Hayatımın bir bölümü abim Serdar’ı kıskanarak geçti

Bu röportaj, geçen hafta yayınlanacaktı. Felaket bir şey oldu: Kaseti kaybettim. Galiba bir röportajcının başına gelebilecek en fena şey bu.

Ölüyorum filan zannettim. Yazmamışım kasetin üzerine Sertab diye. Evdeki yüzlerce kaseti dinliyorum. Kimlerin sesini duydum tahmin bile edemezsiniz. Ama Sertab’ınki yok. Allah’ın da sopası yok. "Dert ettiğin şeye bak" dedi. Sükuneti, sakinliği beni şaşırttı. Tekrar gittim İstanbul’a ve işte bu sayfalarda okuyacağınız röportajı yaptım. Sertab Erener, aslında sizin bildiğiniz kadın değil, varoluşumuzla ilgili her şeyi öğrenmeye müthiş meyilli, son derece entelektüel biri. Müzik onun ilgi alanlarından sadece birisi...Hürriyet

İlk aşk?

- Oooooooo! Hazırlanmadığım yerden geldi soru... İlk aşkım Osman’dı, ilkokul arkadaşım Osman... Biraz şişman, tombilik bir çocuktu... Kızar mı acaba okursa? Fizik olarak çok yakışıklı değildi ama acayip yetenekliydi... Zaten hep aynı şey oldu benim hayatımda: Müthiş bir gövdeden ziyade, yeteneğe, başarıya gittim. Mesela biri olağanüstü enstrüman çalıyor, o yetenek benim aklımı başımdan alıyor...

Nasıldır erkeklerle aran?

- Çok iyi, hatta ayıptır söylemesi kadınlarla olduğundan daha iyi. Daha çok erkek arkadaşım oldu benim. Belki de abim yüzünden. Abimle çok kanka büyüdük. Düşünebiliyor musun hiç kavga etmedik. Beni hep korudu kolladı, hastaydım ya sürekli.

Hayatının kaç yılını "hastalıklı" geçirdin?

- 11 yaşından 31 yaşına kadar. Tam 20 yıl. Ve o dönem hakikaten abim çok büyük rol oynadı hayatımda. Beni çok özgür yetiştirmeleri konusunda anneme babama baskı yaptı.

Genelde ağabeyler yasaklar koyar...

- Yok, yok benimki tam tersiydi. Gerçi benim ailem de ekstrem bir aile. Babam beni sevgilimle, düşün daha ne kocam ne hiçbir şeyim, tatile yollayıp arkamızdan el sallayan adamdır. Ve ben 22 yaşındaydım. Çok açık fikirli bir ailede büyüdüm. Hiçbir yasak ve yaptırımları olmadı. Buna rağmen Serdar, her şeyde arka çıktı bana...

Sesin peki? Bu hikayenin neresinde olağanüstü bir sese sahip olduğun anlaşılıyor?

- 5 yaşlarında. Hep orada burada müzikle dans ederdim ben. "Hadi kızım şarkı söyle, hadi kızım dans et..." Hani aileler maymuna çevirirler ya çocuklarını, ben de beklerdim haydi söyle desinler de maharetimi göstereyim diye...

Abi bundan hiç kıskançlık duymadı mı?

- Serdar mı? Asla. Aslında ben onu kıskandım bir dönem. Böyle hissetmemi gerektirecek bir şey yoktu ama bir ara abimi rakip olarak gördüm. Çünkü çok zeki, çok akıllı ve çok başarılıydı...

Her zaman mı?

- Ay evet, maalesef! Yapacak hiçbir şey yok. O öyle bir vaka. Ben konservatuvarda müzik filan derken, o Robert Koleji’ne gitti, orayı ilk üçte bitirdi. Sonra Alman Lisesi’ne gitti. Hayat boyunca girdiği bütün sınavları ilk 5’te kazandı desem... Hep iftiharla, hep adı yıldızlı listelerde yer aldı. Üstelik inek de değildi. E tabii çok sinir bozucu. Ben de dört sene sonra onun peşinden tek tek bütün o okulların sınavlarına giriyorum... Stresi düşün bendeki!

Kazandınız mı?

- Yok hayır, Robert’i Alman’ı filan kazanamadım. Ben İtalyan’ı kazandım, oraya da gitmedim. Işık Lisesi’ne girdim. Zaten kolej sınavı stresini yaşarken sarılık oldum, ondan sonra da kolit. Her şeyi tamamen buna bağlamıyorum ama Işık Lisesi’nde okurken durmadan hastanedeydim.

Önde bu kadar iyi bir örnek... Evet, insanı gerebilir...

- Bu kadar yetenekli bir adam olması onun suçu değil tabii. Estetik müdahaleleri vardı mesela. Anneme de, bana da yapıyordu. Bir yere gideceğiz değil mi? Giyiniyoruz. Bazen bir bakar ve olmamış anlamında başını sallardı. "Ne var ki?" dersin, "Böyle giyinmek istedim bugün, takı takmak istedim... Küpe filan..."

Rüküş mü bulurdu?

- Evet. Izbandut gibi, değiştirene kadar başımızda dururdu. Bütün abiler, "Oranı, buranı kapa" derler, Serdar ise "Kötü giyindin... Rüküşsün... Bu giyilir mi bunun altına... Bu renkle bu olur mu?" derdi. Estetik konusunda hep bir sınav verdim ben abimle. Onun da suçu değil, inanılmaz bir estetik gözü var. Ne yapsın, görüyor. Hálá da estetik ne kadar derdim varsa, gidip onun kapısını çalarım, "Şunun kapağını yapar mısın, bunun bilmem nesi için fikir verir misin?" diye.

Sonra sen de müzikte patlayınca, ilişkiniz normal rayına girdi mi?

- Tabii ki... Zaten benim rekabet diye anlattığım şey, kendi kendime yaşadığım algımdı. Başa çıkmam gereken bir şeydi, çıktım da...

Hayatındaki en belirgin erkek figürü abin ve baban...Hürriyet

- Evet. İkisi de benim için önemli bir rol teşkil etti. Hem yakınım hem hayranım onlara...

Hayatına giren erkeklere onay verdiler mi?

- Düşüneyim... Yalova’da bir siteye giderdik küçükken Başkent 3 diye. Orada bir sevgilim vardı, denizci bir çocuk. Abim, bir onu çok beğendi hayatı boyunca...

Deniz, özgürlük duygusu, çekip gitmek... Onun yapamayacağı bir şey olduğu için mi?

- Olabilir... Bir de yakışıklıydı... "Bu çok düzgün bir çocuk" demişti. Evet, etrafımdaki erkeklerden bir onu tasvip etmişti, bir de Demir’i ediyor...

Eski kocan Levent Yüksel?

- Levent dünya iyisidir ama abimle olağanüstü iyi bir diyalog kuramadılar. Kanka olamadılar. Demir daha çok onun kalemi. Bir sürü açıdan benziyorlar da...

Ve sizin erkeklerle aranız hep iyi oldu... "Ben bu adamları çözemiyorum, bunlar beni niye terk ediyorlar?" gibi içinden çıkılmaz sorunlarınız olmadı...

- Yok olmadı. Nasıl becerdim bilmiyorum, aldatılmadım da. Belki de doğru insanları seçtim.

Seni eşekten düşmüşe çeviren biri yok yani, büyük aşk acıları filan...

