Hayatımın bir bölümü abim Serdar’ı kıskanarak geçti

Bu röportaj, geçen hafta yayınlanacaktı. Felaket bir şey oldu: Kaseti kaybettim. Galiba bir röportajcının başına gelebilecek en fena şey bu.

Ölüyorum filan zannettim. Yazmamışım kasetin üzerine Sertab diye. Evdeki yüzlerce kaseti dinliyorum. Kimlerin sesini duydum tahmin bile edemezsiniz. Ama Sertab’ınki yok. Allah’ın da sopası yok. "Dert ettiğin şeye bak" dedi. Sükuneti, sakinliği beni şaşırttı. Tekrar gittim İstanbul’a ve işte bu sayfalarda okuyacağınız röportajı yaptım. Sertab Erener, aslında sizin bildiğiniz kadın değil, varoluşumuzla ilgili her şeyi öğrenmeye müthiş meyilli, son derece entelektüel biri. Müzik onun ilgi alanlarından sadece birisi...Hürriyet

İlk aşk?

- Oooooooo! Hazırlanmadığım yerden geldi soru... İlk aşkım Osman’dı, ilkokul arkadaşım Osman... Biraz şişman, tombilik bir çocuktu... Kızar mı acaba okursa? Fizik olarak çok yakışıklı değildi ama acayip yetenekliydi... Zaten hep aynı şey oldu benim hayatımda: Müthiş bir gövdeden ziyade, yeteneğe, başarıya gittim. Mesela biri olağanüstü enstrüman çalıyor, o yetenek benim aklımı başımdan alıyor...

Nasıldır erkeklerle aran?

- Çok iyi, hatta ayıptır söylemesi kadınlarla olduğundan daha iyi. Daha çok erkek arkadaşım oldu benim. Belki de abim yüzünden. Abimle çok kanka büyüdük. Düşünebiliyor musun hiç kavga etmedik. Beni hep korudu kolladı, hastaydım ya sürekli.

Hayatının kaç yılını "hastalıklı" geçirdin?

- 11 yaşından 31 yaşına kadar. Tam 20 yıl. Ve o dönem hakikaten abim çok büyük rol oynadı hayatımda. Beni çok özgür yetiştirmeleri konusunda anneme babama baskı yaptı.

Genelde ağabeyler yasaklar koyar...

- Yok, yok benimki tam tersiydi. Gerçi benim ailem de ekstrem bir aile. Babam beni sevgilimle, düşün daha ne kocam ne hiçbir şeyim, tatile yollayıp arkamızdan el sallayan adamdır. Ve ben 22 yaşındaydım. Çok açık fikirli bir ailede büyüdüm. Hiçbir yasak ve yaptırımları olmadı. Buna rağmen Serdar, her şeyde arka çıktı bana...

Sesin peki? Bu hikayenin neresinde olağanüstü bir sese sahip olduğun anlaşılıyor?

- 5 yaşlarında. Hep orada burada müzikle dans ederdim ben. "Hadi kızım şarkı söyle, hadi kızım dans et..." Hani aileler maymuna çevirirler ya çocuklarını, ben de beklerdim haydi söyle desinler de maharetimi göstereyim diye...

Abi bundan hiç kıskançlık duymadı mı?

- Serdar mı? Asla. Aslında ben onu kıskandım bir dönem. Böyle hissetmemi gerektirecek bir şey yoktu ama bir ara abimi rakip olarak gördüm. Çünkü çok zeki, çok akıllı ve çok başarılıydı...

Her zaman mı?

- Ay evet, maalesef! Yapacak hiçbir şey yok. O öyle bir vaka. Ben konservatuvarda müzik filan derken, o Robert Koleji’ne gitti, orayı ilk üçte bitirdi. Sonra Alman Lisesi’ne gitti. Hayat boyunca girdiği bütün sınavları ilk 5’te kazandı desem... Hep iftiharla, hep adı yıldızlı listelerde yer aldı. Üstelik inek de değildi. E tabii çok sinir bozucu. Ben de dört sene sonra onun peşinden tek tek bütün o okulların sınavlarına giriyorum... Stresi düşün bendeki!

Kazandınız mı?

