GeriGündem Parasız değil tembeliz
MENÜ
  • Yazdır
  • A
    Yazı Tipi
    • Yazdır
    • A
      Yazı Tipi

Parasız değil tembeliz

Doç. Murat Avcı'ya göre Türkiye'nin bilim alanında yaşadığı bunalımın gerçek nedeni:

Geride bıraktığımız yıl, insanın belki de Tanrı kavramına ve tabulara meydan okuduğu yıl olarak tarihe geçecek. Geniş araştırma olanakları sonucunda ulaşılan başarılar, bu yüzyıla damgasını vuracak ama Türkiye bunlara uzaktan bakmakla yetinecek.

Batı dünyasının olabildiğince verimli olduğu bir dönemde, Türkiye'nin bu kadar suskun kalmasının en önemli nedenini Eğitim Danışmanı Doç. Murat Avcı, ‘‘Türkiye'de para yok ama para olsa da araştırma yöntemlerini öğretecek eğitmen yok çünkü Türkiye'nin hastalığı tembellik’’ sözleriyle açıklıyor.

Türk Hava Kuvvetleri, MTA ve TAİ gibi kuruluşlarda yıllarca hizmet vermiş olan Avcı, ‘‘Bundan 15 yıl önce araştırmacıların fotokopi makinaları bile yoktu, artık Türkiye teknoloji ile tanıştı. Ancak, Türk bilim alanında yer alan bir kısım araştırmacının tembelliği, teknolojiyi istenilen hızla geliştirmeye yetmedi’’ diyor.

KÜTÜPHANELER 10 YIL GERİDE

Bir ülkede, laboratuarlardan önce kütüphanelerin dolmaya başlamasının gerektiğini hatırlatan Avcı'nın ‘‘Türkiye'deki kütüphanelerin birçoğunda ne doğru dürüst insan ne de doğru dürüst kitap var’’ sözleri bilim açığının temel sorununa ışık tutuyor. Bazı üniversite kütüphanelerinin ‘‘nispeten’’ günü yakalamış olmasının, Türkiye'de bilime çağ atlatmak için yeterli olmayacağını vurgulayan Avcı, ‘‘Kim ne derse desin, birçok üniversite kütüphaneleri 10 yıl geriden geliyorlar’’ yorumunda bulunuyor.

Ancak, kitap sayısındaki yeterliliğin bir arz talep meselesi olduğu göz önünde bulundurulacak olursa, kütüphanelerdeki boşluğun sebebini enflasyon, depresyon ya da Susurluk Raporu'nda değil, Türk aile yapısı içinde aramak gerekiyor. Bu noktada, Avcı'nın tespiti, Türkiye'de manevi cinayetler işlendiği yönünde. ‘‘Bilim bir iletişimdir’’ diyen Avcı konu ile ilgili düşüncelerini şu sözlerle dile getiriyor: ‘‘İnsanımızın iletişim kurabilme yetileri çocuk yaşta, başta aile daha sonra öğretmenler tarafından cezayla, şiddetle sömürülüyor ve tüketiliyor. Stres altında büyüyen bir beyinde kılcal damarlar görevlerini yerine getiremez ve beyin işlevini yavaş yavaş yitirir. Beyinlerimiz, stres ve baskı ile susturuluyor.’’

Tarih içinde de, eğitim ve bilim uğruna katledilmiş, baskı ile susturulmuş ama yine de pes etmemiş insanların izlerine rastlamak mümkün. Galile'nin ‘‘Dünya yuvarlıktır’’ sözlerinin aldığı ölümcül tepki ya da bir grup ‘bilimsel araştırma’ yapan insanın Salem büyücüleri diye adlandırılarak canlı canlı yakılması bunlara örnek olabilir. Hatta halen, elektronik devi Japonya'da birçok öğrencinin, başarısızlık nedeniyle intihar girişimleri de büyük bir sosyal baskının izlerini taşıyor. Ancak, Avcı, ‘‘Biz okumaktan nefret ediyoruz’’ diyerek Türk insanının sorununun biraz daha farklı olduğuna dikkat çekiyor.

HAZIRA KONUYORUZ

‘Kitapla arası ciddi şekilde bozuk’ olan bir toplumda bilimsel başarılar elde etmeyi beklemek yıpratıcı olabilir, Avcı'ya göre... Okumaya olan nefretin kaynağını ise şöyle özetliyor: ‘‘Çocuklar zaman içinde okumaktan nefret ediyorlar, çünkü ödevleri vahşice, şiddet uygulayarak, dayakla yaptırıyoruz. Bu eğitimsel bir cinayettir. Manevi bir cinayettir.’’

