GeriİK/Yeni Ekonomi Neden çalışıyoruz?
MENÜ
  • Yazdır
  • A
    Yazı Tipi
  • Yorumlar
    0
    • Yazdır
    • A
      Yazı Tipi

Neden çalışıyoruz?

Neden çalışıyoruz?
Abone Olgoogle-news

Pek çokları gibi parayı amaç edinip, hep daha çok para kazanmak için mi, sosyal statü elde etmek için mi, bir fayda sağlamak için mi, yoksa çalışarak varolduğunuz için mi, siz neden çalışıyorsunuz?

Neden çalışıyoruz
Gereksiz ihtiyaçlardan oluşan koca bir dağ yarattık. Bir şeyler satın alıyoruz sonra çöpe atıyoruz. Aslında boşa harcadığımız şey hayatlarımız. Bir şey satın aldığımda veya siz aldığınızda ödemeyi parayla yapmıyoruz. Ödemeyi yaşamımızdan para kazanmak için harcadığımız zamandan yapıyoruz. Aradaki fark ise şu, hayatı satın alamazsınız. Hayat geçip gider ve hayatınızı boşa harcayıp, özgürlüğünüzü kaybetmek korkunç bir şeydir.” Artık birçoğumuzun bildiği ve hak verdiği bu sözlerin sahibi Uruguay eski devlet başkanı Jose Mujica. Türkiye ziyaretinde herkesin ilgi ve beğenisini kazanan gönlü ‘zengin’ devlet adamı, şöyle bir durup, düşünmemizi sağladı. Aslında hepimizin hayatımızı kazanalım derken, nasıl hayatımızı harcadığımızı yüzümüze vurdu.

Üzerine geçen hafta Achille Weinberg’in 2012’de Sciences Humaines’ta yazdığı, neden çalıştığımızı sorgulayan makaleyi okuyunca da bu haberi yapmak farz oldu.

O makale çalışmanın üç sebebi olduğunu söylüyordu; para, sosyal olarak var olmak ve fayda sağlamak.

Bugün içinde bulunduğumuz sistemde pek çoğumuz para kazanmak için çalışıyor olduk. Tabii para kazanırken hayatlarımızı kaybettiğimizi görmeyerek.

Neyse gelelim makalede anlatılan çalışmamıza sebep olan 3 maddeye:

Hayatını kazanmak:
İhtiyaçları karşılamak, ekmek parası kazanmak için çalışıyoruz. İlk bakıldığında çalışmanın ilk sebebi hayati ihtiyaçları karşılamak. İnsanlık var olduğundan beri çalışma var. Tarih öncesinde insan meyve sebze toplamak, alet geliştirmek zorundaydı. Teknoloji insanı çalışma zorunluluğundan kurtaracaktı ama hayat giderek pahalılandı ve yeni ihtiyaçlar doğduğu için de insan daha çok çalışmak zorunda kaldı. Antropolog Marshall Sahlins, ilkel toplumlarda insanların günde 5 saat çalışmak zorunda kaldığını hesaplamış. Eder haftada 35 saat. Anlaşılan tarih öncesinden itibaren pek bir şey değişmemiş bugün de hâlâ karnını doyurmak için, ısınmak için, ev sahibi olmak için çalışmak gerekiyor.

Sosyal olarak var olmak:
Sabah kalkıp, evden çıkmamızın sebebi sadece ücret almak değil, bir kostüm giyiyoruz, polis, öğretmen oluyoruz. Çalışmaya bu açıdan bakmak çocukluktan başlar, çocuk statüye göre polis olacağım, öğretmen olacağım der, mesleğin prestijini dikkate alır, polis olup hayat kurtaracaktır, üniforma, otorite, silah vs... her mesleğin insanların gözünde bir prestij skalası vardır. Bu zamanla değişebilir, mesela öğretmenlik ve gazetecilik batıda prestij kaybetti, aşçılık ve şarap üreticiliği kıymete bindi. İnsanlar biraz da itibarlarını, kendilerini beğenme ihtiyaçlarını mesleklerinin prestijlerinde arar, bulurlar. İnsan toplumun içinde yer edinmek ister, sosyal bir hayvandır meslek de bunda önemli rol oynar. Çalışma yalnızlığı ortadan kaldırır, özellikle insan bunu emekli olunca işini kaybedince anlar. Araştırmalar işsiz insanların gelir kaybından çok “kimlik” kaybından yakındıklarını söylüyor.

Zevk için çalışmak:
Konfüçyüs der ki “Sevdiğiniz bir işi bulun hayatınız boyunca çalışmamış olursunuz.” Çalışmak sadece hayatını kazanmak ve statü elde etmek sosyalleşmek değil bizatihi sizi mutlu edecek bir aktivite de olacak. Misal hastaları iyileştirmek, inşaat yapmak, yemek pişirmek, hayvanlarla ilgilenmek, yazı yazmak gibi. Bu hemen hemen her meslek için geçerli. Bu herkesin anlayabileceği bir şey değil ama örneğin bir tamirci, bilgisini, becerisini kullanıp o motoru tamir ediyorsa, tıkır tıkır işlediğini duyuyorsa bu onun için müthiş bir zevk. Ya da bizim eve temizliğe gelen kadının her defasında samimi bir şekilde “ben temizlik yapmayı çok seviyorum, her yer pırıl pırıl olunca rahatlıyorum” demesi gibi. Ya da benim gibi pek çok iş arkadaşımın gazetede camları silen çalışana bakıp “ne kadar da huzurlu bir iş” diye hayranlıkla izlememiz gibi.

Çalışma varoluştur
Neden çalışıyoruz
Karl Marx, insan bir çalışma etkinliğidir, insan çalışmazsa insan olamaz diyor. Kariyer ve Varoluş kitabının yazarı Daniş Navaro,
“İnsanın doğasında çalışma var. Ama ben çalışmadan ücretli çalışmayı anlamıyorum. Evde çocuklarına bakan kadın da iş yapıyor, hiç para kazanmadan sadece zevk için resim yapan da iş yapıyor, benim için çalışma üretici etkinlik. Sanat, spor, edebiyat, hukuk ne olursa olsun bir etkinliktir çalışma. Çalışma bir varoluştur, çalışma insanın yaşam etkinliğinin gerçekleşmesidir. Beslenme, barınma gibi zorunlu faaliyetleri bir kenara koyduğunuzda geri kalan zamanda insanlar üretir.”

Bugünkü sistem ise çalışmayı sadece para kazanmak için yapılan mecburi etkinlik olarak algılıyor. André Gorz diyor ki “Niye evde çalışan kadınlara çalışıyor demiyoruz da aynı kadınlar kreşe gidip başkalarının çocuklarına baktığında onlara çalışıyor diyoruz’. Bugün para kazanmakla çalışmayı eş tutuyoruz. Çalışıyor musunuz sorusu para kazanarak çalışıyor musunuz sorusuna denk geliyor. Navaro, “İnsan çalışarak iki eylemi yapar, birincisi kendi öz zenginliklerini ortaya koyar, kendini gerçekleştirir ve kendini sürekli dönüştürür. Çalışma etkinliği sürecinde olur bu. Durup etrafı seyreden bir insan doğduğu gibi ölecektir hiçbir şey geliştiremeyecektir. Dolayısıyla çalışma etkinliği insanın kendini daha üst varoluş basamaklarına dönüştürmesi için yaptığı bir etkinlik. İkincisi çalışarak çevresindeki insanları ve doğayı da dönüştürür, uygarlık zaten böyle kuruluyor. Mesela bir yönetmeni ele alalım senaryoyu yazıyor, rejiyi, sahneyi kuruyor, insanları topluyor, o filmi üretirken kendini geliştiriyor, o filmin mesajı yayılıyor, onu izleyen insanları dönüştürüyor.”

Yabancılaşmaya dikkat
Bir inşaat işçisi düşünün, bina ortaya çıktığında bakıp burada benim emeğim var demesi, insanın kendisinin o işe yansıması. Ama bugünkü sistemde insanlar bunu görmüyorlar çünkü artık yabancılaşma var. Yani insanın ürettiği üründen uzaklaşması, kendi ürettiği ürünle arasındaki bağın kopması. Peki bu bağ nasıl kurulur? Daniş Navaro, bu bağın ancak varoluşçu çalışma ile kurulacağını savunuyor: “İnsan sadece kendi yetenekleri, özellikleri, eğilimlerinin kendi bütünlüğünün arzu ettiği işle uğraşmalı. Tamamen içinden gelen, kendi öz varlığının izin verdiği yönlendirdiği işle uğraşmalı. Düşünün çocuk tiyatrocu olmak istiyor, ama anne babasının o işte para yok sen halka ilişkiler oku demesiyle, halkla ilişkiler okuyor ve bir şirkette bu işi yapmaya başlıyor ama mutsuz. Çünkü o tiyatro için varolabilir. İnsan anlam için çalışır, her insan bir anlam içindedir ve her insan bir anlam peşindedir, o anlama ulaşmak için yaptığı iş bir köprü vazifesi görür. Sistemin geldiği nokta anlam paraya bürünüyor. Paranın kendisi amaç oluyor, halbuki araç olmalı. Kendi öz varlığının gerektirdiği işin peşinde koşman lazım. O iş sana ne getiriyorsa onunla da yetineceksin, hayat bundan öte bir şey değil ki.”

Sosyalistleşmeler başlayacak
Peki bu mutsuz çalışan kitleleri daha ne kadar bu şekilde devam edecek, bundan 50 yıl sonra ne olacak? Navaro, bu soruya şöyle cevap veriyor: “Bu sistem tıkanmaya gidiyor, büyük bir mutsuzluk var, siz son 6 sayınızda çalışmaktan bıkanları, işyerinde canı sıkılanları, mutsuzları konu alıyorsunuz. Bence sistem tıkanıyor, kapitalizmin içinde küçük küçük sosyalistleşmeler başlayacak ve daha sosyal bir sisteme doğru gideceğiz. Bunu özel mülkiyet veya siyasi anlamda söylemiyorum, teknik anlamda söylüyorum, daha paylaşımcı, daha toplumsal ve daha yeterci bir toplum ortaya çıkmazsa sistem tıkanacak. Ve de dünya tüketilecek, insanlar kendini yok edecek.”

İnsan kaynakçılık başladı
Her ne kadar günümüz çalışma koşulları sistemin bir ürünü olsa da daha insani çalışma alanları yaratmak için kısmen İK’cılara da düşen görevler var. Daniş Navaro’nun İK’cılara önerileri şöyle:

- Çalışana mutlaka özerk bir alan tanınmalı. Şirketi bürokrasiye hapsetmemeli. Aşırı bürokrasi insanı cansızlaştırır, muhakkak bir özgürlük alanı bırakmak lazım, orada kendi işini kendi tasarlasın, kendisinden bir şey katsın. Yaratacağı değerle kendisi arasında bir ilişki kursun, yoksa çalışan şirketin bir piyonu olur, cansız bir varlığı olur, özyaratıcılığı tükenir, şirkete hiçbir şey katamaz hale gelir. Dolayısıyla en temel tavsiyem çalışanların işin kendisinin tasarlanmasında da yer alması. İnsan kendisinden bir şey katmadığı takdirde işe de bir şey katamaz, çalışana mutlaka o fırsatı vermek lazım. İş tariflerini, süreçlerini o şekilde tasarlamak lazım diye düşünüyorum. Ama suni bir şekilde ‘sen bizim için değerlisin yalanı’ değil… Suni, samimi olmayan İK ideolojilerinden bahsetmiyorum çünkü İK da bir ideolojiye dönüşmüş durumda. Çalışanı şirkette tutmak, sırf şirketin amaçları doğrultusunda kullanmak, insan kaynaklarının bugün ulaşmış olduğu nokta. Çalışanın kendi bireyselliği ve mutluluğu temelinde bir arayış içinde değil insan kaynakları. Halbuki şirket ile çalışanın varoluşsal menfaatlerini birleştirme başarısını göstermesi lazım insan kaynaklarının.

- Yok saymak çok kötü bir duygu yaratır, insan var olma duygusuyla kendini değerli hisseden bir varlık. Ama samimi olmalı, bir güvenlik görevlisinin size merhaba demesi samimi mi? Mağazalardaki danışmanların her defasından gülerek hoş geldiniz demesi samimi mi? Orada alışveriş yapmayacağınızı hissetse sizinle ilişkiyi keser. Çünkü mekanik bir ilişki var. Güler yüzlü olacaksın deniyor zorla tüm satış danışmanlarına. Biraz rahat bırakın insanları. Kurumsallaşmada aşırılığı yanlış görüyorum.

- İnsan kaynaknakçılık başladı son dönemde. Artık insan ideolojik bir kaynak olarak görülüyor, bence kaynakları insanca kullanmalı. İnsan bir hammadde değil insan tüm diğer kaynaklardan farklı bir kaynak. Bunun bilincinde olmak lazım aksi takdirde bir sayıya dönüşürsün headcount (kafa sayısı) olursun. Çalışan eşittir kelle, kapitalist ekonomide buraya geldik. Vizyon misyon insanlar kanmıyor artık bunlara, samimi değil.

Varoluş açısından en tehlikeli meslekler?
Daniş Navaro:
“Gerçeklikten kopuş olan meslekler tehlikeli. Mesela finans gibi somut olmayan mesleklerde sattığını görmüyorsun, faiz satıyorsun, para satıyorsun ama görmüyorsun, mesleklerin gerçeklikle ilişki kurabilmesi lazım. Aksi takdirde sanal bir ortamın içinde düşerler, anlamı yakalayamazlar ve çok tehlikeli olur kendileri için. Topluma, insana dokunması lazım yapılan işin.

Bugün birçok ana bilim dalına başvuru düşüyor, fizik, matematik aşağı gidiyor. Gençler finans, halkla ilişkiler, reklamcılık istiyor ama ana bilim dallarına, toplumla ve insanla alakalı bilim dallarına, sosyolojiye, felsefeye olan talep azalıyor. Çünkü para getirmiyor. Çok sığ bir dünyaya gidiyoruz, bir sürü meslek ortadan kalkıyor. Halkla ilişiklerci olacaksan önce toplumbilimci ol,
sosyoloji oku.”

False
Haber Yorumlarını Göster
Haber Yorumlarını Gizle