğürtleyen tüccar veresiye defterini kurcalarmış!

 Obama Gül’ü arayıp "Yüz yüze görüşelim" demiş.

"Özde zenci"yle "Sözde zenci" birarada!
Yazının Devamını Oku

Bu işin en zor tarafı...

BU işin en zor tarafı, yani bir gazete köşesinde yazmanın, hayatın içinde ve hayata bağlı olma zorunluluğudur bana sorarsanız. Bunun 365 gün 24 saat mümkün olmadığını söylememe gerek var mı? Siz de "insan"sınız, bilirsiniz.

Bazen öyle bir koparsınız ki hayattan, dünya yıkılsa umurunuzda olmaz.

Evin, hatta odanın dışında olup biten her şey artık çok uzaktır.

Buzlu camın arkasından bakarsınız dünyaya.

Herkesin önemli bulduğu meseleler, bütün koşuşturmalar boştur, boşunadır.

Başka bir iş yapıyor olsanız durumu idare edebilirsiniz. Otomatiğe bağlarsınız birkaç gün.

Ama bizim işte olmaz.

24 saat gözünüzü dört açacaksınız...

Kaçırmayacak, atlamayacaksınız...

Canlı ve heyecanlı olacaksınız...

Bırakmayacaksınız kendinizi...

Gevşemeyecek, boş vermeyeceksiniz...

Çok bilgili, en azından ilgili olacaksınız...

Hayatla bağlarınızı koparmayacaksınız...

İşiniz hayattır çünkü.

Oysa ne sık ilgisini kaybeder insan olan bitene...

Ne sık çekilir o buzlu camın arkasına...

Ne sık yabancılaşır etrafına...

Bir gün önce deli gibi merakla takip ettiği bir sürü şeyi nasıl umursamaz olur...

Üstüne ciddi ciddi ahkám kestiği bir sürü şey nasıl komik görünür gözüne...

Muhasebecisiniz diyelim, yahut terzi, yahut aşçı, mühendis... Bazen aklınız orada olmasa da eliniz, gözünüz alışkanlıkla götürür işi...

Ama bizim işte aklınız hep yanınızda olacak.

Zordur zor.

Düzeltmesi yoktur.

Hesapları ertesi gün yeniden gözden geçirebilirsiniz...

Bizim işte ertesi gün çok geçtir.

Yaptınız yaptınız... Yapamadınız, yandınız.

Yalnızsınızdır bir de... Topu atacak amir, memur, sekreter, yardımcı, yamak yoktur yanınızda.

Sonra herkes tetiktedir... Bir açık, bir yanlış bulmaya ayarlıdır. Okur, öteki yazarlar, patron...

Yok, şikáyet etmiyorum.

İzin için girizgáh da yapmıyorum.

Sadece durumu anlatıyorum.

İçinizde hevesli olanlar varsa...

Yok, "vazgeçin" demiyorum, sadece bilin.

MIŞ-MUŞ

Demet Akalın sevgilisinden ayrılınca 10 günde 5 kilo vermiş.

Bütün diyetler çöpe!

Çevre ve Orman Bakanlığı, ormanlara zarar veren böceklere karşı özel böcekler üretmiş.

Derin devletin orman versiyonu!

İşsizlik oranı yüzde 9.8’e çıkmış.

Ekmek her zaman aslanın ağzında ama şimdi aslanı arayıp bulacaksınız önce.
Yazının Devamını Oku

Obama’ya mektup

ÖNCE başkanlığınızı yürekten kutlarım.<br><br>Hakikaten milletçe "sevindirik" olduk adeta. "Size ne?" demeyin!

Bizler, mağdur Çin’de olsa gider bulur, yanında yer alırız.

"Ne mağduriyeti, kim mağdur?" diyeceksiniz şimdi.

Efendim, "Arap"sınız ya...

Şimdi de "Arap ne?" diyeceksiniz.

Biz oldum olası "Zenci"ye "Arap" deriz.

Bununla da kalmayız, ne zaman bir "Arap" görsek, yanımızda kim varsa koluna bir çimdik atıp, içimizden "Üçbuçuk" demeyi ihmal etmeyiz.

Bunun ne manaya geldiğini sorarsanız vallahi bilmiyorum. Biz büyüklerimizden gördüğümüzü sorgulamayız pek. "Vardır bir bildikleri" der, "bayrak yarışı" misali hadiseyi sürdürürüz.

Belki de "Allah başıma vermesin, arap olmayayım" manasındadır. Yani kulak memesini çekip üç kere tahtaya vurmak gibi bir şey. Gerçi siz bunu da bilmezsiniz.

Bakın bu açıdan biz sizden daha Afrikalıyız vallahi. Uğur, uğursuzluk, nazar, şu bu gibi konulardaki inançlar söz konusu olduğunda bir Afrikalılar vardır yeryüzünde, bir de biz!

Nerede kalmıştık... Ha "Üçbuçuk" mevzuunda. Biz, insanların sonradan kararabileceğine inanırız. Mesela, "Yalanım arsa arap olayım" diye bir yemini dünyanın başka hiçbir ülkesinde duyamazsınız.

Ayrıca çocukluğumuzda hepimize kahve içersek arap olacağımız söylenmiştir. Hálá kahveyi fazla kaçırdığımda koşup aynaya baktığım olmuyor değil.

Fakat şu sıralar inanın hepimiz arap olmak istiyoruz. Sayenizde "in" oldu araplık.

* * *

Şu mağduriyet konusuna tekrar dönecek olursak... Atalarınızın renginden dolayı uğradığı haksızlıklar hakikaten bizi de derinden yaralamıştır yıllar boyu. Ayrımcılığa dayanamayan bir yapımız vardır övünmek gibi olmasın.

Diyeceksiniz ki, "Hakkınızda tam tersi yönde şaibe dolaşmakta".

Bakın onu da şöyle izah edeyim:

Bizde "el iyisi olmak" diye bir deyim vardır. Bilmem anlatabildim mi.

Ayrıca hayır!

Kendi mağdurumuza da sahip çıktığımız çok olmuştur. Başbakan’ımızın mesela... Şimdi tam hatırlamıyorum, yalan olmasın, yirmi gün mü bir ay mı süren bir mağduriyeti olmuştu. Bir şiir mevzuundan... Derhal başbakan yaptık kendisini.

Netice olarak sizi sevdik Sayın Obama.

Ne?

Türkiye politikanız mı?

Vallahi onu pek merak etmedik.

"Arap" oluşunuz yetti bize.

MIŞ-MUŞ

Can Dündar’ın "Mustafa"sı ülkeyi üçe bölmüş.

