GeriErtuğrul ÖZKÖK İki gün 'Allah'ı aradım
MENÜ
  • Yazdır
  • A
    Yazı Tipi
    • Yazdır
    • A
      Yazı Tipi

İki gün 'Allah'ı aradım

GEÇEN hafta Doğan Hızlan’ın bir yazısında okudum.<br><br>Assos’ta bir felsefe toplantısı düzenleniyormuş.

Konusu “Felsefe, Tanrı ve Din”di.

Böyle bir konu olacak ve ben hafta sonumu, İstanbul’da bir pazar yemeğinde geçireceğim...

Olmaz tabii... Hemen kaydımı yaptırdım ve cuma sabahı arabayla yola çıktım.

Ve cuma, cumartesi günleri beni hayretler içinde bırakan bir toplantıya katıldım.

* * */images/100/0x0/55eaab9bf018fbb8f88f3a26
  
Bilmiyordum, atlamışım..

Prof. Örsan Öymen, 13 yıldan beri Assos’ta yılda iki defa felsefe toplantıları düzenliyormuş.

Biri kışın, Türkçe yapılıyormuş, ikincisi ise yaz aylarında, İngilizce.

Dünyanın en ünlü felsefe okullarının öğretim üyeleri, dekanları bu toplantılara katılmış.

Bugün size, beni Türkiye’nin ve özellikle de gazeteciliğin sıradan gündeminden alıp insana ait çok daha derin dünyalara götüren bu harika toplantıyı anlatacağım.

Ama dikkat...

Bu bir gazetecinin, belki de yüzeysel sayılabilecek gözlemleri.

İki gün boyunca, felsefenin en derin koridorlarında dolaştık.

Tanrı’yı aradık.

Ben tabii ki, hınzır bir gazetecinin objektifine, daha doğrusu objektifsizliğine takılan anları ve kareleri aktaracağım.

Yani bu yazı, Assos felsefe toplantılarının, aysberginin su üstündeki kısmıdır. Asıl derin tarafı aysbergin altında, iki gün boyunca konuşulanlarda...

* * *

Toplantıyı düzenleyen Prof. Örsan Öymen dışında bir kişinin ismini daha vermek istiyorum.

Toplantının düzenlendiği Nazlıhan Oteli’nin sahibi Hilmi Selimoğlu, 13 yıldan beri bu toplantıların düzenlenmesine büyük destek vermiş.

Bu da otelini benim gözümde, turistik bir tesis olmanın ötesinde bir yere taşıdı.

Soğuk bir kış günü kim Tanrı’yı aramaya gider

İLK şaşkınlığı, toplantıya katılanları görünce yaşadım. 200’e yakın insan kayıt yaptırmış.

- Katılanlar, yol paralarını ve otel masraflarını kendileri karşılıyor.

- Erkek ve kadın sayısı birbirine çok yakındı.

- Her yaş grubundan insan vardı.

- Türkiye’nin her yerinden gelmişlerdi.

- Meslek grupları arasında ise şunlar dikkatimi çekti:

Tabii ki felsefe dalındaki öğretim üyeleri ve öğrenciler, ama bunun yanında avukatlar, doktorlar, mühendisler, mimarlar, öğretmenler, iş insanları vardı.

- İki şirketin CEO’su toplantıların hepsini sonuna kadar dinledi.

Tanrı’yı bulanlar, bulup da kaybedenler, hiç bulamayanlar

İKİ gün boyunca Tanrı’yı konuştuk.ODTÜ’den, Mimar Sinan Üniversitesi’nden, Galatasaray Üniversitesi’nden, Işık Üniversitesi’nden, Cumhuriyet Üniversitesi’nden öğretim üyeleri, felsefede “Tanrı” kavramının çeşitli görünümlerini anlattı. “Tanrı vardır” demenin de, “Yoktur” demenin de özgürce konuşulduğu bir toplantıydı.

Sonuç:

Anladık ki, kimimiz bulmuş, kimimiz hiç bulamamış, kimimiz ise bulmuş da sonradan kaybetmiş. Bana gelince...

Allah’ı başından bulmuş, hiç kaybetmemiş bir insanım. Ama “din” derseniz...

Onda epey şeyi kaybettim...

Maalesef...

Ders Notları

İki gün boyunca şunları öğrendim

-  ŞEY: 1970’li yıllarda “Les choses de la vie” yani “Hayatın şeyleri” filmiyle keşfettiğim ve çok sevdiğim “şey” kelimesinin felsefede ne kadar geniş bir alanın ifadesi olduğunu...

