GeriGündem SAYIN GÖKTEM'E İLK VE SON CEVAP:SİZE KARŞIYIM! Kulakları
MENÜ
  • Yazdır
  • A
    Yazı Tipi
    • Yazdır
    • A
      Yazı Tipi

SAYIN GÖKTEM'E İLK VE SON CEVAP:SİZE KARŞIYIM! Kulakları

SAYIN GÖKTEM'E İLK VE SON CEVAP:SİZE KARŞIYIM! Kulakları çınlasın, ortaokulda, çok iyi bir Türkçe hocam vardı. Bir gün derste gazete okumanın faydaları üzerine konuşuyor, belli ki birazdan "kim günlük gazete okuyor" sorusuna alacağı yanıtı bildiğinden gazete okumanın önemini de abartıyordu. O kadar ki, ben bu abartılara aldanarak, her gün gazete okuduğumdan, kendimi sınıfın değil belki de okulun en erdemli öğrencisi sanmaya başladım... Ve yukarıdaki soruyu sorduğunda, heyecanla parmak kaldırdım. Sonra hangi gazeteyi okuduğumu sordu, o yaştaki her çocuk gibi eve gelen gazeteyi okuyordum, cevapladım: Hürriyet! Lâkin Türkçe hocamızın yüzünde okulun en erdemli gencini tebrik eden ifade yoktu. O, sanki benim tercihimmiş gibi, beni eleştirir tarzda, "bol resimli az haberli gazeteleri" nasıl okuyabildiğimizi, sordu. Cevaplayamadım. Kendisi belli ki en az resimli gazeteyi, Cumhuriyet'i okuyordu. Ben de sonraki yıllarda hem eve gelip giden sakallı şair amcamın elinde gördüğümden hem de Türkçe öğretmenimden etkilenerek param oldukça Cumhuriyet alır, -itiraf ediyorum- sıkıla sıkıla bütün yazıları okurdum. Kendimi uzadıkça uzayan sıkıcı bir derste hissederdim sanki. Sayın Göktem bunları hatırlattı bana. Sakın buradan olumlu şekilde gocunmasın: Şimdi Cumhuriyet gazetesinin bir gelenek olduğundan ve kendisinin bana o gazeteyle geçirdiğim sıkıcı saatleri hatırlatmaktan mutlu olduğunu filan yazmasın! İmayla değil açık açık söylüyorum: Levent Göktem'in yazısından sıkıldım. Evet, başlığında ve içindeki cümlelerde kinayeli bir şekilde sık sık adımı ansa da (adımı duymayı severim) Göktem'in yazısından da, üslubundan da sıkıldım. Kendimi sorunlu bir İnkılâp Tarihi öğretmenince sorguya çekiliyormuş gibi hissettim. Sanırım sayın Göktem, benim kendisinin yazısı hakkında "evlere şenlik" dememe fazlasıyla alınmış, heyecanlanmış, köpürmüş falan, ama kusura bakmasın bu yazısı da "evlere şenlik". Bu arada kendisinin benim vasat yazım hakkındaki "Pulitzerlik" değerlendirmesini sevinçle karşıladım. Tarih hakkında bu kadar "doğru" şeyler yazan, yorumlarıyla bir çığır açan sayın Göktem'in sanırım edebiyat hakkında da engin bilgisi vardır.Geliyorum... Aslında önümde duran sayın Göktem'in yazısını bir daha okumamak istediğimden hiçbir yere gelemiyorum. Sayın Göktem'in kurnazlıkla karışık bir zekası var, zekası için değil kendisini kurnazlığı için tebrik ederim. Beni köşeye sıkıştırmış. Bakınız ne demiş? "Türkiye'de kaç kişi Osmanlı sarayındaki Oğlancılık müessesinden haberdardır?" Cevap veriyorum:2143451453, "Sultanlar Sultanı Fatih Sultan Mehmet'in bir cinsi sapık olmasını kim kabul edebilir, kim ders kitabına koyabilir ki?" Cevap veriyorum: Annesi kabul edebilir, çünkü anneler her şeyi affeder, annesi muhtemelen Türk değildir, Türk olmayanların da bu konulardaki mezhebi geniştir. "Ya da anlı şanlı IV. Murad'ın Ermeni dönmesi Musa Melek Çelebi'ye aşık olduğuna kim inanır ki?" Cevap veriyorum: Ben tabii ki, çünkü Lise dönem ödevlerimden birini edebiyatımızın en güzide kalemlerinden biri üzerine yapmıştım: Sait Faik'ti bu yazar ve kendi başıma Faik'teki eşcinselliği keşfetmiştim. Tarih kitaplarında böyle bir şey okusam, inanırdım!.. Bu arada sayın Göktem, bir soru da ben sorabilir miyim? Yoksa burada soruları sadece siz mi sorarsınız? Şimdi IV. Murad'ın bir erkeğe aşık olması mı sizi iğrendiren, yoksa bir Ermeni'ye, hayır hayır aslını inkâr eden, ihtida etmiş bir Ermeni erkeğe mi aşık olması, bunu sorunuzdan pek çıkaramadım. Son soruyu bire bir buraya yazmayacağım, Göktem diyor ki: Fatih'i oğlu gizli bir hristiyan olduğu için zehirleterek öldürmüştür... Cesedini Gebze'de unutmuşlar... Kokmaya başlamış... Şimdi ciddiyet biraz! Sayın Göktem, sizin "karanlık" dediğiniz bu noktaların ders kitaplarında bire bir işlenmediğini sizin gibi ben de biliyorum. Ancak, geçen yazıda söylediğimi tekrarlıyorum, çünkü anlamamışsınız: Sizde böylesine bir Osmanlı karşıtlığının temeli o kitaplarla atılmıştır. Osmanlı'nın zaferlerine övgüler düzen bu kitapların Osmanlı ile bağları da şaşırmayın "Türklük" bağıdır. Hak verirsinizi ki, Türkiye Tarihi gibi bir ders kitabında, Osmanlılar sayfalar boyu Anadolu'da yaşadıkları için değil, Türk oldukları, hadi sizin için tırnak içine alayım, evet "Türk" oldukları için yeralır. Öte yandan, bu "Türk"ü hakir görme noktasına de şimdiden değinelim son büyük Türk büyüğümüz sayın Göktem için: Eski kaynaklarda, Osmanlı ağzından, "Türk"ler için olumsuz ifadelere rastlanabilir. Ancak bu tür kaynaklarda geçen "Türk", 20. Yüzyılda Türkiye Cumhuriyeti'nde yaşayan Türkler değildir tabii ki? "Türk" kelimesi daha çok bir boyu, "Türkmen"leri ifade eder. Türkmenlerse yerleşmeyi uzun süre reddeden, hayvanlarıyla birlikte oradan oraya gezen, çoğu kez de yerleşik köyler için tehlike teşkil eden kalabalıktır. Bu yüzden "Türk" kelimesi çoğu kez göçmenleri, göçmen oldukları için bazen yağmacıları işaret eder. "Etrak-ı bi idrak", yani idraksiz, aptal Türk. Tımar sistemiyle gelir elde eden bir İmparatorluk için ise vergilendirme belli bir toprağa yerleşikle mümkündür. Türkmenler çoğu kez varlıklarıyla buna muhalefet ederler, imajları da bu yüzden kötüdür. Öte yandan Türkmenler gibi Kıpçaklar da, onlar gibi Rumlar da, Ermeniler de kendilerini Osmanlı hissetmezler: "Şalvarı şaltak Osmanlı/ Eğeri kaltak Osmanlı/ Ekende yok biçende yok/ Yemede ortak Osmanlı"... Ancak, Osmanlı-Türk (Buraya başka milletlerin isimleri de yazılabilir) arasındaki bu uzaklık iktidarla-muktedir, hanedanla-halk arasındaki uzaklıktır. Ve Osmanlı İmparatorluğu'nun yaşadığı tüm dönemler boyunca başka coğrafyalarda da durum farklı değildir. Hanedanlarla halk arasında bir aidiyet birliği yoktur. Aidiyetlik duygusu da henüz milletlere göre değil dinlere göredir. İnsanlar kendilerini ibadet ettikleri mekânla tanımlarlar. Ortodoks kilisesine giden Rum-Bulgar-Süryani bi başka millet, Katolik kilisesine giden Ermeni-Latin bir başka millettir. Müslümanlarsa bir başka millettir. Türkler de bu son grup içinde yer alır. Osmanlı'nın "millet" algısı budur. Bu yüzden, Osmanlı, "etrak-ı bi idrak" derken, sayın Levent Göktem'i kastetmiyor, sakın alınmasın! Göktem, sorularının arasına bir parantez açmış: şu günlerin çok konuşulan konusuyla ilgili: "Bugünlerde bir Ermeni soykırım yasa tasarıları tantanasıdır gidiyor. Kendi tebaasına en ağır zulmü reva gören bir imparatorluk, bir azınlığın yaşam hakkına dokunmuş da olabilir tabii. Sarıkamış Harekatı'nda can veren 90.000 insan Ermeni değildi ki. O Türkleri öldüren de Ermeniler değildi, Osmanlı idi. Kendi askerine, kendi milletine davranan, sınırları içinde yaşayanları koyun gibi gören bir imparatorluk Ermenileri de el üstünde tutmadı tabii"... İmayı anladık herhalde. Osmanlı karşıtlığı sayın Göktem'de öyle bir hale gelmiş ki neredeyse evet bir soykırım var ama onu biz Türkler değil Osmanlılar yaptı deyiverecek. Aslında pekalâ da demiş. Cumhuriyet, Osmanlı İmparatorluğu'nun borçlarını kabul ederken, zımnî de olsa Osmanlı mirasını kabul ettiğini söylüyordu. Tarih, bir miras olduğunda, içinden iyileri ve kötüleri ayıklayamazsınız. İşin içinden de sayın Göktem gibi kolay sıyrılamazsınız. Dahası Göktem, Enver Paşa'nın askerlik hatalarını bütün bir İmparatorluğa ve onun bütün geçmişine yüklüyor. Birileri kendisine İstanbul'u son azınlıklarından da eden 6-7 Eylül olaylarının faturasını Türkiye'ye çıkardıklarını söylese, ne yapacak? Osmanlı'nın Enver Paşa'ları vardı, Türkiye'nin de Menderes'leri... İşte bütün mesele bu, bakmak ama görebilmek... Sayın Göktem, daha sonraki satırlarda sorularına devam ediyor: Ama ilk önce şöyle bir kurnazlık yapıyor, benim için diyor ki: "Kendisine şunu sormak istiyorum (buyrunuz sayın Göktem)... Yazımda yer verilen (kim verdi, o yazıyı yazan siz değil miydiniz sayın Göktem, aaa anladım, üslup... Kutlarım!) Osmanlı'nın karanlık yüzü ile ilgili hususlardan hangisine karşıdır?" Sonra nedense sormuyor, sanki ben sormuşum gibi cevap veriyor: "Padişahların anaları Türk değildir." Geçen yazımda söyledim, olmamış, bir daha: Biz Türklerde nesep bağı babadan kaynaklanır. Örnekleyelim: Baba Türk, anne Alman= çocuk Türk, sanırım gayet açık oldu... Şimdi Göktem'in yazı boyunca en sofistike cümlesine geldik: "Padişah babalarının analarının soyu da dolayısı ile Türk değildir". Sanırım sayın Göktem, bu garip cümleyle şunu ifade ediyor: Ana (padişah anası) Türk değilse, doğan çocuk (şehzade) Türk değildir, neticede anası Türk olmayan padişahla bizatihi Türk olmayan bir ananın çocuğu Türk olmaz. Padişah analarından Türk değiller de sanki başka bir şeylermiş gibi bahsedilmesi, beni düşündürüyor... Olmasın, ne çıkar?.. Ve şimdi Göktem'in kurnazlık soruları, ben bunlardan hangisine karşıyım: Deli İbrahim, deli değil midir? Olabilir, dahasını yazalım: Kendisi kadın delisiydi, bir keresinde Anadolu'daki paşalardan birisinin karısının güzelliği onun kulağına kadar gelir, başka bir paşayı kadını kendisine getirtmesi için görevlendirir. Keyfine düşkündü, havuzda dolaşan kayıkta oturur, havuzdaki balıkları yakalayan yarı çıplak cariyeleri bahşişe boğardı. Bir ara, bir doğu masalından etkilenip Samur kürkü toplamaya başladı. Eyalet valilerine fermanlar yazıldı. Samur ve seks gücünü artırmak için amber istendi. Deli İbrahim kendisinden beklenen görevin sonucu bu hale gelmişti ve görevini de başarıyla tamamladı. Sıra ona geldiğinde durmuş olan Osmanlı soyu, ondan devam etti. Sonraki padişahlar IV. Mehmed, II. Süleyman, II. Ahmed onun oğullarıydılar... Ben Sultan İbrahim'e dair bu hikayeleri gülerek okuyorum, sayın Göktem gibi öfkelenerek değil. Çünkü benzeri olayların başka coğrafyalarda da yaşandığını biliyorum... Göktem, sorularına devam ediyor: "Murat IV, çok mu merhametlidir?": Hayır! Fatih, bebek kardeşi Ahmet'i boğdurtmamış mıdır?": Evet! Göktem'in kurnaz zekâsı biraz daha zorlasa onu, "İstanbul 1453'te fehtedilmemiş midir?" diyecek.Bunlar tarihsel olgulardır sayın Göktem, ben olgulara değil, sizin garip yorumlarınıza karşıyım. Karşı olduğum noktanın bu olduğu, ilk yazıda da son derece açıktı, ben sizin Osmanlı ile Türkiye arasında bir uçurum açan zihninize karşıyım! Geçmişe bugün bakarak içine düştüğünüz subjektifliğe karşıyım! Ben sizin bugün burada yaşayanların tarihsel hafızasını bir asra hapsetmenize karşıyım! Ben sizin tuzaklar kurmaya meyilli zekanıza, Enver Paşa'lar gibilerin kurdukları İttihatçı siyasetinize karşıyım! Devlet, bu coğrafyada yaşayanların zihninde bir imgedir ve o imge devam ediyor işte: Selçuklu-Osmanlı-Türkiye Cumhuriyeti. Sayın Göktem, sonraki satırlarda konuyla hiç ilgisi yokken ne yapıyor. Bakalım... Sanki, bağırır gibi yazıyor. "Bakınız Hakan Kaynar Bey", (bey demekte zorlanıyor gibisiniz sayın Göktem, isterseniz demeyiniz). Türk'ü adam yerine koymayan Osmanlı'yı ben atam saymam. Ben bir tek Kemal Atatürk'ü tanırım." Sonra da, Almanya'daki garip bir cemaatin kitaplarından alıntılar yapıyor. Sonra da soruyor: "Ben bu tür sözleri işittiğimde ürperiyorum, irkiliyorum. Ya siz?" Delikanlı üslubunu, kurnazlıkla bitiriyor. Sanki karşısında ben yokum, bir başkası var. Alıntıladığı o aptalca satırlarda, "Mustafa" yerine "Levent" de yazsa, her insan gibi ben de ürperir, irkilir ve her aklı başında insanın yapması gerekeni yapardım, geldikleri yere geri gönderirdim. Çünkü diyalektik diye bir şey vardır... Sayın Göktem, bilmeden o garip cemaatin ekmeğine yağ sürüyor: Bu saçmalıkları Göktem'in sayesinde biz de okuduk. Okumasaydık, aydınlanamayacaktık! Mustafa Kemal Atatürk üzerine yazılan bu tür aptalca yazıları Agora gibi bir platformda, Osmanlı İmparatorluğu üzerine yapılan bir polemikte, bir insan niye uzun uzun alıntılar? Göktem'in milliyetçi paranoyası belli ki tarihe olan bakışını etkiliyor. Göktem, Fatih'in gizli Hıristiyan olduğu için zehirlenmesi gibi abartılı ve gerçeklik payı düşük olguların yanında Sultan İbrahim'den, Deli İbrahim diye bahsediyor, Fatih'ten cinsi sapık diye. Bu üslup meselesi, birincisi için "akli bakımdan bazen dengesiz" ikincisi (ben Fatih'in "cinsi sapıklığı" hakkında da bir şey duymadım, cehaletimden dolayı ne olur bağışlayınız beni bay Göktem!) hakkında da, "cinsel tercihleri çeşitliydi" gibi ifadeler daha medenidir. Göktem'in padişahların cinsel yaşamlarıyla olan aşırı ilgisini de anlamış değilim, kendisinin üslubuna da yansıyan delikanlı ahlâk anlayışı tarihe bakarken bir ölçüt olarak kullanılamaz oysa... Mahalle kahvehanelerinde ellerinde tespihlerini sallarken padişahları cinsel tercihlerinden dolayı aforoz edebilir. Ancak kamusal bir eylem yaparken, yazı yazarken daha ciddi olmak zorundadır. Her şeyden önce cinsellikle ilgili kategoriler, bazı seçimlerin olumlanması ya da dışlanması tarihin her noktasında aynı değildi. Oğlancılık ya da eşcinsellik bırakınız Osmanlı'da, felsefenin yurdunda, Eski Yunan'da da oldukça yaygındı. Her şeyden önce insanların ister padişah olsunlar ister gazeteci, cinsel tercihleri kendilerini ilgilendirir. Belden aşağı vurmak pek tabii ki, Türklerin tartışırken sıkça başvurdukları bir yöntemdir. İnsanların iyi veya kötü olduklarına dair değerlendirmeler, eğer onların belden aşağılarıyla bağdaştırılıyorsa, değerlendirme sahibinin, cinselliği bir kriter olarak belirlediği açıktır. Göktem'de neredeyse takıntı haline gelmiş bu özellik onun ayırımcı kimliğinin sadece bir öğesi. İkinci ayırım, millete yönelik. Padişah analarının Türk olmaması konusundaki bu takıntısı, şu anda bu yazıları okuyanların hangisinin gerçek anlamda saf Türk olduğu sorusunu getiriyor akla. Ayrıca ilk yazısında Osmanlı sarayının bir süre padişah annesi kadınlarca idare edilmesi konusundaki ifadesi, bunu bir idare hatası olarak ifade ederken ki tarzı, Göktem'in sadece cinsellik konusunda değil "cinsiyetler" konusunda da ayrımcı olduğunu gösteriyor. Daha ilk cevapta seviyesi oldukça düşmüş olan bu polemiğe devam etmeyeceğim. Bir kere tarih benim için şedid ve kurnaz bir gazeteciyle tartışılacak bir konu değil. Sayın Levent Göktem'i delikanlı öfkesiyle başbaşa bırakıyorum. Ben eğlenmek için yazıyorum, bu yazıda da ara ara çok eğlendim. Biliyorum, sayın Göktem olası bir cevapta işi daha kötü noktalara götürecek, bas bas bağıran sesini bilgisayar ekranlarından duyacağız. Bu olası yazılarda benimle ilgili ne tür bir değerlendirme olursa olsun cevap vermeyeceğim. Polemiği kişiselleştirdiğinden öfkelenen ve kurnazlığıyla öfkesini ortalığa son yazısıyla saçan sayın Göktem'in sıkıcı yazılarını ikinci defa okumamak beni çok mutlu edecek. Göktem, delikanlı öfkesiyle Agora'da tekrar arz-ı endam ettiğinde, ben Palermo sokaklarında dolaşacak, çocukların Ankara'sını anlatacağım insanlara. Tarihi öfkelerine kaynak yapan ayrımcı biriyle polemiğe girmekten daha önemli, daha değerli, daha eğlenceli işlerim var. Levent Göktem okuyup, yanıtlamaktansa, günlerce yarısı Alman olan Ayşe Arman'ı (Arman'ın bu özelliği herhalde sayın Göktem için bir ölçüt olabilir, ben Arman'ın soyağacıyla değil yazılarıyla ilgiliyim) okumayı yeğlerim. Bu arada, sayın Göktem, ne savunması?.. Siz kimsiniz? Ben size karşı neyi "savuna"bilirim? Siz neler sayıklıyorsunuz öyle? Hakan KAYNAR- 2 Şubat 2001, Cuma

Canlı Borsa - Altın Fiyatları - Döviz Kurları için Bigpara

False