GeriAyşe ARMAN Huysuz, hayatının erkeğini buldu!
MENÜ
  • Yazdır
  • A
    Yazı Tipi
    • Yazdır
    • A
      Yazı Tipi

Huysuz, hayatının erkeğini buldu!

Takım elbisem, kolalı gömleğim, beyaz çoraplarım, kolumda pahalı saatim, elimde tespihim, afili kravatım, ‘Gülüm’e gidiyorum...

/images/100/0x0/55eaf2d6f018fbb8f8a10f13

Kısrağıma, papatyama... Kadınıma... Beylerbeyi’ndeki malikânesinde beni bekliyor. Heyecanlıdır şimdi. Güzel yemekler yapmıştır. Kapıdan girince, “Aslanım” diye üzerime atlar. Bir yorgunluk kahvesi ikram eder önce. Höpürdetiriz birlikte. Keyfi yerindeyse, leğeni salona taşır, ayağımı bile yıkar. O benim aşkım, balım, canışım. O benim için her şeyi yapar. Sonra birlikte yatağa geçeriz, ben onun güzel bacaklarına bakarım, kadına yanla gözle bakanı yakarım!.. Uzun zamandır hiç bu kadar eğlenmemiştim! Şahaneydi... Harikaydı... Erkek olmak... Özellikle de Huysuz’un erkeği olmak... Tamam, biraz kıro bir erkek oldum... Ama para bende... Size ne! Hem onlar iyi anlaşıyorlar, birbirlerine de yakışıyorlar! Seyfi Dursunoğlu’nun Beylerbeyi’ndeki evindeyiz... Yakında Show TV’de yeni programına başlıyor, onun şerefine gerçekleştirdik bu çekimi. Nevi şahsına münhasır biri. Bir kere çok titiz. “Neeee galoşla mı giriliyor eve?” dedim, “Tabii” dediler, “Sakın bir şey yerken de kırıntıları yere düşürme, hemen görüyor!” Güldüm. Gerçekten de ev mis gibi, süt dök yala. Bir gıdım toz yok, yerler parlıyor. Evi kendi çizmiş, sonra da yaptırmış, bir küçük malikâne. Filmlerdeki gibi, sağdan bir, soldan bir merdiven çıkıyor, üst katta birleşiyor. Evin bir sürü odası, önünde de bir havuzu var. Ve içinden yükselen duygu: Huzur. Klasik mobilyalarla döşenmiş, perdeleri, örtüleri filan da kendisi yapmış. Ona söz verdiğiniz saatte gitmelisiniz çünkü çok disiplinli. Öyle trafik-mrafik-bahane yok, içeri almıyor, prensipleri, ilkeleri var, kimseye de eyvallahı yok, iş bitince de sizi kibarca kapının önüne koyuyor. Ben böyle direkt insanları severim. Seyfi Dursunoğlu’nu da sevdim. Aman kıskanıp başıma bela olmasın, Huysuz’u daha
çok sevdim!

Azmak istiyorum Seyfi mani oluyor

HUYSUZ’LA...

- Huysuz Virjin’in anası babası, Huysuz gibi bir çocukları olduğu için mutlu mu?
- Ah sus! Bilselerdi böyle şirret bir kadın olacağını, onu hiç büyütmezlerdi!
- Biraz tanıyalım annenizi-babanızı?
- Tanıyıp da ne yapacaksın! Babam Hafız Mehmet, çok mutaassıp, çok dindar ve çok despot bir adam. Annem de, yarım dilim ekmeğini bile bir başkasıyla bölüşecek kadar temiz kalpli, saf bir Anadolu kadını. Ben o ikisinin mahsulüyüm.
- Kardeş var mı?
- Olmaz mı? Altı kardeş! Ölenler, düşenler, alınanlar hariç. Karadenizliler biraz düşkün oluyor o işlere! Gerçi bir ben kaldım geriye, diğerleri sizlere ömür.
- Nasıl doğdu Huysuz? Doğumu kolay mı oldu, sancılı mı? ‘Pat’ diye mi kucağa düştü?
- ‘Pat’ diye hiçbir şey olmuyor şu hayatta! Hiç kimsenin kucağına, ‘lop’ diye bir şey düşmüyor! Çalışacaksın, emek sarf edeceksin! Zor oldu tabii. Annem, hastaneyi inletmiş beni doğuruncaya kadar. Ben de Huysuz’u doğuruncaya kadar inledim! Çok parasızlık çektim, 18 yıllık memuriyetten sonra baktım ki, bir şey yapmam gerekiyor çünkü kiramı bile ödeyemiyordum, Huysuz’u doğurdum!
- Huysuz Virjin, Seyfi Dursunoğlu gibi gerçek bir beyefendiyle iyi geçinmeyi beceriyor mu?
- Ayol hiç anlaşamıyorlar! O kadar zıtlar. Birinin, lafıyla kuyuyla inilmez. Edepsiz, aklı hep başka yerlerinde. Çirkin olduğu için de hiç talip çıkmıyor ama kendini dünyanın en güzel kadını sanıyor. Seyfi Dursunoğlu ise yazık, tam tersine, derli toplu yaşamayı tercih eden, tutumlu, mütevazı bir adam. Aman komşumu rahatsız etmeyeyim... Huysuz’u bıraksan, her gün karakola gidecek, hele beğendiği bir iki polis varsa, hiç çıkmaz oradan!
- Birinden diğerine zıplamak, sizi yormuyor mu?
- Yorsa kaç yazar! İnsanlar zamanlarını ve paralarını harcayıp gelmişler, onları benim havama sokmak için elimden gelen her şeyi yaparım. Ama kolay değil. Espri yaparken bunun bir çizgisi var, bıçak sırtı, aşmaman lazım. Aşarsan hadise çıkar.
- Huysuz’dan tatlı tatlı korkuyor insanlar, öyle değil mi?
- Evet hem “Bana takılsın” diye gelip en öne oturuyorlar, hem de “Ulan bir bok yapar mı, bir şey söyler mi?” diye korkuyorlar.
- Huysuz, hangi eksikliği doldurmak için dünyaya geldi?
- Ayol sen de yavaş intikal problemi mi var! Parasızlık diyorum, kıçınla mı dinliyorsun? Memurdum, bodrum katında oturuyordum. Ev sahibi 50 lira zam yaptı, “N’olur artırmayın, ödeyemem” dedim, oralı olmadı, ben de iki elimi göğe açtım, “Yarabbim, bu hayat böyle devam edemez. Sen yardım et bana” dedim. Birkaç yere, sanatçı olarak müracaat ettim, beğenmediler, bir gün çalıştırdılar, gönderdiler. Sonra baktım, Seyfi’yle bu işi beceremeyeceğim, Huysuz tipini yarattım. Hep duyuyorlardı ama Öztürk Serengil’in bir programına çıkınca böyle bir insanın varlığını gördüler. O olaydan sonra kısmetim açıldı: Fuarlar, gazinolar... Her gittiğim yerde şovum çok sevildi, sonra derken televizyon. Kanallar koşmaya başladı peşimden...
- Kaprisli, şirret, sivri dilli, huysuz ama tatlı kadın kılığındaki bu erkek neden bu kadar tuttu ve deli gibi sevildi?
- Çünkü Huysuz, insanların düşünüp söyleyemediği şeyleri söylüyor! Müdanası yok. Hepimiz benzer şeyler düşünüyoruz ama gebertsen söylemeyiz. Onun eyvallahı yok. Ama Seyfi Dursunoğlu’nun sahne dışında Huysuz’la hiçbir benzerliği yok. Pazara da giderim, çarşıya da. Burası da, sanatçı evi diye, dolup dolup boşalmaz. Her şeyin bir ölçüsü vardır. Ben çok ölçülü yaşarım.
- Şovun her anı spontane mi?
- Evet. Bunu yapabilen dünyada iki ya da üç kişi var. Arkadaşlar çıkıp şov yapıyor, hayranım, bayılıyorum, salonları dolduruyorlar ama bir tekste bağlı olarak. Bu yaptıklarına da doğaçlama havası veriyorlar. Benimse yazılı hiçbir şeyim yok.