-  BEING THERE: Peter Sellers’in harika filmi “Being there”de keşfettiğim, Woody Allen’ın “Zelig” filminde derinleştirdiğim, “Orada olmak” kavramının, Heidegger’de “Dasein” kavramı altında nasıl derin bir manaya büründüğünü...

-  MARX: Marksizm ölse bile Marx’ın felsefi alanda hâlâ yaşadığını...

-  ANARŞİZM: Sol kanatta son yıllarda Marksizm’den daha çok anarşizm kavramının derinlik kazandığını... Bunda sosyal paylaşım sitelerinin ve WikiLeaks, RedHack gibi hareketlerin büyük etkisi olduğunu...

-  İNANÇ: Din, inanç, çoktanrılılık, tektanrılılık, ateizm gibi kavramların felsefedeki payının nasıl giderek büyüdüğünü...

ATEİZM: “Tanrıtanımazlık”, “Tanrıyla araya mesajcı koymamak”, “Yapısallaşmış, kurumsallaşmış din anlayışına karşı olmak” gibi düşüncelerin yayılmakta olduğunu... Dünya nüfusunun yüzde 3’ünün, Avrupa’nın ise yüzde 16’sının “ateist” olduğunu...

-  “ATEİZM”in Türkçeye bazı felsefecilerce “tanrıtanımazlık”, bazılarınca ise “tanrısızlık” olarak çevrildiğini...

-  NIETZSCHE’nin, felsefenin en büyük cazibe merkezlerinden biri olmaya devam ettiğini, hatta yerini daha da sağlamlaştırdığını...

-  İSLAM: Felsefenin İslam’la arasındaki köprülerinin hâlâ yıkık dökük olduğunu, İslam’ın toplumsal hayattaki yeri arttığı halde, bunun felsefi tartışmaya yeterince yansımadığını...

-  HEGEL: Her felsefecinin bir veya birkaç idolünün bulunduğunu, ancak bütün idollerin arkasında devasa bir “Hegel hayaleti”nin dolaştığını...

-  YABANCILAŞMA: Yirmili, otuzlu yaşlarımda tam anlamını bir türlü anlamadığım, “yabancılaşma” kavramını, bütün iyi niyetli çabalara rağmen hâlâ çıkaramadığımı...

-  RAKI MI ŞARAP MI: Felsefecilerin çoğunun akşam yemeğinde rakı içtiğini, şarap içenlerin ise içki içmeyenlerden bile az olduğunu...

-  ŞUNUN CEVABINI BULAMADIM: ‘Din’in zararlarını anlatan Hume, Spinoza, Marx, Nietzsche gibi çok güçlü düşünürler olduğu, bunların çok sıkı gerekçeler anlattığı, yani dinin çok sıkı muhalifleri bulunduğu halde, 21’inci yüzyılda inanç, toplumlardaki etkisini niye hâlâ arttırıyor...

-  YARADILIŞ MI EVRİM Mİ: “Allah yaratmıştır” veya “Hayır Darwin haklıdır” demenin, bunu tartışmanın günlük hayatta insana hiçbir zararı yok.
Ama iş, siyasi alana kayınca çok zarar verir hale geliyor. Neden?

Cennet Cehennem

Eğer cennet olmasaydı bu dünya daha mı güzel olurdu

TOPLANTININ en ilginç konularından birini, Ortadoğu Teknik Üniversitesi Felsefe Bölümü öğretim üyesi Prof. Halil Turan sundu. Çoktanrılı dinlerden tektanrılı dinlere geçişi, ateizmi ve ahlakı anlattı.

Ben, “Bu bir evrim midir? İnsan düşüncesi, çoktanrıdan tektanrıya, oradan da tanrısızlığa doğru mu gelişiyor” diye sordum.

Galiba felsefenin bu soruya cevabı yok. Yani “Bir gün herkes tanrısız olacak” diyemeyiz.

Oturumun bana en ilginç gelen teması “Hades” oldu, “Ölülere hükmeden yeraltı tanrısı”.

Yunan mitolojisinde öteki dünya, yani yeraltı dünyası, karanlık bir yer.

Yani orada “cennet” yok. Olmayınca, cennet vaadi de yok ve insanın bütün dikkati, “bu dünyayı güzel yaşamaya” yöneliyor. Dinlerken düşündüm.