- Yok hayır, Robert’i Alman’ı filan kazanamadım. Ben İtalyan’ı kazandım, oraya da gitmedim. Işık Lisesi’ne girdim. Zaten kolej sınavı stresini yaşarken sarılık oldum, ondan sonra da kolit. Her şeyi tamamen buna bağlamıyorum ama Işık Lisesi’nde okurken durmadan hastanedeydim.

Önde bu kadar iyi bir örnek... Evet, insanı gerebilir...

- Bu kadar yetenekli bir adam olması onun suçu değil tabii. Estetik müdahaleleri vardı mesela. Anneme de, bana da yapıyordu. Bir yere gideceğiz değil mi? Giyiniyoruz. Bazen bir bakar ve olmamış anlamında başını sallardı. "Ne var ki?" dersin, "Böyle giyinmek istedim bugün, takı takmak istedim... Küpe filan..."

Rüküş mü bulurdu?

- Evet. Izbandut gibi, değiştirene kadar başımızda dururdu. Bütün abiler, "Oranı, buranı kapa" derler, Serdar ise "Kötü giyindin... Rüküşsün... Bu giyilir mi bunun altına... Bu renkle bu olur mu?" derdi. Estetik konusunda hep bir sınav verdim ben abimle. Onun da suçu değil, inanılmaz bir estetik gözü var. Ne yapsın, görüyor. Hálá da estetik ne kadar derdim varsa, gidip onun kapısını çalarım, "Şunun kapağını yapar mısın, bunun bilmem nesi için fikir verir misin?" diye.

Sonra sen de müzikte patlayınca, ilişkiniz normal rayına girdi mi?

- Tabii ki... Zaten benim rekabet diye anlattığım şey, kendi kendime yaşadığım algımdı. Başa çıkmam gereken bir şeydi, çıktım da...

Hayatındaki en belirgin erkek figürü abin ve baban...Hürriyet

- Evet. İkisi de benim için önemli bir rol teşkil etti. Hem yakınım hem hayranım onlara...

Hayatına giren erkeklere onay verdiler mi?

- Düşüneyim... Yalova’da bir siteye giderdik küçükken Başkent 3 diye. Orada bir sevgilim vardı, denizci bir çocuk. Abim, bir onu çok beğendi hayatı boyunca...

Deniz, özgürlük duygusu, çekip gitmek... Onun yapamayacağı bir şey olduğu için mi?

- Olabilir... Bir de yakışıklıydı... "Bu çok düzgün bir çocuk" demişti. Evet, etrafımdaki erkeklerden bir onu tasvip etmişti, bir de Demir’i ediyor...

Eski kocan Levent Yüksel?

- Levent dünya iyisidir ama abimle olağanüstü iyi bir diyalog kuramadılar. Kanka olamadılar. Demir daha çok onun kalemi. Bir sürü açıdan benziyorlar da...

Ve sizin erkeklerle aranız hep iyi oldu... "Ben bu adamları çözemiyorum, bunlar beni niye terk ediyorlar?" gibi içinden çıkılmaz sorunlarınız olmadı...

- Yok olmadı. Nasıl becerdim bilmiyorum, aldatılmadım da. Belki de doğru insanları seçtim.

Seni eşekten düşmüşe çeviren biri yok yani, büyük aşk acıları filan...

- Demir’le ilk 5 yılımızda öyle gelgitlerimiz oldu. Ayrılmalar, bir daha barışmalar... Rock’n roll biriyle yaşamak kolay değildi. Ama sonra başka bir yere sıçrattık meseleyi. Aşk, heyecan, tutku zamanla yerini çok daha derin, çok daha sağlam başka bir sevgiye bırakıyor. Demir benim ruh ikimiz, zıt ikizim. Birlikte gelişiyoruz, birlikte öğreniyoruz...

CİNSEL OLARAK BASKICI BİR ORTAMDA YETİŞMEDİM

Flörtöz bir kadın mısın?

- Valla, konservatuvarda hiç fena değildim. Bayağı sevgilim oldu...

Platonik miydi?

- Yok hayır, ben cinsel olarak baskıcı bir ortamda yetişmedim.

Aile içinde seksten söz edilebiliyor yani...

- Tabii tabii.

Sorarlar mıydı, "Kızım nasıl korunuyorsun?" diye...

