‘‘İ permacho stratego!..’’

Mümtaz SOYSAL
Haberin Devamı

Tam tarihiyle, 1993 yılının Şubat ayı. Türk Hava Yolları'nın uçaklarında yolculara sunulan aylık dergide Selçuk Uzun'un ‘‘Rembetiko’’ üzerine ilginç incelemesi: Anadolu'dan Yunanistan'a taşınan özlem ve dert yüklü bir musiki.

İki halkı hem yaklaştıran, hem de eski acıları depreştiren ezgiler, şarkılar, yanık havalar.

Yaklaşık 100 sayfalık derginin yalnızca altı sayfasını alan bir yazı.

Rastlantı bu ya, Yunan ulusal havayolu olan Olympics'in aynı ay dağıttığı yolculuk dergisinde de, yine bol resimlerle süslü bir ‘‘Adalar’’ yazısı: Ama, İstanbul'un adaları, yani Büyükada, Heybeli, Kınalı, Burgaz ve öbür küçükler.

Tabii, Rumca adlarıyla.

Altı sayfa falan değil, 80 sayfalık derginin, reklamlar dışında, bütünü.

Bunun 46 sayfası da Heybeli ve özellikle oradaki Ruhban Mektebi üzerine.

Hafta başında, Amerikan Kongresi'nin kitaplık salonunda Fener Patriği Bartholomeos'a ülkenin en büyük madalyalarından biri olan Altın Şeref Madalyası verilirken, Howard Üniversitesi Korosu, Atina Oda Orkestrası eşliğinde ‘‘İ permacho stratego!’’ ilahisini okumuş. Ankara'da İngilizce yayınlanan ‘‘Turkish Daily News’’ Gazetesi'nin Washington muhabiri Uğur Akıncı'nın yazdığına göre, ‘‘Sen, ey yenilmez savaşçı!’’ anlamına gelen bu ilahi 1453'te Türkler, Konstantinopolis'e girerken son umutla söylenen ilahiymiş.

Tarih kitapları da, Fetih gününden önceki gece, son imparator Onbirinci Konstantinos'un surlar üzerinde gerçekten yiğitçe vuruşarak öleceği sabah saatlerine kadar, Bizans ileri gelenlerinin Ayasofya'da toplanarak bir ‘‘mucize’’ için Tanrı'ya yalvarıp ilahiler söylediklerini yazar.

İstanbul'un düşmesiyle Hıristiyanlığın büyük sarsıntı geçirdiğini, Trabzon ve Mora'dan sonra dan Elen Ortodoksluğu'nun devlet olarak yaklaşık dörtyüz yıl süreyle büsbütün haritadan silindiğini, Yunan bağımsızlığının bu derin yaradan güç aldığını ayrıca anımsatmaya gerek var mı? İstanbul'un, onlar için, konuşuldukça ve görüldükçe eski yaranın acısını yeniden yaşatan bir kent olması doğaldır.

Bu bakımdan, orada canlı tek anı olarak kalmış bir Patrikliği, bugünün koşulları içinde bile, Bizans'ın bin yıllık büyüklüğünden ayrı olarak düşünmeleri zordur. Patrikliğin bir Türk kurumu olmasına ilişkin olarak Lausanne'da varılan uzlaşmaya karşın Fener'i ‘‘ekümenik’’leştirmek, yani ona Papalık gibi ‘‘evrensel’’ bir kilise statüsü kazandırmaktaki ısrarın gerisinde de bu kolay vazgeçilemeyecek büyüklük tutkusunun etkisi vardır.

Unuturlar ki, bu sorun Ortodoks dünyasının kendi iç sorunudur ve Türkiye açısından konu bütünüyle bir ulusal hukuk konusudur.

Son günlerin ‘‘özürlü modalar’’ından biri olarak Türkiye'nin bazı çevrelerini de etkilemeye başlayan bu düşüncede, Patriğin ve Fener Sinod'unu oluşturan metropolitlerin vatandaşlığıyla yahut Heybeliada Ruhban Okulu'yla ilgili hukuk sorunları bir yana, dış politika tehlikelerinin de saklı olduğunu görmek gerekir.

Fener'in ‘‘evrensel’’liği, bütün Ortodoks âleminin itirazsız kabul edebileceği bir statü değil.

İtiraz edenlerin başında da, Moskova Kilisesi.

Patriğin dünyadaki nüfuzundan yararlanmak amacıyla bu sıfatın Cumhuriyet hükümetince de kabul edilmesini önerenler, böyle bir adımın Türkiye'yi gereksiz yere uluslararası din çekişmelerinin içine sokacağını unutuyorlar.

Ankara'daki ağırlıklar Atina ve Washington'daki terazilerle tartılmaz.

Yazarın Tüm Yazıları