Cenneti olmayan bir fani dünya acaba nasıl bir şeydir?

İtiraz

‘Bu salonu protesto ediyor ve dışarı çıkıyorum’ diyen Cihangir İslam kim

TOPLANTININ benim için sürpriz simalarından biri, ortopedi uzmanı Doç. Cihangir İslam’dı. Adını HAS Parti’de görev almasından sonra işitmiştim. 2010 yılında Merve Kavakçı ile evlendi. İlk defa karşılaşıyoruz. İzlenimim şu: Tıp dışında ve özellikle felsefi alanda kendini çok iyi yetiştirmiş, gerçek bir aydın. Felsefe toplantılarına katılıyormuş. Muhalif bir çevre içinde, itirazını çok güçlü şekilde dile getiriyor. Güçlü bir hatip ve hitabetin içini çok iyi dolduran bir bilgisi var. Ben zevkle dinledim. Ama onun itirazına itirazlar da çok büyüktü. İkinci günün ikinci oturumunda, “Bu salonu protesto ediyor ve dışarı çıkıyorum” dedi. Ama protestosunu bir sonraki oturuma taşımayacak kadar da sakindi. Ben “İlgiyle izliyorum” dediğim için, bazı dinleyiciler beni “onun safında” görüp mesajlarını benim aracılığımla iletmek istediler.

Uğraşa uğraşa tipi de benzemiş/images/100/0x0/55eaab9bf018fbb8f88f3a28

İLK günün akşamı yemekte, Hacettepe Üniversitesi öğretim üyeliği yıllarından tanıdığım, Ecevit’in Arayış dergisinde birlikte çalıştığımız Oruç Aruoba ile sohbet ettik.

Oruç felsefecilerin bir tür “guru”su olmuş. Herkes ona çok büyük saygı gösteriyor.

Başarılı bir Nietzsche uzmanıdır. Çok iyi çevirileri vardır.

Dikkat ettim, Nietzsche ile uğraşa uğraşa, tipi de ona benzemeye başlamış.

İzmir’e yerleştiğini öğrendim.

Ona “Tanrı” ile “Allah” arasındaki farkı sordum.

“Allah özel isimdir” dedi...

Oruç Aruoba, ikinci gün yaptığı konuşmada, “İnançlı bir ailede doğduğunu, hayatının ilk yıllarında adındaki oruç gibi oruç tutmayı çok sevdiğini ama lise yıllarına gelince kafasında birçok sorunun biriktiğini” anlattı.

Vicdan

Ateizmin ‘vicdanı’, dinin ‘ahlakını’ doldurur mu

BİRİNCİ günün en heyecanlı tartışmalarından biri Prof. Örsan Öymen’le Doç. Cihangir İslam arasında yaşandı. Örsan Öymen, Hume ve Nietzsche’nin “din”e ve “Tanrı” kavramına karşı görüşlerini anlattı.

Cihangir İslam ise İzzetbegoviç’in “Bir ateist ahlaklı olabilir, bir mümin de ahlaksız olabilir” cümlesini aktardıktan sonra sordu:“Bir ateist, ahlaklı bir insan olabilir. Ama ateist, nesilden nesle aktarılacak bir ahlak sistemi yaratamaz. Ahlaklı olabilmek için dine ihtiyacınız yoksa, onun yerine ne koyabilirsiniz?”

Örsan Öymen tek kelimeyle cevap verdi:

“Vicdanımı...”

Böylece tartışma, son yıllarda Türkiye’nin en çok ihtiyacı olan insani “şey”e geldi:

Vicdana...”

Ben yine arada kaldım: (Meraklısına duyururum: Psikart dergisinin son sayısının kapak konusu “Vicdan.”)

Allah insanı neden mükemmel bir varlık olarak yaratmadı

BİR tartışma konusu da “İnsanı Allah yarattıysa onu neden mükemmel bir varlık olarak yaratmadı” sorusuydu. Katılımcılardan biri, “Mükemmel varlıkla neyi kastediyorsunuz? Allah, mükemmel olması için insanı nasıl yaratmalıydı? Mesela kanatları mı olmalıydı” diye sordu. Konuşmacı bunu “Mesela daha vicdanlı yaratabilirdi” diye cevapladı. Böylece “vicdan” konusu ikinci defa gündeme geldi.