- Demir’le ilk 5 yılımızda öyle gelgitlerimiz oldu. Ayrılmalar, bir daha barışmalar... Rock’n roll biriyle yaşamak kolay değildi. Ama sonra başka bir yere sıçrattık meseleyi. Aşk, heyecan, tutku zamanla yerini çok daha derin, çok daha sağlam başka bir sevgiye bırakıyor. Demir benim ruh ikimiz, zıt ikizim. Birlikte gelişiyoruz, birlikte öğreniyoruz...

CİNSEL OLARAK BASKICI BİR ORTAMDA YETİŞMEDİM

Flörtöz bir kadın mısın?

- Valla, konservatuvarda hiç fena değildim. Bayağı sevgilim oldu...

Platonik miydi?

- Yok hayır, ben cinsel olarak baskıcı bir ortamda yetişmedim.

Aile içinde seksten söz edilebiliyor yani...

- Tabii tabii.

Sorarlar mıydı, "Kızım nasıl korunuyorsun?" diye...

- Konservatuvara başladığımda annemle bunları konuştuğumu hatırlıyorum. Bambaşka bir dünyadır konservatuvar, haliyle bir özgürleşme yaşadım. Herkes sanatçı, herkes yaratıcı. Bir çocukla tanışıyorsun, inanılmaz çello çalıyor, iki üç gün büyük aşk yaşıyorsun. Ben tiyatro bölümündekilerle de yakındım. Demet Akbağ’lar, Yasemin Yalçın’lar, hepsi o dönemde öğrenciydi. Bayağı kankaydık. Turneye giderdi, ben de peşlerinden giderdim, arkalarında şarkı söylerdim...

KRİSHNAMURTİ’NİN "İLİŞKİ ÜZERİNE" ADLI KİTABINI OKU AŞKA VE HAYATA BAKIŞIN DEĞİŞSİN

Demir’le ilişkiniz toplam kaç yıldır devam ediyor?

- 12.

Bu kadar uzun bir ilişkin olduğun için gurur duyuyor musun?

- Evet, kesinlikle. İkimiz de çok emek verdik bunun için. Benim hayatımı Krishnamurti’nin "İlişki Üzerine" adlı kitabı değiştirdi. Okuyunca bayağı dumura uğradım. Hayatın içinde nefes aldığım her anı, ilişki kurduğum canlı-cansız her şeyle olan diyaloğumu incelemeye başladım. Ben kimim? Kime, neye, nasıl davranıyorum? Nerede duruyorum? Demir’le ilişkim de değişti.

Nasıl yani?

- Bir çam ağacına bakıyorsun diyelim, Krishnamurti bana şunu öğretti: "Sen o çama baktığında, ezelden beridir çam ağacıyla ilgili kafanda ne imgelemişsen onu görüyorsun. Çam ağıcının kendisine aslında bakmıyorsun." Doğruydu. Beynimizi bir bilgisayar gibi düşün. Aslında baktığımızı sandığımız şeyler, o bilgisayara kaydettiğimiz şeyler. Biz kayıtlara bakıyoruz...

Demir senin için tam olarak ne ifade ediyor?

- Hayatla ilgili tüm çıkmazlarımın yansıması Demir... Aslında benim tam zıttım. Yin-Yang gibi ama bir şekilde birbirimizi tamamlıyoruz. Tabii çok ortak noktamız da var. Mesela deniz. İkimiz de denizde olmaya bayılıyoruz.

Günün birinde hayat, teknede mi devam edecek?

- Biz aslında tam da bunu yapmak istedik, hatta müziği da bırakmaya karar verdik. Hayalimiz tekne ile bütün dünyayı gezmekti, o yüzden 20 metre bir tekne yaptırdık. Adı Panakea. Latince, "Bütün hastalıkların ilacı" anlamına geliyor. İksir gibi bir şey yani. Daha tam bitmedi ama denize indi. Hayata geçirmemiz gereken bir takım şeyler var, ondan sonra Demir’le dünya turu yapacağız.

MERAK ETME NİL VE ABİM ÇOCUK YAPACAKLAR

Etrafınızda bunca yıldır ayrılmayan kim var?

- Pek kimse yok. Çok inişli çıkışlı ve zor dönemlerden geçmelerine rağmen abim ve Nil’in ilişkisi de 9-10 yıl oldu...
Hürriyet
Nil’in anne olmasını dört gözle bekliyorum...

- Biz de! Merak etme onlar çocuk yapacaklar, ben eminim...

Senin kendinle ilgili keşke dediğin oluyor mu?

- Bir yere kadar, kendi genetiğini devam ettirme ihtiyacından çocuk doğurmak istiyorsun. Hormonların sana bunu emrediyor. Ama o hormon fırtınası yavaşlayınca biraz daha entelektüel tarafından dünyaya bakıyorsun. Ben artık o yaştayım... Binlerce annesiz babasız çocuk var, bakıma, ilgiye ve sevgiye ihtiyacı olan çocuklar. Angelina Jolie ya da Madonna gibi insanların evlat ediniyor olması dünyaya bir mesaj aslında.

Sen de mi evlat edinmek istiyorsun?

- Yo hayır. Ben daha da geliştirdim bunu. Krishnamurti’nin kurduğu bir vakıf var, o vakfın da birkaç okulu var. Batı eğitimiyle, Budizmi, Zenbudizmi, Taoizmi birleştiren farklı bir eğitim modeli. Çocuk evlat edinmek yerine, bu tür okulları Türkiye’de açarak yüzlerce çocuğun eğitimine katkıda bulunmak istiyorum.

BU YAZIN ŞARKISI "BU BÖYLE" OLACAK

Artık albümler tarihe karışacak. Konsere gitmediğin müddetçe, müzik artık bedava. İnternetten indir, yeni çağ bu. Her şeyi bilen abim fikir verdi, "Sen bu albüm inadından vazgeç, single çıkart" dedi. Aklıma yattı, iki üç ayda bir single çıkaracağım. İlk single yeni piyasaya çıktı. Adı "Bu Böyle". Bence yazın şarkısı olacak.

Hayallerime de korkularıma da mukayyet olmaya çalışıyorum

Üç ayrı şehirde yaşamak nereden çıktı? İstanbul, Bodrum, New York...

- Planlamadık, kendiliğinden oldu. Biz aslında tekne bittikten sonra dünya turuna çıkacaktık. Müzik güya bir süreliğine rafa kalkacaktı. Ama sonra aniden aklımıza ikimizin de çok heyecan duyduğu bir proje geldi. Tabii yine müzikle ilgili...

Ayıptır sorması, bütün bu heyecan duyduğunuz projeleri hayata geçirecek parayı nereden buluyorsunuz?

- Faal bir müzik kariyerimiz var, aynı anda çalışıyoruz, turneler, konserler...

Bir yerlerde daha önce kazandığınız iki milyon dolarınız filan yok yani...

- Ah nerede, keşke olsa... Çok farklı bir müzik yapalım ve bunu tüm dünyaya tanıtalım dedik.

Herkes hayal kuruyor ama siz hayata geçirebiliyorsunuz...

- Evet. Gelsin ikinci kitap: "Tanrılar Okulu". Mutlaka okunmalı. Orada "Hayalci" diye bir karakter var, iyice incelenmeli. Bize, hayatın aslında hayallerinin fiziksel dünyadaki elle tutulur olma hali olduğunu anlatıyor. Hayat dediğin şey, hayallerinin gerçekleşmesi. Ama bunun içinde "kötü hayaller" ve korkular da var, kanser olabilirsin, erken yaşta ölebilirsin de...

