GeriMelike Birgölge İKİSİ BİR ARADA KADINLAR!
MENÜ
  • Yazdır
  • A
    Yazı Tipi
    • Yazdır
    • A
      Yazı Tipi

İKİSİ BİR ARADA KADINLAR!

Başlığı görünce aklınıza şampuan ya da nescafe gelmesin hemen!

E malum ‘ikisi bir arada’ olayı bunlarda da var.

Hatta şimdi üçü bir arada…

Ama biz şimdi bir konuyu başka bir şekilde bir araya getireceğiz!

Şöyle ki;

‘Seks olmadan aşk olur mu?’ konusu tartışılıyor ara ara.

‘Evet, olur’ diyenler de var.

‘Hayır, olmaz’ diyenler de…

Hıncal Uluç ‘Aşkta sevişmek gerekmez. İnsan karşısındakinin haberi olmadan da âşık olabilir. Bazen iki elin dokunması, bir saçın okşanması, gözlerin içine bakılması bile sevişmektir. Onu seviyorsan, yürekten seviyorsan… Gözünün içine bakmak, bir akşamüstü İstanbul Boğazı'nı onun gözlerinden seyretmek, sevişmelerin en güzelidir, seviyorsan eğer. Elini yanındaki koltukta oturana uzatmak, onun parmaklarının elinin üstünde sımsıcak dolaşmasını hissetmek, sevişmelerin en unutulmazıdır. Aşkın sevişmesi ille de yatakta olmaz. Aşkın zamanı gibi, mekânı da yoktur!’ diyor.

Ferhat Göçer de ‘Dünyaya bir daha gelsem sevgilim, arar bulurum yine seni severim. Cenneti değişmem saçının teline, ömrümün yettiği kadar seni severim.’ diyerek konuya şarkıyla kalıcı iz bırakanlardan.

Ayşe Arman da ‘Aşk, kendini karşındakinden alamama halidir. Tutkulu, ihtiraslıdır aşk. O yüzden de seks eşittir aşk’ diyerek belirtiyor bu konudaki düşüncesini.

Yaptığımız bir röportajda Hande Altaylı, ‘Aşk olan seks insanı sarhoş etmeye yetmez. İçinde aşk olan seks tadından yenmez’ demişti. Ben de ona ‘İçinde aşk olmayan seks ne oluyor bu durumda?’ diye sorunca ‘Yavan oluyor!’ diye cevap vermişti.

Herkesin aşkı yaşayışı, aşk anlayışı farklı farklı.

İnsanlar aşkı kendi içinde yaşar.

Aşk, kalbe şelaleler, nehirler misali akar, şiddetle coşup taşar.

Kimi haykırırken sevdiğini, kimi sessiz ama içindeki, kalbindeki sesli fırtınalarla…

Buna bir diyeceğimiz yok ama bir erkek okurun bu konudaki düşüncesine ne diyeceksiniz bakalım?

Bu erkek okur aşk ile seksin ayrı şeyler olduğunu belirtmiş.

‘Erkekler için aşk ile seks birbirinden tamamen ayrı şeylerdir ve farklı olarak yaşanabilir. Erkeklerin seksi bulduğu kadınlara baktıkları zaman içlerinde uyanan duygularla, güzel buldukları kadınlara baktıkları zaman uyanan duyguları çok farklıdır. Birisinde seks yapma dürtüsü, ötekinde ise aşık olma dürtüsü uyanır.’ diyerek…

Şimdiiiiiiiii…

Dünyada hem güzel hem de seksi olan kadınlar da var.

İkisi aynı kadında yani!

Erkeklerin o kadınları görünce içlerinde uyanan duygu ne diye sormak gerekiyor burada.

Aşık olma dürtüsü mü, seks yapma dürtüsü mü?

Yoksa bunlardan başka bir şey mi?

Amacım insanların özellikle de erkeklerin kafalarını karıştırmak ya da işi çözülmez hale getirmek değil.

Ama şu da var.

Kadında güzellik, aşk ve seks, üçü bir aradaysa…

Bu üç özelliğin yanı sıra bir de akıllıysa!