Üstelik daha filmi görmeden!

Araplara emlak satışı kolaylaşıyormuş.

Şeriat uyduramadık şeriatçı verelim!
Yazının Devamını Oku

Türkler olayı elektriğe bağladı

ŞU evlendirme programlarında kendisini Türkiye’nin beğenisine sunan kadınlarla erkekler... Gerçek mi kuzum? Bana sorarsanız, şov için halk arasından seçilmiş hevesli ve yetenekli amatör oyuncular onlar!

Programın adı da yakında "Çok Komik İnsanlar Bunlar" olarak değişecek zaten!

Yok, eğer gerçekseler nerede saklanıyorlardı bugüne kadar?

Neden rastlamadık hiçbirine?

Tamam, teyzemiz, amcamız olamazlardı belki ama işyerinde her gün selamlaştığımız güvenlik görevlisi, evimize girip çıkan elektrikçi, çocukları elimizde büyüyen kapıcı, evrak imzalattığımız memur da mı değillerdi?

Yoksa kapıya ekmekle süt getirirken normal olan adam konu evlilik olunca değişime uğrayıp "mahallenin delisi" mi oluyor birden?

Hani, hastaneye yolunuz düşer herkesi hasta; çarşıya çıkar herkesi alışverişte bellersiniz ya... Ben şimdi bütün Türkiye’yi bu insanlardan ibaret sanmaktayım.

Ve bu duruma üzüleyim mi sevineyim mi, henüz kestiremedim. Hani renkli topluluk olmak iyi bir şey de... Bunun bir adım ötesi, akşama kadar tamtam eşliğinde zıplayan kabile mensubu olmak.

En iyisi seyre devam edip Názım Hikmet’ten devraldığımız mirası, "Memleketimden İnsan Manzaraları"nı, çeşitlendirmek belki de. Názım sağ olsaydı, eser üç bininci cildine ulaşır ancak usta hálá yazmalara doyamazdı, eminim.

Ben de naçizane notlarımı alayım bari.

Mesela...

Türkler pes etmiyor!

Bir, iki, üç... Dördüncü için televizyondalar. Ya "Tadın damakta kalması" durumu var ya da "Çıkmadık candan umut kesilmez" diye düşünüyorlar.

Türkler evlenmeyi seviyor fakat evli kalmayı sevmiyor!

Türkler evliliğin ne olduğunu tam olarak bilmiyor! Ha bedava erzak dağıtımı, ha "karı", "koca"... Kamyon yerine televizyona koşuyorlar.

Türkler evleneceği kişide çok şey aramıyor!

Kadınlar özellikle... Hatta erkeğin kendisi bile olmasa ortada, olabilir. Evin tapusu yeter!

Türklerin kablosu var, olay elektriğe bağlanmış, lakin akım yok!

Türkler aynaya bakmıyor!

MIŞ-MUŞ

Hillary Clinton’ın dışişleri bakanı olma ihtimali varmış.

Baba Bush, oğul Bush, koca Clinton, karı Clinton... Amerika Birleşik Krallığı.

Ebru Şallı, "Harun’la güzellik maskelerimizi sürüp karşılıklı oturuyoruz" demiş.

Eyvah! Evliliğin sonu geldi galiba!

Meksika’da 70 yaşındakilere Viagra bedavaymış.

Bizde otobüs bedava. E, ikisi de "Hareket"e teşvik!
Yazının Devamını Oku

Tamamen insani

FRANSIZ bilim adamları 20 yaşından itibaren mutluluğun yavaş yavaş azalmaya başladığını, 40’lı yaşlarda en alt seviyeye indiğini, 50’li yaşlarda artmaya başladığını, 60-70 arasında da en üst seviyeye çıktığını bulmuşlar. Nedenlerini de açıklamışlar gerçi ama onlara kulak vermeden bakınca tabloya "Acaba 60 yaşında idrak yok mu oluyor?" falan gibi şeyler geliyor insanın aklına.

Hani "Deliye her gün bayram" gibi...

Fakat 60 yaş çok erken. Zaten 70’inde bittiğine göre bununla bir ilgisi yok.

Belki de akıl baştan gitmeden önce Allah son gürlüğü veriyor.

Neyse... Üzümünü yiyelim bağını sormayalım.

* * *

Fakat araştırmanın öteki kısmı hepimizin bildiği şey.

Yani genç yaşlarda var olan o daimi mutsuzluk hali.

Fakat bilim adamlarının dediği gibi 20 yaşında değil, yüze ilk sivilcenin düşmesiyle başlar bu hal, bu bir. İkincisi, söylendiği gibi gençlerin "ileriye dönük endişeleri" değildir sebebi. Yetişkinlerin uydurmasıdır bu; çocuklarının içi boş mutsuzluklarına bir ciddiyet atfederler.

İlk sivilceyle başlayan, bitişi ise zeká yaşına bağlı olarak kişiden kişiye değişen "ilk gençlik mutsuzluğu"nun esas sebepleri şöyle şeylerdir bana sorarsanız:

Çok zayıfım.

Çok şişmanım.

Giyecek hiçbir şeyim yok.

Sosyalci bana taktı.

Anne, kızın yine benim montumu giymiş!

Öf yine yağmur yaaa!

Bacağım kalın.

Boyum kısa.

Herkes iğrenç.

Aramadı manyak.

Penisim küçük.

Memem küçük.

Belim kalın.

.....

* * *

40’lı yaşlarda ise mutsuzluk -ki ben 30’lu yaşları da katıyorum işin içine- memleket ve dünya meseleleriyle, yahut rayına oturmamış hayatla ilgilidir daha çok deseler de inanmayın!

Yine şöyle şeylerdir:

Çok kilo aldım.

Giyecek hiçbir şeyim yok.

Patron bana taktı.

Keşke evlenseydim.

Keşke evlenmeseydim.

Of yine yağmur yaaa!

Bacağım kalın.

Boyum kısa.

Adam yok piyasada.

Penisim küçük.

Memem sarktı.

Belim kalın.

Dolmanın içi tane tane olmadı.

.....

* * *

Mutluluğun 50’li yaşlarda yükselmeye başlamasını ise çözemedim.

Artık belinin kalınlığıyla penisinin küçüklüğüne çare olmadığını anlayıp mevcut durumla barışıyor belki de.

MIŞ-MUŞ

Erdoğan, CHP’nin yolsuzluk suçlamalarına "Aynaya bak kendini gör" diye cevap vermiş.

Başbakan nostalji yapıyor... Çocukluğumuzun mahalle kavgalarını hatırlarsınız...