Huysuz, hayatının erkeğini buldu

NE KAŞIMI ALDIRIRIM NE SİLİKON YAPTIRIRIM

- Siz de toplumda eşcinsellik konusunda ikiyüzlülük yaşandığını düşünenlerden misiniz?
- Sadece bu toplumda değil, dünyanın her yerinde yaşanıyor, bizde daha fazla...
- Travestileri beyzbol sopalarıyla döverken, Zeki Müren’i ‘Sanat Güneşi’ ve ‘Paşa’ yapmalarını nasıl değerlendiriyorsunuz?
- Bakın, insanlara hitap edebiliyorsanız, onları güldürebiliyorsanız, duygulandırabiliyorsanız, sizin özel hayatınızı ikinci plana atıyorlar. Zeki Müren için de geçerli bu. Muazzam bir sesi vardı, büyük sanatçıydı, bir an geldi, insanlar özel hayatıyla ilgilenmez oldular, “Neyse ne, bize ne!” dediler.
- Ama Huysuz Virjin’i eşcinselliğe davetiye çıkarmakla suçlayanlar oldu değil mi?
- Oldu, RTÜK çalışmamı istemedi. Televizyonda program yapacaktım. Erkeğin, kadın kıyafetinde görünmesinden rahatsız olduklarını belirttiler. “Madem öyle, bırakıyorum” dedim. Bir sanatçı, kadın kılığına da girer, çöpçü de olur, garson da, şoför de. Ha benimki Huysuz. Çünkü onda muvaffak oluyorum. Huysuz biter bitmez Seyfi’yim. Ne kaşımı aldırırım, ne silikon yaptırırım. Ayrıca beğenmiyorum, ördek gibi dolaşıyorlar, kötü oluyorlar.
- Şimdi ne hissediyorsunuz, programınız başlıyor...
- Heyecanlıyım. Yazın çalışmazdım, korse, makyaj, elbise, eldiven zor gelirdi. Terden geberirsin ama söz verdiler, stüdyo hep 21 derece olacak. Galiba RTÜK de biraz daha yumuşadı.
- 40 sene çok para kazanmıştır Huysuz...
- Evet, hayatının sonuna kadar yetecek para kazandı. ABD’ye tedaviye filan gitmesi gerekirse, yandı tabii.
- Söylendiği kadar cimri mi?
- Tutumlu, ama cimri değil! Mecburdu çünkü 40 yaşında sahneye çıktı. 40’tan sonra, para biriktir, evi döşe, kimseye muhtaç olma. Ama artık tutumlu olması gerekmiyor.
- Huysuz nasıl bir hayat yaşıyor?
- Ayol, azmak istiyor, kudurmak istiyor. Ama Seyfi mani oluyor, “Aklını başına al!” diyor. Yoksa Huysuz kendini koyverecek...

Huysuz, hayatının erkeğini buldu

ÖNÜM KABARIK DURSUN DİYE ÇORAP TIKTIM

Duyduk duymadık demeyin, Mecmua Dergisi sayesinde, erkek olma şerefine de nail oldum! Mecmua, Murat Varol’un dergisi. Varol, benim kişisel tarihime, orijinal, yaratıcı ve güzel bir dergi çıkaran adam olarak geçti. Bu işten hiç para kazanmamasına rağmen, devam etmesi her türlü övgüye değer. Tıpkı Mehmet Turgut’un 46’sı gibi. O da yılmıyor, her ay, her ay devam ediyor. Böyle bağımsız dergi çıkaranları desteklemek gerekiyor. Bir de Uğur var, Uğur Alkapar, bir selam da ona buradan, Mecmua’nın yazı işleri müdürü. Huysuz’un aşığı kıro erkeğin -o ben oluyorum- kostümlerini, beyaz çoraplarını, peruğunu, bıyığını o ayarladı, kolundaki o dayanılmaz saati de. Hatta baktım, erkek iç çamaşırları bile getirmişti. Bu özen çok hoşuma gitti, onları kırmadım, pantolonun önü kabarık dursun diye içine çorap tıktım, kendimi iyice erkek yaptım! Kapak fotoğrafını Cem Talu çekti, iskambil kartı fikri Ergün Gündüz’ündü. Huysuz’la bütün pozlarımı ise Emre Yunusoğlu görüntüledi. Röportajın ve fotoğrafların bir bölümü burada, tamamıysa bu ayki Mecmua’da.

SEYFİ’YLE...

Kendine iyi baktığın sürece sekse devam

- 1932 doğumlusunuz. Bazı kaynaklar, Trabzon, bazı kaynaklar Erzurum diyor. Ne iş?
- Nüfus memurunun azizliği! Hüviyetimi kaybettim, yenisi çıkarmaya gittim. Baktım memur, 1 Ekim olan doğum günümü 10 Ekim yapmış, doğum yerim Trabzon’u da Erzurum. “Amaaaan kim uğraşacak!” dedim, nüfus kağıdımı kaptım geldim.
- Trabzon’da kalmış akraba...
- Yok, yok hepsi burada. Amcalarım öldü ama çocukları yaşıyor.
- Hayattaki duruşunuz yalnız. Öyle misiniz?
- Hayatta herkes, eninde sonunda yalnız kalıyor. Karını, kocanı kaybediyorsun, bütün sevdiklerin ölüyor. İnsan, yalnız kalabileceğini hesap etmeli, kendine yetmeyi bilmeli.
- Nasıl bir ortamda büyüdünüz?
- Sus! Çok mutaassıp. Eve ancak terlikle girilirdi, her taraf seccade doluydu. Cami gibi, evin içinde namaz kılardık biz. Babam imam olurdu. Abilerim ve ben yan yana, ablalarım daha arkada.
- Anneniz?
- Ne dedikodusu vardı ne bir şey. Hep bahçeyle ilgilensin, çiçeklere baksın, çocuklarıyla uğraşsın. Bir de koca geçimsiz, kocayı idare etsin.
- Hep Trabzon’da mı yaşadınız?
- Yok, ben küçükken İstanbul’a taşındık. Babam saat tamircisiydi, İstanbul’da tüccar oldu. Karagümrük’te oturduk, sonra Vefa. Amcamlar filan da geldi. Bir tanesi çok zengin oldu, Nazlı Ilıcak’ın oturduğu köşk, amcamındı. Kardeşi de, biraz yukarıdaki köşkte otururdu. Ama biz o kadar varlıklı değildik.
- Ve baskı altında büyüdünüz...
- Hem nasıl! Zaten sonunda valizimi aldım, gittim.
- Neden?
- Abimle kavga ettim. 32 yaşındaydım, hâlâ onlarla yaşıyordum. Neymiş? Sigara içmişim! Çok içime oturdu, öfkelendim evden ayrıldım.

/images/100/0x0/55eaf2d6f018fbb8f8a10f19

DAYAK YEMEMEK İÇİN 32 YIL NE DENSE YAPTIM

- Barışmadınız mı abinizle?
- Seneleeeer sonra, ablamın cenazesinde. Sarıldı bana ağladı ama çok haksızdı. Şimdi çocuğu var, ona da yakınlık gösteremiyorum. Bu benim kötü huyum. Bazı duyguları taşıyorum.
- Zorluk diyorsunuz hep, ne kadar bir zorluktan bahsediyorsunuz!
- Sus! Elimi yıkayacak sabunum yoktu, ki ben titiz bir insanım. Sosyal Sigortalar’da çalışıyordum ve yoksuldum. Ek gelir için ramazan eğlenceleri yapardım, kantolar mantolar. Bir gece, Muzaffer Hepgüler ve karısı gelmiş seyretmeye ve Kulüp 12’ye gidip “Ayol” demişler “Çıkarın kadrodakileri. Orada bir çocuk var, bir kantolar yapıyor, bir şarkılar söylüyor, aklınız durur.” O vesileyle Kulüp 12’de çalışmaya başladım, o sayede de Huysuz doğdu.
- Mutaassıp bir aile için ürkütücü değil mi?
- Başta Seyfi olarak çıkıyorum, arkasından meddah oluyordum, sonra fasıl yapıyordum, son olarak Huysuz oluyordum.
- Ailenizden şefkat gördünüz mü?
- Anne ne kadar şefkatliyse, baba o kadar baskıcı ve despottu.
- Söz dinleyen bir çocuk muydunuz, isyankar mı?
- Dayak yememe kararı aldığım için, 32 sene, ne dedilerse yaptım. Her şeye “Peki” dedim. Ve beni hiç dövemedi babam, fırsat vermedim. Abilerim, ablalarım sopalarla dayak yedi, ben ı-ıhh. Fakat evden adımımı atmazdım. Yazın herkes sinemaya giderdi, annem “Sen de git, baban yattı” derdi, olmaz, ya uyanır da beni bulamazsa. Evden ayrılmam, bir nevi kurtuluşum da oldu.
- Yeteneklerinizi kimden almışsınız...
- Valla, altı kardeşiz hepimiz becerikliydik. Rahmetli Sadri Alışık’ın gençliği bizim evde geçmişti, büyük abimin arkadaşıydı. Abim de iyi bir sanatçı olabilirdi, çok güzel resim yapardı. Onun bir küçüğü, bana bir gardırop yaptı, hayran kalırsın, en baba marangoz yapamaz. Ablalarım da çok iyi dikiş dikerdi. Anneden herhalde. Fakat babamın da tamir edemediği hiçbir şey yoktu.
- Babanız kaç yaşında vefat etti?
- 84. Ben Huysuz’a başlamıştım. Beylerbeyi Kültür Cemiyeti’nde beni izlemeye geldi, bir arkadaşı, “Bakalım becerecek mi?” demiş, “Benim oğlum her şeyi becerir!” demiş. Ama benim yüzüme olumlu hiçbir şey söylemezdi.
- Deniz Lisesi’nde okumuşsunuz. Askerlik, subaylık sizinle çok alakalı şeyler değil gibi duruyor...
- Değil zaten. Ablamın kocası deniz subayıydı. Cimrinin önde gideniydi. Düşün, üç dört tane tül torba dikilir, Arap sabunu onun içine konurdu. O tül torbayı suya sokup çıkaracaksın, içine bırakmayacaksın, bulaşık öyle yıkanacak. O kadar cimri bir adamdı. Cimriliği yüzünden, otobüse koşayım derken, arabanın altında kaldı, öldü. İşte o, babamı işledi, “Sakın para verip bu oğlana tahsil yaptırma. Deniz Koleji bedava, hem yakışıklı da, oraya gitsin!” dedi. Babamın da işine geldi.
- O okuldan size ne kaldı?
- Sıkıntıdan başka hiçbir şey!
- Peki siz ne olmak istiyordunuz? Sizin gönlünüzde yatan neydi?
- Tabii ki tiyatro. Ama nerede?
- Hep terbiyeli ve kibardınız ve laf dinlediniz öyle mi?
- Mecbur olduğum için! Sonra memur oldum, kazandığım para da para değildi, bir an geldi “Hep böyle mi yaşayacağım?” dedim, Allah yardım etti de komedyen oldum.