MÜZİĞİMİZ JAPONYA’YA KADAR GİTSİN İSTİYORUZ

Secret gibi mi? Çok istersen, çok çağırırsan, çok hayalini kurarsan olur...


- Öyle. Quantum profesörüyle de konuşunca, Taoistlerle de konuşunca varoluşun dinamiğinin böyle işlediğini öğreniyorsun. Ben buna inanmıyorum, böyle olduğunu her gün deneyimliyorum. O yüzden hayallerime de, korkularıma da dikkat etmeye çalışıyorum....

Nasıl?

- Korkular meselesi mi? Çok zor... Ben de mesela yeniden hastalanma korkusu, ölüm korkusu çok vardı. Bütün bir ömür hastalık çektik çünkü. Sanki yeniden o günlere döneceğim. Tabii ki dönmeyeceğim ama geceleri tuvalete kalktığımda beynimin içinde böyle bir korku olduğunu hissediyorum... Ama artık dalga geçiyorum kendimle ve diyorum ki, "Sertab, bunlar senin paranoyaların, hiçbir şeyin yok, şu an hiçbir şey olmuyor sana. Kanser misin? Hayır. Hastalanacak mısın? Hayır. Çok sağlıklısın. O yüzden git, huzur içinde uyu." Resmen kendi kendimi tedavi ediyorum. Hepimizin elinde bu...

Dünyaya satacağınız proje ne oldu?

- Hayata geçirdik: "Painted on Water". Tanıtım Fonu’ndan para aldık, gittik dünyanın en iyi müzisyenleriyle çalıştık. Geçtiğimiz hafta çıktı albüm. Amerika’da çıktı. Japonya’ya kadar gitmesini istediğimiz bir proje. O yüzden gittik, New York’ta ev tuttuk. Konserlerimiz olacak, gazete ve televizyon röportajlarımız oluyor, bir müzik kariyeri başlattık yani orada...

Ne farkı var orada çıkan binlerce albümden?

- Hasan Saltuk sağolsun yardım etti bize, Anadolu türküleri arşivini verdi. Oturduk bir yaz boyu onları dinledik. Sonra dedik ki, "Bu melodiler olağanüstü... Biz bunları nasıl içindeki hissi koruyarak, dünya müzikleriyle birleştirebiliriz..." Yaptık valla. Çok da iyi oldu. Kendine ait bir sound’u olan çok özel bir albüm.

Bir grubumuz var her hafta biri sunum yapıyor

Sende de, Demir’de de, Nil’de de, abinde de... Benzer şey var. Müthiş bir öğrenme açlığı...

- Doğru. Bunun için çaba da sarf ediyoruz...

Sürekli bir gelişme isteği...

- Evet benim böyle bir derdim var. Bir yerde içeyim geyik yapayım değil de, hep gelişeyim, öğreneyim... Yeni şeyler, yeni bilgiler... Bir grup insan bir araya geliyoruz, abim, Nil, ben, Demir, haydi bir isim daha vereyim, Teoman... Başkaları da var, yazarlar, banka müdürleri, edebiyatçılar, gazeteciler... Belki isimlerini vermemden hoşlanmazlar...

E ne yapıyorsunuz birlikte?

- Her hafta aramızdan biri sunum yapıyor. Herkes bir tema buluyor ve onu sunuyor. İlk sunumu abim yaptı mesela, "Ben"i anlattı. Nasıl gelişir "ben"? Ne yapmamız lazım? Genetik, "ben"de nasıl bir etki yaratır? Tabii çok yaratıcı toplantılar bunlar. Hepimiz bir şeyler öğreniyoruz. Çimlerde oturuyoruz, önümüzde kitaplar açık... Eski Yunan okulları gibi...

Quantum fiziği profesörüne gidip Size yemek pişirebilir miyim dedim

Bir keresinde Marka Konferansı’na meşhur quantum fizikçisi Allen Wolf geldi. İnanmayacaksın, Demir’le yanına gittim, "Tanışmıyoruz ama size akşam yemek pişirmek istiyorum. Bu akşam evimize gelir misiniz" dedim. Adam güldü, "Karımla gelirim" dedi. Abim ve Nil de geldi yemeğe, iki akadaşım daha... Ve biz bütün akşam Allen Wolf’a quantum fiziğiyle ilgili merak ettiğimiz her şeyi sorduk. "Ben" nedir? Ego nedir? Tanrı var mı? Bilim adamı olarak inanç denilen şeyi nasıl açıklıyorsunuz? Merakımız çok hoşuna gitti. Saatlerce sorularımıza cevap verdi. Ben onu Amerika’ya gidince de arıyorum. Düşünsene, dünyaca ünlü quantum fizikçi bir arkadaşım oldu. Ben bilim adamlarıyla ahbaplık etmek istiyorum, Tibet’teki master’lar ve gurularla da. Evet, müzik genetik kokteylimde var ama onun ötesine geçmekten de heyecan duyuyorum. Hatta bazen, şarkıcılığı bırakabilirim diyorum. Ne var ki insanlar beni şarkıcı Sertab olarak biliyor...

BODRUM

Dinginlik. Duruyoruz. İkimiz için de "pause" durum. Az konuşuyoruz. Zeytin ağacımıza, gökyüzüne ve yıldızlara bakıyoruz.

NEW YORK

Yeşil torbalara plastikleri, mavilere yemek atıklarını koyuyorum ve çöp torbalarını aşağıya indiriyorum. Kirli çamaşırların icabına bakıyorum. Star değilim New York’ta. Hep yürüyorum. Metroya biniyorum. Hayat çok hızlı, "forward"da. Ben ise biraz seyirci ve öğrenci konumundayım. İlişkimiz açısından en seksi yer New York.

İSTANBUL

Burada starız. Gizlenmeye olanak da yok. Yürümek yok. Bir yerden bir yere arabayla gidiyoruz. Sürekli akıyoruz. "Play"deyiz.
X

Kız çocuklarımızı tecavüz mağduru yapmayalım!

Biliyorsunuz, üç yıl önce gündeme getirilen “tecavüzcüye af” yasa tasarısı vardı. Bütün kadın örgütleri, sivil toplum örgütleri, gazeteciler ve halk olarak hepimiz kıyameti koparttık. Tasarı geri çekildi, yasalaşmadı. Üç yıl sonra yeniden hortladı, bu yeni yargı reformu paketi vesilesiyle. Nedir, ne değildir, TKDF Başkanı Canan Güllü’ye sordum...

Sosyal medyada bir şey dolanıyor. Arada 10 yaş fark varsa ve evlilik gerçekleşirse “tecavüzcüye af” deniyor... Nedir bu?

15 yaş ve altı “erken yaşta evlilik” yapmış kişiler hakkında -şikâyet olmasa dahi- kamu davası açılıyor biliyorsunuz. TCK’ya göre bu suç çünkü. İşte bu açılan davalarla, tutuklanan erkeklerle ilgili, çocuk istismarı hakkında açılan davanın affı sözü edilen. Bu konuyu içeren bir yasa taslağının TBMM’ye gelecek olan yargı paketinin içinde olacağı konuşuluyor ve üzerinde çalışılıyor TBMM milletvekillerince...

Bu affın şartları ne?

Dini nikâhla evlilik yapmış bu kişilerin arasında yaş farkının 10 yaş üstü olması gerekiyor ve evlilik birlikteliğinin 5 yıl devam etmiş olması isteniyor.