- Konservatuvara başladığımda annemle bunları konuştuğumu hatırlıyorum. Bambaşka bir dünyadır konservatuvar, haliyle bir özgürleşme yaşadım. Herkes sanatçı, herkes yaratıcı. Bir çocukla tanışıyorsun, inanılmaz çello çalıyor, iki üç gün büyük aşk yaşıyorsun. Ben tiyatro bölümündekilerle de yakındım. Demet Akbağ’lar, Yasemin Yalçın’lar, hepsi o dönemde öğrenciydi. Bayağı kankaydık. Turneye giderdi, ben de peşlerinden giderdim, arkalarında şarkı söylerdim...

KRİSHNAMURTİ’NİN "İLİŞKİ ÜZERİNE" ADLI KİTABINI OKU AŞKA VE HAYATA BAKIŞIN DEĞİŞSİN

Demir’le ilişkiniz toplam kaç yıldır devam ediyor?

- 12.

Bu kadar uzun bir ilişkin olduğun için gurur duyuyor musun?

- Evet, kesinlikle. İkimiz de çok emek verdik bunun için. Benim hayatımı Krishnamurti’nin "İlişki Üzerine" adlı kitabı değiştirdi. Okuyunca bayağı dumura uğradım. Hayatın içinde nefes aldığım her anı, ilişki kurduğum canlı-cansız her şeyle olan diyaloğumu incelemeye başladım. Ben kimim? Kime, neye, nasıl davranıyorum? Nerede duruyorum? Demir’le ilişkim de değişti.

Nasıl yani?

- Bir çam ağacına bakıyorsun diyelim, Krishnamurti bana şunu öğretti: "Sen o çama baktığında, ezelden beridir çam ağacıyla ilgili kafanda ne imgelemişsen onu görüyorsun. Çam ağıcının kendisine aslında bakmıyorsun." Doğruydu. Beynimizi bir bilgisayar gibi düşün. Aslında baktığımızı sandığımız şeyler, o bilgisayara kaydettiğimiz şeyler. Biz kayıtlara bakıyoruz...

Demir senin için tam olarak ne ifade ediyor?

- Hayatla ilgili tüm çıkmazlarımın yansıması Demir... Aslında benim tam zıttım. Yin-Yang gibi ama bir şekilde birbirimizi tamamlıyoruz. Tabii çok ortak noktamız da var. Mesela deniz. İkimiz de denizde olmaya bayılıyoruz.

Günün birinde hayat, teknede mi devam edecek?

- Biz aslında tam da bunu yapmak istedik, hatta müziği da bırakmaya karar verdik. Hayalimiz tekne ile bütün dünyayı gezmekti, o yüzden 20 metre bir tekne yaptırdık. Adı Panakea. Latince, "Bütün hastalıkların ilacı" anlamına geliyor. İksir gibi bir şey yani. Daha tam bitmedi ama denize indi. Hayata geçirmemiz gereken bir takım şeyler var, ondan sonra Demir’le dünya turu yapacağız.

MERAK ETME NİL VE ABİM ÇOCUK YAPACAKLAR

Etrafınızda bunca yıldır ayrılmayan kim var?

- Pek kimse yok. Çok inişli çıkışlı ve zor dönemlerden geçmelerine rağmen abim ve Nil’in ilişkisi de 9-10 yıl oldu...
Hürriyet
Nil’in anne olmasını dört gözle bekliyorum...

- Biz de! Merak etme onlar çocuk yapacaklar, ben eminim...

Senin kendinle ilgili keşke dediğin oluyor mu?

- Bir yere kadar, kendi genetiğini devam ettirme ihtiyacından çocuk doğurmak istiyorsun. Hormonların sana bunu emrediyor. Ama o hormon fırtınası yavaşlayınca biraz daha entelektüel tarafından dünyaya bakıyorsun. Ben artık o yaştayım... Binlerce annesiz babasız çocuk var, bakıma, ilgiye ve sevgiye ihtiyacı olan çocuklar. Angelina Jolie ya da Madonna gibi insanların evlat ediniyor olması dünyaya bir mesaj aslında.

Sen de mi evlat edinmek istiyorsun?