SOKAKTA BENİ GÖREN YUNAN HEYKELİ GİBİ DERDİ

- Flört vaziyetleri? Çok güzel bir adamdınız değil mi?
- Hem nasıl. Beni sokakta görenler birbirini dürterdi, “A şuna bak, Yunan heykeli gibi” diye. Ama o güzelliğimi kullanamadım. O kadar zapturapt altındaydım ki. Bir yere gidemem. Çıkmama izin vermezler.
- Neden?
- O kadar güzelim ki, başıma bir şey gelir diye!
- Çok flörtünüz oldu mu?
- Yok hayır. Mektuplar gelirdi, “Vapurun arkasında buluşalım” diye. Kalkar giderim, parmaklarına oje süren biri... Böyle mahalle karılığı olur mu, git evinde sür.
- Bir söyleşinizde, “Bir tek sevgilim oldu, o da erkekti” diye bir cümle kurdunuz mu?
- Hayır kesinlikle böyle bir şey söylemedim.
- “Eşcinselleri sevmiyorum” dediniz ve onları kızdırdınız...
- Evet onu söyledim. İnsan eşcinsel olabilir ama eşcinsel olmak, ille de kadın gibi görünüp sokaklarda para kazanmak için dolanmak değildir. Tıbbı bitirmişsindir, yüksek tahsil yapmışsındır ama eşcinselsindir, evinde oturursun, senin ne olduğun kimseyi alakadar etmez. Ben birtakım şeylerin ortalığa dökülmesinden şikayetçiyim.
- Öbürü de ikiyüzlülük değil mi, “miş gibi davranmak...”
- İnsanlar eşcinsel olduklarını gizlesin demiyorum ki! Ama bunu ilan etmelerinin manası yok. Sana bu soruya sormalarına müsaade etmeyecek kadar mesafe koyacaksın.
- Sizin gözünüzde eşcinsellik korkulması gereken bir şey mi?
- Hayır ama her şeyin normali güzel. Bütün dünya bu olguya karşıysa bir bildikleri var.
- Yok canım kim karşı?
- E baksana toplu yürüyüş yapan eşcinsellere bile kızıyorlar. O zaman da onlar yürümeyiversin.
- İyi de neden daha hoşgörülü olunmasın? Neden bir erkek de diğer bir erkeğe aşık olamasın?
- Eşcinsel olup da pespaye olmayan insanlara saygım var. Ama o uç tipler beni rahatsız ediyor.
- Ağzınızdan, “Ben aseksüelim” diye bir şey çıktı mı?
- Gazetecinin biri beni sıkıştırdı. O kadar sıkıldım ki, “Evet, aseksüelim” dedim. Kurtulmak için.
- İnsan 80’ine gelince, “Kim uğraşacak bu işlerle mi?” oluyor?
- Seksten mi söz ediyorsun? Valla, kendine iyi baktığın takdirde o olay gidiyor, devam yani.
- Harika! Neden sevgiliniz yok?
- Valla en son, çok derli toplu bir hanımefendi, beraber olmak istediğini, yuva kurmak istediğini söyledi. Ama bu saatten itibaren sevilebileceğimi düşünmüyorum!
- Niye?
- Kendime baktığım zaman rahatsız oluyorum. Artık bu yaşta çirkin buluyorum kendimi. Gençken güzel olmanın da böyle bir dezavantajı var. Şu anda ne giysem yakışmıyor gibi geliyor. Kaybettim güzelliği. Bundan sonra benimle birlikte olmak isteyenler de dediğim gibi param için olur. Bunu da kendime yediremiyorum.
- Olur mu öyle şey! Siz Seyfi Dursunoğlu’sunuz, Huysuz’u yaratan adamsınız! İnsanlar sizin paranıza niye gelsin, yeteneğinize gelir...
- İyi o zaman. Belki de ben denk getiremiyorum, bu yazıdan sonra belki de birileri çıkar!

ONU KİMLER GÜLDÜRÜYOR

Ayşegül Atik diye bir oyuncu vardı, o beni güldürürdü. Şimdi Tolga Çevik... Ve Cem Yılmaz. Gerçi hiç sahnede izleyemedim Cem Yılmaz’ı. Ama o çocuğa şapka çıkarıyorum. Yakışıklı desen değil, siyah bir şort pantolonla bomboş bir sahnede, perdenin önünde, insanları üç saat meşgul edebiliyorsa ve o salon insanlarla dolup taşıyorsa, bu işte benim anlamadığım bir şey var.

X

Kız çocuklarımızı tecavüz mağduru yapmayalım!

Biliyorsunuz, üç yıl önce gündeme getirilen “tecavüzcüye af” yasa tasarısı vardı. Bütün kadın örgütleri, sivil toplum örgütleri, gazeteciler ve halk olarak hepimiz kıyameti koparttık. Tasarı geri çekildi, yasalaşmadı. Üç yıl sonra yeniden hortladı, bu yeni yargı reformu paketi vesilesiyle. Nedir, ne değildir, TKDF Başkanı Canan Güllü’ye sordum...

Sosyal medyada bir şey dolanıyor. Arada 10 yaş fark varsa ve evlilik gerçekleşirse “tecavüzcüye af” deniyor... Nedir bu?

15 yaş ve altı “erken yaşta evlilik” yapmış kişiler hakkında -şikâyet olmasa dahi- kamu davası açılıyor biliyorsunuz. TCK’ya göre bu suç çünkü. İşte bu açılan davalarla, tutuklanan erkeklerle ilgili, çocuk istismarı hakkında açılan davanın affı sözü edilen. Bu konuyu içeren bir yasa taslağının TBMM’ye gelecek olan yargı paketinin içinde olacağı konuşuluyor ve üzerinde çalışılıyor TBMM milletvekillerince...

Bu affın şartları ne?

Dini nikâhla evlilik yapmış bu kişilerin arasında yaş farkının 10 yaş üstü olması gerekiyor ve evlilik birlikteliğinin 5 yıl devam etmiş olması isteniyor.

Peki bu ne anlama geliyor?

Çocuklarımıza tecavüz edenlere karşı işlenmiş suç için af kılıfı getirilmeye çalışılıyor... Anlamı bu! 2016’da TBMM’ye 286 kişi için verilen ve o zaman her görüşten vatandaş ve sivil toplum örgütleri tarafından reddedilen bu önergeyle, bugün 10 bin kişinin işlediği “suç”, cezasız bırakmaya çalışıyor. Felaket! Üstelik bu, çocuklar için 23 Nisan bayramını ilan etmiş bir ülkenin meclisinde konuşuluyor...

2015’te Anayasa Mahkemesi’nin “Resmi nikâh olmadan dini nikâh olmaz” diyen TCK maddesi iptal edilmişti değil mi?

Evet. Sonra 2016’da “tecavüz önergesi”yle tecavüzcüler aklanmaya çalışıldı. Şimdi ise aklamayı yasalaştırma çalışmalarına “merhamet adaleti” getirerek, duygusal sömürüyle tecavüzü aklayacak irade devrede...

Yazının Devamını Oku

Trafik kazası değil trafik cinayeti!

BAŞTAN anlaşalım...