ABD’nin yeni First Lady’sinin zafer kıyafeti çok rüküş bulunmuş.

AKP’yi Obama’ya benzetenler haksız sayılmaz yani!
Yazının Devamını Oku

Kısa yazılar

Pınar Selek’in "Sürüne Sürüne Erkek Olmak" isimli yeni kitabıyla ilgili Şirin Sever’e verdiği röportajı okuyordum. Erkeklerin kışkırtıldığından ve tokat yediğinden bahsediyordu. "Vurdu mu kıracak, açılmayan kapağı açacak, höt dedi mi korkulacak, yanında birine laf atılırsa müdahale edecek ve saldıracak, her an koruyucu olacak, her an dövüşecek, evini geçindirecek. Bir mit altında ezilen bir varlık yani! Her yerde sürekli bir erkeklik ispatı isteniyor ondan."

Tam bu sırada çok sevdiğim bir çocuğun askerliğini Şemdinli’de yapacağı haberini aldım. Ne demiş annesine telefonda biliyor musunuz?

"Zaten orayı istiyordum."

Pınar Selek
çok haklı.

14 yaşında kızını yaşlı adama peşkeş çeken anne...

16 yaşındaki kızını odaya kapatıp, nişanlısına tecavüz ettiren anne...

Kocasının yıllar boyu öz kızlarına tecavüz etmesini görmezlikten gelen anne...

Üç-beş "hasta ruh", cenneti annelerin ayağının altından alamaz elbet ama "anne"leri de son günlerin moda deyimiyle "insani yön"üyle ele almanın zamanı geldi galiba.

Fakat kim cesaret edecek?

Gel de arama Can Dündar’ı!

Bir erkeğin evlendikten üç ay sonra karısını aldatması ne demektir?

Anladınız kimden söz ettiğimi...

Ezberimizdeki gerekçeler "eskimiş ilişki"yle örtüşüyor hep...

"Aşkın ömrü" deseniz... "Üç ay"a inseydi haberim olurdu! Hem "sürat motoru" mu bu?

Bir tek şey kalıyor geriye... "Ne evlilikler gördüm zaten yoktular."

"İçimizdeki çocuk" geyiği vardır hani... "Mustafa" belgeseli sayesinde hiçbirimizde ölmediğini gördük o çocuğun. "Çocuk" demek sadece coşku, enerji, cıvıltı demek değildir... Babayı insanüstü varlık olarak görmek de var işin içinde.

Hatırlayın... Mesela "Senin baban kel o’lum" diyen öteki çocuklara nasıl giriştiğinizi...

Kelliğinin iyi, akıllı, güçlü adam olmasıyla bir ilgisi olmadığını bilmiyorduk.

Hálá bilmiyoruz.

"Rota" virüsü müymüş neymiş... Ki eğer öyleyse adı üstünde. Hakikaten rotayla ilgili bir durum var. Vücudun rotası şaşıyor.

Yeğenim anaokulundan getirdi, hepimiz sıraya geçtik. İshal, kusma, halsizlik. Ama ne halsizlik... Kalemi zor tutuyorum ve bu hafta özür dileyerek "Kısa Yazılar"ı kısa tutuyorum.

MIŞ MUŞ

 ABD’de seksle ilgili diziler seks yaşını düşürmüş. Merak etmeyin bizde düşse düşse entrika yaşı düşer!

 Prof. Klaus Kreiser "Atatürk’ü günlük tartışmanın dışına çıkartıp tarihe bırakın" demiş.

Adamın niyeti bizi işsiz bırakmak!

 Ankara’da şimdi de yün eldivenli sapık paniği varmış.

Kışlık sapık bu!
Yazının Devamını Oku

Bu bir ’Mustafa’ yorumu değildir

NEDİR peki?<br><br>"Mustafa"yla ilgili yorumlar üstüne, naçiz yazarınızın düşündükleridir. Türkiye’de Atatürk hakkında henüz karar verememiş yetişkin var mıdır?

Yanında mı karşısında mı duracağını tam kestirememiş, nereye çekilirse oraya gidecek biri?

Atatürk hakkında karar verilecek bir mihenk taşı mıdır bu belgesel?

Bana sorarsanız Atatürk’ü seven sevmiş, sevmeyen sevmemiştir bugüne kadar.

Kim, ne niyetle, ne türlü bir Atatürk’le çıkarsa çıksın karşımıza, bir şey değişmez.

"Mustafa" seyredilir, üstüne birkaç söz edilir ve herkes yoluna kaldığı yerden devam eder.

Yani fazla telaşa gerek yoktur.

* * *

Atatürk’ün yalnızlığı...

Ben de oldum olası Atatürk’ün yalnız olduğunu düşünmüşümdür.

Neden böyle hissettiğimi bilmiyorum.

Belki büyük adamların, ki bu bir sanatçı ya da bilim adamı da olabilir, yalnız olmasının gerekliliğine inancımdan... Başarının şartı gibi gördüğümden yalnızlığı...

Hatta daha da ötesi, çevresiyle uyumsuz biri olması, kalabalıklar içerisinde "ayrık otu" gibi durması gerektiğini düşündüğümden...

Belki de sosyalleşmekten çatlayan insan tipinden hazzetmediğimden Atatürk’e öteki türlüsünü uygun gördüm, bilmiyorum.

Fakat bizim toplum yalnızlıktan korkuyor. Ötesi, yalnızlığı "seçilmemek" olarak gördüğü için aşağılıyor. Hal böyle olunca Atatürk’ün yalnız "gösterilmesine" içerliyor.

Bense bu topraklardaki büyük adam eksikliğini helada bile yalnız kalamayan adam çokluğuna bağlıyorum.

* * *

Atatürk’ün içkiciliği...

İçki içtiğini zaten bilmiyor muyduk?

O kadar saklanamayacak bir gerçekti ki, daha ilkokulda haberimiz oldu bundan.

Hem kendi saklamamış Atatürk, bize ne oluyor?

Ayrıca nesi kötü içki içmenin?

Biz kıytırık işlerimizden sonra rahatlamak için iki kadeh atarken... Rahatlamak en çok Atatürk’ün hakkıydı.

* * *

Can Dündar tartışmadan kaçmaya çalıştığı noktada tartışmaya yakalanıyor.

Yani "Bu benim Atatürk’üm" deyip sıyrılmaya çalışırken, birçok kişinin "Böyle bir Atatürk sunmaya hakkın yok" diye karşısına çıkmasına neden oluyor.

Oysa "işte belgeler" dese... Kimse bir şey diyemeyecek.

Sahi "belgesel" nedir?