Peki bu ne anlama geliyor?

Çocuklarımıza tecavüz edenlere karşı işlenmiş suç için af kılıfı getirilmeye çalışılıyor... Anlamı bu! 2016’da TBMM’ye 286 kişi için verilen ve o zaman her görüşten vatandaş ve sivil toplum örgütleri tarafından reddedilen bu önergeyle, bugün 10 bin kişinin işlediği “suç”, cezasız bırakmaya çalışıyor. Felaket! Üstelik bu, çocuklar için 23 Nisan bayramını ilan etmiş bir ülkenin meclisinde konuşuluyor...

2015’te Anayasa Mahkemesi’nin “Resmi nikâh olmadan dini nikâh olmaz” diyen TCK maddesi iptal edilmişti değil mi?

Evet. Sonra 2016’da “tecavüz önergesi”yle tecavüzcüler aklanmaya çalışıldı. Şimdi ise aklamayı yasalaştırma çalışmalarına “merhamet adaleti” getirerek, duygusal sömürüyle tecavüzü aklayacak irade devrede...

Yazının Devamını Oku

Trafik kazası değil trafik cinayeti!

BAŞTAN anlaşalım...

Bu olaylar kaza filan değil, cinayet!

Trafik cinayeti... Sakın “trafik kazası” demeyin yani. Ağzınızı alıştırın. Trafik cinayeti. Trafik cinayeti. Literatüre böyle yerleşsin. İşleyen de “trafik cinayeti işlemiş bir katil” olarak. Ve bu suça insan hayatına kast etmiş, onu hayattan silmiş birine verilecek ceza verilmesi gerekiyor.

Artık yeter ya!

Binlerce insan bu ülkede yollarda öldürüldü; yaya geçitlerinde, karşıdan karşıya geçerken, otobüs duraklarında beklerken...

Günahsız insanlar zamansız bir şekilde can verdiler, hayattan silinip gittiler. Buna sebep olanlarsa özgür. Nasıl oluyor da trafikte can alanlar o ya da bu sebeple yırtabiliyor?  Akıllara ziyan bir durum.

‘TAKDİRİ İLAHİ’ YA DA ‘KADER’ DEĞİL BU! CİNAYET

İngiltere’de beni en çok çarpan yayaların üstünlüğü oldu. İnanılır gibi değil. Yaya geçinden geçerken kralsın, bütün araçlar duruyor. Durmak zorunda.

Yazının Devamını Oku

29 Ekim Cumhuriyet Bayramı hepimize kutlu olsun!

BUGÜN, o gün.

Yaşasın 29 Ekim! Yaşasın Cumhuriyet! Bugün ülkemizin doğum günü. Ata’mızı bir kez daha saygı ve minnetle anma günü. Birbirinden güzel Cumhuriyet Bayramı ve Atatürk videoları yapılmış sosyal medyada. Bayılıyorum izlemeye. Her yerde bayrağımızı görmeye de bayılıyorum. Dibine kadar, bütün ülkede, her şehirde, her semtte kutlanmalı. Yer gök Atatürk ve Türk bayrağı olmalı. Sadece Türkiye’de değil, biz de burada Londra’da kutlayacağız. Çünkü en büyük bayram, bu bayram. Yaşasın Cumhuriyet! 

ANNEMİ BİZ, BİZİ UNUTTUĞU SABAH KAYBETTİK ASLINDA...

HAYATIMIN bu döneminde yaşlanmak, yaşlılık ve çevremizdeki yaşlılara kafayı takmış durumdayım. Ben de İclal Aydın gibi, yaşlılığın bize anlatıldığından farklı olduğuna inanıyorum. Çünkü pek çok şeye tanık oluyorum. Ve hayatın ileri dönemleri beni korkutuyor. O yüzden ne zaman İclal’le bir araya gelsek, romanlar, edebiyat, ilişkiler üzerine konuşuyoruz. Ama kızı kadar, Alzheimer hastası annesini de merak ediyorum. Onun annesiyle ilgilenmesine; annesini yanına, İzmir’e, alt katına almasına, bebekler gibi bakmasına içim titriyor. Biz yeni çıkan ‘Kalbimin Can Mayası’ romanı üzerine buluştuk, pazar başlayan söyleşinin devamı bugüne kaldı.

- Yaşlılık bizim bildiğimiz gibi bir şey mi?

Değil Ayşe.

- Annenin durumu nedir? En son röportajda bebek olmuştu, şimdi nasıl?

Çok zayıfladı, küçücük kaldı. Bir emanet can bize... Annem biliyorsun Alzheimer. Annemi biz, bizi unuttuğu sabah kaybettik aslında... Bazen çok mutsuz oluyorum. Durup dururken ağlamaya başlıyorum. “İnsanın dünya üzerindeki serüveni bu kadar hüzünlü olmamalı!” diyorum. Ne kadar güzel, becerikli, bilgili bir kadındı. Nasıl silindi her şey? Annem ne yaşadığının bilincinde bile olmadan nefes alıp veriyor... Kim neden gidiyor, kim neden kalıyor anlamaya çalışıyorum. Kim kimin öğretmeni, kim ne ile görevli? Zor sorular bunlar. Biz şimdi ondan emanet kalan o cana göz kulak oluyoruz. Bazen onu yıkarken, giydirirken, “Biz ne olacağız, nasıl olacağız?” diye düşünüyorum. Çok acı bütün bunlar..

Yazının Devamını Oku

Romanlarımdaki birbirine bağlı ve düşkün aile... Çoğumuzun hasreti!

Hep sevdim onu. Yaratıcılığını, çalışkanlığını, inişlerini-çıkışlarını, gamzelerini, kızıyla ilişkisini, annesiyle ilişkisini, yazarlık macerasını, oyunculuğunu... Cesur kararlar alan, hayatı korkmadan dibine kadar yaşayan, bedeli neyse de ödeyen bir kadın İclal Aydın. Şimdilerde, yeni kitabı ’Kalbimin Can Mayası’ çıktı. İmzadan imzaya, röportajdan röportaja koşuyor. 9 yaş küçük eşinden bu yaz ayrıldı, kızı ve alzheimer’lı annesiyle İzmir’de yeni bir hayata yelken açtı. Yaşadıklarını, İzmir’deki apartman hayatını, komşuluk ilişkilerini öyle güzel anlatıyor ki... İzmir’de aradığı mutluluğu bulmuş. “80’lerin Türkiye’sinde yaşıyor gibiyim” diyor. Romanlarının bu kadar çok satmasının sırrı ise, başlıkta gizli...

Yahu senin sırrın nedir? Bir önceki kitap 220 bin mi ne sattı...

- (Gülüyor) Aslında ciltli kapak, özel basımla beraber 230 bine ulaştı!

Oha yani! İnsanlar samimiyetine mi, hikâyenin kurgusuna mı, kalemine mi, sana mı bayılıyor, nedir?

- Belki söylediklerinin hepsinden bir parça vardır, bilmiyorum. Sürükleyici ve sıcak aile hikâyeleri anlattıklarım. Her kitapta, bir sonraki için düğümler atıp bırakıyorum. Sanıyorum o çözülmeleri merak etmeleri de bir etken...

Yeni kitabın, ‘Kalbimin Can Mayası’ da çıktı. Bir yapbozun parçaları misali, büyük bir resmi tamamlayan, diğer üç romanına eklenen yeni bir parça... Güzel olanı, bu dört romanı hangi parçadan okumaya başlarsan başla, eksiklik hissetmiyorsun. Bunu özellikle mi yaptın?

- Kesinlikle! Her kitap bitiminde bir sonrakinin kurgusu, öyküsü hazır oluyor kafamda. Hatta bazen yazdığım kimi bölümleri çıkarıp “Bunu, diğer kitaba saklayayım” diyorum. Kitapların bağımsız okunması benim için çok önemli. Hangisinden başlarsan başla, bir şekilde hikâyeye girersin. Altı kitapta bitecek bu seri inşallah. Geriye iki kitap kaldı...

BİR SÜREDİR KORE DİZİLERİNE SARDIRDIM

Yazının Devamını Oku

Yoksa siz Bahar’ın ilikli kemik suyu çorbalarını içmediniz mi?

O, Bahar Şamhili Tanju. İkimiz de yıllardır medyanın içindeyiz, hiç tanışmamıştık. Kuaförde yan yana saçlarımızı kestirirken tanıştık. Benim hafif soğuk algınlığım vardı, öksürüyordum, burnumu çekiyordum. “Dur!” dedi ve mutfağa gitti, bana nefis bir çorba hazırladı. Kendi ürettiği ilikli kemik suyu çorbası. İçine zencefil, limon, zerdeçal, karabiber filan da koymuş. Nasıl nefis olmuş anlatamam.Eskinin reklamcısı, şimdinin girişimcisi, ‘Gurvita’nın yaratıcısı Bahar. Nasıl mı giriyor bu işe? Hastalanıyor. Erken yaşta kemik erimesi teşhisi konuluyor. Doktorlar ilaç tedavisinin yanında kemik suyu ve sakatat çorbalarını tüketmesini öneriyorlar. İnanılmaz faydasını görüyor, bağışıklık sistemi kuvvetleniyor, iyileşiyor. O da kendisine iyi gelen bu şeyi, insanların hizmetine sunmaya karar veriyor...

Seni tanıyalım...

Ben Bahar. İstanbul’da doğdum, büyüdüm. Çocukken televizyon reklamlarına bayılır, reklamcı olmak isterdim. İşletme okudum, sonra kendimi bir şekilde medya dünyasında buldum. Ve tüm profesyonel kariyerim boyunca, Türkiye’nin en büyük medya gruplarından birinde reklam ve pazarlamadan sorumlu genel müdür ve icra kurulu üyesi olarak çalıştım.

Şimdi peki?

Şimdi artık girişimciyim! İlikli kemik suyu ve sakatat çorbaları üretiyorum. Aslında sağlık veren sular da diyebiliriz. Müthiş bir tutkuyla yapıyorum. 50 yaşımda kendimi hiç aklımda yokken, girişimci olarak buldum. Şunu da öğrendim: İnsan “Ben girişimci olayım” diyerek girişimci olmuyormuş. Mutlaka bir derdine, ihtiyacına bulduğu çözümü hayata geçirmesiyle girişimci oluyormuş.

Senin derdin neydi?

Dört yıl önce erken yaşta kemik erimesi teşhisi konuldu bana. Doktorlarım ilaç tedavisinin yanında kemik ve bağ dokuyu güçlendirmek için kolajen, jelatin ve aminoasit zengini kemik suyu ve sakatat çorbalarını mutlaka tüketmemi önerdiler. Sürekli olarak kullandım ve inanılmaz faydasını gördüm. Gerçekten de bağışıklık sistemim kuvvetlendi. Dayanıklılığım arttı. Kendimi çok daha enerjik hissettim. Bunun yanında sağlıklı kilo verdim. Cildimde gözle görülür bir fark oluştu. Ama bir sorun vardı.

Nedir o?

Yazının Devamını Oku

THE BODRUM CUP

İşte budur!

Yılın ‘Bodrum zamanı’ budur!

Bu mevsimde Bodrum’u ve Bodrum ruhunu yaşamayan ne demek istediğimi anlayamaz, hissedemez.

İki gündür buradayım, o kadar sevdim ki gidesim yok.

Burada kalasım, kök salasım var.

Tek kelimeyle şa-ha-neee...

*

Yazın farklı bir Bodrum yaşıyoruz biz.

Hep derlerdi de anlamazdım.

Yazının Devamını Oku

Emine Bulut davasından çıkan kararı alkışlıyoruz!

BİLİYORSUNUZ, Emine Bulut davasında karar verildi.

İşte budur!!!

Kararı alkışlıyoruz.

Bu kararı verenleri de bütün yüreğimizle kutluyoruz. Hatta yanımızda olsalar, yemin ederim, boyunların atlayıp yanaklarından öpeceğim! Öyle mutlu oldum. Aslında olması gereken oldu, ama genellikle olması gereken olmadığı için bu kararla çok mutlu olduk.

TCK madde 82/1-a ve b bendinden ‘tasarlama ve canavarca hisle öldürme’den ceza verilmedi. Sadece 81. maddeye göre ceza kuruldu. Yani ‘haksız tahrik’ ve ‘takdiri indirim’ uygulanmadı.

Cani MÜEBBET hapis aldı!

Evet, o bir can aldı, günahsız bir kadının canını aldı, onu feci bir şekilde öldürdü.

Ama KENDİSİ DE YAŞARKEN ÖLECEK!

Son nefesini verinceye karar yaptığı şeyin bedelini çekecek, çeksin. Tabii ki hiçbir şey

Yazının Devamını Oku

İbrahim Çolak Sadece cimnastikte değil efendilikte de şampiyon!

Onlar iki kardeş. Cimnastik sporuna tutkuyla bağlı iki kardeş. İsmail ve Yılmaz Göktekin. İsmail Göktekin ayrıca milli cimnastikçi. Şu anda da federasyonda görevli. Dünya şampiyonumuz İbrahim Çolak’ı eğiten, yetiştiren onlar. İzmir’de Şavkar Cimnastik Kulubü efsane bir külüp. Aile kulübü gibi. İşte orada, kendileri gibi cimnastiğe gönül veren gençlerle harikalar yaratıyorlar.

İbrahim’in başarısında abi-kardeş inanılmaz emeğiniz var. Kaç sene oldu İbrahim Çolak’la bu yolculuğa çıkalı?

19! 2000’de tanıştık ve bu uzun ve zorlu yolculuğa çıktık. Müthiş bir sporcu ve yolculuk arkadaşıdır İbrahim. Antrenörü olmak ikimize de gurur veriyor...

Gerçekten onun ilkokula bile gitmeden önceki kısa pantolonlu halini hatırlıyor musunuz?

(Gülüyor) Elbette! Bize geldiğinde henüz 5 yaşında bir çocuktu. Ama yaşıtlarına göre inanılmaz güçlü bir çocuktu. Biz bütün minikleri bir testten geçiririz, cimnastiğin hangi dalına daha uygun olduklarını anlamak için. İbrahim’den şınav çekmesini istedik. Ve abimle ağzımız açık kaldı...

Gerçekten o bücür haliyle 40 şınav mı çekti?

Evet! Makine gibiydi, sürekli şınav çekiyordu. O yaşta bir çocuğun yapması gereken şınav, en fazla 10 olmalıydı. Oysa İbrahim 40 tane çekti, durdurmasak devam edecekti...

Onun gelecek vaat eden bir sporcu olacağını nasıl anladınız? Sadece çok güçlü olması mı?