Bu olaylar kaza filan değil, cinayet!

Trafik cinayeti... Sakın “trafik kazası” demeyin yani. Ağzınızı alıştırın. Trafik cinayeti. Trafik cinayeti. Literatüre böyle yerleşsin. İşleyen de “trafik cinayeti işlemiş bir katil” olarak. Ve bu suça insan hayatına kast etmiş, onu hayattan silmiş birine verilecek ceza verilmesi gerekiyor.

Artık yeter ya!

Binlerce insan bu ülkede yollarda öldürüldü; yaya geçitlerinde, karşıdan karşıya geçerken, otobüs duraklarında beklerken...

Günahsız insanlar zamansız bir şekilde can verdiler, hayattan silinip gittiler. Buna sebep olanlarsa özgür. Nasıl oluyor da trafikte can alanlar o ya da bu sebeple yırtabiliyor?  Akıllara ziyan bir durum.

‘TAKDİRİ İLAHİ’ YA DA ‘KADER’ DEĞİL BU! CİNAYET

İngiltere’de beni en çok çarpan yayaların üstünlüğü oldu. İnanılır gibi değil. Yaya geçinden geçerken kralsın, bütün araçlar duruyor. Durmak zorunda.

Yazının Devamını Oku

29 Ekim Cumhuriyet Bayramı hepimize kutlu olsun!

BUGÜN, o gün.

Yaşasın 29 Ekim! Yaşasın Cumhuriyet! Bugün ülkemizin doğum günü. Ata’mızı bir kez daha saygı ve minnetle anma günü. Birbirinden güzel Cumhuriyet Bayramı ve Atatürk videoları yapılmış sosyal medyada. Bayılıyorum izlemeye. Her yerde bayrağımızı görmeye de bayılıyorum. Dibine kadar, bütün ülkede, her şehirde, her semtte kutlanmalı. Yer gök Atatürk ve Türk bayrağı olmalı. Sadece Türkiye’de değil, biz de burada Londra’da kutlayacağız. Çünkü en büyük bayram, bu bayram. Yaşasın Cumhuriyet! 

ANNEMİ BİZ, BİZİ UNUTTUĞU SABAH KAYBETTİK ASLINDA...

HAYATIMIN bu döneminde yaşlanmak, yaşlılık ve çevremizdeki yaşlılara kafayı takmış durumdayım. Ben de İclal Aydın gibi, yaşlılığın bize anlatıldığından farklı olduğuna inanıyorum. Çünkü pek çok şeye tanık oluyorum. Ve hayatın ileri dönemleri beni korkutuyor. O yüzden ne zaman İclal’le bir araya gelsek, romanlar, edebiyat, ilişkiler üzerine konuşuyoruz. Ama kızı kadar, Alzheimer hastası annesini de merak ediyorum. Onun annesiyle ilgilenmesine; annesini yanına, İzmir’e, alt katına almasına, bebekler gibi bakmasına içim titriyor. Biz yeni çıkan ‘Kalbimin Can Mayası’ romanı üzerine buluştuk, pazar başlayan söyleşinin devamı bugüne kaldı.

- Yaşlılık bizim bildiğimiz gibi bir şey mi?

Değil Ayşe.

- Annenin durumu nedir? En son röportajda bebek olmuştu, şimdi nasıl?

Çok zayıfladı, küçücük kaldı. Bir emanet can bize... Annem biliyorsun Alzheimer. Annemi biz, bizi unuttuğu sabah kaybettik aslında... Bazen çok mutsuz oluyorum. Durup dururken ağlamaya başlıyorum. “İnsanın dünya üzerindeki serüveni bu kadar hüzünlü olmamalı!” diyorum. Ne kadar güzel, becerikli, bilgili bir kadındı. Nasıl silindi her şey? Annem ne yaşadığının bilincinde bile olmadan nefes alıp veriyor... Kim neden gidiyor, kim neden kalıyor anlamaya çalışıyorum. Kim kimin öğretmeni, kim ne ile görevli? Zor sorular bunlar. Biz şimdi ondan emanet kalan o cana göz kulak oluyoruz. Bazen onu yıkarken, giydirirken, “Biz ne olacağız, nasıl olacağız?” diye düşünüyorum. Çok acı bütün bunlar..

Yazının Devamını Oku

Romanlarımdaki birbirine bağlı ve düşkün aile... Çoğumuzun hasreti!

Hep sevdim onu. Yaratıcılığını, çalışkanlığını, inişlerini-çıkışlarını, gamzelerini, kızıyla ilişkisini, annesiyle ilişkisini, yazarlık macerasını, oyunculuğunu... Cesur kararlar alan, hayatı korkmadan dibine kadar yaşayan, bedeli neyse de ödeyen bir kadın İclal Aydın. Şimdilerde, yeni kitabı ’Kalbimin Can Mayası’ çıktı. İmzadan imzaya, röportajdan röportaja koşuyor. 9 yaş küçük eşinden bu yaz ayrıldı, kızı ve alzheimer’lı annesiyle İzmir’de yeni bir hayata yelken açtı. Yaşadıklarını, İzmir’deki apartman hayatını, komşuluk ilişkilerini öyle güzel anlatıyor ki... İzmir’de aradığı mutluluğu bulmuş. “80’lerin Türkiye’sinde yaşıyor gibiyim” diyor. Romanlarının bu kadar çok satmasının sırrı ise, başlıkta gizli...

Yahu senin sırrın nedir? Bir önceki kitap 220 bin mi ne sattı...

- (Gülüyor) Aslında ciltli kapak, özel basımla beraber 230 bine ulaştı!

Oha yani! İnsanlar samimiyetine mi, hikâyenin kurgusuna mı, kalemine mi, sana mı bayılıyor, nedir?

- Belki söylediklerinin hepsinden bir parça vardır, bilmiyorum. Sürükleyici ve sıcak aile hikâyeleri anlattıklarım. Her kitapta, bir sonraki için düğümler atıp bırakıyorum. Sanıyorum o çözülmeleri merak etmeleri de bir etken...

Yeni kitabın, ‘Kalbimin Can Mayası’ da çıktı. Bir yapbozun parçaları misali, büyük bir resmi tamamlayan, diğer üç romanına eklenen yeni bir parça... Güzel olanı, bu dört romanı hangi parçadan okumaya başlarsan başla, eksiklik hissetmiyorsun. Bunu özellikle mi yaptın?

- Kesinlikle! Her kitap bitiminde bir sonrakinin kurgusu, öyküsü hazır oluyor kafamda. Hatta bazen yazdığım kimi bölümleri çıkarıp “Bunu, diğer kitaba saklayayım” diyorum. Kitapların bağımsız okunması benim için çok önemli. Hangisinden başlarsan başla, bir şekilde hikâyeye girersin. Altı kitapta bitecek bu seri inşallah. Geriye iki kitap kaldı...

BİR SÜREDİR KORE DİZİLERİNE SARDIRDIM

Yazının Devamını Oku

Yoksa siz Bahar’ın ilikli kemik suyu çorbalarını içmediniz mi?

O, Bahar Şamhili Tanju. İkimiz de yıllardır medyanın içindeyiz, hiç tanışmamıştık. Kuaförde yan yana saçlarımızı kestirirken tanıştık. Benim hafif soğuk algınlığım vardı, öksürüyordum, burnumu çekiyordum. “Dur!” dedi ve mutfağa gitti, bana nefis bir çorba hazırladı. Kendi ürettiği ilikli kemik suyu çorbası. İçine zencefil, limon, zerdeçal, karabiber filan da koymuş. Nasıl nefis olmuş anlatamam.Eskinin reklamcısı, şimdinin girişimcisi, ‘Gurvita’nın yaratıcısı Bahar. Nasıl mı giriyor bu işe? Hastalanıyor. Erken yaşta kemik erimesi teşhisi konuluyor. Doktorlar ilaç tedavisinin yanında kemik suyu ve sakatat çorbalarını tüketmesini öneriyorlar. İnanılmaz faydasını görüyor, bağışıklık sistemi kuvvetleniyor, iyileşiyor. O da kendisine iyi gelen bu şeyi, insanların hizmetine sunmaya karar veriyor...

Seni tanıyalım...

Ben Bahar. İstanbul’da doğdum, büyüdüm. Çocukken televizyon reklamlarına bayılır, reklamcı olmak isterdim. İşletme okudum, sonra kendimi bir şekilde medya dünyasında buldum. Ve tüm profesyonel kariyerim boyunca, Türkiye’nin en büyük medya gruplarından birinde reklam ve pazarlamadan sorumlu genel müdür ve icra kurulu üyesi olarak çalıştım.

Şimdi peki?