Adı üstünde, belgelere dayalı bir iş değil midir?

Yahut şöyle sorayım:

Fil belgeseli çekmeye soyunmuş bir belgeselci, "Bu benim filim" deyip filleri yeleli hayvanlar olarak anlatabilir mi?

* * *

Bu belgesel hiçbir işe yaramasa Can Dündar’ı kahraman yapmaya yarayacak!

Bu kadar eleştiri, bu kadar hücumdan sonra... Tarihe bakarsanız bütün kahramanların geçmişinde bu vardır.

MIŞ-MUŞ

8 yaş genç gösteren parfüm piyasadaymış.

Hiç heveslenmeyin, tükendi!

Dünya jet sosyetesi krizde elbise takası yapıyormuş.

Biz, Ebru Gündeş iki kere aynı elbiseyi giydi diye bozuluyoruz HAMDOLSUN!
Yazının Devamını Oku

Söz meclisten dışarı

ŞU "Hüseyin Üzmez meselesi"ne olay patlak verdiğinde girmiştim, tahliyeden sonraysa elim bir türlü varmadı. Bu defa kapsamı geniş tutasım vardı çünkü. Erkek okurlarımdan alınan çıkabilirdi.

Fakat kendimi tutamayacağım. Alıngan okurlarıma "Söz meclisten dışarı" diyerek konuya giriyorum.

* * *

Bana sorarsanız, 17 Ağustos’un Veli Göçer’i neyse, "kız çocuklarına cinsel istismar" konusunda da Hüseyin Üzmez odur!

Hatırlarsınız... Yüzlerce bina yerle bir olmuştu fakat suçlu olarak bir tek Veli Göçer’i tanımıştık.

Yani diyorum ki, memleket aslında Hüseyin Üzmez kaynıyor!

Onların farkı, kendilerini saklamaktaki ustalıkları.

Pazar Vatan’da psikiyatr Ertuğrul Köroğlu’nun "pedofili"yle ilgili yorumları vardı... "Çeşitli davranış kusurlarını, bozukluklarını çok iyi maskeleyen çok sayıda insan olduğundan emin olabilirsiniz" diyor Köroğlu.

Ben eminim. Çoktan beridir hem.

"Bütün erkekler pedofilidir" diyemem elbet ama şunu söyleyebilirim:

Eline fırsat geçtiğinde...

Başının derde girmeyeceğini bildiğinde...

Kesinlikle gizli kalacağından emin olduğunda...

14 yaşındaki kız çocuğuyla ilişkiye girmek istemeyecek çok az erkek vardır.

Eğitimli, eğitimsiz, zengin, fakir, çok Müslüman, az Müslüman, fark etmez.

Ha, pardon biraz fark eder.

Para ve güç sahibi erkekler mesela... Ötekilere oranla daha meraklıdırlar "en körpe"ye. Nasıl arabanın en pahalısını, teknenin en büyüğünü, cep telefonunun en alengirlisini hak ettiklerini düşünüyorlarsa...

"Çok Müslüman"lar zaten malumunuz... Onların Kuran’dan cımbızla bulup çıkardıkları "referans"ları da var. 14 yaşındaki kızları okuldan alıp "karı" yapmayı Allah’ın emri diye yutturacaklar bize neredeyse.

* * *

Erkek muhabbetlerinin nedir baş konusu?

Kadın.

Peki, 40 yaşındaki kadınları mı konuşurlar zannedersiniz?

Bir erkek masasında kahkahaların dozu arttığında bilin ki dillerdeki çıtırların yaşı iyice düşmüştür.

Lafından bile zevk alırlar.

Hiç olmazsa hayallerini süsler bir gün 14 yaşındaki bir kızla beraber olmak.

Ne?

"Şakalaşmadır" mı diyorsunuz?

Öyle mi?

Peki kadınlar neden 14 yaşındaki erkek çocuklar üzerinden birbirlerine şaka yapmazlar hiç?

* * *

Bakın, "Yok canım!" demeyin... "Hepimiz Hüseyin Üzmez’iz" diyecek halleri yok elbet. Üzmez bunların fikriyle zikri bir olanıdır sadece. Pişkini bir de.

MIŞ-MUŞ

Şişman kadın sekse daha düşkünmüş.

Düşkünlüğünden değildir o... Dışarısı aydınlık, yatak odası karanlık!

Devlet Bakanı ve Başbakan Yardımcısı Hayati Yazıcı, kimsenin AKP çatısı altına girdikten sonra "Ben ikinci baharımı yaşayacağım" deme hakkı bulunmadığını söylemiş.

"İkinci bahar" yok, iki "bahar", üç "bahar", hatta dört "bahar" var!
Yazının Devamını Oku

Hem evli hem kendini salmış olamazsınız

"HİÇBİR kadın aldatılmayı hak etmez!" Acaba hangi anlamda söyleniyor bu? "Hayatına bir kadın girdiğinde, erkek bunu eşiyle/sevgilisiyle açıkça konuşup ilişkiyi tez günde bitirmelidir" anlamındaysa eğer, tamamen katılıyorum.

"Örneği var mıdır bu söylediğinin?" diye sorarsanız...

Vardır elbet. Lakin "denizde damla" misali.

Daha çok iki tarafı idare etmeye çalışan erkekler görürüz. Etraftan o yönde pompalar gelir çünkü.

"Karda yürüyüp izini belli etmeyeceksin oğlum!"

Daha ötesi, kadın da istemez, "Bak karıcığım ayrılmamız lazım" diyen erkeği.

Kadınların çoğuna "adam" değil "koca" lazımdır çünkü.

* * *

Ama yukarıdaki sözün esas anlamı bu değil, biliyoruz.

Söylenmek istenen şey şu:

"Bütün erkekler gönlüne ve uçkuruna hákim olmalıdır. Çünkü muhtaç olduğu her şey hayatındaki asil kadında mevcuttur."

Oysa, yüz tane kusurlu hareketini sayabilirim o "asil kadın"ın.

Ama bugün onlardan sadece birine değineceğim.

Fiziki durumuna.

Kimseyi rencide etmek istemediğim için isim vermeyeceğim ama basında yer alan bir boşanma haberinden, yıllar içerisinde görüntü olarak "ana-oğul"a dönüşmüş bir karı-kocadan ilham aldığımı söyleyebilirim.

* * *

Bakın önce şunda anlaşalım:

Hayat biraz da "uyulması gereken kurallar bütünü" değil midir?

Evliliğin de birtakım kuralları yok mudur?

Evli olmakla olmamak arasında sorumluluk açısından artık "uçurumlar kadar" olmasa da bir fark bulunmaz mı?