Bu dört özelliğin bir arada olduğu bir kadın karşınıza çıktığında hangi dürtü devreye girer peki? !

   

X

YOK OLUŞTAN VAR OLMAK!

Yaşanan üzücü bir olayın akabinde dibe vurup, yok olduktan sonra küllerinizden yeniden doğmak, doğabilmek… Yeniden var olabilmek…

Zor bir süreçtir yeniden ayağa kalkabilmek…

İçinizdeki yüzleşmeler ve hesaplaşmalar yaptıktan sonra…

‘Ben burdayım’ diyebilmek…

‘Var olmak’ kelimesi bana hep zaman zaman rutin zaman zaman girdap zaman zaman labirent zaman zaman da kaos halinde yaşadığımız hayatta var olma çabamızı aklıma getirir hep.

Ha bir de Descartes’in ‘Düşünüyorum, öyleyse varım’ sözünü tabii.

İnsan, düşünceleriyle olduğu kadar yaşadığı mutluluklarla, keskinliğini hissettiği acılarla ya da tarifini yapamadığı duygularla da var olduğunu anlar.

Bunların paralelinde şunu düşündünüz mü hiç?

İnsanın var olma sancılarının yok olma kavramı ile süregiden bir dans olduğunu?

Yazının Devamını Oku

ALGILARIMIZ VE GERÇEKLİKLE MÜZAKERE!

Mustafa Kemal Atatürk’u¨n portrelerini göz hizasında, sanki Türkler’in Ata’sının, güncel durumumuz hakkında bir fikri var izlenimini veren, bazen sert bazen de ironik bir gülüşünü, yüz ifadelerini görmek nasıl olur acaba?

Birkaç gün önce Sophia (Pompéry) beni arayıp, yeni sergisinden bahsettiğinde çok heyecanlandım.

Çünkü geçen yıl ‘Şeylerin Sessiz Şekli’ sergisindeki; doğa kanunlarını aldatan, bilimsel hakikatlere karşı çıkan, algılarımızla oynayan, insanı şaşırtan çalışmalarından sonra bakalım bu kez farklı nelerle şaşırtacak düşüncesiyle…

‘Geçiş’ adını verdiği yeni konseptindeki çalışmalarını gördüğümde bu kez şaşırmakla da kalmadım, çok duygulandım.

Neden derseniz…

Atatürk’ün portreleri gözlerimin hizasındaydı.

Bazen sert bazen de ironik bir gülüşüyle…

‘Dünyalar’ çalışmasında da Türkiye karşımdaydı.

Fotoğraf serisi olan ‘Pasaj’da da, bir teknenin iki kıyı noktası arasında sisli bir günde gidiş gelişi…

Yazının Devamını Oku

ÖLDÜREREK, DÜŞÜNENİN ÜSTESİNDEN GELMEK!

Dün bir arkadaşımla sohbet ederken, bir ara insanların tutarsızlıklarına geldi konu. Bir insanın kendine yaptığı tutarsızlığı örnek verdi sonra. Tutarsızlıklara şaşırdığını ve düşüncelerimizin söylediklerimiz, yaptıklarımızın da davranışlarımız olduğunu cümlelerine ekledi.

Ve söyledikleriyle, davranışları tutmayanların tutarsızlıklarını, bu şekilde hiç inandırıcı olmayacaklarını, çevresindekilerin güvenlerini kaybedeceklerini, bunu bile bile insanların neden böyle yaptıklarını, bunu hiç anlayamadığını söyledi.

Ben de ona hiç şaşırmamasını, benim hiç şaşırmadığı, tutarsız insanların günbegün çoğaldığını, bu konuda Yılmaz Özdil’in ‘İkiyüzlülük ve döneklik, irticadan da bölücülükten de tehlikelidir.’ diyerek çok doğru dediğini söyledim, Yılmaz Hocam’ın bu dediğini ‘Hayatımızdaki tüm ikiyüzlülere ithaf ediyorum’ diye ekleyerek…

BARIŞA MESAFE BEŞ KARIŞ!