Şimdi artık girişimciyim! İlikli kemik suyu ve sakatat çorbaları üretiyorum. Aslında sağlık veren sular da diyebiliriz. Müthiş bir tutkuyla yapıyorum. 50 yaşımda kendimi hiç aklımda yokken, girişimci olarak buldum. Şunu da öğrendim: İnsan “Ben girişimci olayım” diyerek girişimci olmuyormuş. Mutlaka bir derdine, ihtiyacına bulduğu çözümü hayata geçirmesiyle girişimci oluyormuş.

Senin derdin neydi?

Dört yıl önce erken yaşta kemik erimesi teşhisi konuldu bana. Doktorlarım ilaç tedavisinin yanında kemik ve bağ dokuyu güçlendirmek için kolajen, jelatin ve aminoasit zengini kemik suyu ve sakatat çorbalarını mutlaka tüketmemi önerdiler. Sürekli olarak kullandım ve inanılmaz faydasını gördüm. Gerçekten de bağışıklık sistemim kuvvetlendi. Dayanıklılığım arttı. Kendimi çok daha enerjik hissettim. Bunun yanında sağlıklı kilo verdim. Cildimde gözle görülür bir fark oluştu. Ama bir sorun vardı.

Nedir o?

Yazının Devamını Oku

THE BODRUM CUP

İşte budur!

Yılın ‘Bodrum zamanı’ budur!

Bu mevsimde Bodrum’u ve Bodrum ruhunu yaşamayan ne demek istediğimi anlayamaz, hissedemez.

İki gündür buradayım, o kadar sevdim ki gidesim yok.

Burada kalasım, kök salasım var.

Tek kelimeyle şa-ha-neee...

*

Yazın farklı bir Bodrum yaşıyoruz biz.

Hep derlerdi de anlamazdım.

Yazının Devamını Oku

Emine Bulut davasından çıkan kararı alkışlıyoruz!

BİLİYORSUNUZ, Emine Bulut davasında karar verildi.

İşte budur!!!

Kararı alkışlıyoruz.

Bu kararı verenleri de bütün yüreğimizle kutluyoruz. Hatta yanımızda olsalar, yemin ederim, boyunların atlayıp yanaklarından öpeceğim! Öyle mutlu oldum. Aslında olması gereken oldu, ama genellikle olması gereken olmadığı için bu kararla çok mutlu olduk.

TCK madde 82/1-a ve b bendinden ‘tasarlama ve canavarca hisle öldürme’den ceza verilmedi. Sadece 81. maddeye göre ceza kuruldu. Yani ‘haksız tahrik’ ve ‘takdiri indirim’ uygulanmadı.

Cani MÜEBBET hapis aldı!

Evet, o bir can aldı, günahsız bir kadının canını aldı, onu feci bir şekilde öldürdü.

Ama KENDİSİ DE YAŞARKEN ÖLECEK!

Son nefesini verinceye karar yaptığı şeyin bedelini çekecek, çeksin. Tabii ki hiçbir şey

Yazının Devamını Oku

İbrahim Çolak Sadece cimnastikte değil efendilikte de şampiyon!

Onlar iki kardeş. Cimnastik sporuna tutkuyla bağlı iki kardeş. İsmail ve Yılmaz Göktekin. İsmail Göktekin ayrıca milli cimnastikçi. Şu anda da federasyonda görevli. Dünya şampiyonumuz İbrahim Çolak’ı eğiten, yetiştiren onlar. İzmir’de Şavkar Cimnastik Kulubü efsane bir külüp. Aile kulübü gibi. İşte orada, kendileri gibi cimnastiğe gönül veren gençlerle harikalar yaratıyorlar.

İbrahim’in başarısında abi-kardeş inanılmaz emeğiniz var. Kaç sene oldu İbrahim Çolak’la bu yolculuğa çıkalı?

19! 2000’de tanıştık ve bu uzun ve zorlu yolculuğa çıktık. Müthiş bir sporcu ve yolculuk arkadaşıdır İbrahim. Antrenörü olmak ikimize de gurur veriyor...

Gerçekten onun ilkokula bile gitmeden önceki kısa pantolonlu halini hatırlıyor musunuz?

(Gülüyor) Elbette! Bize geldiğinde henüz 5 yaşında bir çocuktu. Ama yaşıtlarına göre inanılmaz güçlü bir çocuktu. Biz bütün minikleri bir testten geçiririz, cimnastiğin hangi dalına daha uygun olduklarını anlamak için. İbrahim’den şınav çekmesini istedik. Ve abimle ağzımız açık kaldı...

Gerçekten o bücür haliyle 40 şınav mı çekti?

Evet! Makine gibiydi, sürekli şınav çekiyordu. O yaşta bir çocuğun yapması gereken şınav, en fazla 10 olmalıydı. Oysa İbrahim 40 tane çekti, durdurmasak devam edecekti...

Onun gelecek vaat eden bir sporcu olacağını nasıl anladınız? Sadece çok güçlü olması mı?

Cimnastiğe gelen bütün çocuklar sağlık için spora başlarlar, sonrasında kontrol antrenmanlarımızda onları kuvvet ve esneklik testine sokarız. İbrahim geldiğinin ilk haftasında dikkatimizi çekti. Hızlı, kuvvetli, kararlı ve çok istekli bir çocuktu. Abim Yılmaz’la onu ilk gördüğümüzde, “Yaşasın! Gelecek vaat eden bir sporcu adayı” dedik, yanılmamışız...

Yazının Devamını Oku

Dünya jimnastik şampiyonumuz İbrahim Çolak: Jimnastik yapmasaydım mahallemden dışarı çıkamazdım!

Müthiş bir şey başardı. Hepimizi mest etti. Dünya çapında gururlandırdı. 24 yaşında pırıl pırıl bir genç. Mütevazı, sevimli, yakışıklı... Geçen hafta Dünya Artistik Jimnastik Şampiyonası’nda halka dalında altın madalya alan İbrahim Çolak’tan söz ediyorum. Beş yaşından itibaren bir adanmışlık onunki. Ve deli bir gibi emek. Röportajda da okuyacaksınız, 19 yıldır bu ana hazırlanıyor. Hiçbir başarı kolay elde edilmiyor yani. Tesadüf mesadüf yok. Üstelik tatil yapma hakkı da yok. Bir hafta sonra Olimpiyatlara hazırlanmaya başlayacak. Salı günü, onu beş yaşından bu yana çalıştıran antrenörlerle tanışacaksınız. Bu başarı onların da başarısı. Tebrik ediyorum.

Fotoğraflar: Emre YUNUSOĞLU
◊ Müthiş bir başarı elde ettin! Dünya Şampiyonu oldun. Gururumuzsun, genç sporculara rol modelsin. Neler hissediyorsun?

- Çok mutluyum. Kelimelerle ifade edilemeyecek kadar. Biraz şaşkınım da. Rüyada gibiyim sanki. Sporculuk kariyerimdeki üç hedef madalyadan biriydi, gerçekleşti.

Öbür ikisi ne peki?

- Biri Avrupa Şampiyonası’nda madalyaydı, 2018’de kazandım. Geriye Olimpiyatlar kaldı. İnşallah orada da madalya alacağım.

Fizik kurallarına aykırı hareketler yapıyoruz

İnsan Dünya Şampiyonu olduğunda nasıl bir duygu seline kapılıyor? Dans etmek mi istedin? Koşup antrenörüne sarılmak mı? Kız arkadaşını aramak mı? Sosyal medyaya post atmak mı?

- (Gülüyor) Ben ağlarım diye düşünüyordum ama ağlamadım. Sadece İstiklal Marşı okunurken biraz gözlerim doldu. İçimden hep “Şükürler olsun, emeğimin karşılığını aldım!” diyordum. Gerçekten çok çalıştım. Zaten başka türlü bu başarı elde edilemiyor. Tam 19 yıl bu 90 saniye için çalıştım! Sonuç açıklandıktan sonra bir fotoğrafım var; kollarım yanda açık, bağırıyorum. İşte orada bir mutluluk patlaması yaşıyorum. Türkiye ekibinden ilk gördüğüm kişiye koşup sarıldım. Aslında antrenörümü arıyordum, meğer tam arkamdaymış, sonra ona sarıldım. Çünkü tek başına elde ettiğim bir başarı değil bu, birlikte yaptık ne yaptıysak. Bende inanılmaz emeği var.

Yazının Devamını Oku

Jimnastik yapmasaydım mahallemden dışarı çıkamazdım!

