Türkler’in hoşgörüsü insanı mahcup edecek kadar düşük

Ev alma, komşu al. Atalarımız böyle demiş. Onlar böyle derken ‘‘Komşun da sana benzesin; dili, dini farklı olmasın’’ mı demek istemişler, bilemiyorum.Ama halkımızın önemli bir kesimi bu öğüdü aynen böyle anlamış. Demokrat kişiliğin önemli özelliklerinden biri farklı olanı, azınlıkta olanı kabul etmek, onu da eşit saymak. Bir kelimeyle hoşgörü sahibi olmak. Aslında dünyada pek az insanın sahip olduğu bir özellik bu. Ancak herşeyin olduğu gibi hoşgörünün de dereceleri var tabii. Değerler araştırmaları farklıya, marjinale, aykırıya karşı tutumu şu somut soruyla ölçmeye çalışıyor: ‘‘Falanca tür veya filanca gruba mensup insanın komşunuz olmasını ister miydiniz?’’ Böyle ölçüldüğünde de Türk toplumunun hoşgörü düzeyi hayli düşük çıkıyor. İnsanı mahcup edecek kadar düşük! Başka ırktan, başka renkten, başka dinden, başka ideolojiden komşu istememe oranlarımız diğer ülkelere göre yükseklerde seyrediyor.Bu sonucu kabul etmeyen ve bizim aslında çok açık, hoşgörülü, başkalarına karşı önyargısız bir toplum olduğumuzu düşünenler bulguları eleştiriyor. Diyorlar ki: ‘‘Komşu bizim için çok önemli, çok yakındır. Bizde komşular iç içe ve bir aile gibi yaşar. O zaman da insanımız elbette komşusunun kim olduğu konusunda diğer toplumlara göre daha titiz davranacaktır. Ailenize girecek insana dikkat etmez misiniz?’’ Cevaben 1999 yılında şöyle yazmıştım: ‘‘Aralarında Akdenizlilerin, Latin Amerikalıların, Afrikalıların, Kafkasyalıların vb. bulunduğu bütün toplumlarda komşuluğun Türkiye'ye göre çok daha uzak bir sosyal ilişkiyi ifade ettiğini ileri sürmek sanıyoruz gerçekçi olmayacaktır.’’ Bu kez biraz daha ileri gidecek ve diyeceğim ki ‘‘Aslında bu eleştiri bile benmerkezciliğimizin bir yansımasıdır.’’ Öyle ya, dünyanın en yakın komşuluğunun bizde olduğunu gösteren nasıl bir veri var elimizde? Veri yok. Ama komşuların ‘‘değişik işler’’ yapmalarından duyduğumuz rahatsızlığı şiire döken dizeler var:Çamaşır günlerinde öğrendilerdonuma, gömleğime kadar.Söz oldu soğuk günlerdeyatakta roman okuduğum...Oktay Rıfat, ‘‘Komşuluk’’ şiirinden.Bir siyah çocuğun okulda çocuğunuzla yanyana oturmasını ister misiniz?İŞTE DÜNYADA DEMOKRATLIĞI ÖLÇEN SORULARDAN BİRİBir toplumda demokrasinin -belki kurulması değil ama- yeşermesi, yaşaması ve tehlikelere karşı kendini koruyabilmesi için yaygın bir demokrasi kültürünün varlığı zorunlu mudur? Bazılarına göre evet, bazılarına göre ise hayır. Örneğin kimileri demokrasinin bir kurallar, kurumlar, formel yapı meselesi olduğunu söyler. Anayasa, yasalar, parlamento, anayasal yargı, adil ve rekabetçi seçimler gibi... Demokrasiyi bunlar belirler derler.Bazılarına göre ise, demokrasinin istikrarını sağlayan başlıca unsur, kitle katılımından önce, seçkinlerin kendi aralarındaki rekabetin gelişmiş ve yaygınlaşmış olmasıdır. Seçkinler arasında böyle bir anlayış ve pratik gelişmeden, kitlelerin demokratik ve katılımcı olması istikrarlı demokrasiyi getirmez.Öncelikli koşulun ekonomik gelişme olduğu da yaygın bir görüştür. İşini, aşını garantiye almamış, tepesinde bir dam bulunmayan insanların demokrasi düşünmelerini beklememek gerektiği söylenir.Kuşkusuz bu arada dünya koşullarını, uluslararası konjonktürü de ihmal etmemek gerekir.Bütün bu söylenenlerde önemli bir gerçek payı bulunduğu kesin. Bunlardan hangisinin ne kadar daha az ya da çok önemli olduğunu söyleyebilmek ise kolay değil. Ama sanıyorum bir toplumda demokrat insanlar bulunmadan demokrasiyi yaşatmak da hiç kolay değil. Demokrasinin, demokrasi kültürünü özümsemiş demokratlara ihtiyacı var. Peki, bir insanın demokrat olup olmadığı nasıl anlaşılır? ‘‘Sen demokrat mısın?’’ diye sorabiliriz tabii. Ancak bugünün dünyasında bu soruya ‘‘hayır, değilim’’ diyenlerin sayısı gerçeğin çok altında çıkar. Netice itibariyle, herkesten Serdar Turgut olması beklenemez!Belki, demokrasinin en iyi rejim olduğuna katılıp katılmadıklarını sorabilirsiniz. Nitekim, Avrupa ve Dünya Değerler Araştırmaları'nın klasik sorularından birinde deneğe ‘‘Problemleri, sakıncaları olsa da, demokrasi diğer her türlü yönetim biçiminden daha iyidir’’ ifadesine katılıp katılmadığı sorulur. Tabii bütün ülkelerde, halkın çoğunluğu bu fikre can-ı gönülden katıldığını belirtir. Ama bazı ülkelerde, demokrasinin her türlü yönetim biçiminden daha iyi olduğu ifadesine katılanlar arasında, ‘‘Ülkeyi ordu yönetse iyi olurdu’’ diyenlerin oranlarına bakar mısınız? Aslında bu tür araştırmalarla uğraşanların uzun zamandan beri öğrendikleri bir gerçek vardır: Doğruya yakın sonuçlar almak istiyorsanız, soyut değil, somut sorular sorunuz. Amerikalılar, ülkelerinde siyahların durumu ile ilgili gerçek tutumu ölçmek istediklerinde ‘‘Sizce yurdumuzda bütün ırklar eşit haklara sahip olmalı ve barış içinde yanyana yaşamalı mıdır?’’ diye sormuyorlar. ‘‘Bir siyah çocuğun okulda sizin çocuğunuzla aynı sırayı paylaşmasını ister misiniz?’’ diye soruyorlar. Zira soyut sorular karşısında insanlar kolay kolay ‘‘Ben ırkçıyım; ben özgürlüklere karşıyım; bizden olmayanlar kötü insandır’’ demiyor, diyemiyor.O zaman önce alternatifler karşısında takınılan tavra bakalım. Örneğin, hazır söz Serdar Turgut'tan açılmışken, onun ‘‘Teknokratlar hükümeti’’ önerisinin ne kadar desteklendiğini görelim. ‘‘Hükümet yerine uzmanların ülke için en iyisi yapmalarının’’ çok iyi veya iyi olduğunu düşünenlerin toplamı 1996'da yüzde 55'ti. 2000-2001'de ise her dört kişiden üçü bu kanıda. Son araştırmaya göre böyle birşeyin çok iyi olacağını düşünenler yüzde 29.Öte yandan, halkın üçte ikisi, parlamentoyla, seçimlerle uğraşmak zorunda olmayan güçlü bir lidere sıcak bakarken, dörtte biri de ordunun yönetiminin iyi olacağını düşünüyor.Bu arada demokratik sistemle yönetimin iyi olduğunu düşünenlerin oranını merak ediyorsanız, söyleyeyim: Yüzde 92!Yalnız sanmayalım ki bu işler sadece bizde böyle. Hükümetinden bıkıp uzmanlar yönetimini tercih edenlerin oranı bazı Avrupa ülkelerinde bile hayli yüksek. (Tablo 2)Ordu yönetimi konusunda bizim ölçümler biraz ileri gitmiş olabilir. Ancak Yunanistan'da halkın yüzde 12'si, B. Britanya'da 7'si, Portekiz'de 9'u, Polonya'da 17'si, Romanya'da 28'i ‘‘Ülkeyi ordunun yönetmesinin iyi olacağı’’ düşüncesinde. Bunlar Avrupa ülkeleri. Ürdün'de oran yüzde 58, G. Afrika'da 26 ve -elçiye zeval olmaz- A.B.D.'de bile yüzde 9. Rekor ise Vietnam'da: Yüzde 99. Aynı Vietnamlılar'ın yüzde 60'ının da demokrasiyle yönetilmenin iyi olduğunu düşündüklerini unutmayalım!Sağın Yükselişi Durdu mu?Sağ ve sol ideolojilerin (eğer hálá yaşıyorlarsa) içeriklerinin çok değiştiği kuşkusuz. Ama İngilizce'de bir deyiş vardır. ‘‘Muhallebinin ispatı yiyerek olur’’ şeklinde çevirebiliriz. Yani, muhallebi hakkında uzaktan hüküm yürütmeyin; hele bir yiyin bakalım anlamına... İnsanlar için ‘‘sağ’’ ve ‘‘sol’’ hálá anlamlı mı sorusuna cevap vermek için de verilere bakmak gerek. Herşeyden önce, kişiler ‘‘Siz sağda mısınız yoksa solda mı?’’ gibisinden bir soruyu anlamlı bulup cevaplandırıyor mu? Yoksa yüzünüze boş boş bakıp ‘‘git kardeşim, o işlerin modası çoktan geçti’’ mi diyor? Sonra, insanların kendilerini sağ-sol yelpazesinde konumlandırdıkları yer ile diğer davranışları