Bu konudaki sohbet bir şeyi daha çağrıştırdı ikimize de, ister istemez.

‘Dünyada barış, höşgörü, kardeşlik olsun’ deyip de ‘Savaşa hazırız’ diyen biri ne kadar inandırıcı olabilir ki?

Ki en son örneğini dün gece yaşadık.

Barış yerine ölüme durduğumuz mesafe beş karış!

Abdullah Cömert, Ethem Sarısülük, Mustafa Ayvalıtaş, Ali İhsan Korkmaz, Medeni Yıldırım’dan sonra şimdi de…

Yazının Devamını Oku

MÜZİĞİN KANATLARINDA ZAMANSIZ VE MEKÂNSIZ!

Tuluyhan Uğurlu, 14 Eylül Cumartesi akşamı, Galata Mevlevihanesi’nin bahçesinde piyano resitali verecek.

Dünyaca ünlü piyanist Tuluyhan Uğurlu, yine bir ilke imza atmaya hazırlanıyor. Tuluyhan’ın piyanosu bu kez 1491’den bugüne İstanbul’un mistik dünyasının en önemli merkezlerinden biri olan Galata Mevlevihanesi’ne taşınıyor.

MEVLEVİHANE’NİN BAHÇESİNDE İLK KEZ PİYANO SESİ!

Halk arasında Kulu Kapısı Mevlevihanesi, Galib Dede Dergâhı olarak da bilinen, 2011 yılından beri Galata Mevlevihanesi Müzesi olarak hizmet veren ayrıca Şeyh Galip ve İbrahim Müteferrika’nın kabirleri de bulunan Mevlevihane’nin bahçesinde, 14 Eylül Cumartesi akşamı saat 20.00’da, ilk kez piyano sesi duyulacak.

MİSTİK BİR YOLCULUĞA ÇIKILACAK FARKLI BİR KONSER!

Tuluyhan Uğurlu, İstanbul - Tünel’de bulunan bu gizli bahçede, onlarca kabir arasında müzik ve görüntülerle dinleyicisini, piyano tutkunlarını yine farklı bir müzikal yolculuğa çıkarmaya hazırlanıyor.

Uğurlu, konserde ‘Go With God’, ‘Kutsal Kitaplardan Ayetler’ gibi eski albümlerinde yer alan eserlere de yer verecek.

MÜZİĞİN KANATLARINDA ZAMANSIZ VE MEKÂNSIZ BİR YOLCULUK!

Bir sonbahar akşamında Tünel’de İstiklal Caddesi’nin başladığı noktada yaşam alabildiğine coşkusu ile sürerken, Mevlevihane’nin kapısından girip, ‘Hamuşan-Susmuşlar’ın dünyasına doğru bir yolcuğa çıkmak isteyenler…

Yazının Devamını Oku

KALEM YAPTIĞIM KALP!

Dile kolay… Dolu dolu beş yıl… 6. yıla ilk adım… Nereden nereye… Oysa… O kadar çok karşı çıkan, bıyık altından gülenler vardı ki… Bu isteğimin olmayacağını, gerçekleştiremeyeceğimi düşünenler…

Belki de haklılardı.

Çok engel vardı.

Olacak şey değildi.

Hatta imkansızdı.

Bunu düşünenlerin dedikleri ise;

Biraz zor.

Hayal bu.

Vazgeç

Yazının Devamını Oku

YOL VE BULUŞMA İSTANBUL’DA - EXPO’DA!

İpek Yolu, insanları bir araya getiriyor ve kültürler, 31 Ağustos 2013’te, Expo’da buluşuyor!

Avrupa ve Asya arasındaki en önemli ticaret unsuru olan İpek Yolu, 31 Ağustos tarihinden itibaren, dünya ülkeleri ve kültürlerini bir araya getiren yeni bir küresel festivalle, İstanbul - Gyeongju Dünya Kültür Expo 2013 etkinliğiyle bambaşka bir değer haline gelecek.

YOL, İNSANLARI BİR ARAYA GETİRİYOR VE KÜLTÜRLER EXPO’DA BULUŞUYOR!

‘Yol, Buluşma ve Birliktelik’ sloganıyla yola çıkan İstanbul-Gyeongju Dünya Kültür Expo 2013, medeniyetler beşiği Türkiye’nin en önemli şehri İstanbul’da, 31 Ağustos – 22 Eylül tarihleri arasında, 23 gün sürecek olan küresel bir festivalle gerçekleşecek.

İpek Yolu, insanları bir araya getiriyor ve kültürler Expo’da buluşuyor!

İstanbul ve Güney Kore’nin Gyeongju şehri arasında bir kültür bağı oluşturmak için düzenlenen İstanbul-Gyeongju Dünya Kültür Expo 2013, birçok dünya ülkesini de bu kapsamda misafir edecek ve kendi kültürlerini tanıtma imkanı sunacak.

DÜNYA ÜLKELERİ VE KÜLTÜRLERİ YENİ BİR KÜRESEL FESTİVALDE, EXPO’DA!

Türkiye ve Kore sınırlarını aşmasının yanı sıra Avrupa ve Asya’nın da sınırlarını aşarak bir araya gelecek dünya ülkeleri ve kültürleri yeni bir küresel festivalin doğmasına öncülük edecek.

Çırağan’da yapılan, üst düzey Koreli yöneticilerin ve bürokratların da yer aldığı toplantıda, İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Kadir Topbaş’ın 23 gün sürecek olan “İstanbul-Gyeongju Dünya Kültür Expo 2013”ile ilgili detayları paylaştı.

Yazının Devamını Oku

GENÇLERİN RENK VE AHENK DENİZİ!

Hayal gücü ve özgünlük bir arada! Foto-realizmden heykele, pop art’tan grafiti çalışmalarına kadar birbirinden farklı çalışmalardan oluşan, 22 genç sanatçının eserleri 4 Eylül 2013’e kadar Piramit Sanat’ta!

Trakya Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Resim Bölümü Öğretim Görevlisi Dr. Deniz Gökduman’ın öğrencilerinin eserlerinden oluşan sergiyi, 4 Eylül 2013’e kadar Piramid Sanat’ta görebilirsiniz!

Farklı teknik ve bakış açılarının yansıtıldığı eserlerde, genç kuşağın hayal gücü ve özgünlük arayışları öne çıkıyor.

22 FARKLI DÜNYA!

Foto-realizmden heykele, pop art’tan grafiti çalışmalarına kadar birbirinden farklı eğilimlerin yer aldığı sergide; çeşitli tekniklerin yanı sıra, 22 farklı kişinin dünyasına girerek, sanatsal ayrımları çok net bir şekilde algılayabiliyorsunuz.

Bedri Baykam’ın sahibi olduğu Piramid Sanat da, her yıl üniversitelerde yetişen genç sanatçıları desteklemek ve sanat dünyasını en yeni sanatçılarla tanıştırmak amacıyla açtığı sergilerden olan Deniz Gökduman Atölyesi sergisi, Gökduman’ın bugünkü öğrencileri ile mezunlarını bir araya getiriyor.

SERGİYE KATILAN İSİMLER:

Ali Gümülcine, Bensu Altay, Çiğdem Gökçeciler, Damla Bozkurt, Elçin Topçu, Emine Delibaş, Emrah Nallar, Fahri Çağdaş, İ. Boran Kabzımal, M. Emin Küçük, Mehmet Yorulmaz, Murat Gündüz, Nur S. Yıldırım, Özge Gümüş, Rengin Özbahar, Sercan Başar, Sevtap Yılmaz, Şehmus Atasever, Şenol Bora, Tayfun Pekdemir, Uğur Bolat, Teoman Furat.

DENİZ GÖKDUMAN ATÖLYESİ SERGİSİ

Yazının Devamını Oku

UNUTMUYORUM – KURUTAMIYORUM!

Yaşananlar, yapılanlar… Unutulur, yenilir yutulur gibi değil. Sadece boğazıma değil, gözlerimin perdesine, bedenimin her bir hücresine oturuyor. Sadece yakasına değil ruhumun her bir hücresine hüzün çiçeği gibi nakışlanıyor.

Oysa artık gerçek çiçeklerin açması bekleniyor.

Hayatlarımızın sevgiyle, adaletle, vicdanla sulanması; geleceğimize de düşüncelerle, gerçeklerle, bilimle kök salınması gerektiği yerde…

Dün işlerimi, görüşmelerimi bitirdikten sonra Gezi Parkı’na gidip bir bankta oturdum uzun bir süre; günün değerlendirmesini, düşüncelerimi ve yapacaklarımı aklımdan geçirmek üzere.

Daha bir ay öncesine kadar buralarda;

Nefes alınmıyorken…

Gözyaşları akıyorken…

Gözler çıkıyor, kafalar yarılıyorken…

Yaşamlar tükeniyorken…

Yazının Devamını Oku

Posta kutusundaki mızıka!

Eskiden mektuplar yazılırdı; sevgiyi, duyguları anlatmak, özlemleri, sıkıntıları ve acıyı azaltmak için.

Duyguların yüklerini taşır, sevenleri birbirine yaklaştırırdı mektuplar. Günümüzde ise çok şey hatta duyguları bile yük oluyorken çoğu insana… Şimdi posta kutumuzda mektup hatta posta kutumuz bile yokken ben de kalkmış ne diyorum. Açıp bakın bi, mektup olmasa da şimdi posta kutunuzda bir mızıka var!

Biz mektuplarımızı posta kutularına (e-posta – inbox a değil gerçek kutulara) atamıyoruz ama birileri zaman zaman havai fişekler atıyor, lacivert gökyüzünü ışıl ışıl renklendiren cümbüşe tanık olduğumuz.

Mektuplar da böyleydi ve böyledir işte.

İçimizdeki sağanakları, karmaşık halleri, çözülmez düğümleri, hüzünleri, vazgeçilmezliği, çaresizliği, ikilemleri duygu cümbüşleri olarak karşımızdakine ulaştırır, anlatır.

Ama ne anlatmak…

Anlatmakla kalmaz, gözünde dans ederken cümleler, o halleri canlıymışcasına yaşatır mektubu okuyana.

Ama en çok da sevgiyi…

Hani çaba, emek, tohum, çapa isteyen…

Yazının Devamını Oku

Posta kutusundaki mızıka!

Bu mızıkayı çalan kim derseniz…

Aynı zamanda onbeş yıldır yazarlık eğitimi veren, şair - yazar Ali Ural.

Denemeleri, şiirleri, romanları var.

O ki;

Şiir dilinin büyüsüyle anlattıklarının; yazılarının ritmiyle, nasıl sese, nasıl müziğe dönüştüğüne de tanık oluyorsunuz.

Yazılarında önce bir şaşırtan…

Cümleleriyle adeta resimler çizen…

Düşündüren…

Okuyanın ruhundan kavrayıp, anlattığı konuların içine çeken…

Yazının Devamını Oku

ESKİ KÖYE YENİ TOPRAK!

Gözlerinizi açıyorsunuz. Ne başınızda çalar saat ötüyor zır zır. Beş dakika daha uyumak için hışımla saatin tepesindeki zile bastırıp susturmuyorsunuz. Ne kornalar çalıyor dat dat. O sesleri duymamak için yastığınızın altınıza saklamıyorsunuz başınızı. Dünya nerde, ben nerdeyim diye düşünüp, anlamaya çalışırken başlıyor her şey.

Sonra…

Sessizliğin ve sakinliğin fonunda günışığıyla buluşuyor gözleriniz.

Pencereden, ağaçların canlılık dokusunu – umut kokusunu, denizin iyot kokusunu getiriyor rüzgar, burnunuza, dalga dalga.

Huzurla, mutlulukla kalkıyorsunuz yatağınızdan.

Terasınıza çıkıyorsunuz.

Sadece doğayla uyanmıyor, doğaya da uyanıyorsunuz aynı zamanda.

Bir yanınızda nar ağaçları diğer yanınızda limon…

Yazının Devamını Oku

Dünya şehirleri Fransa'ya 'Demir' attı!

Neden hep Londra’da ve Seul’da yaparlar kongrelerini şemsiyeler? Neden en hızlı iniş çıkışlar Wall Street’te görülür? Yüzbinlerce kişi, neden istedikleri şeyleri almak için yeraltına inerler ve neden daha çok Monreal’de gecelere, eğlenceye ve hayata akarlar? Çekici bir kadının büyüsü, baştan çıkarıcılığı, vazgeçilmezliği gibi durumları neden en fazla İstanbul’da yaşar insan?

Karşımda dünya şehirleri…

Seul, Monreal, İstanbul…

Her şehir; bilinen yapıları, manzaraları yerine o şehirlerin büyüleyici ve başdöndürücü ögeleriyle kaotik - karmaşıklığı harmanlanmış, düzen ve kaos arasındaki zıtlığın, renklerin ahenkli terazisinde dengeye oturmuş halleriyle karşımda.

O terazi karelerinde gördüklerim ki; bu dünya şehirlerinin sanayi bölgeleri de var, gecekondular da, meydanlar da…

Daha çok déconstruction (yapıbozum) denilen yapısal bozuklukların olduğu kareler…

Bu şehirlerin aşina olduğumuz bilgilerinin ötesine ve başka renklerine getiren bir kişi var şimdi kalemimin ucunda!

Resimlerin sıradan kurallarını yok sayarak, gördüğü şehirleri bilinçaltındaki düşünceleriyle harmanlayıp, ona özgürlük sağlayan bıçağından / spatulasından yansıttığı renklere vurarak bambaşka ve hayalindeki şehirleri bizlere sunan biri.

Rahşan Demir!

Yazının Devamını Oku

EKSİK BİR ŞEY!

Arka koltukta unutulmuş bir ruh olmaktan çıkıp, hayat yolculuğundaki durakta beklemek yerine, şu an en doğal halimle, hatta terliklerimle, bir koşu gidiversem, olsa da bir sevilen.

Vakit gece yarısını 3 saat geçmiş…

Tam da köşe yazımı bitirmiş, yapacağım yeni röportaj için sorular hazırlamak üzere araştırmaya geçmeden beş dakika mola verdiğimde…

O an çalan, eskilerden ama eskimeyen bir şarkı beni önce içine çekti, eşlik ettirdi.

Ve sonra da…

Delik deşik…

Şöyle ki;

Eskilerden ama eskimeyen o şarkıyı, hani dost sohbetlerinde, fasıl masalarında birbirinin gözlerine bakarak söyler ya, sevgililer, sevenler. O an, bu ve benzeri şarkılara, dost sohbetlerinde ya da fasıl masalarında sevdiğimin gözlerine bakarak ya da sarılarak eşlik etmeyişimin üzerinden çok uzun zaman geçmiş olduğunu fark ettim.

Sahi…

Yazının Devamını Oku

KIZKULESİ’NDEN NAZIM HİKMET’E…

Karl, 1839'da, gemiden atlayıp Kız Kulesi’ne yüzmeseydi, bugün Nazım Hikmet olmayacaktı!

1827 yılında Almanya’nın Brandenburg kentinde Karl adında bir çocuk dünyaya gelir.

Babası müzik öğretmeni olan Karl, aile içinde baş gösteren huzursuzluklardan dolayı bir Fransız yetimhanesine gönderilir.

Daha sonra gemilerde miço olarak çalışır.

Hamburg’dan kalkan bir gemiyle İstanbul’a giderken henüz 12 yaşındadır.

Gemi İstanbul’a geldiğinde denize atlayan Karl, yüzerek Kız Kulesi'ne kaçar.

Kendisini kurtaran Kız Kulesi'nin bekçisine, gemiye geri dönmek istemediğini söyler.

İki ülke arasında küçük bir politik sorun yaşanır.

Ama Osmanlı sadrazamı Ali Paşa sorunu çözer ve Karl'ı korumasına alır.

Yazının Devamını Oku

DEMOKRASİ Mİ, O NE DEMEK Kİ?