Müthiş bir şey başardı. Hepimizi mest etti. Dünya çapında gururlandırdı. 24 yaşında pırıl pırıl bir genç. Mütevazı, sevimli, yakışıklı... Geçen hafta Dünya Artistik Jimnastik Şampiyonası’nda halka dalında altın madalya alan İbrahim Çolak’tan söz ediyorum. Beş yaşından itibaren bir adanmışlık onunki. Ve deli bir gibi emek. Röportajda da okuyacaksınız, 19 yıldır bu ana hazırlanıyor. Hiçbir başarı kolay elde edilmiyor yani. Tesadüf mesadüf yok. Üstelik tatil yapma hakkı da yok. Bir hafta sonra Olimpiyatlara hazırlanmaya başlayacak. Salı günü, onu beş yaşından bu yana çalıştıran antrenörlerle tanışacaksınız. Bu başarı onların da başarısı. Tebrik ediyorum.

Müthiş bir başarı elde ettin! Dünya Şampiyonu oldun. Gururumuzsun, genç sporculara rol modelsin. Neler hissediyorsun?

- Çok mutluyum. Kelimelerle ifade edilemeyecek kadar. Biraz şaşkınım da. Rüyada gibiyim sanki. Sporculuk kariyerimdeki üç hedef madalyadan biriydi, gerçekleşti.

Öbür ikisi ne peki?

- Biri Avrupa Şampiyonası’nda madalyaydı, 2018’de kazandım. Geriye Olimpiyatlar kaldı. İnşallah orada da madalya alacağım.

FİZİK KURALLARINA AYKIRI HAREKETLER YAPIYORUZ

İnsan Dünya Şampiyonu olduğunda nasıl bir duygu seline kapılıyor? Dans etmek mi istedin? Koşup antrenörüne sarılmak mı? Kız arkadaşını aramak mı? Sosyal medyaya post atmak mı?

- (Gülüyor) Ben ağlarım diye düşünüyordum ama ağlamadım. Sadece İstiklal Marşı okunurken biraz gözlerim doldu. İçimden hep “Şükürler olsun, emeğimin karşılığını aldım!” diyordum. Gerçekten çok çalıştım. Zaten başka türlü bu başarı elde edilemiyor. Tam 19 yıl bu 90 saniye için çalıştım! Sonuç açıklandıktan sonra bir fotoğrafım var; kollarım yanda açık, bağırıyorum. İşte orada bir mutluluk patlaması yaşıyorum. Türkiye ekibinden ilk gördüğüm kişiye koşup sarıldım. Aslında antrenörümü arıyordum, meğer tam arkamdaymış, sonra ona sarıldım. Çünkü tek başına elde ettiğim bir başarı değil bu, birlikte yaptık ne yaptıysak. Bende inanılmaz emeği var.

Yazının Devamını Oku

‘Fame’ müzikali aralıkta İstanbul’a geliyoooo

Her hafta bir müzikal izliyoruz Alya’yla. Bizimki ‘Londra Anlaşması’! Herkes buraya Ankara Anlaşması’yla geliyor ya, bizim de kendi aramızda yaptığımız böyle bir anlaşma var. İkimiz de müzikal izlemeyi çok seviyoruz. Hatta birazdan Fame müzikaline giriyoruz.Evet, popüler kültürün efsaneleri arasında yer alan o meşhur müzikalden söz ediyorum. Biz West End’de izleyeceğiz. Siz ise 10-15 Aralık tarihleri arasında Zorlu PSM’de.Sadece 8 performans için İstanbul’a geliyorlar. 75. yılını kutlayan Yapı Kredi ana sponsorluğunda Türk izleyicisiyle buluşacaklar. Ben 80’lerin ikonu olan bu müzikali izlemek için heyecanlıyım. Alya, “Artık yeter yazdığın, hadi içeri girip izleyelim!” diyor. Ben gidiyorum. Sizi bu müzikalle ilgili bilgi aldığım, Piu Entertainment’tan Cemil Demirok’la baş başa bırakıyorum. İzlenimleri sonra paylaşırım.

Fame’i kim getiriyor?

Piu Entertainment olarak biz! Çok da heyecanlıyız. Güzel bir iş. Türk izleyicisi de sevecek diye düşünüyoruz. Gerçekten keyif alacakları bir müzikal. Ana sponsorumuz Yapı Kredi. 75. yıl etkinlikleri kapsamında, 80’lerin ikonu bu müzikali İstanbul’a taşıyoruz.

Kaç kişilik bir ekip geliyor?

46.

Birebir aynı cast mı?

Evet, evet. West End’de şimdi sizin izleyeceğiniz cast’ın aynısı. Sadece Mika Paris yerine Josie Benson İstanbul’da sahneye çıkacak. Tek değişiklik bu.

OSCARLI KÜLT MÜZİKAL AYAĞIMIZA GELİYOR

Yazının Devamını Oku

İngiliz kraliyet ailesine beşik Pınar’dan

Yürünmeyen yollarda yürüyen girişimci kadınları yazmaya çalışıyorum denk düştükçe. Çünkü başarılarıyla hepimize ilham verdiklerine inanıyorum. Pınar Yar Gövsa onlardan biri. New York ve Milano’da eğitim almış bir tasarımcı. ‘LilGaea’ onun markası. Çocuklara ödüllü tasarımlar üretiyorlar. Pınar aynı zamanda üç kız çocuğu annesi. İngiltere kraliyet ailesinin son bebeği doğduğunda ‘Our Royal Baby’ isimli bir kitap hazırlandı. Bu kitaba girebilen tek Türk markası ve tek tasarımcı Pınar oldu. Birkaç hafta önce de Junior Design Awards’ta ‘en iyi beşik’ ödülünü aldı. Yakaladım, sordum...

- Heyyyoooo! Pınar seni tebrik ediyorum. 3 çocuk annesi bir mobilya tasarımcısısın. Veeeee çocuklara ödüllü tasarımlar yapıyorsun. Junior Design Awards’ta daha yeni “en iyi beşik kategorisi”nde ödül aldın! İngiliz firmaları arasında ödül alan tek Türk firmasının. Neler hissediyorsun?

Haber geldiğinde havalara uçtum! “İşte budur!” dedim. En şahanesi de İngiltere’de, dünya markaları arasında Türkiye’yi temsil etmek ve ödüle layık görülmek...

- Onaylanmış gibi hissediyor musun?

Kesinlikle! Doğru yolda olduğumun kanıtı oldu.

- İngiliz kraliyet ailesinin senin tasarımını seçmesi ne anlama geliyor? Senden daha iyi beşik yapan yok mu dünyada?

Tabii ki vardır, olmaz mı? Aynı soruyu ben de onlara sordum, “Neden ben?” diye. Çok araştırdıklarını, ürünlerimi özgün bulduklarını, tasarladığım tüm odaların iyi bir aile yaşantısına örnek teşkil ettiğini söylediler. 30 yıllık kraliyet muhabiri Robert Jobson, her şeyimizi araştırmıştı. Pek gururlandım.

Yazının Devamını Oku

Babası Tuğba’ya şiddet uygulamaya devam etsin mi istiyorsunuz?

Geçen hafta da yazdım. Sosyal medyaya yansımasaydı kimsenin ruhu bile duymayacaktı. Babası tarafından şiddete uğrayan Tuğba’dan söz ediyorum. Çığlıkları hâlâ hepimizin kulağında. Bu hep böyle oluyor. Önce mağduriyet haberi/görüntüleri ortaya çıkıyor, herkes destek veriyor. Derken bir başka görüntü ortaya atılıyor ve bu sefer de arkasından küfür kıyamet...Tuğba’nın Hayko Cepkin’in konserine giderken bir fotoğrafını yayınlayıp kıza “satanist” dediler, “Uyuşturucu kullanıyor” dediler. Ben de açtım, avukatı Turgay Özcan’a sordum...

O görüntüler karşısında hepimiz dehşete düştük. Bir baba, kızına resmen girişiyordu, inanılmaz bir şiddet uyguluyordu. O kızın adı Tuğba’ydı. Sizin de müvekkiliniz... 

Evet.

Tuğba nerede, ne durumda şu anda?

Haluk Levent’in, Ahbap grubunun ve belediyenin katkılarıyla ona tutulan evde yaşıyor. Yüzde 87 engelli annesiyle birlikte. Tuğba gece gündüz ona bakıyor. Hakkında çıkan yalan yanlış haberlere çok üzüldü tabii. Ama güçlü bir kız.

Nasıl bir hikâye onunki? 19 yaşında gencecik bir kızdan söz ediyoruz değil mi?

Evet, omuzlarında çok ağır bir sorumluluk var. Biz aslında bir çocuktan söz ediyoruz. 19 nedir ki? Annesi 11 ay önce beyin kanaması geçiriyor. Tuğba o sırada çalışıyor, işinden ayrılmak zorunda kalıyor ve önce hastanede annesine bakıyor. Annesinin her türlü ihtiyacını o karşılıyor. Annesini yediriyor, içiriyor, altını temizliyor... Hem hastabakıcısı hem hemşiresi hem de her şeyi. Bizzat tanık olduğum bazı şeyler var. Annesiyle ifadesi alınırken birlikteydim. 25 dakika filan sürdü, bana 25 saat gibi geldi. Normal ağızdan beslenemiyor, aldığı her şeyi geri çıkarıyor. Sürekli birinin yardımına ihtiyaç duyuyor. Otururken, yürürken, konuşurken, beslenirken, hareket ederken... Gece gündüz birinin onunla ilgilenmesi gerekiyor. Bütün o yük, 19 yaşındaki o kızın omuzlarında.