"Fiziği korumak" da o sorumluluklardan biri bana sorarsanız. Erkek, kadın ayırmadan söylüyorum bunu.

Karşısındakini 500 kilo birine mahkûm etmeye kimsenin hakkı yok!

Ha, bir hastalık söz konusudur, anlarım. Yahut baştan öyle görüp beğenme, sevme durumu vardır...

Ama "Çarşıdan aldım bir tane, eve geldim bin tane" misali, üç-beş sene, hatta 30 sene sonra bile bambaşka biri olarak çıkmamalı kimse kimsenin karşısına.

"Yıllar?" diyeceksiniz.

İnsan 80 yaşında da hoş, zarif, bakımlı olabilir.

Zaten doğanın getirdiklerinden bahsetmiyorum, benim dediğim "kendini salıverme" durumu.

"Hem evliliğimi sürdürücem hem de kendimi salıvericem" diyemezsiniz. Her şeyi birden vermiyorlar insana.

"Şekil önemli değildir" gibi yalanlara karnım tok. Hayatta hiçbir geçerliliği yok bunun. Ancak edebiyat yaparken kullanılabilir.

Siz ne diyorsunuz, çirkin ve şişman kadınları işe almıyorlar, bilmez misiniz!

Hayat acımasız maalesef, ne yapacaksınız... Hatta belki de en çok karşı cinsle ilişkiler konusunda. "Kocayı delik çorapla işe göndermemek" yetmiyor çoğu zaman.

Ama çaresi var.

Benim gibi yapıp evlenmeyeceksiniz.

Ne Arap’ın yüzü, ne Şam’ın şekeri!

MIŞ-MUŞ

Cemil Çiçek, "İşkencede zihniyet devrimi şart" demiş.Sırayla... Şimdilik "işkencede devrim"deyiz.

Hüseyin Üzmez tahliye olmuş. Gel de şimdi "Burası Türkiye" deme.

Erkekler aldatıldığını fark etmede kadınlardan daha başarılıymış. O onların başarısı değil bizim "açık boyacı"lığımız!
Yazının Devamını Oku

Kısa yazılar

Bütün mesele şu:<br><br>Kadın ilişki boyunca flört etmek istiyor. Ama bilmiyor ki, hem sevişip hem flört etmek mümkün değil.

Hele 1245 kere sevişmişseniz birbirinizle, hiç değil.

*

Elimizi ayağımızı nereye koyacağımızı bilemezdik.

Konuşmak deseniz... Saçmalamaktan, pot kırmaktan mı korkardık, sesimizden mi utanırdık... Sus pus otururduk karşılıklı.

Masadaki hiçbir şeye dokunmazdık. Mazallah çatalı ağzımıza denk getiremeyiz, yahut çayı höpürdetiriz falan... Karizma çizilmesin!

Karşımdaki iki sevgiliye bakıyorum...

Kız koltukta yatar durumda, elinde cep telefonu, durmadan mesaj çekiyor.

Erkek de telefonuyla ilgili. Model değiştirmiş galiba, marifetlerini inceliyor.

Değişmeyen bir şey var o günden bugüne... Onlar da hiç konuşmuyorlar.

*

İşinizde gücünüzde, günlük hayatın içindesiniz... O sırada bir yerlerde birileri "suçlu" olduğunuza kanaat getiriyor ve gelip alıyorlar sizi.

Bakıyorsunuz, bazı gazeteler "yakalandığınızı" haber veriyor.

Ne zamandır aranan, ama kaçtığınız için bir türlü yakalanamayan bir canisiniz sanki!

Ünlüleri bikiniyle "yakalamaya" alışkınız ya... Burada da alışkanlıkla dilimiz sürçüyor herhalde!

*

Dikkat dikkat!

Selülitlenme ve kilo alma mevsimine girmiş bulunuyoruz!

Nisan, mayıs aylarında ise yeniden selülitlerden ve kilolardan kurtulma mevsimine girilecek!

Aksilik çıkarmayın, mevsimlerin sırasını bozmayın!

*

Bakın, kadının kadını beğenmesi, üstelik bunu yüksek sesle söylemesi pek görülmüş şey değildir.

"Samimi" olanı yani. Yoksa sırf "ne komplekssiz kadın" dedirtmek için görece "zararsız" hemcinslerini iltifatlara boğan kadınlar vardır.

Uzatmayayım, bu "kıtlıktan" dolayı söyleyeceklerim haber niteliğinde sayılabilir!

Son günlerde iki kadını çok güzel buluyorum.

Saadet Işıl Aksoy ve Özge Özberk.

Biri vahşi, seksi... Öteki ise eski fotoğraflardan çıkmış gibi; hani annelerin oğullarına almak isteyecekleri güzellerden.

*

Orhan Pamuk’un "Masumiyet Müzesi", bana Ayfer Tunç’un "Bir Maniniz Yoksa Annemler Size Gelecek" isimli kitabını hatırlattı.

*

Bazı insanlar bir konuşurlar, haklıyken haksız duruma düşer.

Bazen de tam tersi...

Mesela, AKP’li 60 yaşında bir milletvekili, 38 yıllık eşinden 3 yıldır birlikte olduğu 35 yaşındaki danışmanıyla evlenebilmek için boşanmış.

Şimdi tam olarak ne yaşadıklarını bilmeden, sırf "fotoğraf"a bakınca "Ayıp etmiş" diyor insan...

Ama bakın milletvekili ne diyor kendisini savunurken...

"Yaşım gelmiş 60’a. İkinci baharı yaşamamı kimse engelleyemez."

Kıvırmıyor, kem küm etmiyor, "ne yardan ne serden vazgeçerim" demiyor, sıkışınca dönmüyor...

Kısacası susturuyor bizi. Diyecek bir şey bırakmıyor.

*

Bir adam...

Kız çocuklara tecavüz ediyor durmadan...

Polis aylardır peşinde...

Nihayet yakalanıyor ve olay hepimizin gündemine oturuyor.

Bütün gazeteler manşetten verdi haberi.

Fakat "Sapık yakalandı" şeklinde değil, "Sapık operacı çıktı" benzeri başlıklarla.

Başta operacılar, buna karşı çıkanlar oldu.

"Ne yani, tamirci ya da manav olsaydı yine mesleğine dikkat çekilecek miydi?"

Ama bana sorarsanız hiç alınmamalı operacılar. İltifattır aslında bu. Bütün sanatçılara.

Demek öyle beklemiyoruz ki sanatçılardan... Öyle önyargılıyız ki... (Önyargının iyisi de olur)

Şok geçirdik!