Adım başı pardon adam başı bir AVM az geldiğinden ve doğayı katletmek gerektiğinden… Karar alındı, gereken yapıldı. Veeeee…

Taksim Gezi Parkı’na AVM yapılmasına ilişkin yürütmeyi durdurma kararı kaldırıldı.

Gezi Parkı’na 'Topçu Kışlası süsü verilen AVM yapılmasına olanak tanıdığı' öne sürülen Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Yüksek Kurulu kararının iptali amacıyla açılan davada, 6. İdare Mahkemesi’nin verdiği yürütmeyi durdurma kararını Bölge İdare Mahkemesi oybirliği ile kaldırdı.

Böylece parkta inşaat faaliyetleri yapılmasının önündeki hukuki engel kalkmış oldu. Başbakan konuyla ilgili "Mahkemenin nihai kararına göre halk oylamasına gideriz" demişti.

Halkın dediğine çok önem veren devletimiz, halkın ‘Gezi Parkı yıkılmasın, doğa olduğu gibi kalsın’ sözünü dinledi.

Yazının Devamını Oku

ÇAMURLA ANLATILAN BÜYÜK HİKAYELER!

Yaşanan ancak anlatılamayan olguları, konuları anlatabilmek… Anlayabilmek… Mümkün müdür?

Elbette.

Nasıl peki?

Aslında bilinen ve direnilen bir yaklaşımla…

Katılımla, dahil oluşla…

Bir olayı, bir olguyu, bir konuyu anlamak için onu gerçekten kavramak gerekiyor.

Kavramak da o konu her neyse, ona katılmakla olur.

Manevi biriktirdiklerimizin, zamandan ve hayattan aldıklarımızı zihinsel potamızdaki bilgi, sezgi ve farkındalıklarımızı doğru aktarmamızla…

Ki bunu doğru yansıtabildiğimizde, işte o zaman hem kendimizi hem olayları hem de hayatı gerçekten anlama noktasına geliyoruz.

Yazının Devamını Oku

DENİZ ARCAK MEVLANA İLE ‘KORKMA’YACAK!

Eğitim ve tiyatro oyunculuğuna yoğunlaşması nedeniyle müzik sektöründen uzun süredir ayrı kalan Deniz Arcak, Mevlana'nın rubailerini derleyerek yazdığı ‘Korkma’ ile sevenlerinin karşısında.

Son dönemde Çekmeköy Tan Sağtürk Akademi'de ve Müjdat Gezen Actor Studio'da Ses Nefes Vokal Teknikleri dersleri veren ve tiyatro oyunlarında rol alan Arcak, ‘Korkma’ adını verdiği yeni single şarkısıyla, dijital müzik platformları ve radyolar aracılığıyla müzikseverlerle buluştu.

‘Hayran olduğum Hz. Mevlana'nın beni rahatlatan beyitlerini dinleyicilerle paylaşmak istedim. Aslında seneler evvel Can'la (Algeç) ikimizin yaptığı bir işti bu. Sonra Korhan'ın aranjesiyle vücut, Burcu Karadağ'In üflediği neyle de ruh buldu’ dediği, şarkının bestesi Can Algeç, sözlerini de, Mevlana'nın rubailerini derleyerek yazdığı şarkının sözleri kendisine ait.

Korkma  

Bu dünya çok şeye gebe
Doğurduklarından korkma
Başına her ne gelirse
Devamlı değildir korkma

Kendinden geç, başkasından geç

Yazının Devamını Oku

BİR ERKEK, SEVMEDİĞİ KADINA NEDEN ZULMEDER?

Bir erkek; sevmediği, değer vermediği, halini hatırını sormadığı hatta daha da ileri gidelim, kendine gerek sohbet gerek başka konularda bir şeyler veremediğini düşündüğü bir kadınla neden her gün konuşur? Günübirlik ilişkiler yaşadığı halde neden hayatındaki her şeyini yıllarca bir tek o kadınla paylaşır?

Bir arkadaşımın yaşadığı, yakından şahit olduğum bir durumu paylaşacağım bu kez sizinle.