‘SATANİST O... UYUŞTURUCU KULLANIYOR’ DİYE İĞRENÇ İFTİRALAR ATTILAR!

Yazının Devamını Oku

Şule Çet soruşturmasında bence eksikler var

PROFESÖR Sevil Atasoy çok yönlü bir hoca.

Bir sürü işin altından kalkıyor. Bu arada Birleşmiş Milletler Uluslararası Uyuşturucu Kontrol Kurulu üyesi. Dünyanın çeşitli coğrafyalarında tecrübelerini paylaşıyor. Yeni çıkan kitabı ‘Çürük Elmalar ve Masum Mahkûmlar’ vesilesiyle buluştuk.

Pazar başlayan röportaj bugün de devam ediyor...

- Suçu aydınlatma konusunda biz ülke olarak ne vaziyetteyiz?

Her ülkenin polis teşkilatının yıldızlaşan soruşturmaları var. Ama herkes her suçu aydınlatamaz. Türkiye’nin de yıldızlaşan soruşturmaları var. Mucizeler kimi zaman otopsi salonunda, kimi zaman olay yerinde, kimi zaman da laboratuvarda yaşanır. Ayakkabıya takılıp kalmış bir cam parçası, kurbanın saçları arasındaki bir yaprak bile soruşturmayı başarıya götürebilir. İntihar süsü verilen cinayetleri, kaza sanılan intiharları, hatta cinayet sanılan intiharları... Kısacası, bazen fail tarafından sahnelenen, bazen olay yerini inceleyenlerin düştüğü tuzaklar ya da onaylama önyargısıyla hareket ettiği durumlarla karşılaşılabilir. Burada mesele, “olay yeri incelemesi”nin iyi yapılması...

- Bir türlü sonuçlanamayan Şule Çet davasında sizce sorun ne?

Bence soruşturmada eksikler var.

- Filmlerin, romanların ya da sosyal medyanın suç oranını arttırdığı, suça teşvik ettiğini iddiası için ne diyeceksiniz?

Suçu arttırdığını kesin olarak kanıtlayan bilimsel bir araştırma bulunmuyor. Ama bunların intiharı özendirdiği muhakkak! Romalı din bilgini Tertullianus, “Şu oyunları izlemeyin, toplumu şiddete ve kan dökmeye yöneltiyor!” demişti. Sözünü ettiği gladyatör dövüşleriydi. Demek ki 1800 yıldır aynı şey söyleniyor.

Yazının Devamını Oku

Profesör Sevil Atasoy, yeni kitabı ve televizyon programıyla huzurlarınızda... Dikkat! Mutfaktan katil çıkabilir! Canı isterse sizi baştan çıkarır, isterse başka bir âleme yolcu eder!

O, Profesör Sevil Atasoy. Adli tıp konusunda uzman. Hocaların hocası... Saygın, bilgili, donanımlı. Ve ölümüne çalışkan. Uykusunda bile çalışıyor! Düşünün bu (‘Çürük Elmalar ve Masum Mahkûmlar’) dokuzuncu kitabı. Aynı anda üniversitede bölüm kuruyor, ders veriyor, televizyon programı yapıyor ve işiyle ilgili dünyayı geziyor. Çünkü ülkeler onun uzmanlığına ihtiyaç duyuyor ve davet ediyor. Birleşmiş Milletler Uluslararası Uyuşturucu Kontrol Kurulu üyesi. Dünyada, Türkiye’den çok daha meşhur yani. Ben hep çok sevdim. Çünkü analitik, net, açık ve direkt. Dan dan dan, ne düşünüyorsa söylüyor. Yakaladım, sordum.

Fotoğraflar: Emre YUNUSOĞLU

Sizdeki enerji kimsede yok! Bir taraftan dünyanın dört bir yanına yaptığınız mesleki seyahatler, bir taraftan üniversitede hocalık, bir taraftan yeni kitap, bir taraftan da TLC’deki yeni program... Pek çok program yaptınız bugüne kadar, yakında başlayacak bu programın diğerlerinden farkı ne?

- ABD’de çözümü yıllar, hatta on yıllar almış, gazetelerde defalarca manşet olmuş, TV programlarında tartışılmış, kimi yakın zamanda sonuca ulaşmış, kimi hâlâ tartışılan vakalarla ilgili bir program bu. Cinayetler, intiharlar, kazalar... Her bir bölümün içine girerek yorum yapmamı istediler.

Delil avcısı, haksız mahkûmiyetleri önler

Sizi nasıl buldular?

- Sanırım dünyada, Türkiye’de olduğumdan daha meşhurum! Hele Amerikan ve Avrupa kriminalcileri arasında... Birçoğunu şahsen tanırım. 1980’lerden başlayarak profesyonel derneklere de üyeyim.

Siz, bir ‘delil avcısı’sınız. Bu tam olarak ne demek?

- ‘Delil Avcısı’, “Ben yaptım!”, “Ben gördüm” ya da “O yaptı” diyenlere itibar etmeyen, yani gördüğüne, duyduğuna inanmayan; bir suçu mutlaka delillendirmeye çalışan, haksız mahkûmiyetlerin ancak böyle önlenebileceğine inananları tanımlayan bir kavram. 2005-2010 arasındaki Hürriyet Pazar ekinde yazdığım sayfanın da adıydı bu. Kanat Atkaya’yla Ertuğrul Özkök’ün birlikte buldukları bir isim.

Yazının Devamını Oku

Olmaz olsun böyle babalar!

ALIN size bir iğrenç vaka daha!

Sosyal medyaya yansımasaydı, kimsenin ruhu bile duymayacaktı...

Babası tarafından şiddete uğrayan Tuğba...

“Yardım edin!” çığlıkları hâlâ hepimizin kulağında.

Bu babası kızın ya... Öz babası!

Var mı dünya üzerinde böyle bir adilik!

Resmen işkence ediyor kıza...

Ve biz bu görüntülere tesadüfen ulaşabildik. Engelli -belki de engelli dememek gerekiyor, yüzde 87- ve özel durumda olan annesi tarafından çekilen bu görüntülere...

Bunun üzerine Aile ve Sosyal Çalışma Bakanlığı,

Yazının Devamını Oku

Cinsellik eğitimi aslında ‘Bedenin senindir!’ eğitimi... Seksolog Rayka Kumru’dan kapsamlı cinsellik eğitimi kitabı: ‘Hoş Geldim'

RAYKA Kumru, yaptı yine yapacağını!

O şahane bir seksolog, danışman ve eğitmen. İnsan “seksolog” lafını duyunca önce bir “Bu ne ya!” oluyor di mi? Ben olmuştum. Karşımda inanılmaz donanımlı birini görünce de şaşırmıştım. Sıkı bir eğitimi var. Önce The University of British Columbia’da sosyoloji ve cinsellik bilimlerinde lisans eğitimi, ardından Curtin Üniversitesi’nde seksoloji yüksek lisansı ve İstanbul Bilgi Üniversitesi’nde pazarlama iletişimi yüksek lisansı. tabukamu.com ve reglhikayeleri.com web sitelerinin de kurucusu. Dünyayı takip eden, açık beyinli biri. Avrupa Seksoloji Federasyonu Genç Komitesi üyesi ve araştırmacısı, Dünya Cinsel Sağlık Derneği, Cinsel Şiddetle Mücadele Derneği ve Amerikan Cinsel Eğitmenler, Danışmanlar ve Terapistler derneklerinin de üyesi.

Çok faydalı bir kitaba imza attı. Çocukları olduğu kadar yetişkinleri de aydınlatacak bir kitap: ‘Hoş Geldim’. Sadece bilgilendirici değil, eğlenceli de...

Ben Alya’dan biliyorum, sorduğu milyonlarca soru arasında en üst sıralarda yer alan soru, “Ben dünyaya nasıl geldim?”di. Ben hiç “Yavrum, seni leylekler getirdi!” demedim. Ama zorlandım, çünkü çok ayrıntıya girmek de istemedim. O zaman tabii Rayka’nın kitabı da yoktu. ‘Hoş Geldim’, benim gibi bocalamak istemeyen ebeveynlerin hayatını kolaylaştıracaktır. Rayka’yı yakaladım, sordum...

- Nerden çıktı bu kitap? Hangi amaca hizmet etmek için yazıldı?