Sırf sanatçılar değil... Okur yazar takımından kimseye yakıştıramayız. Mesela doktor, avukat, mühendis olsaydı tecavüzcü, yine mesleği göze sokulurdu.

Uzatmayayım, esas alınıp kızacak olanlar tamirciler, bakkallar, manavlar falandır bana sorarsanız.

Öyle ya... Onları örnek verdiğimize göre kafamızda "potansiyel suçlu"dur hepsi.

Esas haksızlık bu değil mi?

MIŞ MUŞ

Yapay kalp 2011’de hazırmış. Bilim geç kaldı, o kalpten hepimizde birer tane var epeydir.

İngiltere’de bir kadın yarım milyon sterlin harcayarak 100 kez estetik ameliyat olmuş.

Sayılmaz! 25’inciden sonra o artık başka kadın!

Japonya’da damat adayı nikáh salonunu ateşe vermiş.

Kız ateşli ateşli "Bir kıvılcım yeter, hazırım bak" dedi belki, adam yanlış anladı!
Yazının Devamını Oku

Tedbir

"NE tedbiri?" diye sormazsınız herhalde! Ama ben yine söyleyeyim, şu meşhur ekonomik krize karşı tasarruf tedbiri.

Amerika’dan çıktı bize doğru geliyor ya...

Bu Amerikalıların kasırgası da böyle. Bir bölgede başlıyor, sonra bakıyorsunuz şöyle haberler gazetelerde:

Kasırga Kuzey Dakota’dan yola çıktı, yarın akşam saatlerinde Nebraska’ya varması bekleniyor. (Çok bilmişler "O söylediğiniz bölgelerde kasırga olmaz" falan diye mail atmaya kalkmasınlar; ’mesela’ diyorum.)

Uzatmayayım, başta Amerika olmak üzere krizden etkilenen bütün ülkeler tedbir telaşına düştüler. Katilin kurbanın cenazesine katılıp yakınlarına başsağlığı dilemesi gibi bir nevi!

Önce batır, sonra kurtar!

Bendeniz de sorumlu bir köşeci olarak size birtakım tedbir önerilerinde bulunacağım.

Okuyup da "Bu ne lan!" demeyin!

Sorumluyum dediysem, Asaf Savaş Akad değilim, benimki "sınırlı sorumluluk".

* * *

Cep telefonuyla konuşmayı azaltın!

Ama korkarım geriye bir şey kalmayacaktır çoğumuzun hayatında.

Bu, krizden beter olabilir.

Krizde hiç olmazsa "Elle gelen düğün bayram" durumu var.

Lüzumsuz konuşmaları kaldırın diyeyim bari.

Bunun bir başka ifadesinin "Cep telefonlarınızı kaldırıp çöpe atabilirsiniz" olduğunu biliyorsunuz di mi?

İnternetten daha az faydalanın!

Fakat "en taze medya dedikoduları"yla falan beslenemeyince çağın çok gerisine düşebilirsiniz!

Maazallah "yaşam destek ünitesinin fişinin çekilmesi" gibi olabilir bu "beslenememe" durumu!

Hem bu saatten sonra konu komşunun ağzına mı bakacaksınız... Kesmez sizi artık mahalleliden haberler. "Attan inip eşeğe binmiş" gibi olursunuz vallahi.

Hayır!

"Elektrik tasarrufu için erken yatın ama bu defa su faturası yükselebilir" demeyeceğim.

Yıllardır esprisi yapıla yapıla suyu çıkmış bir mevzudur.

Ayrıca ilk yapıldığında da gayet b.ktan bir espriydi.

Hem zaten artık herkes lambayı yakıp da sevişiyor.

Çocuğunuzu 32 kursun üç-beş tanesinden çıkarın hiç olmazsa!

Böylece pedagoga ödediğiniz paradan da tasarruf etmiş olursunuz. Çocuğunuz kendiliğinden normale dönecektir, emin olun.

Onun yerine o üç-beş kursa siz gidin!

Zaten kendi yerinize yollamıyor muydunuz çocuğu?

Hayallerinizi her yaşta gerçekleştirebilirsiniz!

Ha, siz değil ama kurs hocaları biraz zorlanabilir, o kadar!

* * *

E, n’oldu şimdi?

Tedbir falan yok gördüğünüz gibi.

Siz bildiğiniz yolda devam edin arkadaşlar!

Neyin tasarrufu hem... Geçen gün okudum. Amerikalılar yılda kişi başı ortalama 9-10, biz ise 1 kilo çikolata tüketiyormuşuz.

MIŞ-MUŞ

Türkiye’deki ruh ve sinir hastalıkları hastanelerinde yataklar doluymuş.Ben de diyordum ki "Ne bu dışarıdaki izdiham!"

Süreyya Yalçın 3 ay önce evlendiği ikinci eşinden boşanıyormuş.Nikáhta hakikaten keramet var! Kızcağız adamların kendine uygun olmadığını anca nikáhtan sonra anlıyor!
Yazının Devamını Oku

Kim bu erkekle kadın

NEDİR olan?<br><br>Bir erkekle bir kadın... Sahilde bir kayanın üstüne oturmuş sohbet ediyorlar.

Kadın üşümüş belli ki. Erkeğin ceketi, kadının omuzlarında duruyor.

Bir süre sonra kalkıyorlar oturdukları yerden...

Kadın yerde duran çantasını almak için eğildiğinde erkek elinden tutarak yardımcı oluyor kadına.

Kadın topuklu ayakkabılarıyla çakılların üzerinde yürümekte zorlanıyor, bir süre el ele yürüyorlar.

Bu kadar.

Bu neyin işareti?

Sizce sevgili midir bu erkekle kadın?

Mantıklı bir cevap verebilmek için siz de bana birkaç soru sormalısınız...

"Devir hangi devir?"

"Erkekle kadın kim?"

"Olay nerede geçiyor?"

Yıl 2008.

Erkek sanatçı, kadın bir şirketin halkla ilişkiler departmanında çalışıyor.

İşleri gereği birkaç günlüğüne İstanbul’dan Antalya’ya gelmişler. Oturup sohbet ettikleri yer de kaldıkları otele ait.

Şunu demek istiyorum:

Dibekdüzü Köyü’nden Hatice’yle Yusuf...

Köyün çıkışındaki ağaçlık alanda bir taşın üstünde oturmuş konuşurken görülselerdi sevdalı olduklarını düşünmek abes olmazdı.

Böyle düşünmek için ne gecenin bir vakti, ne Yusuf’un ceketinin Hatice’nin omuzlarında, ne de el ele tutuşmuş olmaları gerekirdi hem.