- Yo hayır. Ben daha da geliştirdim bunu. Krishnamurti’nin kurduğu bir vakıf var, o vakfın da birkaç okulu var. Batı eğitimiyle, Budizmi, Zenbudizmi, Taoizmi birleştiren farklı bir eğitim modeli. Çocuk evlat edinmek yerine, bu tür okulları Türkiye’de açarak yüzlerce çocuğun eğitimine katkıda bulunmak istiyorum.

BU YAZIN ŞARKISI "BU BÖYLE" OLACAK

Artık albümler tarihe karışacak. Konsere gitmediğin müddetçe, müzik artık bedava. İnternetten indir, yeni çağ bu. Her şeyi bilen abim fikir verdi, "Sen bu albüm inadından vazgeç, single çıkart" dedi. Aklıma yattı, iki üç ayda bir single çıkaracağım. İlk single yeni piyasaya çıktı. Adı "Bu Böyle". Bence yazın şarkısı olacak.

Hayallerime de korkularıma da mukayyet olmaya çalışıyorum

Üç ayrı şehirde yaşamak nereden çıktı? İstanbul, Bodrum, New York...

- Planlamadık, kendiliğinden oldu. Biz aslında tekne bittikten sonra dünya turuna çıkacaktık. Müzik güya bir süreliğine rafa kalkacaktı. Ama sonra aniden aklımıza ikimizin de çok heyecan duyduğu bir proje geldi. Tabii yine müzikle ilgili...

Ayıptır sorması, bütün bu heyecan duyduğunuz projeleri hayata geçirecek parayı nereden buluyorsunuz?

- Faal bir müzik kariyerimiz var, aynı anda çalışıyoruz, turneler, konserler...

Bir yerlerde daha önce kazandığınız iki milyon dolarınız filan yok yani...

- Ah nerede, keşke olsa... Çok farklı bir müzik yapalım ve bunu tüm dünyaya tanıtalım dedik.

Herkes hayal kuruyor ama siz hayata geçirebiliyorsunuz...

- Evet. Gelsin ikinci kitap: "Tanrılar Okulu". Mutlaka okunmalı. Orada "Hayalci" diye bir karakter var, iyice incelenmeli. Bize, hayatın aslında hayallerinin fiziksel dünyadaki elle tutulur olma hali olduğunu anlatıyor. Hayat dediğin şey, hayallerinin gerçekleşmesi. Ama bunun içinde "kötü hayaller" ve korkular da var, kanser olabilirsin, erken yaşta ölebilirsin de...

MÜZİĞİMİZ JAPONYA’YA KADAR GİTSİN İSTİYORUZ

Secret gibi mi? Çok istersen, çok çağırırsan, çok hayalini kurarsan olur...


- Öyle. Quantum profesörüyle de konuşunca, Taoistlerle de konuşunca varoluşun dinamiğinin böyle işlediğini öğreniyorsun. Ben buna inanmıyorum, böyle olduğunu her gün deneyimliyorum. O yüzden hayallerime de, korkularıma da dikkat etmeye çalışıyorum....

Nasıl?

- Korkular meselesi mi? Çok zor... Ben de mesela yeniden hastalanma korkusu, ölüm korkusu çok vardı. Bütün bir ömür hastalık çektik çünkü. Sanki yeniden o günlere döneceğim. Tabii ki dönmeyeceğim ama geceleri tuvalete kalktığımda beynimin içinde böyle bir korku olduğunu hissediyorum... Ama artık dalga geçiyorum kendimle ve diyorum ki, "Sertab, bunlar senin paranoyaların, hiçbir şeyin yok, şu an hiçbir şey olmuyor sana. Kanser misin? Hayır. Hastalanacak mısın? Hayır. Çok sağlıklısın. O yüzden git, huzur içinde uyu." Resmen kendi kendimi tedavi ediyorum. Hepimizin elinde bu...

Dünyaya satacağınız proje ne oldu?

- Hayata geçirdik: "Painted on Water". Tanıtım Fonu’ndan para aldık, gittik dünyanın en iyi müzisyenleriyle çalıştık. Geçtiğimiz hafta çıktı albüm. Amerika’da çıktı. Japonya’ya kadar gitmesini istediğimiz bir proje. O yüzden gittik, New York’ta ev tuttuk. Konserlerimiz olacak, gazete ve televizyon röportajlarımız oluyor, bir müzik kariyeri başlattık yani orada...