Bakalım yorumlarınız ne olacak bu konuda?

Yaşanan bu ilginç ilişki (gerçi ilişki demeye bin şahit ister) geçenlerde yine aklıma gelince…

Bir erkek…

Bir erkek, bir kadınla neden her gün ne yaptığını, nerelere gittiğini, sıkıntılarını (üstelik kadın, ona sormadığı halde) paylaşır? Bu iki kişi karı – koca değiller, sevgili değiller, arkadaş değiller.

Peki neler?

Ve bu erkek oldukça çapkın…

Bu çapkın erkek, günübirlik onca ilişki yaşıyor.

Yazının Devamını Oku

‘YAŞAYAN İNSAN HAZİNESİ’NİN MÜZESİ!

Kütahya'da olduğu kadar ülke ve dünya çapında da eserleriyle ün yapan Çini ustası Sıtkı Olçar’ın eserleri Kütahya’da, ‘Çini Müzesi’nde sanatseverlere sunulacak.

Hayattayken UNESCO tarafından ‘Yaşayan İnsan Hazinesi’ ödülünü alan ve 2010 yılında hayata veda eden, Kütahya'da olduğu kadar ülke ve dünya çapında da eserleriyle bilinen Sıtkı Olçar için Belediye Meclisi'nden çıkan kararın ardından 'Çini Müzesi' oluşturulmasına karar verildi.

Kütahya'nın tarihi dokusuna yakışır bir konakta açılması planlanan müzede, Sıtkı Olçar’ın özel koleksiyonlarından kişisel eşyalarına kadar birçok eserin sergilenecek.

Kütahya’da ‘Sıtkı’ atölyesinde bir araya geldiğimiz Sıtkı Usta’nın kızı Nida Olçar’la; çinileri, babasını, eserlerini, dünyanın dört bir yanından babasının yaptığı çinileri almaya gelenleri ve tam o gün aldığı müzenin açılacağı haberini konuşuyoruz.

Nida, sohbetimiz sırasında, oluşturulacak müzede Sıtkı Ustanın sadece çinilerinin, eserlerinin olduğu bir müze olmayacağını, bu müzede ayrıca Sıtkı Usta'nın bütün yaşamını sergilenecek olan Usta'ya ait çakı koleksiyonundan tutun da özel koleksiyonlarına, özel kişisel eşyalarına kadar, yazıların ve resimlerin olacağı bir müze olacağını belirtiyor.

Hazırlıkları ve çalışmaları süren ‘Çini Müzesi’ Ekim – Kasım 2013 tarihinde açılacak ve sanatseverlerle buluşacak.

‘YAŞAYAN İNSAN HAZİNESİ’NİN MÜZESİ

Yazının Devamını Oku

YÜZEYSELLİK DEĞİL İRADENİN ZAFERİ!

Bir insan neden intihar etmek ister? Düşündürücü. Bir filmde izlediğinizde, gazetede okuduğunuzda ya da haberlerde veya birinden duyduğunuzda ister istemez bu konuyu düşünüyorsunuz. ‘Bir insan, neden canına kıymak, yaşamına son vermek ister’ diye… Neden…

Geçenlerde bir arkadaşımla sohbet ederken, maddi – manevi birçok sorunun üst üste geldiğini, hayatındaki birçok şeyin ters gittiğini söyledikten sonra dudaklarından dökülen cümle; intihar etsem…

Ona, bunun bir çare olmadığını ve bu yolun kolaya kaçmak olduğunu ve zorluklar aşıldığında yaşamın ve mutluluğun daha bir anlam ve daha çok değer kazandığını söyledim.

Sonra…

Dün okumaya başladığım bir kitapta da konu bir yerde intihara gelince…

İntihar nedenlerini ve çeşitlerini düşündüm.

Bir avuç uyku hapı…

Binadan aşağı atlamak… Hadi, boşlukta, aşağıya süzülürken fikrin değişiverirse…

Arabalı vapurdan atlamak… Nantucket’e giden arabalı vapurdan atlayan John Berryman’ı anımsamak…

Yazının Devamını Oku