Ama söz konusu erkekle kadının meslekleri, konumları, yaşadıkları çevre düşünüldüğünde öyle sıradan bir samimiyettir ki o ceket vermeler, elinden tutmalar falan.

* * *

Hepimiz kimbilir kaç kere yaşamışızdır o sıkıcı davetlerde...

Kalabalıktan sıkılıp uzak bir köşede biriyle sohbete dalarsınız... Arkadaşınız bile değildir çoğu zaman o kişi. Bir daha da görmezsiniz.

Yahut uzun süredir görmediğiniz bir arkadaşınızla gürültüden kaçar, rahat rahat konuşabileceğiniz bir yer ararsınız... Bahçe de olabilir orası, balkon da. O sırada ceketini de verebilir size, uzun uzun elinizi de tutabilir, belinize de sarılabilir.

Ama asla sevgiliniz değildir o, hiç olmamıştır, olmayacaktır da.

Nitekim kahramanlarımız da o gece bir davetin kalabalığından kaçıp gitmişler o görüntülendikleri yere.

Ha, sevgili olma ihtimalleri sıfır mıdır?

Değil elbet.

Ama sadece bir ihtimal bu. Hatice’yle Yusuf’un durumu gibi, "iki kere iki dört" değil.

Magazinciler bunu bilmezler mi?

Bal gibi bilirler.

Ama ne yapacaksınız, çark böyle dönüyor.

Bakın ben de çarkın bir parçası olarak sahiden bir mevzu varmış gibi oturup bir yazı yazdım.

...var biraz da sen oyalan!

MIŞ-MUŞ

Başbakan Yardımcısı Çiçek, "Yerel seçimde oyumuz düşerse çeker gideriz" demiş.Ama düşmez, şapkadan tavşan çıkarır onlar.

AKP, "kadın hatip" yarışması açmış.Aman Allahım, "Hatipstar" mı yoksa!

Devlet arşivi tezgáha düşmüş."Devlet şeffaf olsun" derken, sesimizi fazla mı yüksek tuttuk ne!
Yazının Devamını Oku

Doğru bilinen yanlışlar

EN çok beslenme ve sağlık konularında karşımıza çıkar. "Doğru bildiğimiz yanlışlar!"

Günde iki fincan kahveden fazlasının, hatta iki fincanın bile zararlı olduğunu bilirdik mesela, Mehmet Öz çıktı "Beyin sağlığı için altı fincan şart" dedi.

Bunun gibi ezber bozan bir sürü şey...

Benim de hayata ve insana dair kendi çapımda "Doğru bilinen yanlışlar"ım var. Zaman içerisinde oluşmuş...

Mesela...

İnsanlar ancak haksız olduklarında öfkelenirler!

Yok yav!

Tamam, haksızlığını örtbas etmek için gürültü çıkaranlar vardır elbet ama öyleleri var diye bir hüküm çıkarılamaz buradan.

Esas, haklı olup da haklılığını bir türlü anlatamayan insan sinirlenir.

Hem size bir şey diyeyim mi, Türkiye söz konusu olduğunda bütün kabullerin dumura uğraması kaçınılmazdır. Türkiye’de, haklı olduğunuz bir konuda, sakin ve alçak sesle, öfkelenmeden karşınızdakine haklılığınızı anlatmaya çalışın bakalım... Dinleyen bulursanız bana da haber verin.

* * *

İyilik yapan iyilik bulur!

Yalan!

O eskidenmiş.

Siz yine çok istiyorsanız iyilik yapın ama bunun yol, su, elektrik olarak geri dönmesini beklemeyin.

Hele iyilik yaptığınız insandan... Siz artık onun bir numaralı düşmanısınızdır. "Gebe" kaldı ya size... Yüzünüzü görmek istemez.

* * *

İyi düşün iyi olsun!

Asrın palavrası!

Bir kişi gösterin bana iyi düşünmüş iyi olmuş!

Ha, birtakım hikáyeler anlatanlar olacaktır... İnsan inanmak isteyince "zorlama yakıştırmalar" çıkarabilir hayatından elbet.

Kız, 25 yaşında, fıstık gibi, sağlıklı, fıkır fıkır... İyi düşünmüş "çağırmış", hayatının erkeğiyle karşılaşmış!

60 yaşında kadın iyi düşünsün bakalım bir şey oluyor mu, o zaman anlarım.

* * *

İnsan kötü gün dostu olmalıdır!

Favori "Doğru bilinen yanlış"ım bu benim.

Bin kere yazdım, yine yazacağım.

Hayır efendim!

İnsan iyi gün dostu da olabilmelidir aynı zamanda. Hani nikáh memurunun dediği gibi... "İyi günde, kötü günde..."

Kötü gününde arkadaşın yanından sıvışmak ne kadar aşağılık bir davranışsa, iyi gününü görmeye dayanamamak; buna karşılık düştüğü gün seyre gitmek, hatta ona yardım ederek kendi "büyüklüğünü" etrafa göstermeye çalışmak da aynı derecede aşağılık bir şeydir.

MIŞ-MUŞ

Samsun’da üç çocuk annesi kadın, kocası evdeyken üst kata sevgilisini almış.E, kadın kısmı "aldatma görgüsüzü" kusura bakmayın!

Bilim adamları, farelerin beyinlerindeki seçilmiş anıları beyne zarar vermeden silmenin yolunu bulmuş.Ayrılık acısına son! Ayrıldığınız sevgilinizi, bir doktora gidip beyninizden aldıracaksınız!

Türkler gripten korkmuyormuş.Ayrıca radyasyondan, alkollü araba kullanmaktan, depremden, krizden, küresel ısınmadan, arsenikli sudan... "Kısa kes" derseniz, "İdrak yok" diyebilirim.
Yazının Devamını Oku

"İnci"ler

Evet, artık eminim. Ses, görüntüden daha etkili.

Yani dinlemek, izlemekten...

Siz de deneyin.

Televizyonu görmeyin ama sesini duyun. Haber, film, reklam... Her neyse, bir kelimesini bile kaçırmadığınızı göreceksiniz. Söylenen her şeyin adeta beyninize nakşolduğunu... Görüntü dikkatini dağıtıyor insanın.

*

á Oldu olacak tuz, şeker ve un paketlerinin üstüne de "Öldürür" yazsınlar!

Hatta kapalı mekánlarda yenmesi yasak olsun!

*

á Bakın artık kimse uğraşmasın!

Ne karşınızdakini ne kendinizi zapturapta almaya çalışın!

Horoz yumurtlar mı?