Ne farkı var orada çıkan binlerce albümden?

- Hasan Saltuk sağolsun yardım etti bize, Anadolu türküleri arşivini verdi. Oturduk bir yaz boyu onları dinledik. Sonra dedik ki, "Bu melodiler olağanüstü... Biz bunları nasıl içindeki hissi koruyarak, dünya müzikleriyle birleştirebiliriz..." Yaptık valla. Çok da iyi oldu. Kendine ait bir sound’u olan çok özel bir albüm.

Bir grubumuz var her hafta biri sunum yapıyor

Sende de, Demir’de de, Nil’de de, abinde de... Benzer şey var. Müthiş bir öğrenme açlığı...

- Doğru. Bunun için çaba da sarf ediyoruz...

Sürekli bir gelişme isteği...

- Evet benim böyle bir derdim var. Bir yerde içeyim geyik yapayım değil de, hep gelişeyim, öğreneyim... Yeni şeyler, yeni bilgiler... Bir grup insan bir araya geliyoruz, abim, Nil, ben, Demir, haydi bir isim daha vereyim, Teoman... Başkaları da var, yazarlar, banka müdürleri, edebiyatçılar, gazeteciler... Belki isimlerini vermemden hoşlanmazlar...

E ne yapıyorsunuz birlikte?

- Her hafta aramızdan biri sunum yapıyor. Herkes bir tema buluyor ve onu sunuyor. İlk sunumu abim yaptı mesela, "Ben"i anlattı. Nasıl gelişir "ben"? Ne yapmamız lazım? Genetik, "ben"de nasıl bir etki yaratır? Tabii çok yaratıcı toplantılar bunlar. Hepimiz bir şeyler öğreniyoruz. Çimlerde oturuyoruz, önümüzde kitaplar açık... Eski Yunan okulları gibi...

Quantum fiziği profesörüne gidip Size yemek pişirebilir miyim dedim

Bir keresinde Marka Konferansı’na meşhur quantum fizikçisi Allen Wolf geldi. İnanmayacaksın, Demir’le yanına gittim, "Tanışmıyoruz ama size akşam yemek pişirmek istiyorum. Bu akşam evimize gelir misiniz" dedim. Adam güldü, "Karımla gelirim" dedi. Abim ve Nil de geldi yemeğe, iki akadaşım daha... Ve biz bütün akşam Allen Wolf’a quantum fiziğiyle ilgili merak ettiğimiz her şeyi sorduk. "Ben" nedir? Ego nedir? Tanrı var mı? Bilim adamı olarak inanç denilen şeyi nasıl açıklıyorsunuz? Merakımız çok hoşuna gitti. Saatlerce sorularımıza cevap verdi. Ben onu Amerika’ya gidince de arıyorum. Düşünsene, dünyaca ünlü quantum fizikçi bir arkadaşım oldu. Ben bilim adamlarıyla ahbaplık etmek istiyorum, Tibet’teki master’lar ve gurularla da. Evet, müzik genetik kokteylimde var ama onun ötesine geçmekten de heyecan duyuyorum. Hatta bazen, şarkıcılığı bırakabilirim diyorum. Ne var ki insanlar beni şarkıcı Sertab olarak biliyor...

BODRUM

Dinginlik. Duruyoruz. İkimiz için de "pause" durum. Az konuşuyoruz. Zeytin ağacımıza, gökyüzüne ve yıldızlara bakıyoruz.

NEW YORK

Yeşil torbalara plastikleri, mavilere yemek atıklarını koyuyorum ve çöp torbalarını aşağıya indiriyorum. Kirli çamaşırların icabına bakıyorum. Star değilim New York’ta. Hep yürüyorum. Metroya biniyorum. Hayat çok hızlı, "forward"da. Ben ise biraz seyirci ve öğrenci konumundayım. İlişkimiz açısından en seksi yer New York.

İSTANBUL

Burada starız. Gizlenmeye olanak da yok. Yürümek yok. Bir yerden bir yere arabayla gidiyoruz. Sürekli akıyoruz. "Play"deyiz.
Yazarın Tüm Yazıları