Cimnastiğe gelen bütün çocuklar sağlık için spora başlarlar, sonrasında kontrol antrenmanlarımızda onları kuvvet ve esneklik testine sokarız. İbrahim geldiğinin ilk haftasında dikkatimizi çekti. Hızlı, kuvvetli, kararlı ve çok istekli bir çocuktu. Abim Yılmaz’la onu ilk gördüğümüzde, “Yaşasın! Gelecek vaat eden bir sporcu adayı” dedik, yanılmamışız...

Yazının Devamını Oku

Dünya jimnastik şampiyonumuz İbrahim Çolak: Jimnastik yapmasaydım mahallemden dışarı çıkamazdım!

Müthiş bir şey başardı. Hepimizi mest etti. Dünya çapında gururlandırdı. 24 yaşında pırıl pırıl bir genç. Mütevazı, sevimli, yakışıklı... Geçen hafta Dünya Artistik Jimnastik Şampiyonası’nda halka dalında altın madalya alan İbrahim Çolak’tan söz ediyorum. Beş yaşından itibaren bir adanmışlık onunki. Ve deli bir gibi emek. Röportajda da okuyacaksınız, 19 yıldır bu ana hazırlanıyor. Hiçbir başarı kolay elde edilmiyor yani. Tesadüf mesadüf yok. Üstelik tatil yapma hakkı da yok. Bir hafta sonra Olimpiyatlara hazırlanmaya başlayacak. Salı günü, onu beş yaşından bu yana çalıştıran antrenörlerle tanışacaksınız. Bu başarı onların da başarısı. Tebrik ediyorum.

Fotoğraflar: Emre YUNUSOĞLU
◊ Müthiş bir başarı elde ettin! Dünya Şampiyonu oldun. Gururumuzsun, genç sporculara rol modelsin. Neler hissediyorsun?

- Çok mutluyum. Kelimelerle ifade edilemeyecek kadar. Biraz şaşkınım da. Rüyada gibiyim sanki. Sporculuk kariyerimdeki üç hedef madalyadan biriydi, gerçekleşti.

Öbür ikisi ne peki?

- Biri Avrupa Şampiyonası’nda madalyaydı, 2018’de kazandım. Geriye Olimpiyatlar kaldı. İnşallah orada da madalya alacağım.

Fizik kurallarına aykırı hareketler yapıyoruz

İnsan Dünya Şampiyonu olduğunda nasıl bir duygu seline kapılıyor? Dans etmek mi istedin? Koşup antrenörüne sarılmak mı? Kız arkadaşını aramak mı? Sosyal medyaya post atmak mı?

- (Gülüyor) Ben ağlarım diye düşünüyordum ama ağlamadım. Sadece İstiklal Marşı okunurken biraz gözlerim doldu. İçimden hep “Şükürler olsun, emeğimin karşılığını aldım!” diyordum. Gerçekten çok çalıştım. Zaten başka türlü bu başarı elde edilemiyor. Tam 19 yıl bu 90 saniye için çalıştım! Sonuç açıklandıktan sonra bir fotoğrafım var; kollarım yanda açık, bağırıyorum. İşte orada bir mutluluk patlaması yaşıyorum. Türkiye ekibinden ilk gördüğüm kişiye koşup sarıldım. Aslında antrenörümü arıyordum, meğer tam arkamdaymış, sonra ona sarıldım. Çünkü tek başına elde ettiğim bir başarı değil bu, birlikte yaptık ne yaptıysak. Bende inanılmaz emeği var.

Yazının Devamını Oku

‘Fame’ müzikali aralıkta İstanbul’a geliyoooo

Her hafta bir müzikal izliyoruz Alya’yla. Bizimki ‘Londra Anlaşması’! Herkes buraya Ankara Anlaşması’yla geliyor ya, bizim de kendi aramızda yaptığımız böyle bir anlaşma var. İkimiz de müzikal izlemeyi çok seviyoruz. Hatta birazdan Fame müzikaline giriyoruz.Evet, popüler kültürün efsaneleri arasında yer alan o meşhur müzikalden söz ediyorum. Biz West End’de izleyeceğiz. Siz ise 10-15 Aralık tarihleri arasında Zorlu PSM’de.Sadece 8 performans için İstanbul’a geliyorlar. 75. yılını kutlayan Yapı Kredi ana sponsorluğunda Türk izleyicisiyle buluşacaklar. Ben 80’lerin ikonu olan bu müzikali izlemek için heyecanlıyım. Alya, “Artık yeter yazdığın, hadi içeri girip izleyelim!” diyor. Ben gidiyorum. Sizi bu müzikalle ilgili bilgi aldığım, Piu Entertainment’tan Cemil Demirok’la baş başa bırakıyorum. İzlenimleri sonra paylaşırım.

Fame’i kim getiriyor?

Piu Entertainment olarak biz! Çok da heyecanlıyız. Güzel bir iş. Türk izleyicisi de sevecek diye düşünüyoruz. Gerçekten keyif alacakları bir müzikal. Ana sponsorumuz Yapı Kredi. 75. yıl etkinlikleri kapsamında, 80’lerin ikonu bu müzikali İstanbul’a taşıyoruz.

Kaç kişilik bir ekip geliyor?

46.

Birebir aynı cast mı?

Evet, evet. West End’de şimdi sizin izleyeceğiniz cast’ın aynısı. Sadece Mika Paris yerine Josie Benson İstanbul’da sahneye çıkacak. Tek değişiklik bu.

OSCARLI KÜLT MÜZİKAL AYAĞIMIZA GELİYOR

Yazının Devamını Oku

İngiliz kraliyet ailesine beşik Pınar’dan

Yürünmeyen yollarda yürüyen girişimci kadınları yazmaya çalışıyorum denk düştükçe. Çünkü başarılarıyla hepimize ilham verdiklerine inanıyorum. Pınar Yar Gövsa onlardan biri. New York ve Milano’da eğitim almış bir tasarımcı. ‘LilGaea’ onun markası. Çocuklara ödüllü tasarımlar üretiyorlar. Pınar aynı zamanda üç kız çocuğu annesi. İngiltere kraliyet ailesinin son bebeği doğduğunda ‘Our Royal Baby’ isimli bir kitap hazırlandı. Bu kitaba girebilen tek Türk markası ve tek tasarımcı Pınar oldu. Birkaç hafta önce de Junior Design Awards’ta ‘en iyi beşik’ ödülünü aldı. Yakaladım, sordum...

- Heyyyoooo! Pınar seni tebrik ediyorum. 3 çocuk annesi bir mobilya tasarımcısısın. Veeeee çocuklara ödüllü tasarımlar yapıyorsun. Junior Design Awards’ta daha yeni “en iyi beşik kategorisi”nde ödül aldın! İngiliz firmaları arasında ödül alan tek Türk firmasının. Neler hissediyorsun?

Haber geldiğinde havalara uçtum! “İşte budur!” dedim. En şahanesi de İngiltere’de, dünya markaları arasında Türkiye’yi temsil etmek ve ödüle layık görülmek...

- Onaylanmış gibi hissediyor musun?

Kesinlikle! Doğru yolda olduğumun kanıtı oldu.

- İngiliz kraliyet ailesinin senin tasarımını seçmesi ne anlama geliyor? Senden daha iyi beşik yapan yok mu dünyada?

Tabii ki vardır, olmaz mı? Aynı soruyu ben de onlara sordum, “Neden ben?” diye. Çok araştırdıklarını, ürünlerimi özgün bulduklarını, tasarladığım tüm odaların iyi bir aile yaşantısına örnek teşkil ettiğini söylediler. 30 yıllık kraliyet muhabiri Robert Jobson, her şeyimizi araştırmıştı. Pek gururlandım.