Ayrılış duygusu

BENİ Türkiye’nin sığ sularından alıp okyanus derinliklerine götüren tartışmaların ardından,  kaldığım Nazlıhan Oteli’nin karşıda Midilli Adası’na bakan odasında uyandım ve Mahler’in Beşinci Senfoni’sini çalmaya başladım. Bu müziği Visconti’nin “Venedik’te ölüm” filminde dinlemiştim. O filmin başında Prof. Aschenbach bir vaporettonun üzerinde Venedik’e girerken bu parça çalıyordu.

Her ölümün bir müziği vardır. Benimki Mahler olsun istiyorum.

-  Sezai Karakoç yalnızlığı kadar ıssız...

-  Caravaggio kadar isyankâr...

-  Kedilerin ölümü kadar sessiz...

-  Thomas Mann kadar estetik...

-  “Enel Hak” haykırışı kadar güçlü...

-  Kendim kadar Ben...

MERAK EDENE NOT: Toplantıyı düzenleyen grubun mail adresini veriyorum:  felsefesanatbilim.org ve philosophyinassos.org

X

Günde kaç kez performansınızın ölçüldüğünü düşündünüz mü

Normal olarak sabah kalktığınızda tartılırsınız...

Yani kilonuzu ölçersiniz...

Osman Hoca’yı dinleyip kendinize günlük 10 bin adım hedefi koyduysanız, kolunuzdaki iWatch veya herhangi bir dijital ölçüm aletinden bakarak onu da ölçebilirsiniz...

*

Başka...

Tansiyon sorununuz varsa sabah akşam bakıp kaydedebilirsiniz...

Kaç saat uyuduğunuza bakabilirsiniz...

Trafikte sıkışırsanız aklınıza eve kaç saatte gittiğinizi hesaplamak gelebilir...

Yazının Devamını Oku

O güzelim Lalibela da Şibam olma yolunda

Hayatım boyunca gezdiğim ülkeler içinde ikisi beni çok etkilemişti.

Biri Yemen’di...

Özellikle Hadramut bölgesindeki “Şibam” kenti benim için dünyada gidip görülecek yerlerin başındaydı.

O şehrin fotoğrafını ilk defa National Geographic’te gördüğümde “Buraya mutlaka gitmeliyim” demiştim.

“Deli misin sen, öldürürler seni” demişlerdi.

Her türlü tehlikeyi göze alıp gitmiştim. Zırhlı bir arabadaydım. Önümde, arkamda ağır makineli tüfekle donatılmış iki kamyonet dolusu asker vardı.

Şibam olağanüstüydü...

Ama herhalde benden sonra oraya giden başka bir Türk olmamıştır. Yemen bugün acımasız bir içsavaş ve dış müdahalelerle enkaza döndü.

Yazının Devamını Oku

Fatih Hoca 'sirkte' o zarfı açınca neden kahkaha attı

Önceki akşam Swissôtel’in balo salonunda çok güzel bir davet vardı.

“Gentleman” dergisinin, “Yılın İnsanları” ödülleri verildi.

*

Derginin yayıncısı Feyzan Ersinan’ı kutlarım. Mükemmel bir organizasyon yapmış.

Her yıl ödül töreni tematik bir ambiyansla düzenleniyor.

Bu yılki tema “Sirk”ti...

Salonun içine harika bir sirk çadırı havası verilmişti.

Sanki rengârenk bir tentenin altındaydık.

Yazının Devamını Oku

Metin Bey, Cem, Şahan, Yılmaz, Ferhan, Ata, ve Badi Ekremler

Pazar günü iki haberi arka arkaya okudum...

Önce pazar günü Hürriyet’te Zeynep Bilgehan’ın Abdullah Kiğılı ile yaptığı konuşma...

Kiğılı insanlarla ilişki kurarken, “Kartvizitimle birlikte gülümsememi de veririm” diyor.

Gerçekten hayatının her anında gülümseyen bir insandır...

Kilolu cüssesinin etrafında bir gülücük halesi vardır hep.

Biraz sonra ise Gallup şirketinin uluslararası “duygu araştırması”nın sonuçları geldi önüme...

Bütün dünyada “Günün bir anında gülümserim” diyen insanların oranı yüzde 75’ten 70’e gerilemiş.

Türkiye’de

Yazının Devamını Oku

Nil Karaibrahimgil yarın psikiyatrıyla ne konuşacak

İtiraf edeyim, Türk medyasında en dikkatle okuduğum gazete Hürriyet Kelebek...

Yazarlarını çok seviyorum. Bana siyasetin dışındaki dünyayı öylesine güzel ve farklı açılarla anlatıyorlar ki...

*

Mesela dün Nil Karaibrahimgil’in yazısı... Güzel ve çok medeni bir şey yapmış.

Yarın (çarşamba), psikiyatrına gidip konuşacağını yazmış. Konuşacağı kişi İstanbul’da iyi tanınan Feriha Dildar...

Nil, onun için “Uzman pedagog” diyor, ama Google’a baktığınızda unvanı hep “Uzman psikolojik danışman” olarak geçiyor.

Ben de konuştuğum insanlardan iyi bir çocuk psikolojisi danışmanı olduğunu işitiyorum. Bu konuda birçok kitabı var.

*

Nil, onunla ilişkisini şöyle anlatıyor.

Yazının Devamını Oku

Asya, Volkan ve Derin’i kaç, El Clásico’yu kaç kişi seyretti

Geçen pazar İspanya’nın televizyon kanallarında ilginç bir yarış vardı...

Yarışın bir kulvarında sadece İspanya’nın değil, dünyanın bir numaralı derbi maçı olarak kabul edilen “El Clásico” vardı.

Yani Barcelona-Real Madrid maçı...

Öteki tarafında ise bu yıl İspanyol televizyonları arasında sezona en yüksekten giriş yapan “Infiel” dizisi...

Yani Kanal D’nin süper dizisi “Sadakatsiz”...

*

Biri İspanya’da hayatı durduran bir maç...

Öteki ise haftalardır pazar geceleri reytinginde 1 numarayı bırakmayan dizi...

Yazının Devamını Oku

34 yıl önce çekilen fotoğrafın bir sırrı varmış, bakın o neymiş

Bu fotoğrafı dün Rasim Ozan Kütahyalı gönderdi.

Bugünlerde “1992” adlı bir kitap üzerinde çalışıyormuş.

O yılın, Türk siyasi hayatında çok özel bir yeri olduğunu anlatacakmış.

Kitap için çalışırken bulmuş bu fotoğrafı...



Fotoğraf 18-24 Ocak 1987 tarihli

Yazının Devamını Oku

Erenköy Kız Lisesi’nde başlayan güzel bir cumhuriyet hikâyesi

Erenköy Kız Lisesi’nin yatılı öğrencileri hafta sonu tatili için evlerine giderlerken, anne ve babası ayrı olan Nüzhet okulda kalmaktadır.

Yatakhanenin penceresinden gökyüzüne bakan genç kız yalnızlığını yıldızlarla paylaşır.

*

1928 yılında Galata rıhtımında görürüz Nüzhet’i...

Okulunu birincilikle bitirmiş, Cumhuriyet’in eğitim alması için Avrupa’ya gönderdiği öğrenciler arasına girmeyi başarmıştır...

*

Lyon kentinde okuduğu okulda sınıfta en ön sırada oturur.

Elli kişilik sınıfta, yabancı bir ülkeden gelen tek kız öğrencidir.

Ülkesinden çok uzakta da olsa tek başına kaldığı yurdunda aynı yıldızların altındadır.

Yazının Devamını Oku

Önceki gece bu istihbaratı iki ayri kişiden dinledim

Durun hemen heyecanlanmayın. Öyle ittifakları altüst edecek, seçimi öne aldıracak, büyükelçi krizini çözecek muazzam bir siyasi istihbarat değil...

Ben naçizane bir magazin yazarıyım, tabii ki bir magazin istihbaratı bu...

*

Önceki gece yine uykusuz kalıp New York’taki “Ahmet Ertegün’ü anma yemeği”ni dakika dakika izledim.

Türkiye ile ABD arasında patlayan ve çok kötü bir noktaya gidebilecek büyükelçi krizinin tatlıya bağlanmasından 24 saat sonra New York’ta Türkiye ile ABD’yi birbirine bağlayan müthiş bir geceydi bu.

Geceye davetliydim, ama COVID-19 pozitif yüzünden katılamadım. Bedenim orada değildi ama aklım oradaydı... Gece boyunca konuştum katılanlarla... Bu arada Plaza otelinin kulislerinde Ahmet Ertegün’ün eski dostlarının fısıldadığı, benim için müthiş bir bilgi aldım...

*

Türk magazininin 1990’lı ve 2000’li yıllarının en büyük konularından biri şuydu:

Yazının Devamını Oku

19 ayda tek hata yaptım COVID-19 o an beni yakaladı

COVID-19 sendromuna girdiğimiz Mart 2020’den beri kendimi çok iyi korudum.

Sokağa çıkmama kurallarına uydum.

Maskesiz gezmedim.

Sosyal mesafeye hep dikkat ettim.

Evde kapalı olduğum günlerde bile sporumu ihmal etmedim.

Sonra aşı dönemi geldi...

Önce 2 Sinovac oldum.

Sonra 2 BioNTech oldum.

Yazının Devamını Oku

Diyonizyak öfkenin kırmızı kart gördüğü muhteşem bir gece

Pazar gecesi benim için uykusuz bir geceydi...

Hayır hayır, geçirdiğim COVID-19 yüzünden değil.

Tam aksine cumartesi günü yapılan test negatif çıkmıştı.

Yaptırdığım 4 aşı sayesinde hafif bir nezleden bile hafif geçmişti.

Uykusuzluğumun nedeni 10 Büyükelçinin istenmeyen insan ilan edilmesi de değildi...

Nedeni, benim gibi bir spor manyağı için, tarihte az görülecek bir derbi gecesi olmasıydı...

Düşünebiliyor musunuz?

Yazının Devamını Oku

İlk gençlik hapınızı kaç yıl sonra alabileceksiniz

Şimdi kahvenizden veya çayınızdan bir yudum alın...

Siz “brunch şampanyacıları”, tabii ki siz de kadehinizi kaldırabilirsiniz...

Şu güzel pazar sabahı size çok umut verici bir haberim var...

Çok değil... İki-üç yıl sonra bir hapla gençleşme ihtimaliniz çok yükseldi...

*

Size ölümsüzlük vaat etmiyorum ama...

En geç 10 yıl içinde, sizi 150 yaşına kadar yaşatacak çok önemli gelişmeler olabilir.

Silikon Vadisi’nin en zengin 10 adamını alın...

Yazının Devamını Oku

Yaşayan bir numaralı Müslüman o olabilir mi

Adı Muhammed. Soyadı Salah.

Yani yüzde yüz Müslüman adı ve soyadı...

Dünya artık onu “Mo Salah” olarak tanıyor.

Liverpool’un şahane oyuncusu...

*

Bu yıl İngiliz futbol liginin başından beri Liverpool’u uçuruyor...

Ne Messi bıraktı ne Ronaldo...

İki haftadır futbolla ilgilenen herkes onun Manchester United’a attığı golü ve asisti konuşuyor.

Şimdiden futbol tarihine geçti...

Yazının Devamını Oku

Diyarbakır Müzesi'ndeki domuz dişi ve 48 saat sonra gelen bir haber

Geçen hafta Diyarbakır Arkeoloji Müzesi’ni gezerken rehberimiz bize ilginç bir şey anlattı.

Rehberimiz, vitrindeki süs eşyaları arasındaki bir domuz dişini gösterip şunları söyledi:

“Domuz insanoğlunun ilk evcilleştirdiği hayvandı. O nedenle mezarlarda bulduğumuz süs eşyaları domuz dişinden yapılmış eserlerdi.”

*

Demek ki domuz, bu topraklarda, yani Mezopotamya’da insanoğlu ile birlikte yaşamaya başlayan ilk hayvanlardan biriymiş... Ne ilginçtir ki yine bu topraklarda doğan iki inancın, Müslümanlığın ve Yahudiliğin de haram ilan ettiği ilk hayvan oldu.

Diyarbakır’da rehberimizden bunu dinlememizden 48 saat sonra dünya medyasına şu haber düştü:

New York Üniversitesi’nden bir doktor grubu çok ilginç bir deney gerçekleştirdi.

Domuzun bünyesinde geliştirilen bir böbreği, ailesinin iznini alarak, beyin ölümü gerçekleşmiş bir insanın bedenine bağladılar.

Yazının Devamını Oku

En iyisi halayı size Hint atasözü ile anlatayım

Çok sevdiğim bir Hint atasözü aynen şöyle diyor:

“Dans etmek kalplerimizin konuşmasını duymaktır...”

*

Halay da bir danstır...

Dans literatüründeki adı “folklorik dans”tır...

-

Fanatikler danstan korkarlar... Aralarında “hayatında hiç dans etmemiş olmakla” övünenler vardır.

Korkmakta haklıdırlar... Çünkü dans, onları besleyen nefreti, bir ilkokul çocuğunun bembeyaz silgisi gibi yumuşacık dokunuşlarla siler...

Yok eder...

Yazının Devamını Oku

Özdemir Bey geç de olsa sizi tanımak bir şerefti

Türk Savunma Sanayii’nin son 15 yıldaki parlayan yıldızı, Bayraktar ailesinin kurucu babası Özdemir Bayraktar aramızdan ayrıldı.

Muhafazakâr bir ailenin üyesiydi...

Dün bizim mahallede onun hakkında yazılanlara baktım...

Üzülerek gördüm ki bu insanı hiç tanımıyormuşum...

Meğer tam da Türkiye’nin bugünlerde aradığı insanmış...

Hürriyet’te Yalçın Bayer’in yazısını okudum.

Onun daha ilk ve orta eğitimden başlayan bilim tutkusunu...

Üniversite yıllarını, sonrasını, Türk sanayisinin gelişmesi için verdiği mücadeleyi...

Yazının Devamını Oku

Yer Diyarbakır, kuyruk Picasso kuyruğu gibi

Bu fotoğrafta, sırada bekleyen insanların ancak bir bölümünü görüyorsunuz. Çekilen videoları seyrederseniz, kamera sıranın sonuna kadar gidip köşeyi döndüğünde, bu kuyruğun devam ettiğini göreceksiniz...

Bu bir maç kuyruğu değil...

Bir pop müzik konseri kuyruğu değil...

Ahmet Güneştekin’in geçen cumartesi Diyarbakır’da açılan “Hafıza Odası” sergisine girmek için bekleyen insanlar bunlar...

Sanat alanında böyle bir kuyruğu geçtiğimiz 10 yıl içinde iki defa gördüm...

Biri İstanbul’da Sakıp Sabancı Kültür Merkezi’ndeki Picasso sergisiydi.

Öteki de İzmir’de Arkas Sanat Merkezi’nde açılan Picasso sergisiydi.

Bugüne kadar

Yazının Devamını Oku

Sonradan görme bir züğürdün o sorusu

Dün size 85 metrelik bir megayatı bütün iştahımla anlattım.

Ne yalan söyleyeyim, güzel yaşamak hayalleri olan bir insandım, hâlâ da öyleyim.

O nedenle memleketin bunca meselesi varken aklım yine de böyle şeylere takılıp gidiyor...

Yani benim de böyle sevdalı bir başım var.

İyi yaşamak bugün kurduğum bir hayal değil...

Mavi yolculuklar, yat sefaları ile ilgili hayallerim çok eskilere gidiyor...

Mesela şu fotoğraf.

1971 yılında Gökova’da bir yerde çekildi.

Yazının Devamını Oku

Sizce bu 85 metrelik megayatı satın alabilecek kaç kişi vardır?

Türkiye’de değil, dünyada kaç kişi vardır diye soruyorum.

Yat 85 metre...

Türkiye’de yapıldı.

Bir Türk şirketi tarafından yapıldı.

Yapımı 4 yıla yakın sürdü.

Ve geçen ay Cannes’daki dünyanın en önemli yatçılık fuarında ilk defa dünyanın dikkatine sunuldu.

Aldığım bilgiye göre, fuarın en ilgi çeken teknelerinden biri oldu.

4 gün boyunca 1.000 kişiye yakın insan tekneyi gezdi...

Yazının Devamını Oku

Öyleyse... Bir gün ben de Kırmızı Kraliçe'ye giderim

İlk haber 12 Ekim günü, ABD’nin Teksas eyaletinin Van Horn adlı bölgesinden havalanan bir uzay aracından geldi. Amazon’un sahibi Jeff Bezos’un Blue Origin adlı şirketinin uzaya ikinci uçuşunu yapan roketinin içinde tanıdık bir isim varmış.

William Shatner...

*

Biz onu daha çok “Captain James T. Kirk” olarak tanıyoruz...

Yani bizim bildiğimiz, 1970’lerin efsane uzay dizisi Star Trek’in ünlü kaptanı Kirk...

İşte onu oynayan aktör William Shatner, bu defa gerçekten uzaya gitmiş ve dönmüş.

‘Uzay Yolu’ (Star Trek) dizisi ilk kez 8 Eylül 1966 günü yayınlandı.

Dünya

Yazının Devamını Oku