Elma ağacı üzüm verir mi?

Balık kavağa çıkar mı?

İnsanoğlu tekeşli değildir, olamaz!

*

á ABD pek büyük ülkeyse şu UFO’lar nereden gelip nereye giderler, neresidir bunların yeri yurdu, onu bulsunlar!

"Gördüm" diyenlerin sayısına bakılırsa tepemizde fink atıyor adamlar. Fakat ABD’den "tık" yok!

Ama sen, ben kaç defa helaya girdik, o sular seller gibi!

*

á Ergenekon kimine göre "balon"...

Kimine göre "devrim"...

Bir de benim gibi "Fransız"lar var.

Mecburen "Fransız" ama. Anlamadığından.

*

á Acaba diyorum, memleketi kendi haline bıraksak daha mı faydamız dokunmuş olur?

Hani ne demiş Diyojen... "Gölge etme başka ihsan istemem."

*

á Bilim adamlarının yapacağı en hayırlı iş, şu filmlerdeki "Zaman tüneli"ni hayata geçirmek olur!

Herkes bir koşu bakıp gelecek. 10, 15, 20, 50 yıl sonrasına... Bugün ne manásız işlerle uğraştığını görecek.

Nasıl bir kör dövüşü içinde olduğunu...

Bugünü kurtarmanın en iyi yolu bu bana göre.

*

á Kadınlar yılların intikamını alıyor!

Yıllarca evlenme vaadiyle kandırıldılar biliyorsunuz. Şimdi bakıyorum, neredeyse her gün "erkeği evlenme vaadiyle dolandıran kadın" haberi gazetelerde...

Oh olsun!

*

á Bakıyorsunuz, bir kenar mahallede geçen hikáyede kahramanlar kitap gibi konuşuyor.

Her biri "filozof" mübarek!

Tamam filozofun nereden çıkacağı belli olmaz, ama hepsi aynı mahalleye mi denk gelir bunların kardeşim!

*

á Erkeklerin yürekten bağlandığı tek şey belki bir futbol takımı. Öldürseniz vazgeçmezler.

Hastalıklı bir ilişki vardır tuttukları takımla aralarında.

Peki bir futbolcu nasıl olur da tuttuğu takıma karşı forma giyip onu yenmek için 90 dakika mücadele eder, goller atar?

"Profesyonel oldukları için."

Ha, sıfat takınca bütün o hastalıklı hal bir anda yok olabiliyor öyle mi?

Yok, inanmıyorum buna.

Futbolcular takım tutmuyor bana sorarsanız.

Yoksa adı ne olursa olsun, bu kadar ayrı düşemezlerdi öteki erkeklerle.

Ne tuhaf!

Futbolun tam orta yerinde ama onun ruhundan bu kadar uzak olmak!

MIŞ MUŞ

ÆSeks için ideal saat sabah 8’miş.Fısıldaşmalar da şöyle olur herhalde: Gözünün çapağını yiyim sevgilim.

ÆHindistan da Ay’a gidiyormuş.Varamasalar da yolunda ölürler!

ÆÇelikten 500 kat güçlü káğıt yapılmış.Kullandıktan sonra atmaz, evinizin üstüne kat çıkarsınız!



Yazının Devamını Oku

Karı-koca arasına girilmez!

"ÇARŞAFI açtığımda annem buz gibiydi." 12 yaşında bir çocuk söylüyor bunu. Babası, annesini döve döve öldürmüş.

Kimbilir kaçıncı defa duyuyoruz... Bir yerlerde kocalar karılarını dövüyor, bıçaklıyor, vuruyor durmadan.

Herkesin gözü önünde hem de.

Polisin gözü önünde olanını bile duyduk.

Kimse araya giremiyor.

Neden?

Karı-koca arasına girilmez çünkü!

Kim hükmettiyse buna...

Nitekim 12 yaşındaki Süleyman’ın babası, annesini ölesiye döverken jandarma araya girmemiş, "Karı-koca arasında olur böyle şeyler" demiş, gitmiş.

Jandarma haklı!

Karı-koca arasında oluyor böyle şeyler; kocalar karılarını öldürüyorlar!

Cehaletimi mazur görün, sahi yasalarda mı var bu?

Polis de girmiyor çünkü.

"Karı-koca arasına girilmez; bir elde kelepçe, bir elde kefen kapıda beklenir, cinayet gerçekleştikten sonra gereği yapılır!"

Ne bileyim... Belki böyle yazıyordur kanunlarda!

* * *

İnsanlık ne diyor peki?

Olaya şahit olan konu komşu, akraba ne yapmalı?

Olanlara bakılırsa, toplaşıp seyretmeli!

Ha, ama Süleyman’ı alıp götürmüş komşular... Babasının annesini öldüresiye dövdüğünü görmesin diye. E, bu da bir şey tabii.

Ama zavallı kadını, gözü dönmüş kocasıyla baş başa bırakmışlar.

Ölüme terk etmişler de denebilir. Olayın gidişatı belliymiş çünkü.

Ha, jandarmaya haber vermişler.

Fakat hepimiz biliyoruz ki bu topraklarda devletin, bu gibi olaylarda Hızır gibi yetişip geldiği görülmüş şey değildir.

Gelse ne olacak... "Karı-koca arasına girilmez" deyip gidiyor.

E, o zaman insanlığın devreye girmesi gerekmiyor mu?

O seyreden yirmi kişi neden çullanmaz o adamın üstüne?

Ben söyleyeyim, "bulaşmak" istemediği için.

Ha bulaştığımız zamanlar da var tabii.

İki genç bankta biraz samimi oturuyor olsalardı mesela... Evvel Allah hemen duruma el koyan çıkardı.

Öldürmeye bile kalkan olurdu.

Olmamış şey değil.

MIŞ-MUŞ

6. Uluslararası Türk Dil Kurultayı’nda Erdoğan, Fazıl Hüsnü Dağlarca’ya ait diye Faruk Nafiz Çamlıbel’in şiirini okumuş.Velev ki Dağlarca’nın şiiri, n’olmuş yani!

Leonardo da Vinci’nin ünlü tablosu Mona Lisa’nın, fasulye, makarna ve lazanya kullanılarak bir kopyası yapılmış.Aslının maddi değeri, bunun besin değeri yüksek!

Daha dar ayakkabı giyebilmek için küçük parmağını aldıran kadınlar varmış.İlişkilerinin selameti için ayakkabılarıyla yatağa girmelerini tavsiye ederim.
Yazının Devamını Oku
YAZARIN DİĞER YAZILARI
Yazarın Tüm Yazıları