Yazının Devamını Oku

Profesör Sevil Atasoy, yeni kitabı ve televizyon programıyla huzurlarınızda... Dikkat! Mutfaktan katil çıkabilir! Canı isterse sizi baştan çıkarır, isterse başka bir âleme yolcu eder!

O, Profesör Sevil Atasoy. Adli tıp konusunda uzman. Hocaların hocası... Saygın, bilgili, donanımlı. Ve ölümüne çalışkan. Uykusunda bile çalışıyor! Düşünün bu (‘Çürük Elmalar ve Masum Mahkûmlar’) dokuzuncu kitabı. Aynı anda üniversitede bölüm kuruyor, ders veriyor, televizyon programı yapıyor ve işiyle ilgili dünyayı geziyor. Çünkü ülkeler onun uzmanlığına ihtiyaç duyuyor ve davet ediyor. Birleşmiş Milletler Uluslararası Uyuşturucu Kontrol Kurulu üyesi. Dünyada, Türkiye’den çok daha meşhur yani. Ben hep çok sevdim. Çünkü analitik, net, açık ve direkt. Dan dan dan, ne düşünüyorsa söylüyor. Yakaladım, sordum.

Fotoğraflar: Emre YUNUSOĞLU

Sizdeki enerji kimsede yok! Bir taraftan dünyanın dört bir yanına yaptığınız mesleki seyahatler, bir taraftan üniversitede hocalık, bir taraftan yeni kitap, bir taraftan da TLC’deki yeni program... Pek çok program yaptınız bugüne kadar, yakında başlayacak bu programın diğerlerinden farkı ne?

- ABD’de çözümü yıllar, hatta on yıllar almış, gazetelerde defalarca manşet olmuş, TV programlarında tartışılmış, kimi yakın zamanda sonuca ulaşmış, kimi hâlâ tartışılan vakalarla ilgili bir program bu. Cinayetler, intiharlar, kazalar... Her bir bölümün içine girerek yorum yapmamı istediler.

Delil avcısı, haksız mahkûmiyetleri önler

Sizi nasıl buldular?

- Sanırım dünyada, Türkiye’de olduğumdan daha meşhurum! Hele Amerikan ve Avrupa kriminalcileri arasında... Birçoğunu şahsen tanırım. 1980’lerden başlayarak profesyonel derneklere de üyeyim.

Siz, bir ‘delil avcısı’sınız. Bu tam olarak ne demek?

- ‘Delil Avcısı’, “Ben yaptım!”, “Ben gördüm” ya da “O yaptı” diyenlere itibar etmeyen, yani gördüğüne, duyduğuna inanmayan; bir suçu mutlaka delillendirmeye çalışan, haksız mahkûmiyetlerin ancak böyle önlenebileceğine inananları tanımlayan bir kavram. 2005-2010 arasındaki Hürriyet Pazar ekinde yazdığım sayfanın da adıydı bu. Kanat Atkaya’yla Ertuğrul Özkök’ün birlikte buldukları bir isim.

Yazının Devamını Oku

Olmaz olsun böyle babalar!

ALIN size bir iğrenç vaka daha!

Sosyal medyaya yansımasaydı, kimsenin ruhu bile duymayacaktı...

Babası tarafından şiddete uğrayan Tuğba...

“Yardım edin!” çığlıkları hâlâ hepimizin kulağında.

Bu babası kızın ya... Öz babası!

Var mı dünya üzerinde böyle bir adilik!

Resmen işkence ediyor kıza...

Ve biz bu görüntülere tesadüfen ulaşabildik. Engelli -belki de engelli dememek gerekiyor, yüzde 87- ve özel durumda olan annesi tarafından çekilen bu görüntülere...

Bunun üzerine Aile ve Sosyal Çalışma Bakanlığı,

Yazının Devamını Oku

Cinsellik eğitimi aslında ‘Bedenin senindir!’ eğitimi... Seksolog Rayka Kumru’dan kapsamlı cinsellik eğitimi kitabı: ‘Hoş Geldim'

RAYKA Kumru, yaptı yine yapacağını!

O şahane bir seksolog, danışman ve eğitmen. İnsan “seksolog” lafını duyunca önce bir “Bu ne ya!” oluyor di mi? Ben olmuştum. Karşımda inanılmaz donanımlı birini görünce de şaşırmıştım. Sıkı bir eğitimi var. Önce The University of British Columbia’da sosyoloji ve cinsellik bilimlerinde lisans eğitimi, ardından Curtin Üniversitesi’nde seksoloji yüksek lisansı ve İstanbul Bilgi Üniversitesi’nde pazarlama iletişimi yüksek lisansı. tabukamu.com ve reglhikayeleri.com web sitelerinin de kurucusu. Dünyayı takip eden, açık beyinli biri. Avrupa Seksoloji Federasyonu Genç Komitesi üyesi ve araştırmacısı, Dünya Cinsel Sağlık Derneği, Cinsel Şiddetle Mücadele Derneği ve Amerikan Cinsel Eğitmenler, Danışmanlar ve Terapistler derneklerinin de üyesi.

Çok faydalı bir kitaba imza attı. Çocukları olduğu kadar yetişkinleri de aydınlatacak bir kitap: ‘Hoş Geldim’. Sadece bilgilendirici değil, eğlenceli de...

Ben Alya’dan biliyorum, sorduğu milyonlarca soru arasında en üst sıralarda yer alan soru, “Ben dünyaya nasıl geldim?”di. Ben hiç “Yavrum, seni leylekler getirdi!” demedim. Ama zorlandım, çünkü çok ayrıntıya girmek de istemedim. O zaman tabii Rayka’nın kitabı da yoktu. ‘Hoş Geldim’, benim gibi bocalamak istemeyen ebeveynlerin hayatını kolaylaştıracaktır. Rayka’yı yakaladım, sordum...

- Nerden çıktı bu kitap? Hangi amaca hizmet etmek için yazıldı?

Çocukların en sık sorduğu, ebeveynlerde da en çok panik yaratan soru: “Ben nereden geldim?”. Bu sorunun temelinde varoluşçu bir yaklaşım olsa da ebeveynler tamamen cinsellikten ibaret olduğunu ve çocuklarının yaşlarına uygun olmayan bir şey merak ettiğini düşünebiliyor. Yalan söylemekle kafa karıştırıcı bilgi vermek arasında gidip gelebiliyor. İşte bu kitabı, bu süreçte çocukların “Ben nereden geldim?” sorusunu cevaplamak isteyen tüm anne-babalar ve yetişkinler için hazırladık.

Piyasadakilerden farkı ne?

Hem dili hem de çizimleri farklı. Kitap, “Ben nereden geldim?” sorusunun cevabı arayan, kendine bugüne kadar anlatılan hikâyeleri sorgulayan bir çocuğun ağzından yazıldı.

- N’apıyor bu çocuk?

Yazının Devamını Oku

Haklılar, sesim bir süre sonra kulak tırmalıyor. Ameliyat gerekiyor NODÜL VARMIŞ

ON parmağında on marifet bir kadın Gupse Özay. Hem yazıyor, hem yönetiyor hem de oynuyor. Yakında yeni filmi ‘Eltiler Savaşı’ vizyona girecek. Çocuklar için de bir karakter yarattı, iki yeni çocuk kitabı yazdı. Konuşacak çok şey vardı, pazar başlayan röportaj bugün de devam ediyor...