Türkiye'de birçok insanın ‘‘hazıra konmak’’ gibi bir zaafiyet içinde olduğunu da vurgulayan Avcı, kopya mekanizmasının üniversitelere kadar girdiğini ‘‘Türkler kopya çekmeyi tercih ediyorlar. Üniversitedeki birçok eğitmen, çoğu zaman verdikleri araştırma ödevlerini okumuyorlar. Dahası kendi araştırmalarını da yabancı kaynaklardan satır satır kopya ediyorlar’’ sözleriyle savunuyor.

Ancak, Türkiye'deki mevcut sistem içinde, araştırmacıların, bilim üretecek mekanlarının olmaması da ‘kopya’ya yol açan nedenler arasında sayılabilir. Örneğin, Fen Fakültesi'nden edinilen bilgilere göre, fizik, kimya, jeoloji ve bioloji dallarına bir yılda aktarılan toplam para bir milyar lirayı geçmiyor. Bu dört bölüme aktarılan toplam tutar, Avrupa'da bir öğrencinin yıllık masrafına eşit.

‘‘Departmanların tekliflerinin ancak üçte biri ya da beşte biri karşılanabiliyor’’ saptamasında bulunan bir eğitmen, bilim ve teknolojiden ister istemez geri kalan Türk üniversitelerinin, endüstriden de koptuklarını vurguluyor.

Para olmadan araştırma yapmanın imkansız olduğunu savunan öğretim üyeleri ise Türk özel sektörünün, üniversiteleri unuttuklarını söylüyorlar. Endüstrinin çok daha ileri teknolojiye sahip olduğunu ve bunun gereklerini karşılamak için batılı ülkelerden teknoloji transferi yaptıklarını hatırlatan araştırma görevlileri, üniversite ile özel sektör arasındaki iletişim köprüsünün tekrar onarılmasının ise ancak kanunda yapılacak değişimler ve parasal sıkıntıların aşılması ile mümkün olabileceği sinyalini veriyorlar.

İngilizler başı ve kuyruğu olmayan bir kurbağa yarattı. Türkiye'deki kütüphanelerin çoğunda ise son yıllarda basılmış bilimsel araştırma kitaplarına rastlamak bile mümkün değil.

Biz patent peşindeyiz

Türkiye'de teknoloji ve bilim alanında yaşanan tıkanıklığın bir başka kanıtı ise, patent için yapılan başvurulardan ortaya çıkıyor. 1997 yılı içinde dünyada fırtınalar koparan buluşlarından sonra, Türkiye'den patent için toplam 1764 başvuruda bulunuldu, ancak bunlardan sadece 583'üne olumlu yanıt verildi. Kabataslak olarak değerlendirildiğinde, yapılan başvuruların yarısına yakın bir kısmının patent almaya hak kazanması olumlu gözükse de, bu talebin içinde yer alan 211 adet yerli patent başvurusunun sadece yedi tanesi kayda değer bulundu.

Sıra yapay beyinde

Bilim dünyasının en son takıntısı hala sırrı tam olarak çözülememiş olan insan beynini yaratmak. Çalışmalarına yapay insan ‘‘Stan’’ üzerinde devam eden Alman Mainz Üniversitesi uzmanlarının, bu projelerini hayata geçirmek üzere ödedikleri yıllık bedel 700 bin mark (85 milyar lira). Heidelberg Üniversitesi'nin harcamaları ise 60 milyon mark, yani yaklaşık yedi trilyonu buluyor. Eğer bilim insanları yapay insan içinde bir beyin yaratmayı becerebilirse, bu beyin monitörden yazı okuyabilecek ve kimbilir daha neler yapacak.

Aralanmayacak kapı yok

Sadece bir sene içinde ardarda yapılan keşifler, dünyayı ‘‘Tanrıcılık oynanmaz’’ ve ‘‘İnsanoğlu Tanrı'yı yeniyor’’ olarak iki gruba ayırsa da, bilim, araştırma ile aralanmayacak kapı olmadığını kanıtladı. İşte 1997 yılı ve '98 başına damgasını vuran bilimsel keşiflerden birkaçı:

İskoçya'da genetik klonlama ile bir koyun birebir kopyalandı.

Amerika Birleşik Devletleri'nde iki maymunun kafaları değiş tokuş edildi.

İngilizler başı ve kuyruğu olmayan bir kurbağa yarattı.

Standart insan ‘‘Stan’’ adı altında biyonik insan üretildi.

Bir yandan yaşlılığa neden olan gen keşfedilirken, diğer yandan da şişmanlık virüsü bulundu.

Grubu olmayan evrensel kan tipi üretildi.

İnsanoğlu, Ay'dan sonra Mars'ı fethetti.

Uzay Yolu gerçek oldu. Artık insanlar ışınlanabilecek.

Bilgisayar ile yönetilen otomobil üretildi.

Ruslar yapay deri üretti.






Canlı Borsa - Altın Fiyatları - Döviz Kurları için Bigpara

False