Çocukların en sık sorduğu, ebeveynlerde da en çok panik yaratan soru: “Ben nereden geldim?”. Bu sorunun temelinde varoluşçu bir yaklaşım olsa da ebeveynler tamamen cinsellikten ibaret olduğunu ve çocuklarının yaşlarına uygun olmayan bir şey merak ettiğini düşünebiliyor. Yalan söylemekle kafa karıştırıcı bilgi vermek arasında gidip gelebiliyor. İşte bu kitabı, bu süreçte çocukların “Ben nereden geldim?” sorusunu cevaplamak isteyen tüm anne-babalar ve yetişkinler için hazırladık.

Piyasadakilerden farkı ne?

Hem dili hem de çizimleri farklı. Kitap, “Ben nereden geldim?” sorusunun cevabı arayan, kendine bugüne kadar anlatılan hikâyeleri sorgulayan bir çocuğun ağzından yazıldı.

- N’apıyor bu çocuk?

Yazının Devamını Oku

Haklılar, sesim bir süre sonra kulak tırmalıyor. Ameliyat gerekiyor NODÜL VARMIŞ

ON parmağında on marifet bir kadın Gupse Özay. Hem yazıyor, hem yönetiyor hem de oynuyor. Yakında yeni filmi ‘Eltiler Savaşı’ vizyona girecek. Çocuklar için de bir karakter yarattı, iki yeni çocuk kitabı yazdı. Konuşacak çok şey vardı, pazar başlayan röportaj bugün de devam ediyor...

‘Deliha’ları çok sevdim ben. Sen o seriyle erkek komedi dünyasına kafa mı tuttun?

Deliha’nın ilk filmi çok yadırgandı başta. Afişte tek başına bir kadın karakter o kadar az ki! Türkiye’de de dünyada da. Erkeğin kadın komedisine bilet alması zor. Hâlâ da zor. Bütün dünya kadınları olarak bu önyargıyı kırmaya çalışıyoruz. O yüzden, erkek komedi dünyasına değil de seyircinin önyargısına kafa tuttum diyelim. 

Seni Recep İvedik mizahı yapmakla eleştirdiler, buna vereceğin cevap nedir?

Şahan’ın çok üstüne gidiyorlar, gittiler. Komedinin amacı güldürmek. Ve mizahın farklı çeşitleri var. Biri İngiliz komedisi sever, diğeri Amerikan. Biri diyalogdan hoşlanır, diğeri beden komedisinden. Benim o noktada eleştirildiğim için üzüldüğüm şey şuydu: Başka bir filmi taklit etmişim gibi lanse edildi. Oysa kendi küçüklüğümde de olduğu gibi, erkekler tarafından kabul görmek veya kendini savunmak ve korumak amacıyla hafif erkeksi hale girmek zorunda kalmış, sevimli ama kaba saba bir kız çocuğu hikâyesiydi o. Yeri gelmişken kendimi de eleştireyim...

Evet, dinliyorum...

İlk filmde cinsiyetçi birkaç şakam vardı. Uyardılar. O yüzden sonraki filmde hepsini yok ettim! Çünkü haklılardı. Artık Deliha’yı kıyafet alışverişi, kuaför, makyaj ve zayıflama çabaları olan “müzikli bir güzelleştirme fırtınası” içinde göremeyecekler. 

‘ELTİLERİN SAVAŞI’ GELİYOR

Yazının Devamını Oku

Şuh ve biri ölmüş gibi bakıp aynı anda seksi olması gereken bir poz veremem ben!

Fırlama, matrak, enerjik ama... En önemli özelliği bence zeki, meraklı ve gözlemci olması. Ve çok üretken. Gupse Özay’ı ‘Yalan Dünya’ ile tanıdık, sonra ‘Deliha’lar geldi. Hem yazdı hem oynadı hem yönetti. Kilolar alıp verdi. Kim ne derse desin, çok iyi işlere imza attı. Ülkenin en beğenilen erkek oyuncularından biriyle beraber. Şimdi de iki yaratıcı çocuk kitabı yazdı. Hoş fikirler var içinde: Komşunun ev terliği, sokak terliği olmak istiyor, asık suratlı birinin bıyığı, adamdan kurtulmak istiyor. Yarattığı Jüpi karakteriyle çocukların ilgisini fena halde çekecek gibi. Pek çok soru sordum, buraya bu kadarı sığdı. Devamı salıya...

Sen benim için bu ülkedeki en yetenekli kadınlardan birisin. Yazıyorsun, çiziyorsun, düşünüyorsun, gerçekleştiriyorsun... Hayal ettiğin rol için manyak kilolar alıp sağlığını tehlikeye atıyorsun. Senaryoyu yazıyor, oynuyor, bir de üstüne filmi yönetiyorsun...

- Çok teşekkür ederim. İnsanın hayran olduğu bir kadından övgü duyması çok güzel.

ÜRETMEK TÜM KADINLARA ÇOK YAKIŞIYOR

Şimdi de çok farklı iki çocuk kitabı yazdın. Harbi yaratıcı kitaplar. Bütün bunları niye yapıyorsun?

- Ya ben boş duramıyorum, üretmeyi seviyorum. Denemeyi seviyorum, denemekten de korkmuyorum. Neyi sevip neye dokunmam gerektiğini iyi biliyorum galiba. İlkokulda tahtaya çıkıp kendi yazdığım skeçleri oynayıp bütün sınıfı güldürürdüm. Bayramlarda da evde yapardım. Yani özünde insanları güldürmeyi ve ortamı yumuşatmayı seviyorum. Bu da seçtiğim alanlarda proje üretmemi sağlıyor. Üretmek insana iyi geliyor.

Sence insanlar seni anlıyorlar mı? Çabanı, kendini ne kadar paraladığını...

- Anlayan da oluyor, gıcık olan da! Ben anlayıp ilham alsınlar istiyorum. Özellikle kadınlar. Çünkü durmadan üretmek ve çabalamak hepimize çok yakışıyor.

Yazının Devamını Oku

Dezavantajlı gruplara can suyu veren sosyal girişim: ‘JOON’

Bugün o gün. Yürünmemiş yollardan yürüyen kadınları yazdığım gün. Onlar 4 kadın. ‘Tasarım’ı bir araç olarak kullanarak dezavantajlı grupların yaratıcı ve üretken hayatlar sürmesini sağlamak için ‘Joon’u kurdular. Ben Duygu Vatan’la röportaj yaptım. Ama Azra, İrem ve Cansu da var. Onlar sosyal girişimci. Temel amaçları kâr elde etmek değil, sosyal fayda yaratmak. Göç, çalışma hayatındaki cinsiyet ayrımcılığı, engelli bireylerin karşılaştığı fırsat eşitsizliği gibi sorunlara değiniyorlar. Bu koşulları kabul etmeyen ve herkes için eşit bir dünya yaratmaya çalışan koleksiyonlar yapıyorlar. Bence müthişler! Çok gençler, çok ileri görüşlüler, ben inanıyorum ki ülkemiz böyle gençler sayesinde ilerleyecek...

Seni tanıyalım...

Ben Duygu. 26 yaşındayım. ODTÜ İşletme mezunuyum. Okurken bölüme bir türlü ısınamadım, kendimi çok ait hissetmiyordum. Yaratıcılığıma engel olan, zihnimi baskılayan bir tarafı vardı. Bir şirketin hayallerinin peşinde koşturmak tüm topluma, en çok da kendime haksızlık etmek gibi geliyordu. Ben insana dokunan bir iş yapmak istiyordum. Yan dal olarak ürün tasarımı okumaya karar verdim. Bir ürünün tasarımı süreci insanlığa dair o kadar çok şey söylüyordu ki. Ben de hayatımın direksiyonunu buraya kırdım, yüksek lisansımı da gene bu bölümde, sosyal inovasyon için tasarım alanında geçtiğimiz ay tamamladım. Eşzamanlı olarak da hayatıma Azra ve “Joon” girdi.

‘Joon’ neyin nesidir? Kimin sesidir?

“Joon”, eşitsizlikleri ortadan kaldıran bir dünya yaratmak isteyen ve tüm gücünü kuvvetini buna vakfetmeye hazır iki kadının hayali aslında. Benim ve Azra’nın. Sonra İrem ve Cansu da eklendi bize. Dezavantajlı üreticilerin ekonomik olarak güçlenmelerini sağlayan, bunu da bunu tasarımın sihirli değneğiyle gerçekleştiren bir köprü kurmaya çalışıyoruz...

‘Joon’un anlamı ne? Uydurduğunuz bir kelime mi, bir anlamı var mı?

Farsça “Can, yaşam” demek.

Yanlış anlamıyorum dimi? Siz dezavantajlı grupların -kadınlar, engelliler ve mülteciler gibi- üretmesi için çabalıyorsunuz... Neden?

Yazının Devamını Oku