‘Deliha’ları çok sevdim ben. Sen o seriyle erkek komedi dünyasına kafa mı tuttun?

Deliha’nın ilk filmi çok yadırgandı başta. Afişte tek başına bir kadın karakter o kadar az ki! Türkiye’de de dünyada da. Erkeğin kadın komedisine bilet alması zor. Hâlâ da zor. Bütün dünya kadınları olarak bu önyargıyı kırmaya çalışıyoruz. O yüzden, erkek komedi dünyasına değil de seyircinin önyargısına kafa tuttum diyelim. 

Seni Recep İvedik mizahı yapmakla eleştirdiler, buna vereceğin cevap nedir?

Şahan’ın çok üstüne gidiyorlar, gittiler. Komedinin amacı güldürmek. Ve mizahın farklı çeşitleri var. Biri İngiliz komedisi sever, diğeri Amerikan. Biri diyalogdan hoşlanır, diğeri beden komedisinden. Benim o noktada eleştirildiğim için üzüldüğüm şey şuydu: Başka bir filmi taklit etmişim gibi lanse edildi. Oysa kendi küçüklüğümde de olduğu gibi, erkekler tarafından kabul görmek veya kendini savunmak ve korumak amacıyla hafif erkeksi hale girmek zorunda kalmış, sevimli ama kaba saba bir kız çocuğu hikâyesiydi o. Yeri gelmişken kendimi de eleştireyim...

Evet, dinliyorum...

İlk filmde cinsiyetçi birkaç şakam vardı. Uyardılar. O yüzden sonraki filmde hepsini yok ettim! Çünkü haklılardı. Artık Deliha’yı kıyafet alışverişi, kuaför, makyaj ve zayıflama çabaları olan “müzikli bir güzelleştirme fırtınası” içinde göremeyecekler. 

‘ELTİLERİN SAVAŞI’ GELİYOR

Yazının Devamını Oku

Şuh ve biri ölmüş gibi bakıp aynı anda seksi olması gereken bir poz veremem ben!

Fırlama, matrak, enerjik ama... En önemli özelliği bence zeki, meraklı ve gözlemci olması. Ve çok üretken. Gupse Özay’ı ‘Yalan Dünya’ ile tanıdık, sonra ‘Deliha’lar geldi. Hem yazdı hem oynadı hem yönetti. Kilolar alıp verdi. Kim ne derse desin, çok iyi işlere imza attı. Ülkenin en beğenilen erkek oyuncularından biriyle beraber. Şimdi de iki yaratıcı çocuk kitabı yazdı. Hoş fikirler var içinde: Komşunun ev terliği, sokak terliği olmak istiyor, asık suratlı birinin bıyığı, adamdan kurtulmak istiyor. Yarattığı Jüpi karakteriyle çocukların ilgisini fena halde çekecek gibi. Pek çok soru sordum, buraya bu kadarı sığdı. Devamı salıya...

Sen benim için bu ülkedeki en yetenekli kadınlardan birisin. Yazıyorsun, çiziyorsun, düşünüyorsun, gerçekleştiriyorsun... Hayal ettiğin rol için manyak kilolar alıp sağlığını tehlikeye atıyorsun. Senaryoyu yazıyor, oynuyor, bir de üstüne filmi yönetiyorsun...

- Çok teşekkür ederim. İnsanın hayran olduğu bir kadından övgü duyması çok güzel.

ÜRETMEK TÜM KADINLARA ÇOK YAKIŞIYOR

Şimdi de çok farklı iki çocuk kitabı yazdın. Harbi yaratıcı kitaplar. Bütün bunları niye yapıyorsun?

- Ya ben boş duramıyorum, üretmeyi seviyorum. Denemeyi seviyorum, denemekten de korkmuyorum. Neyi sevip neye dokunmam gerektiğini iyi biliyorum galiba. İlkokulda tahtaya çıkıp kendi yazdığım skeçleri oynayıp bütün sınıfı güldürürdüm. Bayramlarda da evde yapardım. Yani özünde insanları güldürmeyi ve ortamı yumuşatmayı seviyorum. Bu da seçtiğim alanlarda proje üretmemi sağlıyor. Üretmek insana iyi geliyor.

Sence insanlar seni anlıyorlar mı? Çabanı, kendini ne kadar paraladığını...

- Anlayan da oluyor, gıcık olan da! Ben anlayıp ilham alsınlar istiyorum. Özellikle kadınlar. Çünkü durmadan üretmek ve çabalamak hepimize çok yakışıyor.

Yazının Devamını Oku

Dezavantajlı gruplara can suyu veren sosyal girişim: ‘JOON’

Bugün o gün. Yürünmemiş yollardan yürüyen kadınları yazdığım gün. Onlar 4 kadın. ‘Tasarım’ı bir araç olarak kullanarak dezavantajlı grupların yaratıcı ve üretken hayatlar sürmesini sağlamak için ‘Joon’u kurdular. Ben Duygu Vatan’la röportaj yaptım. Ama Azra, İrem ve Cansu da var. Onlar sosyal girişimci. Temel amaçları kâr elde etmek değil, sosyal fayda yaratmak. Göç, çalışma hayatındaki cinsiyet ayrımcılığı, engelli bireylerin karşılaştığı fırsat eşitsizliği gibi sorunlara değiniyorlar. Bu koşulları kabul etmeyen ve herkes için eşit bir dünya yaratmaya çalışan koleksiyonlar yapıyorlar. Bence müthişler! Çok gençler, çok ileri görüşlüler, ben inanıyorum ki ülkemiz böyle gençler sayesinde ilerleyecek...

Seni tanıyalım...

Ben Duygu. 26 yaşındayım. ODTÜ İşletme mezunuyum. Okurken bölüme bir türlü ısınamadım, kendimi çok ait hissetmiyordum. Yaratıcılığıma engel olan, zihnimi baskılayan bir tarafı vardı. Bir şirketin hayallerinin peşinde koşturmak tüm topluma, en çok da kendime haksızlık etmek gibi geliyordu. Ben insana dokunan bir iş yapmak istiyordum. Yan dal olarak ürün tasarımı okumaya karar verdim. Bir ürünün tasarımı süreci insanlığa dair o kadar çok şey söylüyordu ki. Ben de hayatımın direksiyonunu buraya kırdım, yüksek lisansımı da gene bu bölümde, sosyal inovasyon için tasarım alanında geçtiğimiz ay tamamladım. Eşzamanlı olarak da hayatıma Azra ve “Joon” girdi.

‘Joon’ neyin nesidir? Kimin sesidir?

“Joon”, eşitsizlikleri ortadan kaldıran bir dünya yaratmak isteyen ve tüm gücünü kuvvetini buna vakfetmeye hazır iki kadının hayali aslında. Benim ve Azra’nın. Sonra İrem ve Cansu da eklendi bize. Dezavantajlı üreticilerin ekonomik olarak güçlenmelerini sağlayan, bunu da bunu tasarımın sihirli değneğiyle gerçekleştiren bir köprü kurmaya çalışıyoruz...

‘Joon’un anlamı ne? Uydurduğunuz bir kelime mi, bir anlamı var mı?

Farsça “Can, yaşam” demek.

Yanlış anlamıyorum dimi? Siz dezavantajlı grupların -kadınlar, engelliler ve mülteciler gibi- üretmesi için çabalıyorsunuz... Neden?

Yazının Devamını Oku