arasında bir tutarlılık var mı? Meselá sağcılıkla dindarlık arasındaki ilişki güçlü mü? Sağcılık-solculuk bilgisi, kişinin hangi partiye oy vereceğini tahminde yararlı oluyor mu? İnsanların kafasında partiler de sağdan sola doğru diziliyor mu?Benim vardığım sonuç, Türkiye'de sol-sağ boyutunun hálá yararlı bir analiz aracı olduğudur. Zaten değerler araştırma-larını yürüten akademis-yenler de bu kanıda olduklarından, bu soru tüm toplumlarda sorulmakta, alınan cevaplar da sayısız bilimsel makaleye temel teşkil etmektedir.Türk toplumu 1990'lı yılların ilk yarısında belirgin bir sağa kayış yaşadı. Merkezden merkez sağa ve sağ uça doğru bir kayış. Zaten son iki seçimin sonuçları da bu durumu yansıtıyordu. 2000 ve 2001 yılı araştırmaları, sağ ucun bu yükselişinin durduğuna hattá bir miktar gerilediğine işaret ediyor. 1990'dan 1996'ya, kendilerini sağ uca yerleştirenlerin oranı yüzde 11'den yüzde 24'e çıkmıştı. Şimdilerde ise yüzde 19-20 dolaylarında. Kendilerini merkeze yakın bir yerlere yerleştirenlerin oranı 1990'daki düzeyi yakalayamadı. Ama 1996 düzeylerinin biraz üzerinde. Merkez sol da, 1990 ve 1996 araştırmaları arasında biraz inceldi. Şu anda 1996'ya göre aynı yerlerde görünüyor Ortalama değerlere bakacak olursak, Türk halkı kendisini Avrupa ortalamasının az biraz sağına yerleştiriyor. Ancak aradaki fark fazla kayda değer değil. ELHAMDÜLİLLÁH SOSYAL DEMOKRATIMTürkiye'de kendisini yelpazenin sağına yerleştirenlerin bir özelliğine de değinmeliyim. Bu insanlar aslında sol ekonomik düşünceye pek uzak değil. Örneğin eşitlikçi, sosyal adaletçi fikirleri var. Ekonomide devletin ağırlığına fazla karşı değiller. Peki, neden kendilerini sağda görüyorlar sorusunun cevabı ise dindarlık. Dini inançları ağır bastığı için ideolojik bakımdan sağa yakın hissediyorlar ve büyük çoğunlukla sağ partileri destekliyorlar.Yöneticilerinin dindar olmasını isteyenler bakımından bize en yakın ülke YunanistanŞimdi bu bulgular hakkında bir yorum yapmayacağım. Sadece rakamlardan bazılarını birkaç Avrupa ülkesi ile karşılaştıracağım. Tanrı'ya inanmayanların politik görevler almasını doğru bulmayanların oranının bize (yani yüzde 63'e) yaklaştığı birkaç Avrupa ülkesi var: Romanya yüzde 52, Yunanistan yüzde 41, Malta yüzde 42. Avrupa'nın diğer toplumlarında ise bir karşılaştırma bile söz konusu değil. İsveç, Danimarka gibi yerlerde yüzde 5'in altında. Hollanda'da ise sadece yüzde 1.7. Oralarda inançla politik görev arasındaki çizgi bir hayli kalın çizilmişe benziyor. Diğer yandan, din adamlarının vatandaşın oyunu etkilemesine karşı olmak bakımından Avrupa toplumlarına çok yakınız. Tablo 4'te gördüğümüz gibi, Türkiye'de bu oran yüzde 78. İtalya'da da yüzde 78. Yunanistan'da ise yüzde 76. Kuşkusuz ayrıntılara girildiği zaman ülkeler arasında farklar ortaya çıkıyor ama, kaba hatlar itibariyle bu konuda Türkiye ile Batı Avrupa arasında dişe gelir bir fark yok. Yöneticilerin dindar olmasını isteyenler bakımından bize en yakın Avrupa ülkelerinden biri gene Yunanistan. Bizde yüzde 58 olan bu oran, komşumuzda yüzde 59 dolayında. Danimarka'yı sual edecek olursanız, orada yüzde 6'ya yaklaşmaya çalışıyor!SONSÖZDünyanın dört bir yanına yayılmış, geniş bir araştırma projesinin ilgi çekeceğini düşündüğüm bulgularını çok kaba hatlarıyla özetlemeye çalıştım. Ama ister istemez birçok konuya ya çok az değindim ya da hiç değinemedim. Örneğin bunlardan bir tanesi dindarlık, laiklik, din ve devlet ilişkileri. Bir diğeri de ekonomi ve iş dünyası ile ilgili değerler. Belki bunlar da bir başka yazının konusu olur.
Haberle ilgili daha fazlası: